İZLENİMLER
Emir
Alkaş yazıyor: Al benden de o kadar!
Oğuzhan
Kılınçel yazıyor: Eurobasket'te
Avrupalı NBA'liler
Ferhat
Şoför yazıyor: "Herşeyi biliyorum"
diyen, hiçbirşey bilmiyordur
Özgür
Şahin yazıyor: Hakemlerin takdir
hakkı ve basketbolda sertlik
Mete
Acar yazıyor: Şampiyonanın ardından
bazı oyunculara bakış
H.
Aykut Ünal yazıyor: Öküz altında buzağı
ararsak...
Batuğ
Ş. Evcimen'in geceyarısı notu
Anıl
Çelebi yazıyor: Hatasız Avni Küpeli
olmaz!
Çağdaş
Şeniş yazıyor: İzleyici gözüyle Ankara
maçları
Hakan
Gülseven yazıyor ve kızıyor: Bi sus
ya! (2)
Al benden
de o kadar!
(18
Eylül 2001, Salı)
Bilet rezaleti üzerine yazılan yazı, hafızamla birlikte içimdeki
isyan ruhunu da canlandırdı. Ben ve arkadaşım Ozan Şişli, turnuvanın
ardından perde arkasından kalmış olayları düzenleyip bir site
haline getirmeyi bile düşünmüştük.
İşte size, gönüllü olarak çalıştığımız basın tribününde başımızdan
geçen olayların kısa bir derlemesi.
-- Cici,
tombul yanaklı, modern sunucu ağabeyimiz Barbaros Çıdal, zaten
anlam veremediğimiz biçimde, yabancı basın mensuplarına ayrılmış
tribünün en ön sırasında oturuyordu. Final maçında hakem Eduardo
Sancha'nın yönetiminden duyduğu memnuniyetsizliği, genellikle
bizim içmek için kullandığımız dolu bir pet şişe suyu İspanyol'a
fırlatarak ifade etti. Bu esnada, üzerinde bulunan, cart kırmızı
rengiyle gece feneri gibi parlayan akreditasyon kartındaki "official
broadcaster" ifadesinden güç aldığını tahmin ediyorum.
-- İsmet
Badem ise mevzuu daha yüksek mercilere taşıyarak, Stankovic'in
saha kenarında duran masasına doğru hareketlendi. Fakat "bu
kadar saçmalık, bana bile yakışmaz" güdüsü onu dizginlemiş
olacak ki, akabinde sahaya yönelip FIBA ailesinin tamamına giydirmeyi
tercih etti! Gerçi basketbol dünyasına olan katkısı inker edilemeyecek
bu olay - ki herkes bu adamların ne olduklarını anladı - niye
beni bu kadar rahatsız etti, onu anlamış değilim.
-- Basın
sorumlusu Esat Yılmaer kendi yerini değiştirdi, sigara içilmez
işareti altında bir Cafe Créme yakıp keyfini sürdü.
-- Deniz
Gökçe, Almanya maçının sonlarına doğru, önünde bir poz çekmek
için ayaklanan fotoğrafçıya diklendi. Bir sonraki entstantanede
ise ekonomi profesörü ünvanlı bu "spor adamı"nın,
fotoğrafçıya kafa attığını gördüm! İşin ilginci, saha kenarına
gidip o kafayı çakması için bizim arkamızdan dolaşması icap
ediyordu fakat böyle bir şey gerçekleşmedi. Bu da bizde, "Acaba
masanın üstünden atlayıp da mı olay yerine ulaştı?" gibi
bir paranoya uyandırdı.
-- www.eurobasket2001.org.tr
ana sayfasının ortasında, "Yugoslavia is champion"
gibi, "a", "the" gibi İngilizce gramerin
gereği "article"lardan yoksun İngilizce ile yazılmış
bir yazı var. Aslında o siteyi yapan iki gönüllü gence kızmak
bence çok büyük haksızlık olur ama koskoca bir Avrupa Şampiyonası
için profesyonel bir web tasarımı düşünmeyen organizasyonu sorgulamamı
da hiçbir kuvvet engelleyemez.
-- Bu arada
5 Eylül'de İstanbul maçları başladıktan sonra da maç yazıları
ve basın toplantılarının tamamı, basın gönüllülerini üzerine
kaldı. Biz elimizden geldiğince bir düzen oturtmaya çalıştık
ancak ne kadar iyi olabilir ki? İlk önce İngilizce yazılıyordu
yazılar ve Türkçe tercümelerin vaziyetini görminiz lazım!
-- Tüm bunlara,
son gün yazdığımız dört adet maç yazısı ve röportajın siteye
konma işlemi ertesi güne kaldıktan sonra Eurobasket 2001 Basın
Sorumlusu Can Budak'ın yazıları siteye koyacağını taahhüt etmesi
ve sayfada hala sadece final maçının yer alıyor olması eklenince,
insanın "Biz eşşekbaşı mıyız acaba?" sorusunu sorası
geliyor.
-- Gökhan
Türe de basın tribününde maç esnasında sigara içti. Bu kadarını
- zorlamama rağmen, yukarıda görüldüğü üzere - yorumlayamıyorum
artık. Küfür falan edesim geliyor.
ealkas@homemail.com
Eurobasket'te Avrupalı NBA'liler
Yaklaşık bir yıldır beklenen Avrupa Şampiyonası rüzgar gibi geçti.
Dahası, ilk defa bu turnuva, istisnai olarak sitemizde manşeti
NBA'in değil de Avrupa Basketbolu'nun almasını sağladı. Ama biz
yine de bu turnuvadan NBA için birşeyler çıkarmasını bildik. Gelecek
sene NBA'de oynayacak oyuncuların değerlendirmesine bakalım.
Dirk
Nowitzki: Almanya'yı tek başına sürükleyen sarı fırtına,
ne kadar büyük oyuncu olduğunu kanıtladı. Turnuvanın sayı kralı
oldu. Bunu yaparken düşük bir yüzdeyle oynaması başarının yapay
olduğunu düşündürse dahi, böyle sert bir turnuva için 26.3 gibi
bir sayı ortalaması hiç de az değil! (Neticede, benzer isabet
oranıyla benzer sayı ortalaması tutturan Stackhouse'un statüsü
"yıldız" değil mi? Ki Dirk7ün yarısı kadar ribaunt
averajı var!) Bizim maçımızda 6/13 gibi düşük bir serbest atış
isabetiyle oynadıktan sonra, hakkında "Nowitzki bile bu
strese dayanamadı" gibi laflar edilmesi bana çok komik
geldi. Bu adam stresin doruk noktası olan NBA playofflarında
oynamış, üstelik Malone gibi kurt ve güçlü rakiplerle boğuşurken
soğukkanlılığı elden bırakmayıp sahada yıldızlaşmış biri...
NBA'de hangi playoff maçı olursa olsun, yine de Avrupa Şampiyonası
yarı finalinden daha streslidir. "Bu sene NBA'de ne yapar?"
diye sormaya gerek yok zaten. Sorulacak bir soru varsa, o da
mesela "Nowitzki bu sezon All-Star olur mu?" filandır...
Dirk, Amerika'ya gidince Dallas'la gelecek yıl bitecek olan
anlaşmasını 6 yıl daha uzatacak. Maksimum ücret üzerinden tabii.
Predrag
Stojakovic: Boynuna altın madalyayı takan Stojakovic,
turnuvanın da MVP'si oldu ve bunu gerçekten hak eden Predrag,
NBA'de rastgele başarılı olmadığını kanıtladı. Turnuva boyunca
23 sayı, 3 ribaunt ortalamaları ve %63 gibi mükemmel 3'lük isabet
oranıyla oynayıp bunu Letonya karşısında 7'de 7 ile süsledi.
