Lafı dolaştırmadan yazıya
girmeyi severim, gireni de severim. Kimi hayat da fena halde
x'e benzer der başlar, kimi de hiçbir şey bulamayıp en son
çare olarak kullanılan numaraya başvurur, beylik bir laftan
alıntı yapıp, işine yarayan yere çeker. Şöyle tarif edeyim,
başkalarına yemek yaparken yanlış bir aperatifle iştah
kaçırabilirsin, kelimeler malzemense kararında
kullanmalısın; çünkü her şeyden koyulan o 35 liralık kafe
salataları hep yarım kalır. Yine de Rauf Tamer abi gibi iki
zeytin, yarım kibrit kutusu beyaz peynirle okuyanı anoreksik
bir Kate Moss yapmaktan iyidir ama. Kısacası, Morpheus'a hiç
benzemeyen edebiyat hocam avucunu açtığında kırmızı hapı
seçtim ve eğitim bakanlığının giriş - gelişme - sonuç
üçlemesi müfredatına asimile olmadım, otorite olacak son
kişiyim; ama bir iki fikir dillendirip arızalık yapmanın
zararı çıkmaz, değil mi?
Dökülen yapraklı romantik bir sonbahar nostaljisi yaşadığımı
zannetmiyorum. Kasvetli karanlık bulutlar yok penceremde,
cama vurması gereken yağmur damlalarının sesine de sahip
değilim sevgili okur, otopark asfaltını yenileyen silindirli
zamazingonun iç gıdıklayan efekti eşliğinde yaklaşık 3
günlük bardağımdan boktan aromalı bir kahve içiyorum. Saat
sabahın 6'sında arabamı çekmek için uyandırıldım, yapacak
daha iyi bir işim yok ve bir iki satır yazmak için yarı
zamanlı radyatörlük yapan dizüstü bilgisayarımı dizüstüne
koydum, gerçek pozisyonunda oynatırsam belki daha verimli
olabilir. Bir otoparkı asfaltlamak için 8 işçi gerektiğini
biliyor muydunuz? Matematik derslerinde, ‘bir işçi bir işi 6
saate, diğeri 10 saatte yapmaktadır’ ile başlayan
problemleri her duyduğunda kafasından bu bilgiyi nerede
kullanacağını düşünen ortalama bir öğrenciydim, el frenini
indirirken o flashbackin etkisiyle işçilere bir kez daha
baktım, işin ne zaman biteceğini sormadan önce.
Aslında kafamda net bir şey yok yazacak. Ne yorum yapacak
takatim var kafamda, ne de inceleme yapacak okuma gözlüğüm
yakınımda. Güzel bir kitap okudum yakın zamanda, güzel
hikayeler var ve bazılarını size satmak niyetindeyim
açıkçası. Daha eğlenceli bir deneyim için, bunları okurken
kafanızda beni Sunay Akın mimikleriyle canlandırabilirsiniz.
Bayan okurlar (Arda yine kızacak,
ehm.., kadın okurlar, bayan değil, kadın dedim)
denemesin, çünkü Sunay'dan çok daha yakışıklıyım.
Alexander
Wolff'tan bahsedelim biraz. Tam anlamıyla, Amerikalıların
dediği gibi bir "sports guy". Öyle Bill Simmons gibi tamamen
popüler kültürü temsil eden yalan bir adam da değil. Wolff,
İsviçre'de bir sezon profesyonel basketbol oynamış, sporcu
kariyeri bu kadar. Ülkemizde yaşasa, muhtemelen sahalarda
sıklıkla görebileceğiniz eskiden kesiklerden aldığını içine
vuran; ama dizlerini sakatladıktan sonra basketbola
küsmesiyle sonuçlanan bir hikayesi olurdu. Ama Wolff böyle
bir adam değil, Princeton'da tarih okumuş, daha sonra aynı
okulda profesörlük yapmış, bahsedeceğim kitap için
Bhutan'dan Litvanya'ya, Japonya'dan Bosna'ya, atlastaki
birçok yere tik atmış. New Yorkerlar’ın gözde kaçamak mekanı
Vermont'da bir basketbol takımı kurmuş, yıllardır da sıkı
gazetecilik yapan, güzel bir insan. Sports Illustrated’da
sıkı yazıları çıkıyor. Kitabı merak eden varsa, "Big Game,
Small World: A Basketball Adventure" adı, 2002 de çıkış
tarihi olması lazım. Orjinal kopyaya sahip değilim, yoksa
memnuniyetle ödünç verirdim isteyene, benim başkasından
aldığım gibi.
