|
Le Grand Vert
Alp AKBULUT
18 ARALIK 2007
Saat gece 4 suları... Ya da sabah mı demeli? Benim için gece. Hava karanlıksa gecedir, gerisi hikâye. New York-Seattle maçı devam etmekte, izleyemiyorum mâlesef. Çok da izlenecek maç değil hani. İşin garibi hemen öncesinde Batuğ Evcimen'in ilham verici Knicks yazısını okudum (bu da demek oluyor ki normalden fazla parantez kullanabilirim bu yazıda) ve akabinde bir baktım ki Knicks'le oynuyoruz. Garden'da maç, son çeyrek, kafa kafaya...
Aklımdaki tüm şeyleri toparlamam o kadar uzun süre aldı ki, sezon başından beri planladığım bu uzuncana yazıya anca başlayabiliyorum. (Uzuncana derken, hakikaten uzun. Birazdan fark edeceksiniz. O bakımdan zamanınız yoksa burada bırakın, sonra okursunuz. Dikkat edin, okumayın demiyorum. Çok iddialıyım, başyapıtım olacak bu.) Sırayla da anlatmayacağım olanları, keza sıranın pek bir önemi yok. Gidilmeye çalışılan bir nokta var ve yapılan tüm hamleler bu noktaya doğru yönlendiriyor takımı. Bazısı direkt arkadan ittirirken, bazısı da 30 derecelik bir açıyla kuvvet uyguluyor. Zaten bir takımı yeniden yaratırken yüzde yüz kapasiteyle ilerletemezsiniz. Kimse o kadar şanslı, ya da hissiyatlı olamaz.
Presti Effect
Konu Sam Presti olunca, insan “acaba” diyor yine de. Çevresi tarafından dâhi olarak tanımlanan bu genç adamın (bu tip bir pozisyon için genç, yoksa otuzun üzeri yaşlıdır benim gözümde) takımın yeni GM'i olduğundan beri yaptığı hamlelere bakarsak, bir “dahi mi, deli mi” durumu gözlemliyoruz. Ama adamın San Antonio geçmişine ve medya önündeki duruşuna bakınca taraftara vermeye çalıştığı mesajı anlayabiliyoruz garip bir şekilde. Garip dememin sebebi, hemen hemen herkesin aynı görüşte olması, çünkü normal şartlarda radikal hamleler mutlaka yoğun eleştirilere maruz kalır. Ne kadar doğru yaparsanız yapın, ortalama yüzde 25'lik bir kesim ağır biçimde eleştirecektir sizi. Presti olayında ise durum farklı. Ne yapsa “eyvallah” diyoruz. “Vardır bir bildiği!”
Çok bariz bir örnekle açıklamaya çalışayım. Ben şu güne kadar tüm takaslara ağırlıklı olarak oyuncu yönünden baktım. Re-building çok inandığım bir kavram değil ve takımların re-building adı altında elle tutulur oyuncularını, kontratı daha erken biten çapulculara karşı verip, takımı çaylak kontratıyla oynayan adamlardan kurulu bir sirke çevirdikten sonra FA döneminde beş para etmez bir adama on para verip filmi başa sarmaları çok canımı sıkmıştır hep. Yani Boston'la yaptığımız Ray Allen takasında “kazık yedik” dememi beklerdim. Çok sevdiğim yıldızımızı veriyoruz ve karşılığında vasatın üstünde genç bir guard (West), yakışıklı ve iki sene içinde kontratı bitecek bir şutör (Wally), ve Boston'un ilk tur 5. sıradaki değerli draft hakkını alıyoruz. Ama işte Presti Effect adı verilen (yok böyle bir kavram şimdi uydurdum) sihirli güç beni de etkiledi ve takasa çocuklar gibi sevindim. Gol atmış Inzaghi gibi diyeyim daha açıklayıcı olsun. Ya da Inzaghi ve Tuncay'ın aynı anda topa vurarak gol attığını düşünün, öyle bir sevinç işte.
Bu arada maçı aldık sanırım, çok az kaldı. Altıncı galibiyet, kıymetini bilelim. Bunlardan taş çatlasa 10-15 tane alırız bundan sonra. Aynı esnada da KK televizyonda acayip bir espri yapıyor. Rasual Butler'ın üst üste soktuğu şutların ardından “Butler, Butleroviç gibi oynuyor” diyor. Kötü, çok kötü...
