DÖRDÜNCÜ GÜN
Lemi
Atalay yazıyor: Almanya-Yunanistan;
yazık oldu komşuya
Orkun
Çolakoğlu yazıyor: Formsuzluk İtalyanları
en kritik maçta yakaladı
ÜÇÜNCÜ GÜN
Emre
Yalçın yazıyor: 12 Dev Adam'ın Ankara'ya
ayıbı
Onur
Tuncaboylu yazıyor: İtalya-Rusya
maçında mağlup yok
domatefendi
yazıyor: Aklın yolu bir
Onur
Tuncaboylu yazıyor: Yunanistan-Bosna;
bir komik maç
Onur
Tuncaboylu yazıyor: En büyük 12 adam!
Orkun
Çolakoğlu yazıyor: Ukrayna'yı yenen
İsrail, şeytanın bacağını kırdı
İKİNCİ GÜN
Lemi
Atalay yazıyor: Litvanya-İsrail maçı;
savunmaların savaşı
domatefendi
yazıyor: Nereden bilirdik?..
Oğuzhan
Kılınçel yazıyor: Evsahibi miyiz?
Haydi canım!
Onur
Tuncaboylu yazıyor: Yunanistan-Rusya
maçında müthiş tempo...
Orkun
Çolakoğlu yazıyor: Almanya'yı es
geçmeyin
Onur
Tuncaboylu yazıyor: İlk sürpriz,
Fransa'yı yenen Ukrayna'dan
BİRİNCİ GÜN
Orkun
Çolakoğlu yazıyor: Savunma sancısı
sürüyor
Onur
Tuncaboylu yazıyor: İlk günün en
zevkli maçı; İtalya-Yunanistan
domatefendi
yazıyor: Hatalar, yasak duygularla başlar
Emre GÖLLÜ yazıyor: Allah
yüzümüze baktı
Lemi
Atalay yazıyor: Nerede o geçen yılki
Litvanya
Yazık oldu komşuya
Almanya-Yunanistan
karşılaşması, belki de turnuvanın en kaliteli maçlarından biriydi.
İki takım da çok güzel basketbol sergiledi. İlk yarıda Yunanistan
inanılmaz güzel bir oyun sergilerken, Almanya da arkadan gelip
maçı koparmayı başardı. Ben Yunanistan'ı tutuyordum. Çünkü Almanya,
basketbolun gerektirdiği şeylerin hiçbirini ortaya koymuyordu
(bakın koyamıyordu demiyorum, koymuyordu!) Fakat Almanya maçı
aldı. Ve ben hala bunu nasıl becerdiklerini anlamış değilim.
Muhteşem
Yunanistan
Maça iyi
başlayan taraf Yunanistan oldu. Yaptığı sert savunma, çok akıllı
hücumları, topladığı hücum ribaundları ve çaldığı toplar ile
skoru bir anda 15-0 yaptı. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Almanya
ise topu hiç pota altına indirmedi bu çeyrek boyunca. Sadece
dış şutlara bağlı bir oyun sergiledi. Ve tabii ki de başarısız
oldu.
Yunanistan'ın bu periyodda oynadığı oyunu gören, bu takıma kesinlikle
hayran olurdu. Çünkü hücum setleri çok akıllı ve başarılıydı.
Savunmada da rakibe nefes aldırmıyorlardı. Ve ilk yarı, 29-10
gibi farklı bir skorla Yunanistan lehine kapandı.
İkinci periyodda Almanya biraz daha derli toplu oynamaya başladı.
Fakat Yunanistan sayılarını bulmaya devam edince fark kapanmadı.
Özellikle Sigalas, bulduğu basketlerle takımını sırtladı. Daha
sonra Almanya topu pota altına indirmeyi akıl edince farkı biraz
kapattılar. Fakat Yunanistan koçunun zamanında müdahelesi ile
fark daha fazla inmedi ve ilk yarı 47-31 bitti.
Almanya
zoru başardı
Üçüncü periyoda
iyi başlayan Almanya, üst üste bulduğu basketlerle farkı bir
anda 7 sayıya kadar indirdi. Bunda, yaptıkları sert savunmanın
çok büyük etkisi vardı - ki Yunanistan bu periyodun ilk 5 dakikasında
sayı bulamadı. Daha sonra karşılıklı basketlerle geçen periyot,
58-53 Yunanistan üstünlüğü ile bitti.
Fark 5 sayıya inince Yunanistan son periyoda biraz panikle girdi.
Buna Almanlar'ın iyi ve etkili oyunu da eklenince, Almanya farkı
iyice indirdi, hatta ilk defa öne de geçti: 61-63. Nowitzi'nin
maça asılmasının bu vaziyette payı büyüktü.
Bu dakikadan sonra maç çok zevkli bir hal aldı. İki takım da
oyuncularının faul problemleri yüzünden savunmayı bırakınca,
karşılıklı basketler gelmeye başladı. Son 1 dakikaya 74-75 Almanya
üstünlüğü ile girilmişti. Yunanistan hücumunda Fotsis potadan
seken topu tamamlamak isterken potaya asılınca top Almanlara
geçti. Nowiztki bir basket-faul yaptırdı fakat serbest atışı
değerlendiremedi.
Son 30 saniyede 74-77 Almanya üstünlüğü vardı. Bundan sonra
iki takım da taktik fauller yapmaya başladı. Almanlar, Yunanistan'da
tüm faulleri Papaloukas'a yaptı. Fakat o kullandığı 6 serbest
atıştan sadece birini değerlendirebildi. Almanlar taktik faulleri
daha iyi değerlendirince, maçı da doğal olarak kazandılar: 75-80.
Eğer Papaloukas o atışların hepsini soksa maç uzatmaya gidecekti.
(İşin ilginç tarafı, o dakikaya kadar hiç serbest atış kaçırmamıştı.)
Böylece Almanya maçı kazanıp çeyrek finalde Fransa'nın rakibi
oldu.
Oyuncular...
Almanya'da
öne çıkan isim yine Dirk Nowitzki oldu. 25 sayı atmasına rağmen
çok düşük bir yüzdeyle oynadı. Zaten çoğunu ikinci yarıda buldu.