Wolff'un Marciulionis'le de görüştüğü Litvanya gezisinden
güzel bir anektodu var. Bu yeşil formalı eğlenceli
insanların ülkesini neden sevdiğimi, Wolff'un konuştuğu bir
taraftar herkese hatırlatıyor, "Bugün Litvanya'da eğer
paranız varsa, saygınlığınız yok demektir; çünkü herkes bu
paranın kara para olduğunu bilir. Eğer saygınlığınız varsa,
bir öğretmen, bir sanatçı veya bir bilimadamısınız demektir
ve bu sefer de paranız yoktur. Burada hem parası hem de
saygınlığı olan kişiler sadece basketbolculardır."
Benim kitapta ilgimi çeken ve okumamı sağlayan asıl bölüm
tabi ki, İtalya. Çünkü Wolff, yakın geçmişte Avrupa
basketbolunun en özel rekabetlerinden birini barındıran
şehri, Bologna'yı ziyaret ediyor. Şehrin iki düşman kardeşi,
Virtus ve Fortitudo Bologna rekabeti her zaman ilgimi
çekmiştir ve bu başlık altında Wolff’un gözlemlerini, kendi
bildiklerimle birleştirerek, en azından sportif olarak uzun
bir süre arka planda kalmaya başlayan ve kalacak olan bu
rekabeti bilmeyenlere tanıtmak, bilenlere de birader bir de
buradan bak, demeyi planlıyorum.
Sondan başlayalım ve neden sportif açıdan bitme noktasına
geldiğinden bahsedelim biraz. Bu iki takım da güçlü
geleneklerine rağmen, sportif başarıyı normal olarak
sponsorların mali gücü sayesinde yakalamıştı ama Avrupa’nın
tepesindeki zamanlar artık geride kaldı.
(Endüstriyel basketbol?)
2003’te Virtus ikinci lige düşmüş, yatırım bulunca tekrar
çıkmıştı. Ama bu sefer de, Fortitudo mali sorunlar nedeniyle
amatör lige düşürüldü. Konuyu hatırlatma nedenlerimden biri
de bu durum zaten, her ne kadar Virtus birçok favori
oyuncumu getirmiş olsa da bilen bilir Fortitudo’ya oldum
olası bir sempatim vardır.
Bologna, İtalya’daki futbol dominasyonunun aksine
basketboluyla bilinen bir şehir. Öyle ki ulusal ligin yani
Serie A’nın merkezi de Bologna’dadır. Konuyla çok alakası
olmasa da, Treviso’nun da, Benetton’un katkısıyla, benzer
bir konumu olduğunu söyleyebiliriz. 5 kez İtalya şampiyonu
basketbol takımının dışında ülke çapında toplam 20
şampiyonluğu bulunan elit bir voleybol ve rugby takımı da
vardır Treviso’nun. Bologna’ya geri dönersek, Virtus ve
Fortitudo takımlarının rekabeti altında, dünyanın birçok
yerinde olduğu gibi, toplumu oluşturan ekonomik sınıfın
etkileri yatıyor. Virtus, 1871’de jimnastik kulübü olarak
kurulan, 20’lerde ise basketbol şubesini açan, şehrin elit
tabakasının, takım elbiseli avukatların, işadamlarının
kısaca sermayeyi elinde tutan beyaz yakalıların takımı.