De Presti'nin (dâhi anlamında kullandığım için de'yi ayrı yazdım) draft seçimleriyle ilgili değerlendirmeyi sonraya bırakacağım. İkinci sıradan Kevin Durant'i atlamış olsa şu an zaten bambaşka şeyler konuşuyor olurduk da, burada önemli olan beşinci sıradaki seçimi. Neyse, dediğim gibi, bunu sonra konuşacağız, belki de konuşmayız. (Konuşmama ihtimalimize karşı şimdiden seçimi beğendiğimi söyleyeyim.) Şimdi benim sıramdaki hamlemiz Rashard Lewis'in gönderilmesi... Daha doğrusu burada söz konusu olan yapılan bir hamle değil de, yapılmayan bir hamle daha çok. Yapılmaması gereken bir hamle. Lanetli bir hamle. Orlando için üzgünüm. Anladınız herhalde. Şu an mesela 4/13 şut performansıyla 11 sayı atmış vaziyette. Kıs kıs gülüyorum ben de.
Lewis olayı Presti Effect 'e dahil olmamasına karşın bu başlıktan devam ediyorum. Ara başlıklarla aram iyi değildir pek. İtiraf edeyim, benim yazılardaki ara başlıkları genellikle Batuğ Abi koyar. (Peki bu yazıda ben mi koyuyorum hepsini yoksa bazılarını Batuğ Abi mi? Bunu bilemeyeceksiniz asla.) Evet, Presti'nin zekasının burada pek bir payı yok keza Rashard Lewis'in maksimum alacak bir adam olmadığını bilmek için aptal olmamak yeterli. Sevmem kimseleri bu şekilde tanımlamayı ama Orlando Magic genel menejeri kimse kusura bakmasın, kendisini aptal olarak itham edeceğim. Sezona çok iyi başlamalarında Rashard Lewis'in payı elbet vardır ama 15 milyon dolarlık bir payı yoktur. Hele 2012/2013 sezonunda 24 milyon dolarlık bir payı hiç olmayacaktır. Çok değil, birkaç sene içinde Juwan Howard, Vin Baker gibi adamların yaşadığı ani düşüşlerden birine tanık olursak da, “Alp söylemişti” dersiniz.
Biraz haset de var tabii, inkâr etmiyorum. İyi bir oyuncumuzu, karşılığında bir şey alamadan yolladık. Sign&trade umutlarımız vardı, güzel iki adam alırız karşılığında diyorduk. Allen-Durant-Güzel iki adam tandemiyle playoff macerasına tekrar dahil olurduk belki. Demekki pek yanaşan olmadı Lewis'in istediği ve elimizde opsiyon kalmayınca yolladık. Üzülmedim hiç. Eğer Ray Allen takası yapılmasaydı üzülürdüm o zaman. Elimizde fuzuli bir süper yıldız bulunduracaktık, Allen zırt pırt çıkıp “şampiyonluk istiyorum” açıklaması yapacaktı, sezonun belli bi kısmını sakat geçirecekti. İşte az önce bahsettiğim, terazi bakış açısıyla kazık yediğimiz takasın aslında çok başarılı ve takımın bir geleceği olacaksa, bu gelecek yolunu başlatacak olan takas olduğu gerçeği bu iki olayı birlikte düşününce ortaya çıkıyor anca. İki takım içinde öyle güzel, öyle mutual bir takastır ki bu, bu takası yapanlar ne güzel yöneticilerdir ve bu oyuncular ne güzel oyunculardır.
Biz bu işi yapmasak, belki Lewis'le imzayacaktık, “aynı tas + aynı hamam + Durant” şeklinde bir formülle devam edecektik ve bir sene daha takıma giydirecektik. Boston beşinci sıradan seçeceği genç bir adamla birlikte gençlerine bir genç daha ekleyip daha umut verici ve aynı zamanda daha da umut kırıcı bir takım olacaktı. Bu şekliyle Ray Allen önce üzüldü biraz, sonra Kevin Garnett'in gelmesine vesile olunca hem sevindi, hem sevindirdi. Bu takas belki NBA'in, biri yakın biri uzak vade olmak üzere iki ayrı sezonunun şampiyonunu değiştirecek. Bizim şampiyonluğumuz şu an için bahis konusu bile olamaz ancak Boston'unki gerçekçi bir ihtimal. McHale'in salaklığı (ikinci oluyor bugün, gerginim herhalde biraz) ve Presti'nin zekası birleşip Boston'u sefaletten kurtardı. İlginç, değil mi?