O atmaya başlayınca da fark kapandı. 16 ribaunduyla, pota altında
da etkili oldu Nowitzki... Femerling de 14 sayı ile etkili oldu.
Kendisine az top geldi fakat o, nerdeyse hepsini olumlu değerlendirdi.
Pesiç de maçın kilit isimlerindendi. Mithat Demirel'in faul
problemine girmesinden dolayı daha çok süre alan Pesiç, ikinci
yarıda çok kritik basketlere imzasını attı. O da maçı 14 sayı
ile tamamladı.
Yunanistan'da ise Sigalas yine en etkili isimdi, 23 sayı attı.
Bunların büyük bir kısmı ilk yarıdaydı. O da takımı gibi ikinci
yarıda sustu. Papaloukas o faul atışlarını atsa belki de maçın
adamı olurdu. Çünkü maçın genelinde çok iyiydi. Takımını çok
iyi organize etti. Tam bir point guard gibi oynadı. 17 sayı
attı. O faulleri kaçırınca, onun kadar ben de üzüldüm. Adam
neredeyse kendini dövecekti.
Yunanlı
koça, spikere ve yorumcuya tebrik
Bu arada
iki kişiyi tebrik etmek istiyorum. Birisi Yunanistan koçu. Bence
mükemmel bir koç. Oyuna tam zamanında müdahalelerde bulundu.
Hazırladığı setler çok başarılıydı. En önemli artısı ise oyuncu
değiştirmedeki başarısı idi. (Aydın Örs'e selam olsun!) Tüm
oyuncularına şans vererek hepsinden verim aldı.
Bir diğeri ise TRT yorumcusu. Gerçekten maçı çok güzel analiz
ediyor. Ve iyi noktalara parmak basıyor. Spiker de lüzumsuz
bilgiler vermiyor. Mesela bir oyuncunun takımını 10 kere söylemiyor.
Ve de doğru bilgiler veriyor. İnşallah İstanbul'da da maçları
bunlar anlatır. Yoksa Avni Küpeli ve yorumcusuna kalırsak işimiz
iş!
Evet biraz uzun oldu. Ama bu maçı anlatmakla bitiremeyiz. Kaçıranlar
büyük şeyler kaçırdı diye düşünüyorum. Bir sonraki yazıda görüşünceye
dek kendinize iyi bakın. Şimdilik eyvallah.
LEMIATALAY@YAHOO.COM
Formsuzluk, İtalyanları en kritik maçta yakaladı
Sanırım
hepimizin isteği bu sonuç doğrultusundaydı. Galiba şansımız
dönüyor. Baksanıza; dün grup sonunculuğundan liderliğe sıçradık,
iki gün dinlenme fırsatı ele geçirdik, bugün de bir türlü yenemediğimiz
ve şahsen, oyuncularımızın, karşılarında psikolojik olarak yenik
başlayacağına inandığım İtalya belasından kurtulduk.
Hırvatlar
azmetti ve zoru başardı
Başlıkta dediğim gibi, formsuzluk İtalyanları tam da gününde
buldu. Telafisi olmayan bir maçta... Hem de sadece 1-2 oyuncuda
değil, virüs gibi yayılmışçasına, Pecile dışındaki tüm oyuncularda
baş gösterdi. Bunda Hırvatların mücadele ve savunmalarının da
büyük katkısı var elbette. ''Klas'' İtalya'yla başetmenin koşulunun,
"o klası yoketmek" olduğunun bilincindeydiler. Bakınız,
Hırvatistan'ın Giricek, Sesar, Mulaomerovic, Mrsic gibi iyi
hücum oyuncuları da var. Yani İsrail gibi hücum yetenekleri
sınırlı bir takım da değiller. (Bu arada, ''Katash'sız birşey
yapamazlar'' dediğim İsrail beni morarttı. Şu an baraj maçı
oynanıyor. Sonucu ne olursa olsun İsrail'in beklediğimin çok
üstünde performans sergilediğini kabul etmeliyim.) Ancak rakip
İtalya olunca hadlerini bildiler. Sabırlı oynadılar, İtalyanların
nefesi sürekli enselerinde olmasına rağmen panik yapmadılar,
gerektiği zamanlarda kritik basketleri bulmasını bildiler ve
temiz bir galibiyet aldılar.
Fucka
oyundan düştü, Pecile'nin çabaları yetmedi
Belirttiğim
gibi, maç, son 1 dakika dışında kafa kafaya gitti. Hırvatistan
bir ara farkı 7 sayıya çıkarmıştı ancak İtalya o farkı anında
kapadı. İlk yarıda İtalyanlar neredeyse sayılarının büyük bölümünü
içeriden buldular. İlk bölümde Fucka'yı iyi kullanan İtalya,
o çıktıktan sonra epey bocaladı. Hırvatistan'ı sürükleyen isim
ise dış şutlarıyla Josip Sesar'dı. İlginçtir, hücumda takımlarını
sürüklediklerini söylediğimiz Fucka ve Sesar'ın attıkları sayı,
7 ve 8'di. Düşünün maçın kıtlığını...
Hırvatistan'da Tabak, Mulaomerovic, Sesar, Mrsic gibi oyuncular,
müthiş oynamasalar da çift haneli rakamlara ulaşmayı bildiler.
İtalya'da ise tek ayakta kalan isim, aşağıda bahsedeceğim Pecile'ydi.
10 sayı atan Righetti, 7'de 1 gibi çok kötü bir şut isabet oranıyla
oynadı. Meneghin, Fucka, Basile gibi skor güçleri uyudular.
Bakalım o zaman bazı oyunculara:
Pecile:
Evvelden ismini duyduğum ancak hakkında fikir sahibi olmadığım,
turnuva öncesinde Emrah Betos'un yazısı üzerine özellikle dikkat
ettiğim bu genç, hakikaten de geleceğin yıldızı. ''Ele avuca
sığmıyor'' derler ya, o tür bir gard işte. İçeriye hızlı katediyor
ve kalabalık arasından uzunlara nefis paslar indirebiliyor.