Armani’li, Versace’li takım elbiseleriyle maçlara gelen
yöneticileri ve rakibinin iki katına sattıkları
kombineleriyle de bu tabakayı belli ediyorlardı.

Fortitudo ise benzer zamanlarda katolik rahiplerin şehrin
batı yakasındaki işçi sınıfı için kurdukları bir gençlik
merkezinin uzantısı. Bizim cami imamları da bu işlere girse
belki Emrah ve ekibi, motorsikletli zincirli nemesisleriyle
kavga peşinde koşacaklarına, sağlam kafa & sağlam vücut
ikilisinden ikincisne sahip olurlardı en azından. Neyse,
yıllar geçse de, Fortitudo hala işçi sınıfının ve
öğrencilerin ilgi gösterdiği bir kulüp olmaya devam etmiş.
Hatta 70 - 80’lerde Virtus, Bologna’nın altın çocuğuyken,
onların hep kazanmasından bıkan tarafsız insanlar bile
Fortitudo saflarına geçmişler. Bunda şehrin İtalya
genelindeki imajının da katkısı var. İtalyanlar, Bologna’ya
mutfaklarından dolayı La Grassa
(şişman), tarihi binalarının çatıları ve 2. Dünya
Savaşı’ndan sonra şehirde ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm
akımından dolayı La Rossa (kırmızı)
lakaplarını takmışlar. Şehrin Lamborghini, Ducati ve
Maserati gibi lüks firmaların merkezi olduğunu da araya
sıkıştıralım bunu derken.
Tahmin edileceği gibi daha ateşli bir taraftarı var
Fortitudo’nun, Fossa dei Leoni (Aslan
Yuvası diye çevirebiliriz heralde) grubu,
rakiplerinin Forever Boys (sonuna dek
oğlanız?) grubundan hem daha ateşli, hem de sayıca
daha fazlalar. Yazının sonunda bir link vereceğim, Fossa dei
Leoni’nin bir derbide yaptığı müthiş bir koreografinin
resimleri var. Üzerinde ay resmi olan büyük yuvarlak bir
kartona Virtus logosu konulmuş, aynısının güneş versiyonunda
ise Fortitudo logosu var. Fortitudo, Virtus’un üzerine
çıkınca, güneş yukarıda kalıyor ve bütün tribün mavi
kağıtlar tutarak güneşli bir gökyüzünü canlandırıyor. Virtus
üste çıktığındaysa, güneş kayboluyor ve bu sefer siyah kağıt
tutan tribünler karanlığa boğuluyor. Uzun zamandır gördüğüm
en mükemmel koreografilerden biri. Her ne kadar salonları,
rakiplerinin yarısı kadar olsa da. Fossa dei Leoni’ye göre:
“Fortitudo bir inançtır, Virtus ise bir hayal.” Zıpır
pankartlarından biri de şöyledir, “Siyah – beyaz bir hayat
içinde yaşamak ....... alkolsüz bira içmektir!” Rakiplerinin
siyah - beyaz renklerine ve o zamanlar takıma sponsor olarak
isim veren alkolsüz bira markası Buckler’a yapılmış güzel
bir makara. Bazı maçlarda ise şu pankart görülür: “Pazartesi
sesimi kaybetmiş olacağım.”

Fortitudo, belki kuruluşu bakımından şehrin alt kesmine daha
çok hitap eden bir takım; ama aslında onlar da altın
zamanlarını yaşadıklarında rakipleri kadar zengindi. Büyük
bir serveti olan takım sahibi Giorgio Seragnoli’nin, o
zamanlar olay yaratan Dominique Wilkins transferini, 10
yaşındaki oğluna doğumgünü hediyesi olarak yaptığını çok
kişi bilmez. O sezondan sonra da Wilkins’i gönderir zaten.
Ama başarı bakımından Virtus’un oldukça gerisindedirler.
