Murat Can EGE yazdı
NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ

NBA WALLPAPERS


COURTSIDE
Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler vs.

Mucizeyi kovalamak...

Son hücum, son atış… Mucizeye giden yol… Giden maçı getirmektir, oyuncuları yıldız yapan; hele bir de bunu alışkanlık haline getirmişlerse, unutulmazlık mertebesine yükseliverirler. MJ'i majesteleri yapan, zamanında Barkley'i perişan eden ya da Russell'ın belini kıran clutch-play'leri değil midir? Daldan dala atlamak suretiyle irdelemek istiyorum bu konuyu… Daha doğrusu bazı bilirkişilerin fikirlerini harmanlayıp, araya da birşeyler sıkıştırmayı amaçlayarak giriyorum asıl kısma…

Koç Psikolojisi…

Bir hücum hakkınız var. Ölüm, yaşam…

Kaç saniyeniz var, kaç sayı geridesiniz?

Asistanınız rakip benchte eşofmanlarının cırtcırtlarını açan birisini görebiliyor mu?

Topu pota altından mı, yoksa yarı sahadan mı oyuna sokuyorsunuz?

Rakibin faul hakkı doldu mu?

Düşünmeniz gereken o kadar çok şey var ki… Hem her zaman mükemmel çizilmiş bir oyunun tıkır tıkır işlemesi gibi bir durum da söz konusu olmuyor ki… (Bu sezon Philly'de, Lakers son hücumu.) Ya da tam tersi, abuk sabuk bir karambol size istediğinizden daha fazlasını da verebiliyor. (Örnek mi dedin! Horry be, Horry! Daha ne olsun? - Lakerlar zıplamayın hemen, Rambis'in kendisi "pure luck" diye buyurmuş.)

* * *

Filmi biraz geriye saralım. Pivotunuz ribaundu aldı, makul bir zamanınız ve istemediğiniz kadar mola hakkınız var. Ne yaparsınız?

Oyuncularınızın o sırada hiç istemeyeceğiniz gereksiz heyecanlarını sakinleştirmeyi, gardlarınızın hızlarıyla atabilecekleri bir baskete tercih edersiniz ve çoğu koç gibi molayı alırsınız.

Tabii bazı istisnalar da var. Şu sıralar yorumculuk yapmakta olan eski Suns koçu Danny Ainge, bu istisnalardan biri. Gerçi elinin altında bir zamanlar Kidd ve Kevin Johnson gibi iki tane oldukça hızlı gard bulunan bir koçun, oyuncularını sakinleştirmek gibi bir düşüncesi olmamasını normal karşılamak lazım:
"Benim en iyi iki oyuncum Jason Kidd ve Kevin Johnson gard mevkiinde oynuyorlar. Bu da doğal olarak süratli oyuncular olmalarını gerektiriyor. Onların hızını kesmeyip açık sahada şanslarını denemelerini sağlamak, benim temel taktiğim. Oyunu durdursam da topu zaten onlara vereceğim, neden savunmaya şans tanıyayım ki? Bırakırım açık alanda Kidd ve Johnson'la uğraşsınlar. Ayrıca o ikisine de birşey anlatmaya bence fazla gerek yok, zaten onlar en doğru seçimi yapabilecek kadar zeki ve kapasiteli oyuncular…"

Ancak kahraman olmak herkesin iştahını kabartır. "Ne oldum delisi" tiplerden bahsediyoruz ne de olsa. Son hücum için mola almak yaşanılabilecek bir kaosu engellemeye yarar ve bu güzel bir hücum çizmekten çok daha önemli bence… Eski Clippers koçu Bill Fitch, bu görüşün savunucularından:
"Son topu kullanma konusunda herkes isteklidir. Buna, yedek oyuncuların bağrışmaları ile, sahaya yakın koltukta oturan genç kadının tavsiyelerini de katabilirsiniz. Her kafadan akordu bozulmuş garip sesler çıkarken 2-3 saniyede karar vermek, top elinde saniyelerin azalışını seyreden oyuncu için hiç de kolay olmaz. Bu sürede ne yapılacağına koç karar vermeli."

* * *

Bence bu molaların ilk amacı takımı sakinleştirmek ve fundementali zayıf bir uzunun yapması muhtemel olan bir top kaybını engellemek. Zaten zaman zaman yaratıcı oyunlar oynansa da, genellikle maçı isolation'larla bitirmeye çalışmak, koçun da ilk amacının hışımla bir oyun yaratmak olmadığını kısmen kanıtlıyor.

Mola anında koçların psikolojileri de maçtan maça değişiklik gösterebiliyor. Aynı koç kimi son hücum molalarında oyuncularını sakinleştirmeye uğraşırken, kimi molalarda oyuncularının adrenalinlerinin üzerine bodoslama giderek heyecanlarını iyice yükseltip, bunun oyunlarına olumlu olarak yansımasını hedefleyebiliyor.

Sağlam Vücut Kasları, Sihirli Eller, Biraz Zekâ, Biraz da Şans…

Çizilen oyunlar, öyle ya da böyle, takımın lideri içindir. Bu, 40 yaşına bile gelmiş olsa Jordan'dır, Reggie'dir, T-Mac'tir, Ivy'dir, Magic'tir, Bird'dür… Çünkü onlar belli bir saygıyı haketmişlerdir. Bu atışları daha önceden çok kullanmışlardır. Taraftarlar, onların ellerinden çıkacak her atışta heyecanlanırlar, bilirler ki, birşey olacaksa onların elinden olacak. Bad Boys'un mimarı Chuck Daly anlatıyor:
"Bu, lider oyuncunuza güveninizi gösteren birşey."