Turnuva boyunca da, daha ziyade içeriden bulduğu sayılarla dikkat
çekti zaten. Şut da sokuyor ancak tam bir ''atıcı'' değil. En
azından şimdilik... Veya şu görüntüsüne göre. Ayrıca savunmada
da çok iyi. Bu maçta da İtalya'yı ateşleyecek her şeyi yapsa
da ortada ateşlenecek bir takım yoktu. 10 üzerinden 7.
Fucka:
Gök mavililerin yıldızı, maçın ilk bölümlerinde pota altına
hakim bir görüntü çizdi. Ancak zamanla Hırvatistan uzunlarının
savunmasına takıldı ve çareyi dış şutlarda buldu. Dış şutlarda
da isabet bulamayınca bu kritik maçta 9 sayıda kalarak kendisine
yakışmayan bir performans çizmiş oldu. Şut yüzdesi %33 ve 6
da ribaundu var. 10 üzerinden 4.
Tabak:
Müthiş oynamadı ama böylesine kısır bir maç için gayet iyiydi.
Zaten ondan 25 sayılık performans bekleyen de yoktu. 12 sayı,
12 ribaundla görevini iyi yaptı. İtalyan uzunlarına üstünlük
sağladı ya, daha ne olsun? 10 üzerinden 7.
Mrsic:
Grup maçlarında etkisiz kalan skorer oyuncu, çok anlamlı bir
maçta ortaya çıktı. Özellikle üçüncü periyodda çok etkiliydi.
Yetenekli ancak çoğunlukla tecrübesiz oyuncuların arasında tecrübeli
Mrsic'in bu performansını sürdürmesi çok önemli -ki neden sürdüremesin,
Avrupa'nın önde gelen kulüplerini peşinde koşturan bir skorer.
10 üzerinden 7.
Başta da
söylediğim gibi, bizim için sevindirici bir sonuç. Hırvatistan'ın
bugün İtalya'yı yenmesi, 1999'daki gibi normal bir sonuç değil,
tam bir sürprizdir.
Çarşamba günkü maçtan önce tek endişem, dış savunmacılarımızın
Letonya maçındaki gibi bocalaması ve iyi atıcılara sahip olan
Hırvatlar'ın buna ağır ceza kesme ihtimalleri. Allah korusun!
orkunco@zdnetonebox.com
12 Dev Adam'ın
Ankara'ya ayıbı
Selamlar...
Şimdiye kadar hep F1'le ilgili yazmış olabilirim ama gözümün
bebeği her zaman için basketbol olmuştur. Yine de öyle oldu.
Dünkü F1 yarışını izlemek (ki sezonun en zevkli yarışlarından
birisiymiş) yerine basketbolu tercih ettim. Ama şu an çok karmaşık
duygular içindeyim. Mutluyum ama canım çok sıkkın. Başlıktan
da anlaşılıyor herhalde.
Türk basketbol seyircisi çoğu zaman maçın havasına uygun tezahürat
yapamamakla eleştirilmiştir ki, buna zaman zaman ben de katılırım.
Ancak üç gündür Ankara ASKİ Spor Salonu'nu dolduran seyirci,
özellikle dünkü İspanya maçı olmak üzere, bu kanıya hiç uymadı.
Rakibe sürekli baskı kuran, hakemin kararlarına doğru tepkileri
veren, Milli Takımımıza ise maçın ve skorun akışına göre destek
veren, basketbol kültürü son derece yüksek bir seyirci vardı.
Aileler, gençler, yaşlılar, daha kucakta taşınan çocuklarıyla,
hani şu spor dünyasının özlemini çektiği bir seyirci kitlesi.
Amaaaaa...
Hakettiğimiz
davranış bu mu?
Dün son
düdük çaldıktan sonra bizim oyuncular, sanki rakip sahada galip
gelmişler de, kafalarına yağacak şeylerden kaçarmış gibi, tribünleri
doğru dürüst selamlamadan ortadan yok oldular.
Bir tek İbo bütün tribünleri dolaşıp seyircileri alkışladı.
Ona helal olsun ama sözüm diğerlerine.
Ayıptır beyler! Bu seyirci üç gündür Ankara'nın oldukça dışında
olan salonu hınca hınç doldurup avazı çıktığı kadar bağırarak
size destek verdi. Şu anda benim sesim hiç çıkmıyor ve 1 haftadan
önce de düzelecek gibi görünmüyor. Bir vedayı haketmedik mi?
Slovenya maçında geriye düştüğünüzde, bütün salon "Bizler
inandık, siz de inanın" diye inledi (ama inandıramadık,
o ayrı konu.)
Bugün gazetelerde okuduğum kadarıyla, İsrail oyuncusu Torgeman
bile Ankara seyircisine destekleri için teşekkür etmiş. Fransızlar
her maçta ıslıklanmaktan şikayet etmiş. Sizin davranışınız Ankara
seyircisine gerçekten fena koydu, ben de onların sitemini dile
getiriyorum.
Beylik
lafları hakedene saklayın
Birkaç sözüm
de medyaya... Onlar da, birkaç istisna hariç, hayatımda gördüğüm
en muhteşem seyircinin hakkını vermediler. Lafa gelince, "Ankara
seyircisinden destek bekliyoruz..."
Ankara her zaman bir basketbol takımı için en iyi seyirciye
sahip olmuştur, bundan kimsenin şüphesi olmasın. Lütfen en azından
bu beylik cümleyi artık kullanmayın.
Söyleyeceklerim bu kadar...
Milli Takım'a da bundan sonraki yolunda başarılar dilerim.
Umarım İstanbul seyircisine de bize yaptıkları nankörlüğü yapmazlar.
emreyalcin55@hotmail.com
İtalya-Rusya
maçında mağlup yok
Yeni bir
maçın, yeni bir heyecanın, yorumuyla tekrar beraberiz sevgili
okurlar. Bu maçın yorumunu yapan yazarınız, D Grubu'nda daha
önce iki kilit maçı daha yorumladığı için, bu grup hakkında
pek fazla bilgi ve tecrübe sahibidir. Ayrıca çok da mütevazıdır!