(Zaten onu daha fazla anlatmaya gerek yok!)
Pau
Gasol: Bu ne biçim bir adamdır yahu! Ulen 2.17 lik boyuyla,
2 metrelik adamın yaptığı işleri bile yapabilen bu dev adam,
bir de turnuvanın ribaunt kralı oldu . Ayrıca Gasol, Rusya maçında
savunmacılık yönünü de gösterdi. Karşılaşmanın bitimine çok
kısa bir süre kala maç başa baş iken Rus yıldız Krilenko'yu
öyle bir savundu ki, Ruslar ona top geçiremedi. NBA'de bir oyuncunun
çaylak sezonunda savunmasının hücum kadar önemli olduğunu düşünürsek,
bu özelliği ona avantaj sağlayacaktır.
Predrag
Drobnjak: Üç-dört yıl önce 12 kişilik kadroyu tamamlamak
için alınan Drobnjak sonunda kendine ilk 5'de yer buldu ve çok
da önemli işler yaptı. Yarı final maçında sahneye çıkarak Yugolara
galibiyeti getiren Drobnjak, eğer böyle sürpriz çıkışları Seattle'da
da yaparsa çok başarılı olacağa benzer... Zaten alan savunmasının
gelmesi de onun avantajına.
Hidayet
Türkoğlu: Turnuvadan önce bir"winner" mı yoksa
bir görev adamı mı olduğu tartışılan Hido, Almanya maçındaki
mükemmel oyunu ile ve son saniyelerde kritik şutları atmaktan
çekinmeyerek "winner" olduğunu kanıtladı. Ama şimdilik
sadece Avrupa'da... NBA farklı bir dünya, orada hiçbirşey belli
olmaz!
Krilenko:
Gelecek sene NBA'de oynayıp oynamayacağı kesinlik kazanmayan
ama King Divac'ın da kıyağıyla %90 oynayacak olan Rus yıldız,
1999 draftında 18 yaşındayken ilk tur 24. sıradan Jazz tarafından
seçilmişti. Krilenko'yu grup maçlarında izledikten sonra aklıma
geldi: Drafte 18 yaşındayken girmeyip biraz sabretseydi, acaba
en yüksek sırada seçilen Avrupalı olabilir miydi? Açıkçası kesin
olarak hiçbirşey söyleyemeyiz . İspnaya maçı dışında güzel bir
oyun sergileyen Krilenko, bu sene Utah Jazz'de 3 numarada ve
ara sıra da postacının back-up'ı olarak sık sık karşımıza çıkacak.
Raul
Lopez: Turnuva boyunca hayal kırıklığı yaratan bir oyuncu
oldu. Slovenya maçı hariç pek varlık gösteremedi Navarro'nun
da iyi performans göstermesi, Lopez'in ikinci plana atılmasında
rol oynadı. Ama bu turnuvalarda gösterilen her performans oyuncu
için ölçü olmamalıdır. Stockton'ın en fazla iki yıl daha oynayacağını
düşünürsek, bu iki yıl Lopez için çok faydalı geçebilir. Hem
Stockton'ın tecrübesinden faydalanır, hem de NBA'e alışır ve
kendisini geliştirir.
Shawn
Bradley: Bir diğer hayal kırıklığı yaratan oyuncu da
Bradley oldu. Alışık olmadığı Avrupa Basketbolu ve alan savunması
karşısında bocalayarak NBA'deki istatisliklerinin yanına bile
yaklaşamayan 2.29'luk dev, grup maçlarından sonra yerini Femerling'e
bıraktı. Dallas'ta daha iyi bir performans gösterecektir.
Turnuvadaki
NBA yıldızları böyle... Zaten turnuvanın sayı kralı, ribaunt
kralı ve MVP si gelecek yıl o sihirli dünyada mücadele edecekler.
Eurobasketi de böylece kapattık.
Sevgilerle.
o_kilincel@hotmail.com
NOT:
Fransız Tony Parker da gelecek sene NBA de oynayacak ama ben
Fransa'nın maçlarını izleme fırsatı bulamadığım için onu değerlendiremedim.
"Herşeyi bildiğini iddia
eden, hiçbirşey bilmiyordur!"
Fazla haddim olmadan ben de biraz Avrupa Şampiyonası'na değineyim
dedim... Nasıl olsa Hıncal Uluç ve Deniz Gökçe bile konuşuyordu!
Bu arada şu iki saygıdeğer insanın lafını etmişken biraz onlardan
söz edeyim bari...
Yahu sorarım size, bu iki değerli insanın hayatta anlamadığı hiç
mi birşey yok? Herhalde dünyada ne varsa hepsini kıtık ediyorlar...
Kim söylemiş bilmiyorum ama "herşeyi biliyorum diyen hiçbirşey
bilmezmiş" demiş adamın biri, sizce de doğru söylememiş mi?
Hangi programı açsam bu ikisi karşıma çıkıyor, sıkıldım artık.
Başarı
sadece ikinciliğe bağlı değil
Avrupa Şampiyonasına
gelince... Milli takımımız bence başarılıdır. İkinci olduğu
için mi? Tabii bunun da biraz etkisi yok değil ama bence bu
kadar çok bilenin olduğu bir ülkede böyle bir yere geldiği ve
basketbolü tekrar sevdirdiği için başarılıdır milli takımımız.
Aydın Örs ve ekibine söylenen sözler, sahiplerine aynen iade
edilmiştir.
Hele o Bilgin Gökberk yok mu? Yani bok atacak yer arıyor ve
inanıyorum ki söylediklerine sonradan kendisi bile hayret ediyordur.
O kadar saçma şeyler ki...
Hıncal Uluç, "İbrahim şahsi gayretleriyle 35 sayı atmıştır"
dedi... Yapma abi ya, hangi basketbol maçını canlı izledin?
Sen "set" denince herhalde suların önüne çekilen duvarı
anlıyorsun.
Federasyonumuz umarım bu şampiyonayı iyi kullanır ve basketbolu
tekrar ülke gündemine oturtur. Yoksa yeni bir şampiyona bekleyecek
kadar ömrü olduğunu sanmıyorum basketbolumuzun. Okullara sokabilsek
büyük bir iş basarmış olacağız ama zor dostum, hele bu Türkiye'de...
Çok zor.
Bu arada
bir laf da Tofaş için etmek istiyorum.
Bu sene tekrar amatör kümeden başlayıp Türkiye birinci ligine
dönmeyi amaçlıyorlar. Amaçları tekrar o büyük paraları harcamak
değil, kendi altyapısıyla ve dikkatli yatırımlarla efsaneyi
geri döndürmeyi başarmak.
Bence bunu kısa sürede yapacaklar. İzleyip göreceğiz.
Umarım
başka bir yazıda tekrar görüşürüz.
fsofor1980@ixir.com
Not:
Bu arada o iki değerli şahıstan birine mesaj yollayacağım, kendi
düşüncelerimi söylemek için. Sakın arkalarından konuşuyorum falan
sanmayın. Biz öyle değiliz.
Hakemlerin
takdir hakkı ve basketbolda sertlik
Hep kafama takılmış olan "hakemler" ve basketbolun şu
müthiş(!) terimi "sertlik" konularını biraz tartışmak
istedim... Bu şampiyona sonrası bunların daha açık seçik konuşulması
gerektiğine inanıyorum.