Anahtar kelime, güven! Jordan yokken Phil Jacksıon son hücumu Kukoc'un kullanmasına karar verdiği vakit, Pip moladan sonra sahaya dönmemişti. Jordan olsaydı bu tartışma yaşanabilir miydi?

Güven! Tüm kamuoyunun, taraftarların desteği… Ondan her zaman atmasını bekleyemezsiniz; ama güveninin kaybolmamasını, sizin ona duyacağınız güvenle, pekâlâ sağlayabilirsiniz. Oyunlar niye hep onların üzerine çizilir? Güven!

Hazırlanan setler, yaşadığımız savaş ortamındaki dezenformasyon haberlerine benzer genellikle… Herkes rakip koçun A planını kestirebilir nitelikte; ancak B planı için kuvvetli sezgilere sahip olmanız gerekir. Her ne kadar Kerr'ün malum şutunu Jordan üstüne alıp da "benim sayemde oldu" dese de, işin içinde Phil Jackson'ın parmağı olduğu çok açıktı.

Görev Adamları Her Yerde…

Uzun kolları, parmak ucu hassasiyetleri, vizyonları ile görev adamları, son hücumların en can alıcı noktalarından bir diğerini temsil etmekteler: Topu oyuna sokma… Yine Bill Fitch'e dönüyoruz:
"İnsanlar çoğu zaman atışla ilgilendikleri için ilk pasa dikkat etmezler. Halbuki bu ilk pas şuttan bile önemlidir. ilk pas olmadan hiçbir şey olmaz."
Pippen, Horry gibi oyuncular bu işin ustalarıdır.

Görev adamlarının görevleri bazı hücumlarda pası vermekle bitmez. The shot mevzuu, "Elie'nin ölüm öpücüğü" gibi oyunlar, doğru yer ve doğru zaman sonucu ortaya çıkan süprizlerdir. Takımın liderinin kim olduğunu herkes bilir. Bir ekstra pas, savunmanın dengesini alt üst edebilmek için büyük önem taşımaktadır. Kerr gibi pure shooter'lar, son saniyelerde savunmanın ilgisini pek çekmeseler de, savunmayı pişman ettirecek birçok atışa imzalarını atmışlardır. Kerr, 97'deki Jazz maçını noktalayan atışını fazla değil, sadece günde 2-3 defa izlediğini belirtiyor.

Savunma

Setler tabii ki tıkır tıkır işlemeyecek. Karşı tarafın eli armut toplamıyor ya… Az önce de belirttiğim gibi, herkes liderin kim olduğunun farkında… Spurs yardımcı antrenörü Carlesimo, "Son hücum için öngörülen planın harfiyen uygulandığını hiç görmedim diyebilirim" diyor. Bunda savunmanın payı kuşkusuz çok büyük. İlk hedef, esas oğlanın topu almasını engelleyip setin başka yönlere kaymasını, hatta koçu hemen bir mola daha almaya zorlayıp sabırsızlanan taraftarların sabır taşlarının kırılmasını, adrenalinin iyice yükselmesini sağlamak. Olmadı diyelim, ikili-üçlü sıkıştırmalarla rakibi dengesiz bir atışa zorlamak ve ribaunda dikkat!!! (Bkz: En taze örnek; Kings-Mavs maçı.) "Kaybedecek birşeyiniz yoksa, herşeyinizle saldırırsınız" diyor, Ainge, hücum ribaundunu kastederek. Yeni yetme koçumuz Smart da aynı şeyi vurguluyor:
"Herşeyden önemlisi oyuncularımı alarmda tutmaya çalışırım ve ribaundlara dikkat etmeleri gerektiğini öğütlerim."
(Ki bu şahıs, 86 NCAA finalinde Syracuse'a karşı Indiana Üniversitesi'ni buzzer beater ile şampiyon yapmış.)

Bazen fazladan aldığınız önlemler yetmeyebilir. Siz oyunun Dirk'in üzerine kurulacağını tahmin edersiniz, "Van Exel bu atışları çok kullandı, onu da gözardı etmeyelim" dersiniz. Bir anda sahneye Najera çıkabilir. Bazı oyuncular maç içinde arka planda kalsalar da, son hücumlarda sahneye çıkarlar. Misal Mario Elie… Ya da çaylak olmasına rağmen 94 finallerinde son 32 saniyede 7 sayı çakan Cassell gibi oyuncular…

Hangi Salondasınız?

Son atış meselelerinde genellikle ev sahibi olmanın işe yaradığı yönünde bir görüş vardır, insanlarda… "Eğer kendi sahanızda oynuyorsanız, taraftarlar sizi motive eder ve uzun bir maçın sonuna yaklaştığınızı size unutturur. Ancak eğer deplasmandaysanız, bir de seyirciye karşı savaşmak zorundasınız. Ayrıca deplasmanda koçun işi de oldukça zorlaşır. Zaman zaman oyuncularınızla iletişim kurmanız imkansızlaşabilir" diyor Smart.

Gerçi zaman zaman deplasman takımlarına rakip taraftar baskısı olumlu yönde de etki edebilir. Seyirciyi susturma (göt etme) içgüdüsü, oyuncuların daha fazla inanarak oynamalarına sebep olabilir.

Son Atış…

Top elinizden çıkmıştır artık. "Çuf" sesi, o an için duymak isteyebileceğiniz en güzel ses. Nefesinizi tutar ve topu seyredersiniz… Yapacak başka birşeyiniz kalmamıştır.

Hadi eyvallah…

Not: Fast Break dergisi ve Oğuzhan İrengün'e teşekkürler…

mc_ege@hotmail.com