Maça dönersek; Rusya bu maçı 13 sayıyla kaybetmediği sürece
üçlü averaj sonunda lider olacaktı. Bundan dolayı, Yunanistan
maçındaki ölümcül tempolarını çeyrek finale (muhtemelen bize)
sakladıkları anlaşılıyordu. İlk yarı skorundan da kısır bir
maç olduğu anlaşılan bu mücadelede, zevk ve heyecan, skorla
ters orantılıydı.
Kirilenko'ya
karşı üç İtalyan
İki takım
da maça çok sert bir savunma anlayışıyla başladılar. İtalya,
dersini iyi çalışmış olarak savunmada geri koşmaya pek bir önem
veriyor ve hücumda da rakibe eşleşme sorunu yaşatan Fucka ile
sayı üretiyordu. Rusya sayı yemediği hücumlarda fast-breaklere
kalkıyordu fakat bu karşı hücumlarda Kirilenko (bu herife de
hastayım, keşke Spurs draft edebilseydi) dışında sonuca giden
oyuncu olmadı. Belirttiğim sebepten ötürü daha durgun görünen
Rusya ilk periyodu 15-13 geride kapadı.
İkinci periyodda, önceki maçın başarılı isimleri Morgunov ve
Tchalkine'den hiç verim alamayan Rusya, İtalya'nın sert savunmasına
karşı sayı bulmakta zorlandı. Kirilenko dışında skora katkısı
olan Rus oyuncu yoktu. (Bu arada Krilenko'nun müthiş smacını
izleyemeyenler, kafalarını duvara vurabilirler, ben kefilim!)
Buna karşın İtalya, Fucka, Marconato ve Righetti üçlüsünün yardımıyla
farkı devre sonunda 10 sayıya kadar çıkardı. Devrenin son basketi
3'lük olarak Krilenko tarafından İtalya potasına postalanınca,
ilk yarı 31-24 İtalya'nın liderliğiyle kapandı.
Sonuçta
iki taraf da sevindi
2. yarıya
İtalya fırtına gibi girdi. Basile'nin attığı 3'lüklerle farkı
15'e kadar çıkaran İtalyanlar, liderlik için gerekli olan farkı
yakaladılar. Rusya, Bachminov'un pota altında canavarlaşmasıyla
savunmasını düzeltti, Tchalkine'in de açılmasıyla farkı periyodun
sonuna doğru 10'a indirdi. İtalya'nın bu periyodun sonunda bulduğu
7 sayının da tesadüfi olması, son periyodda başlarına geleceklerin
bir göstergesiydi.
Son çeyreğe Rusya anormal bir savunma yaparak başladı ki, öyle
böyle değil. İtalya gibi takıma 5.5 dakika boyunca sayı atma
fırsatı tanımadılar. Savunması düzelen her takım gibi Rusya
da hücumda sorunlar yaşadı ve kaçan boş üçlükler Rusya'nın öne
geçmesini engelledi. Evgeny Pachoutine ve Panov'un basketleriyle
Rusya, İtalya'yı 52-50 ile yakaladı.
Bundan sonra sahada Basile şov vardı. İki kritik 3'lükle takımının
farkı tekrar 9 sayıya çıkarmasını sağladı. Tchalkine ve Zachar
Pachotine ile son bir gayret gösteren Rusya farkı yeniden 3'e
indirdiyse de, Righetti'nin üçlüğü öldürücü darbe olarak potaya
indi.
Maç sonunda alışılmadık bir görüntü vardı. Ruslar maçı kaybetmelerine
karşın liderliği almayı kutlarken; İtalyanlar da Yugoslavya-Almanya
mağlubuyla eşleşmekten kurtuldukları için göbek atıyorlardı.
Bu arada benim 10 saniyede yaptığım üçlü averaj hesabını TRT'nin
üç yorumcusunun 15 dakika boyunca yapamaması da, gülünç olduğu
kadar düşündürücüydü.
Maçın adamı: Gregor Fucka (18 sayı, etkili savunma)
Yazarın notu: Yunanistan'a yazık oldu, çeyrek finali
görmeleri çok zor artık.
tuncaboylu@hotmail.com
3 Eylül Pazartesi, Setüstü
Aklın
yolu bir
Turnuvanın
ilk iki günü yaptığımız hazırlık(!) maçlarından sonra son maçta,
deneye deneye hedefi bulan bazuka gibiydik. Nihayet 1 numarada
Orhun, 1 numaralı oyuncunun oynaması gerektiği gibi oynuyordu.
Toplar İbrahim ve Hidayet ile buluşuyor, İbrahim tribünleri
ateşliyordu. İlk periyodda biraz da İspanyol antrenörün son
derece gereksiz çıkışı sayesinde kazandığımız 4 serbest atış
sayesinde 12/6 ribaunt üstünlüğü ve 8 sayılık fark yakalıyorduk
. Bu sayede ilk iki gün uyuyan tribünler de canlandı ve Ankara
seyircisi de turnuva boyunca ilk kez takıma vermesi gerektiği
gibi destek vermeye başladı.
***
İkinci periyodda
bir ara 4 sayıya inen farkı gene Hidayet ve İbrahim'in arka
arkaya attığı iki üçlükle tekrar açtığımızda, gerçek 12 dev
adamı ilk kez izlediğimizi düşünmeye başladım.
Bu maçta Kerem de dersine iyi çalışmıştı. Gereksiz zorlamalar
yapmadı ve oynaması gerektiği gibi oynadı.
Takım, doğru anlarda doğru beşlerle sahaya sürüldü.Demek ki
turnuva öncesi yapılan hazırlık maçlarından ziyade ilk iki gün
oynanan maçlar, takımın olgunlaşmasında daha etkili olmuş. Keyifli
bir maç izlettirdiler bize.
Son periyodun başındaki bocalamayı, biraz da, yapılan faulle
karışık sert savunmaya bağlıyorum. Gerçi beklemeliydik ama geç
de olsa bu savunmayı çözebildik, bu da ayrıca bir artı puan.
***
Hakemlere
gelince, Türkiye'de birçok takım taraftarının aksine, bir Karşıyakalı
olarak, ilk kez hakemlerin tüm tercihlerini tuttuğum takım lehine
kullanmasına şahit oldum, bu da çok keyifliymiş gerçekten.