Aslında bu rekabetin ilginç yanlarından biri burada gizli.
Fortitudolular başarısızlıktan çok da rahatsız değildir,
onlar için esas olan takımdır. Hayranlık verecek şekilde,
takımlarının başarısızlığıyla gurur duyarlar. Virtusluların,
kazandıkları bir derbi sonrası rakipleri için yaptıkları
“Hiçbir zaman bir skim kazanamazsınız!” tezahüratını,
Fortitudolular eşi benzeri görülmemiş şekilde sahiplenir ve
“Hiçbir skim kazanamayız!” diye marş haline gelir bu
tezahürat tribünlerde. Öyle ki, 1998’de, kurulduktan tam 66
yıl sonra ilk resmi kupaları olan İtalya Kupası’nı
kazanırlar ve kimilerine göre bu kupa, marşlarını bozan
boktan bir tenekeden başka birşey değildir. Ama genele
vurursak, o kupa pek fazla birşeyi değiştirmez. Artan
bütçeleri onları sadece Bologna’da değil, Avrupa’da dahi
önemli bir takım haline getirse de, 1996 – 2006 arasındaki
10 sezonda 9 kez final oynarlar Serie A’da ama sadece 2 kez
kazanbilirler şampiyonluğu.
Şehre geri dönersek, Bologna’nın göze çarpan ilk özelliği
olan yemek geleneğinin, bu iki takıma da yansımış olduğunu
söyleyebiliriz heralde. Bizim buralarda sponsorların, takım
ismininin neresine yazılacağı, hemen hemen her konuda olduğu
gibi gereğinden fazlaca geyik malzemesi yapılıp, boş
laflarla torbalar doldurulurken, Bologna'nın bu iki düşman
kardeşi genellikle sponsorlarının ismiyle anılır olmuştur
tarihleri boyunca. Zaman zaman iki takıma sponsor olan
markalar da gırtlaklarına düşkün Bolonez milletine cuk diye
oturuyor; Knorr (kaşarlı bi domates
çorbası iyi giderdi), Buckler
(içenle muhabbetimi keseceğim alkolsüzünden bira),
Paf (makarna) ve Eldorado
(dondurma; ne traş bir isim vermişiz
bu kadar güzel birşeye değil mi?) gibi..
Wolff’a gezisinde eşlik eden Enrico isimli Fortitudo
taraftarı için Avrupa’nın veya İtalya’nın en iyisi olmak
birşey ifade etmiyor. Onlar sadece bu şehrin en iyisi olmak
istiyorlar. 98’de final serisinin o son maçında, Dominique
Wilkins’in son saniyedeki üçlüğü Virtus potasının iki yanına
çarpıp dışarı çıktığında kaçan şampiyonluktan çok, evlerinde
Virtus’a yenildikleri için kahroluyor çoğu Fortitudolu. 2’si
Virtus’la olmak üzere toplam 4 kez Euroleague, yine 3’ü
Virtus’la olmak üzere 4 kez de İtalya şampiyonu olan Ettore
Messina, bu konuda biraz daha snob. Aslen Catania’lı, yani
Sicilya kanı taşımasına ve şiddete yabancı olmamasına rağmen
Messina, Bologna’da sabahları parkta koşarken
Fortitudolular’ın kendisine işini yaptığı için küfretmesini
kabullenememiş. Messina’ya göre, Wilkins’in başını çektiği
yıldızlar Fortitudo’ya da gelmeye başladığında, aslında
roller de biraz değişmiş. Virtus sakatlıklara rağmen, o
sezon Fortitudo’yu iyi savaşarak, yani Fortitudolular’ın
stiliyle yenince Virtus’un biraz daha saygı kazandığını
söylüyor; ama bu tip bir rekabette asla doğrulatılamayacak
bir düşünce bu.
