BEYAZ
GÖLGE KUŞAĞI yazısı alttadır, okumak için tıklayın
İstemek,
"istiyorum" demek değil, harekete geçmektir
Dün akşam saat
10 civarıydı. Dostum İgal ile, iki yaz bekarı, içimiz geçmiş halde
televizyona bakıp geyik muhabbeti çeviriyorduk. Telefonum çaldı.
Annemdi arayan. Heyecanla "Oğlum," diye başladı konuşmaya,
"TRT 1'de bantlı altyazı geçiyor, Beyaz Gölge her gün saat
9.15'te ekranlarınızda, diye. Sana haber vermek istedim"
dedi.
Yıldırım hızıyla kanal değiştirdik ve başladık beklemeye. Kısa
süre sonra, gelecek programları tanıtan fragmanlar bir bir boy
göstermeye başladı ve sonunda beklenen an geldi. Chicago Bulls
forması giymiş Ken Reeves'in silueti ile başlayıp, Carver takımı
oyuncularının görüntüleri ile şenlenen tanıtım filminin arka planından
beyanatta bulunan nazik bayan, "efsanenin geri döndüğünü
ve destansı dizinin her gün sabah saatlerinde yayınlanacağını"
müjdeledi.
Hafızama kazınan coşku dolu bu demi yaşamım boyunca unutacağımı
zannetmiyorum. Ne bileyim, böylesine çabuk beklemiyordum bu haberi.
"İstemek, 'istiyorum' demek değil, harekete geçmektir"
derlerdi, doğruymuş.
Daha fazla hislenip, sizi boğuntuya getirmeden bir iki kelam edip
yazacaklarımı sonlandırmak istiyorum.
Öncelikle yeni bir "Beyaz Gölge" kuşağı yaratmak adına
kampanyaya destek veren batug.com müdavimlerine, ardından da propaganda
döneminde bizlere omuz vererek müthiş bir ivme kazandıran değerli
biraderlerimiz muhterem Kanat Atkaya ve kıymetli Hakan Gülseven'e
teşekkür ederim.
Batuğ üstadın güdülemesi sonucu yazdığım "Beyaz Gölge Kuşağı"
makalesinin yayımlanmasının ardından, benimle aynı duyguları,
hatıraları gönderdikleri mesajlarla paylaşan; unuttuğum anıları
hatırlatan eş-dost ve ahbaplara da hürmetlerimi sunarım.
Kapanış sözüm TRT'ye: Sağolsunlar... "Beyaz Gölge" dizisini
arşivlerinde özenle muhafaza ettikleri ve son derece duyarlı davranarak
izleyici isteklerine derhal tepki verdikleri için.
Kalın sağlıcakla.
Selim ATAZ
Selim ATAZ'ın kaleminden...
"BEYAZ GÖLGE"
KUŞAĞI
Çok enteresan;
konu basketbol olunca, değişik yaş gruplarına mensup kişiler
aynı dili konuşabiliyor, benzer coşkuları ve heyecanları duyabiliyorlar.
Bu gayet hoşnutluk veren bir durum. Mesela aynı platformu, yani
batug.com sitesini paylaştığımız, "Bilgi Çağı" kuşağından
son derece donanımlı gençler ile "Beyaz Gölge" kuşağından
sökün eden bizlerin aynı dalga boyunda iletişim kurabilmesi
bana inanılmaz derecede haz veriyor. Bizim
neslin bilgi birikimi ile yeni neslin veritabanları tokuşup,
kaynaşınca, ortaya tadına doyulmaz mahsuller çıkıyor.
Burada bilgi ile verinin farkına parmak basmak isterim. Veri,
henüz işlenmemiş bilgidir. Yani ruhu olmayan veri, bilgi mertebesine
yükselemez. Aynı yaşanan tecrübelerin, bir kulaktan girip diğerinden
firar eden öğütlerden defalarca daha etkili olduğu gibi. Pratiğe
dönüşemeyen teorilerin iktidarsız kalmaya mahkum edileceği gibi.
Bizim kuşağı, bu bakımdan biraz daha şanslı görüyorum. Çünkü
bizlerin gönlüne basketbol sevgisini eken "Beyaz Gölge"
diye bir televizyon dizisi vardı. Basketbolün sadece istatistiklerden,
taktiklerden, top cambazlığından meydana gelmediğini; işin bir
kültürü ve ahlaki boyutu olduğunu buradan öğrendik.