Orlando ile ilgili bir kelâmım daha var. Takımınızda pota altı ile ilgili tüm istatistiklerde ön plana çıkabilecek, ve Shaq'tan beri görmediğimiz dominant bir uzun varsa (Tim Duncan diyeceksiniz ama onun dominantlığı farklı, ben aldığını içine vuran canavarımsı bir etkiden bahsediyorum.) bu adamın yanında maksimum kontrat vereceğiniz ikinci adamın özelliklerinde belli başlı bazı kriterler aramalısınız. İç-dış kombinasyonu iyidir, şampiyonluk getirir, ama bu iç dış oyuncu arasında bağlantı olmalı. Kendi pozisyonu itibarıyla pas vermek dışında her şeyi iyi yapan bir adam alıyorsunuz. Dış şutu çok iyi ama dribbling üzerinden istikrarlı olarak şut atacak adam değil. Pas vermek gibi bir yeteneği olmadığı için dış şut tehdidiyle içeriyi boşaltıp topu uzuna geçirmek gibi bir şansı olmasına karşın takımda bu işi başkaları yapıyor. Buna ek olarak, Howard'ın da ciddi bir gelişme göstermediği sürece iyi bir pasör olmadığını ve gelen sıkıştırmalarda topu şutöre çıkarmak konusunda eksikleri olduğunu düşünürsek, müthiş keskin bir şutöre tüm parayı harcamak biraz lüks kaçmıyor mu? Yani Lewis yaptığı işler doğrultusunda bu parayı hakedecek bir adam olsa bile (ki değil, alâkası yok), yine de Orlando kimyası için doğru parça değil. Hidayet'in de çok güvenilir bir adam olmadığı düşünülünce bu takımdan pek bir yol olmaz diyorum. Belli bir yere kadar yol olur tabii ki ama oyuncu kalitelerinin altında sonuçlar alırlar her zaman.
Arkadaşlarınızla sohbet ederken kullanın bunu da, sezon sonunda hava atarsınız, Orlando tökezlemeye başladı bile.
"Emirhan, koşmayın!"
Oturduğum ghetto mahallesi ve ghetto kafasındaki komşuların etkisiyle sürekli duyduğum bu lafı yazmadan edemedim. Dışarda manasız oyunlar oynayan çocuklar ve sürekli olarak oğluna koşmamasını öğütleyen bir anne. Alex'in koşmaması da belki bu yüzden. Muhtemelen o da ghetto 'da büyümüştür ve annesi sürekli “Alex, koşmayın!” diyordur.
Başlarken gece 4 dedik, şimdi de sokakta oyun oynayan çocuklardan bahsediyorum. Merak etmeyin, burası o kadar da tuhaf bir yer değil. Çoktan yattım uyudum, bir günü de pas geçtim ve şimdi devam ediyorum. O yüzden bu ve bunun gibi zaman atlamalarını hoş görün. Bir süre önce elektrik gitti mesela, laptop'ın şarjı birazdan bitecek, ve ara vermek zorunda kalacağım.
Şimdi bunları bir yere bağlamak lazım, ama bağlayamıyorum. Bu başlığı serbest alan olarak kullanacağım bu sebeple. Internette dolaşırken torinolu.blogspot.com diye bir siteye rastladım. Bir göz atayım dedim; enteresan. Kaliteli ama tembel bir ekipten çıkma, klasik bir bloga oranla yazı sayısı az ama doyuruculuk oranı yüksek. Ve tabii ki tesadüfen rastlamadım bu siteye, reklam yapıyorum düpedüz. Ben de yazılarımla Torinolu'dayım. Weird Al Jankoviç'ten "Eat It" isimli parçayı yolluyorum hâlen burada benimle olanlara.
Weird demişken aklıma takımımızdaki en tuhaf adam geliyor ister istemez. İlk geldiğinde kızlarla iletişim sorunu yaşayan, sivilceli, havuç kafalı bir çocuk imajındayken bir anda ortadan kayboldu. Geçen sezon başlamadan yaşadığı sakatlığın ardından bütün sezonu kaçıracağı açıklanınca unutulan ve hiçbir yerde haberini göremediğimiz Robert Swift, yaz sezonuyla birlikte tanınmaz halde karşımıza çıktı. Şu an taraftarlar arasında bir fenomene dönüşmüş durumda ve hakkında sayısız espriler, Chuck Norris tarzı manifestolar, lakaplar, ideolojiler üretiliyor. Maalesef tekrar sakatlandı ve bir süre kendisini izleyemeyeceğiz ama hepimiz umutluyuz. Yumuşak elleri ve çabukluğuna bir de korkutucu görüntüsünü ekleyen Swift takımdaki umut vadeden tek genç pivot durumunda ve sağlık problemlerini halledebilirse fan favourite bir adam olarak sahalara dönecektir.