İstanbul'da seyircinin rakip üzerine daha büyük baskı kuracağını
düşünüyorum.
İtalya - Hırvatistan arasında ben Hırvatları tercih edeceğim
ama bu işi bana bırakmıyorlar. Şimdi üç gün ders çalışma zamanı.
Çarşamba akşamı büyük gün. İbrahim'e büyük baskı yapacaklar
savunmada. Umarım Harun ve Hidayet'tedir sıra.
Hadi hayırlısı Çarşamba akşamı için.
unimet@superonline.com
Yunanistan
-Bosna; bir komik maç
Yunanistan-Bosna
karşılaşmasını, bizim maçtan sonra biraz kafa dinlemek, biraz
da stres atmak amacıyla izledim. Bu hareketimle kendimi takdir
ettim, bir maç bu kadar komik ve enteresan olamazdı; maçı önemsemeyenler
kaçırdıklarına yansınlar.
Maçın komikliği daha başlar başlamaz ortaya çıktı. İlk periyoda
çok rahat giren Bosna, dışarıdan leblebi gibi şut sokmaya başladı.
Lenard Markovic takımının 14 sayısının 12'sini attı. Bizim Mrsiç
ve Mujezinoviç ihtirasla savunma yapıyorlar, Mujezinovic içeriden,
Mrsiç dışarıdan ciddi tehdit oluşturuyorlardı. "Bunun neresi
komik?" diye sorabilirsiniz. Komik olan Bosna değil, Yunan
tarafıydı. İtalya'yı yenen Yunanlı oyuncular, elenme korkusu
gündeme gelince sanki omuzlarında 100'er kiloluk ağırlıkla oynuyorlardı.
Faul atışlarında %50'lik isabet oranıyla oynuyor, pota altında
rakibi seyrediyorlardı.
İkinci periyod da ilk periyodun ikizi gibiydi. Mrsiç'in üçlüğü
ile farkı 9 sayıya çıkaran (42-33) Bosna, bizim seyircinin de
desteğini alarak, "okyanusa açılmış bir taka" gibi
ilerliyordu.
İlk yarıyı 44-39 geride kapayan Yunanistan'ın koçu soyunma odasında
oyuncuları iyi bir fırçalamış olmalı ki, bu bölümde ne yaptığını
bilen bir Yunanistan ortaya çıktı. Bosna isimli takanın fırtınayla
alabora olması çok kısa bir sürede gerçekleşti. 2 dakika arkadaşla
telefonla konuşup geldiğimde, kalkarken berabere giden maçta
Yunanistan'ın 18 sayı öne fırlamış olduğunu gördüm. Alvertis'in
etkili oyunuyla Yunanistan, son periyodun son kısmına kadar
bu üstünlüğünü arttırarak sürdürdü.
Bosnalılar
beşe iki kaldı, üstüne bir de basket attı!
Maçın en
gırgır bölümü, bitime 2 dakika kala başladı. 20 sayı önde olan
takımın oyuncusu olan Kalaitzis, top da kendisindeyken Mrsiç'e
gereksiz bir yumruk attı. Mrsiç de Türk filmlerinde Cüneyt Arkın'dan
dayak yiyen figüranlar gibi yere düşünce, maçta kavga çıkması
kaçınılmaz oldu. İtiş kakış sırasında Ukraynalı hakemin oyuncuların
altında kaldığı bölüm çok eğlenceliydi. Hatta spikerler bile
"Salonlarda görmek istemediğimiz görüntüler bunlar"
derken, gülmemek için zor tutuyorlardı kendilerini.
Hakemler en sonunda inisiyatif kullandılar ve her iki takımın
benchlerinde yer alan oyuncuları soyunma odasına gönderdiler.
Bunun anlamı, bir oyuncusu 5 faul alan takımın kalan dakikaları
eksik oynayacağı idi. Bizim spiker de bunun olmasını çok istediğini
belli eden cümleler kuruyordu (ben de istiyordum doğrusu!)
Bosnalı oyuncular, biraz da protesto amaçlı olarak sırayla 5'inci
faullerini aldılar. Maçın bitmesine 1 dakika kala Mrsiç de çıkınca,
Bosna 5'e karşı 2 oyuncuyla sahada mücadele etmeye başladı.
İnanılmaz komik bir manzaraydı. Hatta bir de basket buldu Bosna,
2 kişiyle!
Maç 101-77 biterken kasıklarımı tutarak gülüyordum.
Çok iddiasız gibi gözüken fakat belki de "Avrupa Şampiyonaları'nın
gelmiş geçmiş en komik maçı" olarak tarihte yerini alacak
olan bu maçı izleyemediyseniz, TRT'ye maçı tekrar yayınlaması
için e-posta göndermenizi tavsiye ederim.
Maçın adamları: Gülmemde büyük katkısı olan bütün
sanatçılar, pardon, yani oyuncular!
tuncaboylu@hotmail.com
En büyük 12 adam!
Selamlar
sevgili okurlar. Aslında dün akşam bizim maçımızla aynı saatte
başlayan Almanya-Yugoslavya maçının yorumunu yazacaktım. Rakipler
sağlam diye baştan sazan gibi atladım, sonra farkettim bizim
maçla çakıştığını. Fakat TRT'nin Türk Telekom'la arasındaki
fiberoptik kablonun kopması nedeniyle, malumunuz, hiçbir TRT
kanalı uzun süre çıkmadı. Maç saatinde de sadece TRT 1 yayını
(dediklerine göre, o da zar zor) başladı. Dolayısıyla bahsi
geçen maçı izleyemedim, dolayısıyla da yorumlayamıyorum. Ama
pek mesudum ki bu sayede Türkiye-İspanya maçını tamamen izleyebildim.
Bir banka reklamındaki gibi: İyi ki yoktun TRT 3, iyi ki yoksun!