İki takım arasındaki her maçta, herkes, olabilecek her şeye
açık. Mesela bir defasında Fortitudo sahasındaki maçta son
saniyelere 1 sayıyla önde giriyor. Faul hakları
dolmadığı için, bu haklarıyla Virtus’un kalan sürede adam
gibi bir hücum yapmalarını engelleyip, maçı kazanıyorlar.
Halbuki Fortitudo’nun faul hakkı dolmuş durumda; ama masa
hakeminin kaldırdığı kırmızı levhayı, hemen arkada oturan
Fortitudolu bir zıpır indiriyor. Tabi ertesi gün
farkediliyor bu, televizyon görüntüleriyle, işin gırgır
tarafı bu işi yapan masa hakemi 58 yaşında, eski bir oyuncu
ve bir koç. Aynı zamanda bir politikacı olan, Virtus’un
Berlusconi ekolünden sahibi Alfredo Cazzola, televizyona
çıkıp yaygarayı koparıyor doğal olarak. Haftalarca
konuşuluyor olay ama maç skoru da nedense tescil ediliyor.
Diğer örnek biraz daha eski. 1996’yı herkes hatırlar
heralde, Efes’in Koraç’ı aldığı sene, yarı finaldeki
Teamsystem eşleşmesini de. İlk maçta meşalelerle,
Naumoski’nin 10 asistiyle, Ufuk’un 9 üçlüğüyle, 24 sayı fark
yemişti Teamsystem. Bir hafta sonra, Paladozza’da cehennemi
yaşatmışlardı Efes’e; ama bu sefer de Conrad’ı
(rip) ve 5 üçlük atan Volkan
Aydın’ı tutamamışlardı. Ufuk faul atarken sallanan potalar,
çembere atılan çerçöp hala aklımda.
Bologna’da yerel bir gazetede çalışan Fortitudolu gazeteci
Lorenzo Sani’ye ayıralım birkaç paragraf da. Sani, Wolff’u
karısının işlettiği bir kafeye götürüyor. Bu kafede çalışan
arkadaşı Claudio da fanatik bir Fortitudolu. Wolff’a
Fortitudo armalı bir kol saati gösteriyorlar, saat 19:50’de
durmuş. Sani’nin anlattığına göre, 98’de ilk kupalarını
kazandıklarında, Claudio’nun kolundaki bu saat sihirli bir
şekilde durmuş. Gerçi bana sorarsanız, Claudio biraderim, o
kafayla ne yaptığını bilmeden vurmuştur kolunu bir yere.
Keza aynısı Hırvatistan maçında Semih o golü attığında, bana
oldukça pahalıya malolmuştu. O saat hala Bologna’da
Lorenzo’nun eşi Alessandra’nın işlettiği L'Infedele adındaki
kafenin duvarında asılı durmakta.
Ama asıl hikaye Lorenzo’nun kafedeki Split logolu hatıralık
eşyasının nerden geldiği hakkında. Michael “Sugar” Ray
Richardson’ı yaşı yetenler veya klasik maçlara ilgi duyanlar
hatırlar. Bilmeyenler için de kısaca tanıtalım. 78 draftında
“yeni Frazier” olarak Bird’ün iki sıra önünde draft edilmiş,
4 kez All-Star olmuş, daha ikinci yılındayken aynı sezonda
hem asist hem de top çalma lideri olmuş ilk oyuncudur. 84
playofflarında Moses Malone’lu, Dr. J’li son şampiyon
Philadelphia’yı ilk turda 5 maçta eleyerek büyük bir sürpriz
yapan Nets’in gardıydı. Ama uyuşturucu problemi yüzünden
kariyeri uzun sürmedi ve NBA’den Avrupa’ya sürüldü.