Bu pozisyona girmişken aradan çıkaralım diyorum. Petro ve Sene cephesinde yeni bir gelişme yok. Süre alamıyorlar, kazmalar, inceler, ciddi bir gelişime ihtiyaçları var. Bilemiyorum ne zaman gelişecek bu adamlar ama umut beslemenin bir anlamı yok. Bir gün rotasyona girebilirlerse ne âla, yoksa kontratı bitince giderler. İşte bir sakatlık, iki tane de kabiliyetsizlik emsali üç adet pivotunuz olursa, genç ve tamamen geleceği düşünen takımınızda mecburen Kurt Thomas oynar. Çok da iyi olur bizim açımızdan. İyileştiğinden beri Sonics'in oyunundaki gelişimi gözlemlersiniz dikkatle bakarsanız. Mecburen oynuyor gibi görünüyor şu an, ama dediğim gibi bu mecburiyet iyi oldu, çünkü PJ Carlesimo biraz fazla takılmıştı genç oyuncu oynatma işine. Sürekli maç kaybederek oyuncu geliştirmek zordur, ara sıra kazanmak gerekir ki bu gençler bir şeyleri başarabildiklerini görsünler. Aynı sebepten Wally'nin de süreleri arttı. PJ'in kafaya dank etti demek ki, akıllı adamdır zaten. Fakat yine de takımın en ofsayt hamlesi bu sene için. Kötü diyemem ama içime şüphe düşüren bir adam varsa şu takımda o da Carlesimo'dur.
Belki de PJ yalnızca oyuncuların gelişimi için alındı ve iddialı bir hale geldiğimiz zaman daha üst düzey bir hocayla devam edeceğiz. Bu konuda iyi olduğu söyleniyor, bilemiyorum. Oyuncularla arası iyiymiş genellikle, Sprewell'le de iyi miydi acaba arası?
İşte bir kez daha bağırıyor anne: “Emirhan, oğlum yavaş, koşmayın.”
Watson Bu Dünya
Daha önce de çok söylemişimdir, ben bu Earl Watson'a bir türlü ısınamadım. Oynadığı oyuna bakarsan yetenekli bir herif. Şutu fena değil, saha görüşü vasatın üstü, savunmada iyi. Ancak takıma katkı yapmıyormuş gibi geliyor bana. Şu Avrupa Şampiyonası'da Ender Aslan'da sıkça gördüğümüz ilk pası 15. saniyeden sonra verme hadisesi biraz Watson'da da var. Takımın hücumlarını krize sokan ve basketbola bakış açısı sığ olan bir arkadaş olarak nitelendiriyorum kendisini. Hakkında çıkan takas dedikoduları da memnun ediyor beni, çünkü şu an ihtiyacımız da yok. Önceki senelerde takımdaki tek yedek point guard olması ve Luke Ridnour'un sorunlu kısımlarını kapatabilmesi sebebiyle önem teşkil ediyordu. Oysa bu sene tam ihtiyacımız olan tipte bir kısa olan Delonte'yi aldık. Antonio Daniels - Luke Ridnour ikilisinin farklı özellikleriyle birbirlerini tamamladıkları günleri düşünün. Delonte işte tam o tip bir oyuncu. Artık Watson'ın bir işlevi kalmadı takımda ama nedense sezon başından beri ilk beşte yer alıyor.
Umarım koçun gelecek planlarında yer almıyordur kendisi ve ilk beş çıkmasındaki temel sebep takas değerinin artmasıdır. Şu anda Delonte West sakat ve Luke da yeni döndü basketbola sezona çok kötü başladıktan sonra. Bu bölgede sorunluyuz yani biraz ama uzun vâdede problem görmüyorum ben. Bu takımın yıllardır oyun kuruculuğunu yapan Luke Ridnour'u silip atmak bence hata olur, çünkü eksiklerine rağmen bir çok oyun kurucuda bulunmayan meziyetleriyle değerli bir adamdır benim gözümde. Bunları söylememin sebebi Watson'la ilgili çıkan dedikoduların Ridnour'la ilgili de çıkması. Şu anda kariyerinin en kötü dönemini yaşayan bir adamı göndermek yersizdir.
Kişisel sevgimi de unutmamak lazım tabii. “What did you do Luke? What did you just do?” Kim unutabilir ki?