Bu yazıyı, maçtan hemen sonra zafer sarhoşluğu ile hazırlamak
istemedim. Çünkü bu objektivite ve sağlıklı değerlendirme açısından
yanlış bir seçim olacaktı. Uzun lafın kısası (farkındayım, sıkılmaya
başladınız) şu anda çok mantıklı şekilde düşünebiliyorum ve
rahatça yazıyorum işte. Buyurun bakalım.
Müthiş
bir ilk yarı
Maça takımımız
fevkalede bir hırsla başladı. Aydın Örs, turnuvanın başında
yapması gerekenleri bu maçta akıl etti. Oyuncularımızda oyunun
hemen başında oluşması muhtemel stresin önünü kesmek için pota
altından garanti basketler aramak iyi fikirdi. Rakibin iyi bir
uzunu olmaması ve front-court zayıflığı işimizi kolaylaştırdı.
Bunun yanında rakipte, bu tip maçlarda kesinlikle yapılmaması
gereken bir hata, maçın hemen başında ortaya çıktı: Sinir.
Bu çerçeve altında maçın başında 12 sayı öne fırladık ve İbrahim
ile Mehmet'in yüzdeli oyunlarıyla çeyreği 26-14 önde kapadık.
Bunda, oyuna iki sağlam uzunla, Beşok ve Okur'la başlayıp savunma
ribaundlarında sıkıntı yaşamamamız da büyük rol oynadı tabii.
İkinci periyoda rakip, Gasol ve Navarro'yu kullanarak iyi bir
başlangıç yaptı. 31-28'i yakalayarak farkı da kapadılar ama
İbrahim ve Mirsad'ın üçlükleri skoru tekrar lehimize çevirdi.
Bu periyodda İbrahim'in yanına ikinci bir skorer katamamamız
ve Örs'ün yeteneksiz davlumbaz Asım'da olan ısrarı, farkın devre
sonunda tekrar kapanmasına sebep oldu. Devre 48-42 kapanırken,
maçı endişeli gözlerle izlemeye başlamıştık.
Önce
skorbordda, sonra bizim takımda arıza
Zaten sinir
ve stres doluyken, ikinci yarının gecikmesine sebep olan skorboard
arızası cinlerimi tepeme çıkardı. Neyse ki arıza, benim yatışmama
sebep olacak kadar uzun sürdü ve devrenin başlamasına az kala
sinirim geçti.
Üçüncü periyoda karşılıklı basketlerle girildi. Rakibin içeriden
Gasol'u ve dışarıdan Lopez'i iyi kullanması karşısında savunma
değişikliği olumlu sonuç verdi. Mirsad, Gasol'u kilitlerken,
Orhun da Lopez karşısında savunmada ağırlığını koydu. Hücumda
İbo'nun inanılmaz bir üçlük yüzdesiyle oynaması rakibe saç baş
yoldurdu. Rakip neden sonra Angulo'yu İbrahim'in başına vermeyi
akıl etti. Bu arada İbrahim 35. sayısını atmış, takım 70-55
önde periyodu tamamlamış ve biz de kutlamalara başlamıştık.
Son periyodda bizim sadist dev adamlarımız yine sahne aldı.
30 dakikada dişimizle, tırnağımızla açtığımız farkı, kendi seyircimiz
önünde 4.30 dakikada erittik. Maçın bitmesine 4 dakika kala
da rakibin öne geçmesine izin verdik. Ben artık kafamı dizlerimin
üstüne koyup ağlamayı düşünürken, İbrahim de kemikkıran Angulo'ya
takılıp kalmışken, beklediğimiz kurtarıcı yani maçın başından
beri saklanan beyaz atlı prensimiz Hido ortaya çıktı. 75-73
sayı gerideyken tam bir zeka ürünü hareketle 3 sayılık atış
bölgesinde rakibe faul yaptırarak takımı tekrar öne taşıdı.
Daha sonra da maç 79-78 iken ölümcül üçlüğünü rakibe indirdi.
Hakemler
ve alınacak dersler
Hakemlere
gelince... Bana kalırsa, bizim açımızdan kesinlikle çok iyi
bir yönetim gösterdiler. İspanyol oyuncuların ve koçun etkisinde
kalmadılar. Ayrıca Alman hakem de ilk defa bize ev sahibi olduğumuzu
hatırlatacak düdükler çaldı ve ortada olan topları bize verdi.
O kadar da olsun artık. Hep hakemlerden çeken takım olmaktan
bıkmıştık.
Biliyorum ki hepimiz sevinçten dört köşeyiz. Fakat bu zaferden
çıkarmamız gereken önemli dersler var. Bunlardan bir tanesi
şu: Öne geçtiğimiz zaman kendi seyircimiz önünde rakibe bir
şans daha vermemeliyiz. Her zaman bugünkü gibi olmayabilir.
Diğer bir ders de, artık bu işin Asım'la yürümeyeceğinin aşikar
olması. Bu takımda yedek pivot olacak birisi var o da Kaya'dır.
Kanımca Asım'a verilen şans bu çocuğa verilseydi, elimizde Hüseyin'i
zorlayacak kalite ve tecrübede bir canavarımız olurdu.
İtalya'yı
20 yıldır yenemiyoruz
İstanbul'daki
rakibimiz büyük ihtimalle İtalya olacak. Ben bizim seyircilerin
bugün Hırvatistan'ı desteklemek için salonu doldurmasını çok
isterim ama yapacaklarını zannetmiyorum. Umarım yanılırım.
8 senedir yenemediğimiz İspanya'yı yendikten sonra, 20 küsur
senedir yenemediğimiz İtalya'yı sallayacak 12 dev adamımız,
basketbol tarihimizin en önemli maçına çıkacak. Muhtemel İtalya
maçında pota altında çok sert oynamalı ve rakibe hücum ribaundu
şansı vermemeliyiz. Bu maçta en büyük kozlarımız yine İbo ve
Hido olacaklardır. Biliyorsunuz ki İbrahim ve Hidayet, Abdi
İpekçi'nin potalarını pek severler.
Şimdilik hoşçakalın. Yeni maç değerlendirmelerinde görüşmek
üzere.