Ha "biz bunları konuşacağız da, FIBA kalkıp kuralları gözden
mi geçirecek?" derseniz, orasını bilemem.
Çocukluğumdan beri basketbolun içinde oldum (klişe laf biliyorum
yani), salonlardan çıkmadım desem yalan olmaz. Babam spor müdürüydü...
Yani millet maçları tribünden seyrederken ben koridorlarda, hakem
ve soyunma odalarında, gözlemci odalarında rahatlıkla bulunabiliyordum.
Kasdettiğim maçlar 1. lig maçları değil ama yenen boklar, amatör
ya da bölgesel lig maçlarında da aynı, emin olun. Yani dönen dolapları
bilirim demek istiyorum.
Murat Biricik'in de "takdir hakkı"nı gördük
Bir "hakemin takdir hakkı" lafı dönüp duruyor... Nedir
bu takdir hakkı ya? Söyleyeyim: Hakemin hangi takımın kazanmasını
istediğidir. Tek bir karar için değil, genel olarak söylüyorum...
Ve basketbolun yapısı geregi, genelde o takım kazanır (istisnalar
hariç, Almanya-Türkiye maçı gibi.)
Hepimizin çok kızdığı Yugoslavya maçına bakarsak... Ben öncelikle
Yugoslavya'nın finale nasıl çıktığından bahsetmek isterim. Doğrusunu
söylemek gerekirse İspanya-Yugoslavya maçı, bizim maçın bir kopyasıydı.
Son periyoda kadar maç başabaştı ve maçın hakemi gururumuz(!)
Murat Biricik idi... Ama bu adam öyle bir maç yönetti ki, baş
hakem Dorizon'u (ki kendisi takdir haklarını kullanma becerisinde
dünya birincisidir, diyebiliriz ki bir basket-toto oynansa bu
herif her hafta tutturur) bile şaşkına çevirdi! Hele Paraiso'ya
çok etkili olduğu süreçte çaldığı iki faul ve bir de maçın en
kritik anında İspanyol garda takılan bir çelme üzerine steps kararı
vermesi (kesinlikle centilmenlik dışı fauldü ve verilse maç dönebilirdi)
var ki, bunlara kargalar bile güldü! Protokolde oturan ve dünya
basketbolunu yönetenler de gülüyordu... Ama keyiften! Aferin Murat
Biricik, senin yolun artık açık, aferin.
"Daha serttiler, kazandılar" diye traş mazeret olmaz
Şimdi asıl anlatmak istediğim şu: Deniyor ki, "Yugoslavya
bizden sert takımmış, o yüzden maçı kazanmışlar." Allah Allaah,
nedir bu sertlik yahu? Kardeşim, "daha iyi savunma yaptı,
dolayısıyla daha az sayı yedi" de ya da "daha iyi hücum
etti, daha çok sayı attı" de...
Neydi basketbolun birinci kuralı: Ya daha az yiyen ya da daha
çok atan kazanır.
Ama herkes ne diyor: "Daha serttiler kazandılar... Bodiroga,
Stojakovic vurunca sertlik oluyor; Hüseyin, İbo vurunca ya da
ne bileyim, Letonyalılar vurunca faul oluyor."
Yok ya! Şimdi diyebilirsiniz ki, "bu adam kuralları bilmiyor,
o yüzden saçmalıyor."
Yok abi, kuralları biliyorum. Hem de iyi biliyorum.
Sorun şurada: Avrupa Basketbolu'nda kurallar açık ve net değil!
İbrahim'i savunan sert(!) arkadaşlar, benim sayabildigim kadarıyla
ortalama 10-15 faul yapıyorlar (kural kitabında "faul"
tanımı çerçevesine girenlerden bahsediyorum) ama üç tanesi veriliyor.
Ama adı İbo değil de Bodiroga olunca hepsi veriliyor ve sen sadece
hakeme "vallahi yapmadım" diyebiliyorsun, o kadar. Atı
alan Üsküdar'ı geçiyor.
Kural bellidir, takdir hakkı diye bir halt olmaz!
Bildiğim kadarıyla NBA'de hakem faktörü hiçbir zaman Avrupa'daki
kadar ön plana çıkmıyor çünkü seyrettiğim maçlarda hep bir standart
var; şut atana vurursan faul, itişirken vücudunu kullanırsan faul,
yok kollarınla itersen faul... Yani şunu yaparsan faul, yapmazsan
değil. Hepsi bu...
Ben hala, Hüseyin her pozisyonda aynı vücut şarjını yaparken nasıl
oluyor da kiminde faul veriliyor, kiminde verilmiyor, anlayabilmiş
değilim.
Ha "bu niye böyle?" derseniz... Naçizane fikrim; kiminin
arabası böyle yürüyor. Yani arabayı süren öyle istiyor, sen uğraş,
boguş nafile...
Diyeceğim, sadece bizim takımın mı emeği çalındı? Hayır. Diğer
birçok takımın da emeği çalındı ama hiçbir zaman emeği çalınmayacak
takımlar da var. Bunu bilmek üzüyor insanı.
dtozgursahin@yahoo.com
Eurobasket 2001'in ardından bazı oyunculara
bakış
32. Avrupa
Basketbol Şampiyonası, milli takımımızın aldığı başarılı dereceyle
daha uzun süre konuşulacağa benziyor. Sanırım hiçbir Avrupa
Şampiyonası'nda bu kadar çok NBA oyuncusunu seyretmedik. Kimler
yoktu ki; NBA'in en önemli forvetlerinden Dirk Nowitzki, Kings'in
skoreri Stojakovic, NBA draftinde bir ilki gerçekleştirip 3.
sırada seçilen ilk Avrupalı oyuncu olan İspanyol Gasol ve diğerleri...
Benim bu yazıda yapmaya çalışacağım bildiğimiz yıldızları tanıtmak,
mercek altına almak değil; daha az tanıdığımız yıldızları incelemek...
Bundan dolayı yazıda Nowitzki ve Stojakovic'i görmemeniz doğal
ama Navarro, Kirilenko olacak...
NAVARRO:
Madem Navarro dedik, ondan başlayalım. Bu elemanı beğenmemin
nedeni, beğendiğim tüm basketbolcularda ortak bulunan bir özelliğe
sahip olması: Savunma yapması! Üstelik sadece savunma yapmıyor
ve İspanyolların hücumunda da oldukça etkili oluyor. Oyunun
iki yönünde de etkin olduğu için çok faydalı oluyor. Zaten İspanyollar
ne büyük bir ekole sahip olduklarını, yepyeni bir takımla Avrupa
3'üncüsü olarak gösterdiler. Gelecekleri iyi görünüyor ve bu
geleceğin önemli bir parçası da Navarro olacaktır. Eminim gelen
birçok NBA scout'u gereken notları
aldılar. Navarro boy-pos olarak NBA için çok cazip olmasa dahi,
birçok ajanı etkilediğine eminim. Gelecekte daha da iyi olup
çok daha büyük sorumluluklar alacaktır Navarro.
GASOL:
Bu gençten bahsetmek lazım bence, çünkü mesela ben bu kişiyi
tanımıyordum NBA draftinden önce ama NBA scoutlarının bilhassa
Avrupalıları seçerken ne denli dikkatli olduklarına en iyi örneklerden
biri Pau Gasol... Onu 2.15'lik boyuyla gard gibi top getirirken
görünce, aklıma bir zamanlar, NBA tarihinin orijinal ikiz kulelerini
oluşturan, Houston Rockets forveti 2.24'lük Ralph Sampson geldi.