Belki de point guard pozisonuyla ilgili boşa yorum yapıyoruz. Son haftalarda bariz bir toparlanma yaşasak da gerçekçi olmak lazım. Seneye bir kez daha lottery'deyiz ve derecemiz çok parlak olmayacağı için bir kez daha üst sıradan bir yer kapabiliriz. Ve kurmaylarımın bana söylediklerine bakılırsa bir kez daha güzel adamlarla dolu bir draft geçireceğiz. Özellikle de point guard pozisyonunda baba adamlar var kafadan seçilebilecek. OJ Mayo oyun kurucu işini kotarır mı bilemem, daha çok skorer bir adam görüntüsünde, ancak bir Derrick Rose alabilsek mesela, ya da bir Jerryd Bayless (o da biraz 2 numara gibi gerçi). Seçiceğimiz sırayla doğrudan bağlantılı olan bu durumu şimdiden kestirmek imkansız tabii ki. En azından avantajımız şu ki, takımda versatil oyuncular çoğunlukta olduğu için bize kalan sıradaki en iyi adamı seçebiliriz. Ridnour - Mayo - Green - Durant - Wilcox şeklinde bir small-ball takımı enteresan olabilir mesela. Fantazi işte. Ya da şöyle: Rose - Durant - Green - Wilcox - Swift... Şampiyon beş. Gördüğünüz gibi Durant'ı istediğim yere koyabiliyorum.
Oyun kurucu dosyasını kapatmadan önce bir insider vereyim. Jose Calderon'la ilgilenme durumumuz varmış. Herif bu kadar gözdeyken neyle nası alacağız bilemiyorum, benim problemim de değil zaten. Bunu düşünsün diye para alan bir yığın adam var orda. Güzel adam velhasıl, isteriz gelsin.
Durant... Mi Hermano
Aslında "Durent" diye okunuyor ama ben direkt yazıldığı gibi okuyorum. O yüzden arkasına eklediğim ekleri de inceltmiyorum, ona göre yanlış olarak algılamayın. Kasıtlıdır bu yaptığım. Sahiplenme durumu diyelim bir nevi. Böyle bir adam NBA'e geliyor ve benim takımımda oynuyor. Bir yerde kendisiyle ilgili bir eleştiri görünce direkt atlıyorum, avukatı gibiyim. Kardeşim gibi seviyorum kendisini.
Bir yıl öncesine kadar haberim bile yoktu varlığından. Geçen sene duyduk ister istemez, lise zamanlarını falan bilmezdim. Zaten o kadar da popüler değilmiş lisedeyken. Kolejdeki ilk yılındaki inanılmaz sıçraması bir anda onu ülkenin en yetenekli genç oyuncusu haline getirmiş.
Çok çalıştığı söylenir Durant'ın çocukluktan beri. Yaşıtları top oynarken Kevin özel antremanlar yapar hep. Ağladığı, sıkıldığı zamanlar olur, ama daha çok küçük yaştan hayalini ortaya koymuştur, ve sonuna kadar da gidecektir. Texas'taki koçu Rick Barnes ilk geldiği zaman onu çalıştığı en kötü savunmacı olarak niteler. Ama Durant burnu büyük biri olmamıştır asla. Koçuna gelir ve “savunmayı öğrenmeme yardım et” der. Bu konuda hâlâ eksikleri olduğu aşikâr, ancak savunma yapabilmek için her türlü fiziksel yeteneğe sahip olan bu adamın ilerde bu işin de ustaları arasına gireceğine eminim.
Basketbol manyağı olması ve çalışmaktan bıkmaması bu seviyedeki bir adam için tahmin edilebilir bir durum. Ancak Durant'ı özel yapan şey karakteriyle ilgili. Özel yapan birinci unsur diyelim. Bunun yanında bir de eşi benzeri pek görülmemiş fiziksel özellikleri mevcut. Uzun boyu, uzun kolları, 2 numara oynayabilecek seviyedeki çabukluğu, atletikliği derken bahsettiğimiz adamın henüz 19 yaşında olduğunu unutmayalım. Yani bütün bunların üzerine fizik gücünü ekleyeceğiz yakında. Evet şu an için ince ve güçsüz olduğundan dolayı pota altı mücadelelerine girmiyor henüz. Dışardan takılmayı tercih ediyor. Çok yönlülüğün sunduğu bir imkânı kullanarak, Durant'ı gereksiz yere yıpratmamak ve shooting guard oynamasına karar vermek PJ Carlesimo'nun Sonics'teki en iyi işidir kanımca.