88-91 arasında 3 sezon oynar Virtus’ta Sugar Ray. Bu sürede
2 İtalya Kupası ve tarihinin ilk Avrupa kupası olan Saporta
Kupası’nı kazandırır takımına. Şehrin en popüler
oyuncusuyken, Virtus beklenmedik şekilde onu kapının önüne
koyar. Doğru düzgün bir açıklama da yapılmadığı için, hemen
akıllara uyuşturucu geçmişi gelir ve bu konuşulmaya
başlanır. İşin aslı Sugar Ray’de yasaklı bir madde çıkar ama
bu dişçisinin kullandığı bir ilaçtır, doping değil. O da,
son 3 sene üstüste Avrupa şampiyonu olmasına rağmen savaş
nedeniyle Savic, Kukoc ve Radja gibi yıldızlarını kaptıran
Jugoplastika Split’e transfer olur. Koç Messina ve iri
burnuyla ünlü genel menajer Alessandro Mancaruso’ya karşı
çok öfkelidir. Kader ağlarını örer ve ertesi sene
Suproleague’de aynı gruba düşerler. İlk maçı Bologna’da
Virtus kazanır. Sugar Ray triple-double’a yakın oynar,
Naglic de 31 sayı atar ama artık daha zayıf bir takım olan
Split, Morandotti – Zdovc – Coldebella üçlüsüne toplam 20
top çaldırır ve maçı kaybeder. İkinci maç savaş nedeniyle
İspanya’ya alınır. Bizim Lorenzo da Bologna basını olarak
akreditasyonunu yaptırır ve Coruna’ya gider, Sugar’la aynı
otelde kalmaktadır. İntikamını almaya kararlıdır ve
Lorenzo’yla karşılaşırlar. Her iki zıpır herifin yanyana
geldiğinde muhtemelen yaptıkları gibi, bunlar da bir espri
hazırlarlar ve ve Sugar Ray, Mancaruso’yla çocukça da olsa
dalga geçmek amacıyla, maçtan önce Lorenzo'ya aldırdığı
büyük plastik burnu, maç başladıktan sonra Lorenzo’dan alır
ve takar. Maç boyunca da thrash talkun
dibine vurur. Burnu takarken “Burnu hatırlayın!”, Virtus’un
yeni getirdiği NBA patentli pivotu Wennington için
Messina’ya “Hey Ettore, Wennington oyuncu falan değil,
oduncu!” diye bağırır. (Wennington o
maçta 35 dakikada sadece 4 sayı atar ve iki sezonluk İtalya
macerasından sonra Jordan’la 2 kez NBA şampiyonu olur.)
Velimir Perasovic’le beraber maçı uzatmaya götürürler ama
gerçekten de iyidir Sugar. Uzatmada maçı kazanmak üzereyken
tekrar Virtus benchine döner, “Hey Ettore, bu kadar!” der ve
son iki serbest atışı da yağlar. O sezon Split’in her
maçında yaptığı gibi maçtan sonra takım arkadaşlarıyla
“Savaşı durdurun!” pankartını açtıktan sonra plastik burnu
tekrar takar ve Mancaruso’nun karşısına dikilip, 3 senede
öğrendiği bütün İtalyanca küfürleri sıralamaya başlar.
Sugar, daha sonra o burnu imzalayıp Lorenzo’ya verir ve bu
olaydan sonra Virtus uzun süre Lorenzo’yu maçlarına akredite
etmez.
Yeterince uzattık sanırım. Daha anlatacak şeyler var ama
şöyle bir bakıyorum, 5. sayfaya girmişim. Zamanında staj
defteri dahi yazmamak için sorumlu mühendisle basket maçı
yapan, iddayı zorlanmadan kazandıktan sonra da şirket
arşivinden hazır bir tanesine konmuş bir adam var
karşınızda. Buraya kadar geldiyseniz, sabrınıza şapka
çıkarıyorum. Siz de çıkarırsanız şayet, ileri derecede
ütülenmiş kafanızı göreceksiniz. Boktan bir sabahta
başlamıştım, şu an ise güzel bir sabah başlıyor ve ben
bitiriyorum. Sokaklar yine dolmadan. Bu seferlik benden bu
kadar.
Haydi eyvallah.