O da topla kendi sahasından rakip sahaya bir gard hızıyla giderdi.
Gasol herşeyi yapabiliyor neredeyse. 3'lük atıyor, içerden oynayabiliyor,
blok ve asist yapıyor. Biraz
zayıf ama NBA'de onu yağlı, dev Amerikan biftekleriyle besleyip
bol bol ağırlık idmanına tabi tutacakları için, gelecek sene
bambaşka birini görebiliriz. İspanya
takımının geleceği gerçekten parlak bu oyuncularla... Gasol'un
geleceğine gelince; NBA'de başarılı olabilir ancak süre verilmesi
ve sabırlı olunması lazım. Çok sert değil ve belli ki NBA'deki
ilk yılı ağrılı sızılı bir dönem olacak onun için (bench'i ısıtmazsa
tabii ama Grizzlies'de ben bile süre alırım!)
PALMER
(Fransa):Şimdi diyecekseniz ki, "yukarıdaki vatandaşların
hangi ülkeden olduklarını yazmadın, bunu niye yazdın?"
Yazmazsam
birçok kişi "bu kim, oynadı mı bu ya?" falan gibi
sorular soracağı için baştan yazmayı düşündüm. NBA draftinde
ilk turda seçildi bu oyuncu. Üstelik draft sırasında TV yorumcuları
arasında bulunan Charles Barkley'nin "Hiç duymadım ama
seçtiklerine göre iyi oyuncu olmalı" demesi, programdaki
analystlerden biri olan Kenny Smith dahil herkesi güldürmüştü.
Vallahi ben bir numarasını görmedim de, gören NBA scoutu bu
yıl işsiz olacak, onu biliyorum. Geçiniz.
GORDAN
GIRICEK: Adamım bu işte! Tamam, iyi bir savunmacı da
sayılmaz pek ama ne oyuncu be! Bence turnuvanın en önemli oyuncularından
biriydi ve çok da başarılı oldu. Daha 23-24 yaşında ve bu da,
kendini geliştirecek 2-3 yılının daha olduğunu gösteriyor. Bacakları
savunmada çok hızlı değil (gerçi Hırvatistan da savunma yapan
bir takım değil ki) ve bu zayıf yönünü geliştirmesi lazım. Yine
de bu temiz yüzlü, sakin oyuncuyu çok beğendim. Bu sene de Mirsad'la
CSKA'da güzel işler yapacaklar.
ADEMOLA
OKULAJA: Asla soyadını tek başına söylemem! Çünkü adıyla
birlikte kulağa çok hoş geliyor. Almanya'nın bu devşirme oyuncusu,
hem dışardan hem içerden sayı bulabilen ender basketbolculardandı.
Üstelik de boyu sadece 2.02 metre. Basketbol zekasını gücü ve
nefesiyle gayet dengeli bir şekilde birleştirip Almanların ikinci
silahı oluverdi. Aralardan girip hücum ribauntları aldı, savunma
yaptı, boğuştu durdu. Star olarak gelmedi ama yaptıklarıyla
benim gözümde birçok stardan daha değerliydi. Gerçi gittikçe
yaşlanan Yugoslav kökenli oyuncuların gitmesiyle Almanlar gelecekte
ne yaparlar bilinmez ama Ademola Okulaja gibi oyuncuları olan
takımlar da pat diye seviyelerini düşürmezler.
KIRILENKO:
Bahsetmesek olmaz. Daha önceden oyununu seyrettiğimiz bu oyuncuya
bu turnuvada daha çok dikkat ettik. Bildiğiniz gibi bu yıl Utah
Jazz forması
giyecek ve Utah ona oldukça güveniyor, ki bu da Utah gibi muhafazakar
bir takım
için ilginçtir; yani tutup yabancı bir oyuncu aldılar ve bayağı
da önem veriyorlar. Kirilenko, Gasol'un biraz kısası. O da zayıf
ve bundan dolayı kilo alması şart yoksa NBA'de çubuk kraker
niyetine yerler onu. Zayıflığının handikapını hızıyla kapatıyor
ve fundamentali iyi. Yaz liginde de başarılıydı, bu turnuvada
da. Utah'ın pek yanılmadığına inanıyorum ama hemen kurtların
önüne atılacak gibi de değil. En az
bir yıl pişmesi lazım.
DROBNJAK:
Bu takımda bahsedilmesi gereken 4-5 adam var biliyorum ama benim
Drobnjak'tan bahsetmem doğal. Çünkü Yugoslavya'nın maçlarını
pek seyretme fırsatım olmadı. O yüzden de "en tanıdığım
adam hakkında yazayım bari" dedim. (Deniz Gökçe gibi mi
yapsaydım yani? Sen tut, gitmediğin ve hatta izlemediğin maç
için yorum yap... Peh!) Bir defa Drobnjak çok iyi istatistikler
yakaladı ve bu yıldızlar karmasının da en iyilerinden biriydi.
Efes Pilsen'deki sağlam oyununu oynadı (dediğim gibi ben bu
takımı pek seyretme fırsatı bulamadım ama ne zaman fırsat bulsam,
Drobnjak smaç atıyordu.) Seattle Supersonics için iyi bir uzun
adam çünkü Seattle'da böyle biri yok. Bence yukarıda saydığım
oyuncular içinde NBA'de bu yıl en ses getirecek adam o olacak.
MEHMET
OKUR: Mirsad'dan da bahsetmek lazım ama Mirsad kendisinin
nasıl bir oyuncu olduğunu yıllar önce gösterdi. Şimdi sıra Mehmet
Okur'daydı ve NBA draftinde abuk sabuk oyuncuların seçilmediğini
(gerçi bazen oluyor, bkz. Crawford Palmer) gösterdi. İki pota
altında da boğuştu. Ribaunt aldı, blok yaptı, sayı attı. Joe
Dumars'a "Performansından çok memnun olduk" dedirtti.
Hatta Detroit Pistons'dan bir yetkili, Mehmet Okur'a çengel
atmaya çalışan Phoenix Suns'tan birilerinin dikkatini çektiğini
söyledi ve Mehmet'i kesinlikle bırakmayacaklarını ekledi. Böyle
olmasa bile farketmez hatta daha iyi bile. Bu, NBA takımlarının
onu almak için istekli olduklarını gösterir ki, bunda da çok
haklılar. Gerçekten aslan gibiydi Mehmet!
ALVERTIS:
Komşu iyi başladı turnuvaya ve ilk maçta bir son saniye üçlüğüyle
son şampiyon İtalya'yı devirdiler ama sonrası iyi gitmedi ve
Almanya'ya elendiler. Ancak Alvertis her zamanki gibi canını
dişine takarak oynadı. Evet biliyorum, Yunanistan çok başarılı
bir turnuva geçirmedi ve Alvertis, Palmer hariç yukarıda sıraladığım
basketbolculardan daha iyi bir oyuncu değil ama hem kafasıyla
hem yüreğiyle oynayıp takımı bir yerlere getirmeye çalıştı.
Olmadı, ona pek eşlik eden çıkmayınca elendiler. Ama Alvertis,
"komşunun en iyi oyuncusu" olarak göz doldurdu.
Evet biliyorum,
"eksik" diyeceksiniz, "istatistikler nerede?"
diyeceksiniz (ki hiç işim olmaz) ama bunlar benim için ekstradan
çıkıp göz dolduranlar ve benim tanımadığım yıldızların bir karmasıydı.
Şimdi Stojakovic'i ne anlatayım size? Kings maçlarını seyredin
yeter!