***
"Beyaz
Gölge", Chicago Bulls takımının sözde forveti Ken Reeves'in
geçirdiği diz sakatlanmasının ardından zorunlu emekliliğe geçişiyle
başlar. Profesyonel bir sporcu, iyileşme şansı bulunmayan bir
sakatlık geçirdiğinde, ilerleyebileceği birkaç mesleki rota
vardır. Ya televizyon kanallarında, gazetelerde spor yorumculuğu
yaparlar, ya otobiyografi yazma işine girişirler, ya da tecrübelerini
kullanarak kendilerini genç yeteneklerin yetiştirilmesi misyonuna
adarlar (tabii ki belli bir ücret karşılığında!) Ken Reeves
de, kızkardeşi Katie'nin karşı görüş bildirmesine rağmen, eski
dostu ve takım arkadaşı Jim Willis'in üstelemesiyle basketbol
kariyerini Los Angeles Carver Lisesinin basketbol koçluğu görevini
üstlenerek devam ettirme kararı alır (yeri gelmişken belirtelim,
"koç" terimi, bu dizi sayesinde dilimize yerleşmişti.)
Jim, siyah ırkın baskısı altındaki bu düzensiz ve sokak kanunlarının
hüküm sürdüğü okulun müdürüdür.
***
"Beyaz
Gölge" ya da orijinal haliyle "The White Shadow"
dizisi; basketbol sporunun yanı sıra kent yaşantısıyla boğuşan
liseli gençlerin sorunlarına odaklanmıştı ve seyircilere etik
değerlerin, iyi basket oynamak kadar önemli olduğunu kavratıyordu.
Carver Lisesi oyuncularının serüvenleri basketbol sporu üzerine
yoğunlaşmış izlenimi verse de, dizinin muhtelif bölümlerinde
kahramanlarımız; uyuşturucu illetiyle, çetelerle, ırkçılıkla,
kifayetsiz eğitimcilerle, maddi darboğazlarla yüzleşiyorlar
ve girdikleri çıkmaz sokaklardan, koç Reeves'in takviyeleri
ve hayat dersi niteliğindeki öğütlerinin kılavuzluğunda çıkabiliyorlardı.
Karakterler çok inandırıcıydı ve her bölüm sona erdiğinde, kıssadan
hisse mesajlar beynimizin bir yerine, gerektiğinde hatırlanmak
üzere yuvalanıyordu.
Koç Reeves idmanlar boyunca oyuncularına son derece sert ve
acımasız davranıp, ekibini rekabetçi bir takım kalıbına sokmaya
uğraşıyordu. Saha dışında ise daha farklı fakat dengeli bir
kişilik sergileyip, takım üyelerinin her müşkülatıyla tek tek
ilgileniyordu.
Bir aile havasının solunduğu Carver Lisesi takımının genç, neşeli
ve enteresan şahsiyetleri, koçları Reeves'e sırt dayamışlardı.
Beyaz Gölge Reeves de müritlerine ziyadesiyle önemli bir mücadele
olan yaşam maçında en etkili asistleri yapmak için tetikte bekliyordu.
***
Beyaz Gölge,
gösterimde olduğu dönemde bir yığın eleştirilere uğramıştı.
Irk ayrımı karşıtları, dizinin baş karakterinin, "tekke
lideri yüce beyaz adam" portresi çizerek, teşhir ettiği
bilgelik ve şefkatle sorunlu ve alt sınıfa ait siyah okul çocuklarının
koruyup kolladığını iddia etmişlerdi. Halbuki dizide yer alan
otorite sahibi şahsiyet sadece koç Reeves değildi ve okul müdürü
Jim siyahiydi. Ayrıca aşağılandığı söylenen öğrenciler, bazı
bölümlerde koçlarından ve diğer öğretmenlerinden daha akıllıca
hareket edip onların da azınlıkların ve yoksulların gerçek yaşamları
hakkında aydınlanmalarını sağlıyorlardı.
***
Beyaz Gölge'nin
yaratıcısı Bruce Paltrow, tahmin edebileceğiniz gibi büyük bir
basketbol fanatiği. Onu tanımasanız bile şöhretli kızı Gwyneth
Paltrow'u bilirsiniz. Hani şu "Shakespeare in Love"
filmindeki rolüyle en iyi aktris Oskarını alan Hollywood prensesi.