Kendisini sevmemi sağlayan temel sebep ise adamın basketbolu çok güzel oynaması. Kabul gören, galibiyetleri getiren bir oyun tarzı değildir bu genellikle ama burada tamamen kişisel görüşümden bahsediyorum. İnce-uzun kolları ve bacaklarıyla sakar ve dengesiz görünen Durant'ın topla yapabildikleri aklıma mantığıma sığmıyor. Kendisiyle ilgili bir artı-eksi listesi yapmıştım birkaç kez izledikten sonra. Buraya da koyayım, belki yardımcı olur.
Artıları
Ball-handling 'i muhteşem. Dribbling'le rahatlıkla adam geçebiliyor. Açık alanda topu aldı mı uzayıp gidebiliyor.
Şutu çok güzel. Güzel diyorum, çünkü henüz “çok iyi” diyemeyeceğim. Ama şut işinden anlarım. Çok uzun süre geçmeden öldürücü bir şuy sahibi olacaktır. Stili, topu elinden çıkarışı, şut mekaniği, estetiği kusursuz. Catch-and-shoot konusunda şimdiden baya iyi. Dribbling üzeri şutları da idare eder. Dış şutu fena değil ve gelişmeye çok açık.
İlk adımı çok iyi. Hayranlıkla izlediğimiz skorer yıldızların gözden kaçan en baba özellikleri bu ilk adımla ilgilidir aslında. Topu ilk aldığınızdan topu yere ilk vuruncaya kadar geçen süre içinde rakibi ekarte edebiliyorsanız, beraberinde bir sürü avantajı da cebinize koyuyorsunuz demektir.
Yine skorerlerin sahip olması gereken özelliklerden “streak shooter” olayını da seziyorum kendisinde hafiften, tam emin olmasam da. “When my jumper's on, it's on” vaziyeti.
Fiziksel avantajları sayesinde top çalma ve blok gibi savunma alanlarında her zaman iyi ortalamalar yakalayacaktır. Savunmada ayaklarını biraz daha çabuklaştırması ve biraz güçlenmesi halinde fark yaratacak bir savunma gücü olabilir.
Bencil bir adam değil. Kesinlikle değil.
Eksileri
Sıkça belirttiğim üzere, şu an için çok ince. İyi bir penetresi olması karşın, izbandutun biriyle vücut vücuda çarpıştığı zaman atış dengesi bozuluyor. Boy avantajını alçak postta kullanmasına engel oluyor zayıflığı.
Kendine güveni eksik henüz. Ama bu çok normal. Hücumda daha agresif oynamalı. Ama bu da normal, kezâ karakteri, lige girer girmez “ben en iyiyim” triplerine girip hücumda her topu zorlayarak tüm dikkatleri üzerine çekmesine izin verecek cinsten değil. Bu şu an için eksidir tabii ama gelecek için artıdır.
Evet eksileri bu kadar. Biraz torpil geçtim tabii. Bahsetmediğim özellikleri şu an için ortalama seviyede olup gelişme veya düşme konusunda fikir yürütemedeğim özellikleridir. Eksilerinin kolayca giderilebilecek alanlarda olması, bu yaştan sonra öğrenilemeyecek kısımların ise kusursuz olması her şeyi anlatıyor zaten.
Kevin Durant'ın yeteneklerini överek bitiremeyeceğim için yaşam tarzından bahsedeyim biraz. Seattle, Mercer Island'da bir ev alır nerede oynayacağı belli oldukran sonra. Ve bu evde annesi Wanda ve iki kuzeniyle birlikte yaşar. En sevdiği aktiviteler video oyunları oynamak, dvd seyretmek ve spor kıyafetler almak şeklinde. Pek yabancı gelmiyor, değil mi?
Favori dizisi Entourage'mış. Bilmeyenler vardır, Türkiye'de yayınlanmıyor sanırım. Ben de birkaç kez izledim, yükselme uğraşındaki genç bir aktörün yaşadığı komedi soslu olaylar diyelim kısaca. Mark Wahlberg'in gençliğinden esinlenerek yaratılmış Vincent Chase isimli karakteri izliyoruz genelde. Pek iyi bir şey değil, Lostçu olsaymış keşke. Neyse, kimse mükemmel değildir.