Bu oyuncuların yanında İtalya'dan Pecile (tam bir fırlama!),
Yunanistan'dan Rentzias, İspanya'dan Reyes, Almanya'dan Femerling
de göz dolduranlar arasındaydı. Mulaömerovic demeyeceğim zira
sevmem onun bencil oyununu.
meteacar2000@yahoo.com
Öküz
altında buzağı ararsak...
Yugoslavya'nın
şampiyonluğu ile biten Eurobasket 2001'de Türkiye, evsahibi avantajını
çok iyi kullanamadı ve ikinciliği elde etti. TRT spiker ve yorumcularının
önderliğinde başlayan hakem dedikodularına girmek istiyorum. İspanya
maçından sonra İspanyol medyasının kopardığı gürültünün ardından,
Türkiye maçlarının hakem tayinlerinde gerçekten evsahibi takımlara
pek yaramayan hakemler görevlendirilerek, Avrupa Basketbolu'nun
duayeninin üzülmesine fırsat verilmedi. Evet, yarı final ve final
maçlarının ikisinde de, Türkiye'nin eleme grubu son maçında yenerek
elinden grup birinciliğini aldığı ve çapraz eşleşmeye (fazladan
bir maç yapmaya) zorladığı İspanya'nın pasaportunu taşıyan hakemin
tayin edilmesi çok ilginçti. Final maçını "öküz altında buzağı
arayan bir önyargı" ile değerlendirirsek:
-- Hüseyin
Beşok'un daha maçın ilk yarısında 3 faule ulaşması - ki bunu
aslında hakem kadar Tomic'in yerine bir süre Tarlac'ı oynatan
Koç Pesiç'e de borçluyuz. Çünkü Tarlac, genel tarzının dışında,
oldukça agresif oynadı. (Böylece yaklaşık 20 dakika Hüseyinsiz
mücadele ettik. Hem de gerçekten formda olduğu bir maçta.)
-- Maçın
ikinci yarısında İbrahim'in de faul problemine girmesi - ki
İbrahim bir ara savunmada Bodiroga ile eşleşti. İbrahim'in faul
problemi onun sadece dakikalarını almadı, aynı zamanda son çeyrekte
savunmada gardını da düşürdü. Maçın koparan Scepanovic'in basketlerini
de bu duruma borcluyuz.
-- Kritik
hatalı faul kararları... Bodiroga'ın drive'ında Hüseyin Beşok'a
toslaması ve hücum faul yerine Hüseyin'e beşinci faulün çalınması.
Stojakoviç'in cemşatında Hidayet'e, rakibin eline koluna hiç
dokunmadığı halde çalınan faul - ki bu düdük de Hidayet'i oyundan
düşürdü. Beşinci faulden sonraki alkışı, aslında bu pozisyona
idi. Kritik pozisyonda kaçırılan şuttan sonra ribaundu alıp
sayıyı atan Mirsat'a çalınan steps; üstelik Mirsat ayaklarını
hiç yerden kesmediği ve pivot ayağını da oynatmadığı halde.
(Meğer hakem de Mirsat'ın fake'ini yemiş!) Örnekleri çoğaltmak
mümkün.
-- Faul
istatistikleri... Yugoslavya 19; dağılımı 4/3/3/2/2/2/1/1/1...
Türkiye 24; dağılımı 5/4/4/3/3/2/2/1. Ne kadar kibar duruyor,
değil mi?
Aslında hakem dediğin daha ince yapar bu işleri... Bir tarafın
savunma ve hücumda sertlik göstermesine izin verirsin, öbür
tarafı faullerle terbiye edersin. Pota altları senindir zaten,
kalabalıktır, kimse itiraz edemez. (Öyle teknik fauller çalıp
ortalığı ayağa kaldırmaya gerek yoktur.)
Şöyle diyebilirsiniz: "Yugoslavya zaten güçlüydü, kaybetmek
normal ve bu yüzden faul problemine girdiniz." Ama adil
yönetilmeyen maçtan sonra ne yazık ki gerçekten birinci olabilir
miydik yoksa olamaz mıydık, bunu asla bilemeyeceğiz.
Hakem tartışmaları fazla olmadı çünkü ikincilik de tatmin edici
bulundu. Hatta korkarım bu düşünce, maçtan önce bizim 12 DEV
ADAM'ın zihinlerinde bulunuyordu.
Bu takım, seneye ABD'de yapılacak dünya kupasında gerçekten
iyi yerlere gelebilecek mi?
O zaman yaşadığımız bu şeyin bir rüya mı, bir raslantı mı yoksa
bir realite mi olduğunu göreceğiz.
aykuthu@demirexport.com
Batuğ
Ş. Evcimen'in geceyarısı notu
Önceden fikrim sorulduğunda, Türkiye'nin şampiyonluğu için "impasibıl"
demiş idim... Fakat açıkçası bu kadarını da beklemiyordum. Geldiğimiz
yer beni fazlasıyla tatmin etti.
Avrupa ikinciliği, hem büyük başarı, hem şereftir, istatistik
olarak da basketbol tarihimizde "ilk"tir. Herşeyi gerçekçi
görürsek, bu başarılı "ilk"lere yenilerini ekleriz.
Zırt pırt hakemlere bok atmayalım, suç bulmayalım. Takımda tribüne
oynayan yahut başka sebeplerle popüler olan yıldızların yanı sıra
gizli kahramanları da görelim, takdir edelim. Bizi buraya kadar,
Hidayet'in all around oyunu ve İbrahim'in sayıları kadar, Mirsat'ın
hırsının, Örs'ün sükunet ve dirayetinin getirdiğini, eşikten atlamamıza
da Haluk Yıldırım'ın savunması ile Harun'un "clutch"
sayılarının yardımcı olduğunu unutmayalım.
Dahası, Çalenç birinciliğimizden sonra ilk kez tekrar takım olmayı
başarabildiğimize de sevinelim.
Hadi eyvallah.
batug@bilgi.edu.tr
Hatasız
Avni olmaz!
Eurobasket 2001 milyonlarca kişi tarafından TRT'den takip ediliyor.
Maçların büyük bir kısmını, hepimizin tanıdığı bir isim olan Avni
Küpeli sunuyor. Yani bana göre sunamıyor. En az 6-7 senedir onun
ağzından yüzlerce maç dinledim. Tabii televizyonun sesini kısıp
maçı öyle seyrettiğim de olmuştur.
Şimdi bu adam, yıllarını işine vermiş, deneyimli, saygılı ve itibarlı
bir zat. Ne de olsa TRT adamı. Peki sorun ne?
Aslında sorun filan yok ortada. Yılların spikerini, 20 yaşında
biri olarak burada yerden yere vuracak değiliz. Yani biraz eleştireceğiz,
o kadar. Neden eleştireceğiz? Çünkü bu kadar hata yapan başka
bir spikere daha rastlamadım. Hataların yanı sıra bazı bilemediği
konuları sallıyor gibi sanki. Mesela bir oyuncuyu hemen başka
bir takıma transfer ediveriyor. Sonra bir bakmışız ki o oyuncu
hayatında öyle bir takımda oynamamış. Bir nevi, karşısındakini
yanlış bilgilendiriyor. Fakat benim asıl kızdığım yanı, yukarıda
da bahsettiğim gibi, çok hata yapması. Bir de, insan böyle hataları
yakaladı mı, o yanlışlığı düzeltmek istiyor... Ama ekran başında
çaresiziz, yapacak birşey yok. Mecburen o hatayı içimize atıp
sinirleniyoruz. Sadece şu anki turnuvada onlarca hatasını yakaladım.