Bay Bruce, gerçekten basketbol olayının dibini bilen bir zatmış.
Daha o zamandan, lise oyuncularının erken profesyonelliğe geçişinin
verebileceği zararlar konusu gibi gayet derin noktalara parmak
basmaktaydı. Belki hatırlarsınız; dizinin bir bölümünde Warren
Coolidge (hani şu uzun boylu, şaklaban şahıs) kapasiteli gençlerin
peşinde vampir gibi dolanan NBA ajanlarının vaat ve tahrikleriyle,
profesyonelliğe erken geçiş için şiddetli bir istek duymuş ve
koç Reeves onu, okulda kalması ve öğrenimine devam etmesi için
ilginç yöntemler kullanarak ikna etmişti.
Paltrow, daha sonra yapımcılığını üstlendiği St. Elsewhere adlı
başka bir dizide, Coolidge'i canlandıran Byron Steward'ı, geçirdiği
sakatlık yüzünden basketbol yıldızı olma hayalleri suya düşen
erken profesyonel hastane hademesi rolünde oynatmış ve sessizce
mesaj verme eylemlerine devam etmişti.
Bu sezonun draft gecesinde dikkatinizi çekti mi bilmem. Seçilen
elemanlar arasında, hem de ön sıralarda, nice lise öğrencisi
vardı. "The White Shadow" dizisini seyretmiş olsalar,
aynı tercihi yaparlar mıydı dersiniz? Kurtlar sofrasına salıverilen
bu körpe delikanlılar, biraz daha dişlerini sıkıp, olağanüstü
yeteneklerinin yanına, aynı gece draft edilen Duke mezunu Shane
Battier'nin sabırla edindiği karizmayı, olgunluğu ve oturmuşluğu
katsalardı fena mı olurdu?

Dizinin
unutulmaz karakterleri Koç Reeves, Müdür Jim Willis, Müdür Muavini
Bayan Buchanan, takım elemanları jonklör gard Thorpe, kaptan
Salami, kabiliyetli Hayward, gece dahi güneş gözlüğüyle gezen
Curtis Jackson (sicey), Reese, gözlüklü Goldstein, Meksikalı
Gomez, Coolidge ve diğerleri, zihinlerimizde iz bırakan, hala
keyifle andığımız serüvenler yaşatmışlardı bizlere.
Takım üyelerinin duş alırken söyledikleri "Duke of Earl",
"My Girl", "Under the Boardwalk", "Charlie
Brown" gibi R&B nağmelerini unutmak mümkün mü? Lise
döneminde öylesine etkilenmiştik ki bu hadiseden, biz de "Duş
Kuşları" adıyla bir grup kurarak, her teneffüs zili çaldığında
tuvalete koşup çatlak seslerimizle bağıra çağıra şarkılar söylüyorduk.
Ya Harlem Globetrotters'ın katıldığı bölüm... Ertesi gün hepimiz
basket sahasına seğirtip top virtüözlerinin yaptıkları akıl
almaz hareketleri taklit etmeye çalışmıştık.
Curtis Jackson'un liquor shop'ta (alkollü içki satan mağaza)
vurulmasının ardından yas tutmamızı, bazı oyuncuların Carver
lisesinden mezun olmasından ve diziden ayrılmasından sonra duyduğumuz
hüznü, amatör duş korosunun plak yapmak için girişimde bulundukları
zaman duyduğumuz heyecanı, koç Reeves'in harikulade yetenekli
bir sokak basketbolcüsünü (Hayward) okula döndürmek için bahse
tutuştuğu parktaki teke tek maçı izlerken yaşadığımız gerilimi
kelimelerle anlatmanın imkanı var mı?
Kimbilir, TRT bir gün Beyaz Gölge'yi tozlu arşivlerden çıkartıp,
tekrar yayınlamaya başlar.
Belki bizlerin, bu olayın gerçekleşmesi için çaba göstermemiz
gerekiyor.
İnanıyorum ki, Beyaz Gölge'yi günümüzün gençleri seyredebilselerdi,
bu lezzetli ve samimi dizi daha büyük ve bilinçli bir kitlenin
beğenisini kazanırdı.
atazs@superonline.com