Maçın adamları: Bence bizim takımın tamamı (Asım hariç!)
tuncaboylu@hotmail.com
İsrail
şeytanın bacağını kırdı
İlk iki
gün, skor gücünün zayıflığının bilincinde olarak, güçlü rakiplerinin
skorlarını kendi seviyesine çekmeye alışan, bunun için müthiş
bir savunma yapıp durmaksızın savaş veren, bu sayede grubun
''babalarına'' ecel terleri döktüren ve şahsen benim hem takdirimi,
hem de sempatimi toplayan İsrail, bu kez kendisiyle denk bir
takımla karşılaştı. Buna rağmen savunmaları, oyun disiplinleri
ilk iki günden farklı değildi. Ukrayna'da ise sürpriz Fransa
zaferinin yorgunluğu hissedilir biçimdeydi. Hal böyle olunca,
İsrail, hayati ihtiyacı olan bu galibiyete, beklemediği biçimde
çok rahat ulaştı.
Okunsky'yi
kilitleyip işi bitirdiler
Hücumda
pota altına, Okunsky'ye top geçirme temeline dayanan Ukrayna,
İsrail'in bu oyuncuya yaptığı müthiş savunmaya sadece bir çeyrek
dayanabildi. İsrail'in çok iyi savunmasının yanı sıra zaten
bitkin gözüken Okunsky'nin yokluğunda, ilk çeyrek boyunca diğer
oyuncuları sayesinde maçı başabaş götüren Ukrayna, ikinci periyod
itibariyle yavaş yavaş İsrail'e karşı koyamamaya başladı. Hem
sete karşı, hem de fast-breaklerle iyi oynayan İsrail, ikinci
çeyrekte farkı 10 sayı civarında tuttu.
Bitirici darbeler ise üçüncü periyodun ortalarından itibaren
geldi. Savunmasıyla Ukraynalıları top kayıplarına zorlayan İsrail,
kaptığı topları ve aldığı ribaundları organize hızlı hücumlarla
iyi değerlendirince, çeyreğin sonuna doğru skor bir ara 60-40'a
geldi.
Fark 20 sayıya kadar çıkınca Ukrayna alan savunmasını denemeye
başladı. Hücumda da dış şutlara umut bağlayan Ukrayna'nın planı
kısa süreli başarılı oldu ve fark 13 sayıya indi. Ancak daha
sonra, kaçmaya başlayan şutlara, elini kaldıracak takati kalmayan
Ukraynalı oyuncuların rakibe verdiği akıl almaz ribaundlar da
eklenince, aradaki fark yine 20 sayı seviyesine geldi, maç da
23 sayılık İsrail üstünlüğüyle bitti.
Fransa ve Litvanya'ya fark yemeden yenilen İsrail, çapraz eleme
maçlarına katılmayı garantiledi. Kaçıncı sıradan katılır, orası
Fransa-Litvanya maçının ardından belli olur.
Ben yazımı yazdım, hadi eyvallah.
orkunco@zdnetonebox.com
Litvanya-İsrail maçı; savunmaların savaşı
Litvanya
ile İsrail arasında oynanan karşılaşma, Litvanya'nın ilk maçı
gibi sıkıcı geçti. İki takım da hücumda beceriksizdi. Tabii
bunda takımların birbirlerine yaptıkları iyi savunmaların da
büyük etkisi vardı. Ama Litvanya disiplinli oyunu ve tecrübesiyle
son periyodda işi bağladı ve maçı da 68-59 kazandı.
İlginç
seriler
Maça Litvanya,
Einikis'in bulduğu üst üste basketlerle çok hızlı başladı: 10-0.
İlk maça oranla daha derli toplu oynayan bir Litvanya seyrediyorduk.
İnanılmaz derecede sıkı bir savunma yapıyordu Litvanyalı oyuncular.
Öyle ki, İsrail çoğu hücumda, 24 saniye süresi dolduğunda daha
şut bile kullanamamış oluyordu. Ve ilk periyod, 18-4 gibi ilginç
bir skorla bitti. İsrail'in bulduğu 4 sayının 2'si serbest atıştan
gelmişti. Yani sadece bir şut sokabilmişlerdi.
İkinci çeyreğin başında ise bu sefer işler tersine dönmeye başladı.
Litvanya'da bir rehavet oldu herhalde ve savunmayı gevşettiler.
Hücumda da inanılmaz şutlar kaçırınca fark bir anda 4 sayıya
kadar indi. Litvanya 20 sayıda çakılı kaldı ve oyuncular üzerinde
bir stres başladı. Bu yüzden de bomboş şutları ve hatta turnikeleri
bile değerlendiremediler. Ta ki Timinskas'ın 3'lüğüne kadar.
Litvanya'nın 20'de çakılı kaldığı bölümde İsrail öne bile geçti.
Fakat ilk yarı biterken uzun Zukauskas'ın bulduğu üst üste basketlerle
Litvanya devreyi 27-26 önde kapatmayı başardı.
Litvanya, tecrübe ve daha iyi savunma ile kazandı
Üçüncü periyodda da ilginçlikler devam etti. Litvanya yine iyi
başlayarak 10-0 lık bir seri yakaladı. Daha sonra ise İsrail
8-0 lık bir seri yakaladı. Ardından, ilk defa karşılıklı sayılar
gelmeye başladı ve periyod da Litvanya'nın 50-47'lik üstünlüğü
ile tamamlandı.
Son periyodda Litvanya yine sert savunmasını oturtunca, İsrail
hücumda sayı bulamamaya başladı. Litvanya tecrübesini de konuşturarak
farkı açtı, maçı da 68-59 kazandı.
Maçın genelinde, İsrail'in oyun tarzındaki değişiklik dikkatimi
çekti. İsrail baktı ki Litvanya'yı hücumda sayı bularak yenemeyecekler,
"bari ben de onlara attırmayayım'' diyerek savunmaya daha
çok önem verdiler. Bu onlara maçı getiremedi fakat kapasiteleri
oranında verdikleri mücadele ile olumlu not aldılar.
Takım
oyunu
Oyunculara
baktığımızda, iki takımda da fazla öne çıkan adam yok. Özellikle
Litvanya'da... Dünkü maçta olduğu gibi, giren çıkanı aratmıyor.