Tabii bu yanlışları yakalayan sadece ben değilim, çoğu basketbolsever
biliyor bu durumu. Zaten Encore bölümünde de en güzel örnekleri
sunulmuş durumda.
Stoembergas
kayıp! Nerede acaba?
Eurobasket
2001'e bakarsak, daha ilk günden bir açığını söyleyebilirim.
Turnuvanın ilk maçı Litvanya ile Ukrayna arasında oynanıyor.
Litvanya takımında Efes'in yeni transferi Stoembergas, sakat
olduğundan dolayı oynayamayacak. Bu bir gün önceden belli olmuştu.
Ancak Avni Küpeli ve yanındaki yorumcu, bu durumdan habersiz,
maç başladığından beri "Stoembergas ne zaman oyuna girecek"
diye bekliyorlar. Tüm oyuncular oynuyor, bir tek Stoembergas
oyuna girmiyor, bizimkiler bu duruma akıl sır erdiremiyor! Bunun
üzerine Avni Küpeli, Litvanya koçunu suçlarcasına; ''Anlaşılan
Litvanya'nın Stoembergas'tan faydalanmaya niyeti yok'' diyor.
Eh be adam, sağır sultan bile sakat olduğunu öğrenmiş, haydi
sen öğrenememiş olabilirsin ama hiç mi sakat olabileceğini düşünmüyorsun?
Oynamıyorsa herhalde bir sebebi vardır. O sebep de büyük ihtimalle
sakatlıktır. Yani oyuncunun sakatlığından bihaber olmasına birşey
demiyorum ama üçüncü periyod biterken hala bu adam ''Stombergas
dışında herkes oynadı, ilginçtir niye oynatılmaz böyle bir oyuncu''
diyorsa söyleyecek birşey yok. Kendisi maçı nereden anlatıyor,
salonda değil mi? Hayır, etrafında beş adama sorsa biri mutlaka
ne olup bittiğini söyler. (Bu arada yorumcunun da hadiseden
bihaber olması, vaziyetin ne denli vahim ve ümitsiz olduğunun
işareti.)
Zukauskas,
Litvanya/Estonya ve Bagatskis/Rüçhan(!)
Bir de en
çok şaşırdığım olay şuydu:Yine aynı maçta, ezelden beridir isimlerini
karıştırdığı Zukauskas kardeşlerden büyüğü için aynen şöyle
dedi:
"Geçtiğimiz sezon İtalya'nın Paf Bologna takımında oynadı
ve başarılı maçlar çıkardı. Bu turnuvada da pota altında Litvanya'nın
en büyük kozu olacak."
Aslında Zukauskas bu sene İtalya'da çok kötü bir sezon geçirmişti.
Bizimki onu birden başarılı yapıverdi. Ama bu birşey değil...
Ertesi gün İsrail-Litvanya maçında bakın aynen şöyle konuştu:
"Zukauskas, Paf Bologna takımında bekleneni veremedi. Kendisi
bu sezon Rusya'da oynayacak."
Yani şimdi bu adam İtalya'da başarılı mı oldu, yoksa başarısız
mı?
Bir insan söylediği birşeyin tersini birgün sonra nasıl söyler?
Hem de milyonlar önünde.
Bu olay bir yana, kendileri ertesi gün İspanya-Letonya maçında
Letonya'ya ikide bir "Estonya" diyerek yine kalplerimizde
taht kurdu.
Bunun yanı sıra Letonya-Litvanya maçında Avni ve yorumcusunun
geyiği yine muhteşemdi...
Avni diyor ki:
"Şu Letonyalı Bagatskis, oyun stili ve endam olarak bizim
Rüçhan'a (Rüçhan Tamsöz) benziyor."
Yorumcusu da karşılık olarak şunu söylüyor:
"Evet ama bizim Rüçhan'ın saçları daha dökük."
Sonra Avni gülerek, "Olsun, sonuçta ikisi de iyi oyuncular"
diye karşılık veriyor.
İşte böyle bir dayanışma ve espri anlayışı içerisinde maçlar
izliyoruz.
"2
sayı olsun, bizim olsun" da, zaten 2'lik!
Bir de şu
"2'lik mi, 3'lük mü?" meselesi var.
Şimdi adam, değil çizgiye filan basmak, arkın bir metre içinden
şut atıyor. Bizimki önce "3'lük" diyor buna! Sonra
2'lik yazılınca, o klasik sözünü söylüyor:
"Olsun, 2 sayı olsun, bizim olsun!"
Bunu sakın yeni birşey sanmayın... Aksine, yıllardır bu görme
bozuklukları devam ediyor. Yani utanmasa, faul atışlarında "3'lük
mü acaba?" diye şüpheye düşecek.
Küpeli'nin İspanya maçındaki sözleri de ilginç boyutlarda. Son
periyoda girmeden önce, "Artık çok rahatız, stresi attık,
adım adım çeyrek finale koşuyoruz" derken (bu arada adım
adım nasıl koşuluyorsa!) 15 sayılık fark eridi. Ara kapanınca
bizimki hemen ağız değiştirerek "Son periyoda çok stresli
girdik, fark kapandı" deyiverdi.
Hani çok rahattık? Stresimizi atmıştık?
Neyse, bunların yanında Avni Küpeli'nin "birşeyi devamlı
tekrarlama" alışkanlığı da var. Mesela Ukrayna maçlarında
Okunsky'nin attığı her ama her basketten sonra sektirmeden şu
sözü söyledi:
"Okunsky geçen sezon ülkemizde Darüşşafaka forması giydi,
bu sezonsa Hırvatistan'ın Cibona Zagreb takımında oynayacak."
Düşünün ki Okunsky turnuva boyunca 48 sayı atmış. Yani bizim
Avni yukarıdaki sözü aşağı yukarı 25-30 kez tekrarladı. (Açıkçası
Okunsky bu sezon Cibona'da mı oynayacak, onu da araştırdım.
Çünkü Avni Küpeli'nin diğer bir özelliği de, oyuncuların takımlarını
yanlış söylemesi.)
En komiği de, Encore bölümünde yazıldığı gibi şöyle: "Geçtiğimiz
sezonu Atlanta Hawks'ta geçiren Pau Gasol, bu sezon da Vancouver
Grizzlies'e transfer oldu."
Şimdiye kadar bu turnuva dışında da bunun gibi birçok takım
hatası yaptığına şahit oldum.
Neyse, yine
de dua edelim ki NBA maçlarını TRT vermiyor. Hadi normal sezon
bir yana, nba.com TV'nin final serisini canlı vermediğini hatırlarsak,
TRT'de Avni Küpeli'nin anlatacağı bir final serisi nasıl olurdu
acaba?
Şaka bir yana, bence Avni Küpeli bu spikerlik mesleğini artık
yavaş yavaş bırakmalı. Zaten yapabileceği en son şeylerden birini
meslek edinmiş. "Dilerim bundan sonra hata yapmaz"
diyeceğim ama nasıl ki hatasız kul olmazsa, hatasız bir Avni
de düşünülemez.
anilcel@usa.com
İzleyici
gözüyle Ankara maçları
Hepinize
merhaba arkadaşlar. Dört gün süren Yurobasket 2001'in Ankara
maçlarını, ikinci gününden itibaren üç gün süreyle yerinden
takip ettim. Orada bulunduğum sırada gözüme çarpanları, ufak
notları ve bazı mühim bilgiyi sizlere aktarmak istedim.