Oklava City Hadisesi
Birkaç gündür sabaha karşı yazı yazmaya oturduğum için televizyonda müzik kanallarını bırakıyorum genelde. Pasif izleyici olarak ara ara bakıyorum kliplere. Kanallar sanki bu saatlerde daha erotik klipler veriyorlar gibi geldi. Sürekli bikinili kızlar falan geçiyor televizyondan. Normal zamanlarda da böyle mi tam emin olamıyorum, düzenli olarak izlemişliğim yoktur pek, sevmem müzik kanallarını. Ama gece daha seksi klipler vermek gibi bir durum varsa, (müstehcen şeylerden bahsetmiyorum, RTÜK kuralları dahilinde) bunun mantığını anlamakta zorlanırım.
Dikkat ettiyseniz, bu sıkıcı ve karmaşık konuya girmemek için takla atıyorum. Daha önce bahsetmiştim bu konudan, Seattle şehrinin terkiyle ilgili görüşlerimi yazmıştım. Bakalım ne yazmışım:
"Seattle'da kalmak için her yolu deneyeceklerini söyleyen yeni sahiplerimiz, ufak da olsa bir jest yapmış oldular. Tabii zarar etmeye devam edilirse, göz göre göre milyon dolarlar sokağa atılmayacaktır. Oklahoma City'de herşey hazır ve Seattle şehriyle yapılan görüşmeler sonuçsuz kalırsa kendimizi bir anda sunî bir taraftar topluluğunun önünde maç kazanmaya çalışırken bulacağız. Belki ordaki seyirci basketbola daha aç, belki bir koltuğa üç kişi oturacak, ama bu başarılı franchise 'ın sayılı da olsa yıllanmış taraftarları uçup gidecek. Ve sadece yeni topluluğun yeni doğan çocuklarının damarlarında Sonics kanı akacak. Benim için bile fazla romantik olan bu yaklaşımı niye yazdığımı da bilmiyorum. Böyle hissettim işte, hoş görün.
İşin özü şu ki, bu sezon gösterilecek sportif başarı, takımın Seattle'da kalıp kalmamasında anahtar olacaktır. Biraz daha açalım isterseniz. Sonics NBA'in saygın franchise 'larından biri olsa dahi, yukarıda bahsettiğim azılı Sonics taraftarı sayısı çok değil. Yani Key Arena'nın ve dolayısıyla Seattle şehrinin bu işten kâr edebilmesi için süpriz bir başarıya ihtiyaç var. Şu anda şehrin gözdesi konumundaki Seahawks'la rekabet edebilmek, Storm'un ve Sonics'in iki sezon önceki heyecan verici hâllerine ve hayâllerine dönmeleriyle direkt bağlantılı, doğru orantılı. Bu şehirde insanlar başarılı takımları izlemeyi seviyor. Yani sorunumuz salonda sosisli satamamak veya maçlarımızın TV'de verilmemesi değil, insanların ilgisinin gün geçtikçe azalması ve tek sezonluk çıkışların hiçbir şey ifade etmemesidir. Açık ve net."
Güzel yazmışım. Ve tahmin edileceği üzere sportif anlamda bir başarı gelmedi, ancak en azından elde bir heyecan unsuru var. Ulusal televizyonda verilen maç sayımız arttı, seyirci sayısı arttı ve Sonics takımının getirisi artmış oldu böylece. İşte bazen seyirci çekmek için 50 galibiyet gerekir, bazen de tek bir oyuncu. Ama yeterli mi işte, soru bu.
Bir kere Seattle şehriyle (belediyedir veya valiliktir belki bu, tam kanunları bilemiyorum) yaşanan ciddi bir anlaşmazlık var. Key Arena'nın fasilitelerinin kâr etmeye olanak tanımaması ve şu an NBA'in bu alanda en kötü ve en eski salonlarından biri olması doğal olarak takım sahiplerinin yeni bir salon istemesine sebebiyet veriyor. Ancak her ne hikmetse anlaşma sağlanamıyor ve yeni salon işi yokuşa sürükleniyor. Başka sorunlar da var tabii, ama çok detay kısımlara girmeyeceğim. Kendi beynimi siktim afedersiniz, sizinkini sağlam bırakayım.
Şu anki görüntü en geç 2010 yılında Oklahoma City'e taşınacağımızı gösteriyor. Aslında yeni salon projesi yokuşa sürüldüğü için takım sahipleri bir an önce gitmek istiyorlar, ve hatta David Stern bile bu konuda resmi olarak bilgilendirilmiş durumda. Ancak Key Arena ile 2010'a kadar bir anlaşma var ve taraflar şartlarda anlaşamadığı için anlaşma feshedilemiyor. Bu durumda Oklahoma'da veya başka bir yerde (Vegas belki) yeni salon anlaşması yapılırsa Key Arena götümüze kaçacak. O bakımdan anlaşma sağlanamazsa 2010 yılına sarkacak bütün bu işler.