Halkın
turnuvaya ilgisi büyüktü(!)
Arkadaşlar,
Ankara'da çok az kişi dışında kimse turnuvadan haberdar değildi!
O çok az kişi de zaten maçları takip edenlerdi. Avrupa Basket
Şampiyonası ile ilgili soruları anlamayan abilerimizin, "12
dev adam" deyince konuyu anlamaları ilginçti. Ankara dışından
geldiğimiz ve Ankara şehir planına olan hakimiyetimiz Kızılay
ile sınırlı olduğu için, salona ulaşmak için birilerine yol
sormamız, akabinde o insandan tatminkar cevap almamız gerekmekteydi.
Yol sorma aşamasını başarıyla tamamlamamıza rağmen istediğimiz
cevapları bir türlü alamadık! "ASKİ Spor Salonu'na nasıl
gideriz?" sualine, çoğu insan, "Ne var orda, gösteri
falan mı var?" türünden ilginç cevaplar verdi.. Daha da
vahimi, taksi ve halk otobüsü şoförlerinin de dahil olduğu bir
grup, salonu tarif ederken çelişkili bilgiler verdi. Öyle ki;
10 kadar insandan hiçbiri, oraya gidiş yolu ve kullanacağımız
vasıtalar hakkında aynı şeyi söylemedi. Herkes farklı yollardan
oraya ulaşmamızı tavsiye etmişken, biz de yaradana sığınıp metroya
binmeyi ve karambolde salonu bulmaya çalışmayı uygun gördük.
ASKİ'ye
gitmek yürek ister
Bu şekilde
söylene söylene "yan yana can cana binecekken metroya",
sonradan Allah'ın gönderdiğine inandığımız Hidayet formalı bir
gence rastladık.. Hemen peşine ilişip bizi de ASKİ'yi bulabilen
nadir insanlar arasına sokmasını rica ettik. O gencin de hikayesi
ilginçti; o da karambole metroya binmiş, kafasında Türkiye bandı
olan birilerine rastlayıp bulabilmiş salonu! Gaztelerde ve TV'de
sürekli olarak bir sürü merkezden beleş otobüs kaldırılacağı
belirtiliyordu. Ama ne halkın, ne de bizzat otobüs şöförlerinin
bundan haberi yoktu.
Herneyse, bu genç ile sohbet ede ede giderken, metroda bizi
görüp işiten 3-5 arkadaş daha grubumuza dahil oldu. Metrodan
indikten sonra topyekün ASKİ'ye giden dolmuşlardan birine bindik
ve takriben 45 dakika süren bir yolculuktan sonra meşhur salona
ulaştık.
ASKİ
Spor Salonu
Salonu bu
kadar esrarengiz kılan, şüphesiz ulaşımda yaşanılan zorluklardı.
Adamlar salonu Bolu'ya daha yakın yapmışlar! Dağın bayırın ortasında
büyücek bir bina!
Dolmuştan inip rezerve biletlerimizi tedarik ettikten sonra
-biletler tükendiği için gişelerden taze bilet alamıyordu insanlar-
sıraya girdik. O da nesi? Adamlar içeri su, meyva suyu, pasta,
somon balığı vs. gıdayı sokmuyorlardı. Görevli arkadaş, bunun,
bu gibi maddelerin sahaya atılmaması için alınmış bir önlem
olduğunu söyleyince, hak verdik.. Ama bu uygulama, hemen salonun
bahçesinin önünde 1.5 litrelik sularını bitirmeye çalışan, 3
porsiyon keklerini boğazına dizen insanlardan oluşan bir topluluk
yaratmıştı. Bu arada bütün Yurobasket görevlilerinin ve polislerin
insanlara gayet kibar davranıp yardımcı olmaya çalıştıklarını
ve bizi Türkiye'de sık rastlanmayan bu davranışlarıyla çok mutlu
ettiklerini belirtmek isterim.
ASKİ, 5.700 kişilik, modern mimariye sahip, tam ortasındaki
eşşek gibi skorbordla güzel bir salon. Gayet temiz, Türkiye'de
görmeye alışık olmadığımız genişlik ve sayıda tuvaletleri, ferah
koridorlarıyla hoşumuza gitti. Salon içinde yerinizi gösteren
"supervisor"lar tedarik edilmiş. Size tribün girişlerinden
yerinize kadar eşlik ediyorlar. Bir de sıfatlarının "muhteşemvisor"
olduğunu tahmin ettiğimiz, güneş gözlüklü, takım elbiseli, maşallah
pek bir iri kıyım olan insanlar vardı, gezinip durdular üç gün
boyunca.
Salonun hemen girişine kurulan standda Türkiye formaları, tişörtler,
toplar vs. güzel eşya satılıyor. Burada bir de şampiyonanın
resmi dergisi 5 milyon papele satılıyordu.. Son gün bu dergileri
balya balya tribünlere atarak değerlendirmeleri, para bayılıp
dergi alanları deli etti!
Salonla ilgili olup sinirimizi bozan iki vukuattan biri, dışarıdan
salona su ve yiyecek sokmayan zihniyetin, 10 saat boyunca durmadan
tribünlerde gezinen satıcılar vasıtasıyla fahiş fiyattan satış
yapmasıydı.. Diğer sinir bozucu vukuata daha sonra değineceğiz..
Hergün oynanan maçları tek tek analiz ederekten, zaten bezmiş
olduğunuz bu konuyu daha fazla deşmeyelim. Maçlardan ilgimi
çeken bir-iki şey söyleyip yazıyı bağlayalım.
TRT,
gürültü, gösteriler, şeref tribünü...
Bir kere
TRT maçlar boyunca "şeref" tribünü tarafını çekti
ve o taraf komple boş olduğu için salon bomboş gözüktü ekranlarda.
Fakat tam ters, yani bizim de yerimizin bulunduğu taraf, günün
ilk maçları olan yabancı takımların karşılaşmalarından itibaren
gayet dolu oluyordu ve türlü aksiyona sahne oluşturuyordu. Burada
oturan izleyiciler, gavur maçlarında genelde zayıf takımları
desteklediler üç gün boyunca. Ankara'daki maçların sonuncusu
olan İspanya-İsrail maçında bizim arkadaşlar İsrail'i desteklediler.
Fakat ben Gasol'u tutarak, formasını kapmayı amaçladım. Gelin
görün ki Gasol maç çıkışı kafasını bile kaldırmadan soyunma
odasına gitti.
Türkiye maçlarının atmosferi ise apayrıydı. Özellikle İspanya
maçını müteakkip üç gün kulaklarımız 100% verimle duymadı. Herkes
eline aldığı "üfleyince korna sesi çıkaran böğürgeçlere"
abanınca, elinde böğürgeç olmayanlar da ıslıkla eşlik edince,
inanılmaz bir gürültü oluyordu rakip takım hücumlarında. İspanya
maçından önce koca koca poşetler içindeki bu aletlerden yüzlerce
dağıtıldı taraftarlara. Molalarda ponpon kızlarımız hoplayıp
zıplıyor, bazen de bisiklet ve denge olayını aşmış olan arkadaş
gayet güzel hareketlerle seyircinin ilgisini saha içinde tutuyordu.
Şimdiye kadar TV'den belki de binlerce böyle önemli maç izlememe
rağmen, o ortamda bulunmak, oyunculardaki, koçlardaki o konsantrasyona
tanık olmak, çok başka ve güzel birşey.
Son olarak sinirimizi en çok bozan konuya değinmek istiyorum.
TRT'nin sürekli olarak görüntülediği ve sabahtan Türkiye maçlarına
kadar boş olan Şeref Tribünü'ne girmek için ne gerekir? Oradaki
insanların özelliği nedir de, biz basit(!) halkın arasına karışmak
yerine orada "cool cool" otururlar maç boyunca? Onlar
şerefli de biz şerefsiz miyiz? Şerefliler mi girebiliyor oraya
sadece?
Hadi bakanları, milletvekillerini anladık, orada Mehmet Ali
Erbil'in ne işi var? Orada Deniz Gökçe'nin ne işi var? Orada
ellerinde bayrakları ve gazozlarıyla, annelernin kucağında şoparan
İsrailli veletler ve onların ebeveynleri ne sıfatla oturuyor?
Ve o tribün neden o kadar büyüktür yahu?
Ordaki kitledeki "karizmayı", "şerefi" düşünün
ki, adamlar İspanya ve Slovenya maçlarının en çekişmeli, en
coşkulu anlarında, en kötü anlarında dahi yerlerinden ne kalktılar,
ne birşey yaptılar. Oyuncular dahil herkes havaya girmişken,
alkışlarıyla bizim çocuklara destek vermeye üşendiler.
Orkun Çoklakoğlu idi sanırım, söylemişti zamanında, Yunanistan
lig finalini izledikten sonra, "Tiyatro izler gibi maç
izlenmez!" diye. Tiyatroda en azından bir coşku belirtisi,
alkış vs. vardır, bu insanlar bunu da yapmayarak bizlere saç
baş yoldurttu.
Bana en komik geleni de şu: Gün boyu o tribün boş olduğu için
cheerleaderlarımız gösterilerini bize dönerek yapıyorlardı.
"Ne alaka?" diyeceksiniz. Buyurun, deyin. Benim de
pek umrumda değildi kızlar, Badem gibi davranıp dikkatimi kızlara
vermek yerine yanımdaki insanlarla maç ve oyuncular hakkında
yorum yapıyordum. Fakat Türkiye maçı gelince ve şerefli insanlar
tribünlerine yerleşmeye başlayınca, kızlar oraya dönüverdiler
yüzlerini. Herhalde biri "protokola götünü döneni Allah
taş eder" dedi ki, korktu kızlar. Oldum olası hasta olurum
zaten şu protokol olayına...
Son olarak, gerçekten şaşkınım ki, organizasyon gayet iyi işliyor.
Belirttiğim ufak tefek kıllıklar dışında önemli hiçbir olay,
sorun yaşanmadı. Bunda, salondaki insanların kişilikli yapısı,
polis dahil tüm görevlilerin gerçekten herkese çok iyi davranması
ve dünya kalitesinde oyuncuları izliyor olmanın verdiği hazzın
etkisi çok büyük.
Hepinize sevgiler.
senis@tr.net
Bi sus ya! (2)
Basketbolla ilgili bir yazı yazma durumum olmazdı. Yalnız eğer
biri şu Deniz Gökçe'yi durdurmazsa atom fiziği üzerine bile yazarım,
herkes şaşırır kalır.
Bu nedir ya?!
NTV kanalı pazartesi gecesi, "12 dev adam" gazını almış
arkasına, güzel güzel Avrupa Şampiyonası'yla ilgili bir program
yapacak, biz de izleyeceğiz, bilgimiz görgümüz artacak. "Rakiplerin
istatistiklerine falan bakacağız, çeşitli ihtimallerle çeyrek
final maçında ne olur, ne biter üzerine fikir sahibi olacağız"
diye geçtik ekran karşısına. Sabah gazetesinden Ömer Araz var,
tabii Mehmet Baturalp var; hemen ortalarına da, benzetmesi biraz
ayıp olacak ama manda gibi oturmuş bir adet Deniz Gökçe!..
Yahu kardeşim, bir şeyden de anlama be! Her konuda sallama endişesi
gütmek nasıl bir ruh halini ifade eder? Neymiş, üniversitedeyken
basket oynamış. Bizim Riko hala her hafta oynuyor, çıkıyor mu
televizyona?
Sanıyorum maçları da seyretmemiş, fikir sahibi değil maçlar konusunda.
Eeee, ne anlatıyor televizyona çıkıp? Aynen şunları anlatıyor;
efendim neymiş, eskiden basketbolcuların boyu kısaymış, işte 1.90'lık
adamlar pivot oynarmış, şimdi basketçilerin boyları da uzamış...
Ama kendisi, bizim milli takımda "boy" faktörünün olmasına
karşın, "en" bakımından yetersizlik görüyormuş.
Yahu kardeşim, madem gevezelik yapacaksın, adam gibi yap. Hidayet
sana bir omuz koysa 35 gün komada kalırsın. Hüseyin Beşok konusunu
hiç açmayalım. Maşallah, biraz fazla enli olduğu bile söylenebilir.
Mehmet Okur'u da, özellikle İspanya maçında A grubu arap atı gibi
gördüm...
Hadi bunu geçtim. Çünkü zat-ı muhterem, ideal "en"den
kendi enini anlıyor olabilir ve basketçilerimize karbonhidratlı
gıdalar yemelerini öğütleyebilir. Peki batug.com'u takip edenlerin
basketboldan genel olarak çaktıklarını, maçları da izlediklerini
veri kabul ettiğimizde, Deniz Gökçe'nin televizyon ekranlarından
halkımıza, "Bizim takım fast-breaklerde çok iyi, hep fast-break
olayına girsinler" diye seslenmesi konusunda bunca ahali
ne diyecektir?
Adam maçları seyretmemiş kardeşim, seyretmemiş! Televizyona çıkıp
yorum yapıyor ve fakat!
***
Şimdi, yazının başlığı olan "Bi sus ya! (2)" hadisesine
gelelim. Deniz Gökçe, ordinaryus ya, herşeyibilirkişi ya, Akşam
gazetesindeki köşesinden Türkiye ekonomisini kurtarıyorken ve
bağıra bağıra gelen ekonomik kriz konusunda yazı yazan, haber/röportaj
yapan ben dahil pek çok kimseye küfür sallarken, adamın yazdıklarının
tamamı Şubat kriziyle birlikte tescilli çöp oldu ve ben kendisinden
artık susmasını istirham eden "Bi sus ya!" başlıklı
bir yazı yazdım. Şimdi kapanmış bulunan Chivi adlı internet sitesinde
yayınlandı. Futbol hadisesinde müdahil olamıyorum; orada herkes
sallıyor (Vedat Okyar abimiz gibi değerli büyüklerimizi tenzih
ediyorum), ben de bu tür gereksiz fikirli insanları takip etmemekle
tavrımı koyuyorum. Ama şu basketbol işine bulaştırmayın bulaşıklarınızı
kardeşim. Rafine bir biçimde takip edelim, ilim irfan sahibi olalım!
Lütfen bari bu konuda susunuz.
Son olarak, domatefendi biraderimizin, dev adamlıkla, daha da
önemlisi adamlıkla ilgili yazısı da kanaatimce takdire şayan bir
yazıdır. Kendisini bir mesaj ile kutlamış bulunuyorum. Bu yazı
vesilesiyle bir kez daha teşekkürlerimi bildirmek istiyorum. Murat
Evliyaoğlu'nun, soyadının aksine evliyalıktan ve sportmenlikten
pek nasibini alamamış bir topçu olması hasebiyle, domatefendi'nin
yazısı son derece uygun olmuştur. Yazıyı yayımlayan batug.com'a
da ayrıca bir kutlama sallıyorum.
hgulseven@radikal.com.tr