Oklahoma City'e pek sıcak bakmıyorum. Yazarken her seferinde kontrol etmek zorunda kalıyorum. Oklohoma, Oklahama, Oklohama gibi versiyonları var kafamda. Meksika'ya taşınalım anasını satayım. Tijuana Supersonics, uydu bence.
Yeşil renk değişmesin ama. Yeşil favori rengimdir. Bu takımı seçmemdeki sebeplerdendir belki bilinçaltında.
Het Eind is Dichtbij
Yazıya başladığımdan bu yana üç veya dört gün geçti ve artık sıkılmaya başladığımı farkettim. Mesela dün boş oturdum bütün gün hiçbir şey yapmadan. Bir an önce bitirmezsen yarıda kalan sayısız yazımdan biri daha olacağını bildiğim için normalde planladığımdan daha kısa keseceğim. Sen de beni takip et okuyucu ki beraber varabilelim sona.
Draft günü Boston'un 5. sıra seçimini alınca kimi seçiceğimizi kestiremedim pek. Ama bu benimle ilgili keza NCAA ile ilgili pek bir bilgim yoktur. Kaliteli bir draft dediklerine iyi bir oyuncu olacağı şüphesizdi. Yi Jianlian denildi başta. Seattle'ın düşen popülaritesini ve gelirini düzeltebilecek, arkasına aldığı bir milyar kadar insanla birlikte Seattle'ın pazar payını otomatik arttıracak yetenekli bi adam. Mantıklı tabi ki, düşünsenize takımızda Amerika'nın şu anki gözbebeği ve yıldız adayı Durant ile Çin'in yıldız adayı Yi. Ama Presti bu tip işlerden ziyade basketbolu düşünen bir adam ve belli ki Yi Jianlian'ın oyunu onu pek etkilememiş.
Georgetown'daki performansıyla dikkat çeken ve oyunun her yönünü kotarabilen Jeff Green daha uygun bir seçimdi bizim için. İnanılmaz hırsı, liderlik vasıfları, uzun boyu ve oyun bilgisiyle geleceğin Scottie Pippen'ını alarak potansiyel bir Jordan-Pippen yaratma girişimi hepimizin ağzını sulandırıyor. Kevin Durant'ın süper skorerliğinin yanı sıra Green de ondan arta kalan kısımları doldurabilirse, en az Josh Howard kadar faydalı bir adam olacağına inanıyorum yakın gelecekte. Basit ve efektif oyunu, boş şutları sokması, ekstra mücadele gücü ilk izlenim için fazlasıyla tatmin edici.
Eğer hakikaten yıllar sonra bu draft hatırlanacaksa, ve bir çok adam yıldız olacaksa, bu yıldızların iki tanesine sahip olmak önemli bir avantaj olmalı. Her ne kadar bu avantaj için Ray Allen feda edilmiş olsa da, önümüzdeki birkaç yılda üst sıralardan oyuncu seçiceğimiz ve iki sene sonra cap'imizin ciddi biçimde boşalacağı gerçeği, beş senelik bir süreçte tekrardan şampiyonluk adayı olabileceğimize işaret ediyor. Tabii bütün bunlar varsayım. Belki de şu an Atlanta'nın beş sene önceki hali gibiyiz ve bu durumda beş sene sonra Atlanta'nın şimdiki hâli gibi olacağız. Ama yine de hem playoff'a kalamayan hem de geleceği olmayan bir franchise olmaktan iyidir.
Durant gibi Green de mütevazi bir insandır. Etliye sütlüye karışmaz pek, topuna bakar. Sapatacağını sanmıyorum, akıllı bir adama benziyor. Liderlik vasıflarını koymaya başlayacaktır ortaya yakında. Seattle'ın kendisini seçmesine sevinir bir hayli, başarılı olacağına emindir. İlk kez takıma katıldığında onu karşılayn Chris Wilcox olur. “Kevin Durant sen misin?” diye sorar Wilcox. “Hayır, ben Jeff Green” cevabını alır.
Ter içinde uyanırım. Klasik tuvalet artı mutfak rotamı izledikten sonra bilgisayarı açarım. Saat 4 suları. Game Channel'a girerim. New York - Seattle maçı var. Kazanma şansımız olan bir maç, kafa kafaya gidiyor. İzleme imkânım yok. Keşke olsaydı, Durant ve Green'i izlemek büyük zevk. Yakalarsanız kaçırmayın.
|