Her giren mücadelesini veriyor, sayısını atıyor. Çoğu oyuncu
da 10 civarı sayı atıyor. Timinskas 15 ve Einikis de 12 sayı
ile Litvanya'da en skorer oyuncular oldu. İsrail de ise Turgeman
ve Sharp, attıkları 12'şer sayı ile takımlarını taşıdılar.
Milli takımımız da Litvanya gibi oynamalı. Adamlar 12 oyuncularını
da kullanıyorlar. Ve hepsi de başarılı oluyorlar. Bizim 12 Dev
Adamımızın hepsi kaliteli oyuncular. Fakat biz sadece 5-6 kişi
ile oynuyoruz. Harun, Mehmet, Ömer gibi oyuncuları kenarda unutursak
başarılı olamayız. Litvanya gibi, bütün oyuncularımıza şans
vermeliyiz. Önemli olan sistemdir oyuncular değil. Litvanya
da bunun en güzel örneği.
Litvanya'yı önceki günkü ilk maçta beğenmemiştim. Ama onlar
ikinci maçta kendilerini biraz daha gösterdiler. Disiplini elden
hiç bırakmıyorlar ve kazanmak için mücadele ediyorlar.
Şimdilik
bu kadar. Şansıma yarın da yine Litvanya'nın maçını yazacam.
Litvanya yazarı olduk çıktık!
Bir sonraki yazıya kadar kendize iyi bakın.
LEMIATALAY@YAHOO.COM
2 Eylül Pazar, Yeni Levent
Nereden
bilirdik?..
Halbuki
ne güzel başlamıştık. Sanki dünkü yazımızı okumuşlar gibi, İbrahim
ve Hidayet dışarıda pasları alıyorlar ve birbiri ardına doğru
şutlar kullanıyorlardı. Ribauntlarda önceki güne göre Hüseyin
daha başarılıydı. Kerem yapması gerekeni yapıyor ve topu doğru
zamanda doğru yere veriyordu. Ribauntlar 8-8'i, maç saati 6:30'u,
sayı tabelası ise 10'a 8 üstünlüğümüzü gösteriyordu ki, "olacak
bu iş" dedim.
Derken, istatistiklerini düzeltmek amacı ile mi, yoksa star
olma amacı ile mi bilinmez, Kerem çıktı sahneye. İkinci periyodda
oyundan alınana dek, benim sayabildiğim kadarı ile 6 kez hücumda
tek top oynadı ve hepsi karavana.
Hala skorda üstündük ama eller soğudu bir kere. O sırada gelen
sert savunmaya karşın, sanki suç tüm takımınmış gibi, ikinci
beş oyundaydı. İlk beşten kimsenin sahada olmadığı ikinci periyodun
bu son bölümünde, yine de maçı dengede tutabilmiştik.
Ancak başladığımız noktanın gerisine düşmüştük. Bilekler soğumuş
ve sinirler gerilmişti.
Ne Mehmet Okur'u kullanmayı akıl ediyor, ne de aklı başında
bir hücum organizasyonu yapıyorduk. Seyirciler 44-47 biten üçüncü
periyodun sonunda galibiyete hala inanıyor ve ikinci günde ilk
defa ayağa kalkıp vermeleri gereken desteği vermeye başlıyorlardı.
(Ankaralı dostlar kusura bakmasın ama böyle takım desteklenmez
ve rakip üzerinde böyle baskı kurulmaz. Seyirci desteğimiz,
bence, yok denecek kadar az.)
Evet, seyirci ilk kez ayağa kalkmıştı ama takımımız maçı kafasında
kaybetmişti.
***
Dün dedim ki, "bu maçı rahat kazanırız."
Nereden bileyim istatistik delisi olacağını Kerem'in?
Anlamayan Adam'ın yorumlarından biri milli takımımıza uydu bu
kez ve maalesef.
"Üçüncü periyodun sonunda takım maçı kaybetmişti"
diyorum çünkü görünen o ki, daha önce hazırlık maçı yaptığımız
Slovenya karşısında, kenar yönetimimiz maçı bize getirecek önlemleri
ya hazırlamamıştı, ya da oyuncularımıza ezberletememişti.
Kerem için söylenecek ne var ki?
Dün de yaptı aynı şeyleri ve herkes konuştu, yazdı. Kurt hoca
Aydın Örs görmemiş ve uyarmamış olamaz.
Sonuçta
durum kritik. Bugün İspanya maçında galibiyet almak zorundayız.
Bu takım şu ana kadar 12 dev adam olamadı. Bugün olurlar mı,
hep beraber göreceğiz.
unimet@superonline.com
Evsahibi miyiz? Haydi canım!
Şu an evimden
uzaklarda, başka birinin evinde, başka bir bilgisayardan size
yorumumu aktarıyorum ama Milli Takım'ın durumu Papua Yeni Gine'den
de aynı gözüküyor, Ankara'dan da... Ama ben yazımda hiç Milli
Takım'ı eleştirmek zahmetinde bulunmayacağım. Zaten eleştiren
bol, o yüzden pek kafa yormaya değmez.
Turnuvanın hakemleri açıklandığında, Pascal Dorizon'un ismini
gördüğümde bir an ürpermiştim ama daha sonra Fransa'nın maçlarını
Ankara'da oynadığını hatırlayıp, Dorizon'un grup maçlarında
karşımıza gelmeyeceğine sevinmiştim. Dünkü Hırvat hakemin ondan
aşağı kalır yanı yoktu gerçi, yine de yenilgiye hakemi bahane
etmeyi uygun bulmuyorum. Biz, kötü oyunumuz yüzünden yenildik.
Negatif
etki nerede görülmüş?
Şimdi başlıktaki
evsahipliği konusuna gelelim. Her takım bir turnuvada az-çok
evsahipliği avantajını kullanmaya çalışır fakat bu avantaj herhalde
ilk defa bize negatif etki yapıyor ve buna stres de eklenince,
ortaya hiçbirşey yapamayan bir takım çıkıyor.
Milli Takım dün Letonya karşısında, yaklaşık bir aydır çalıştıkları
ve beş hazırlık maçı yaptıkları ASKİ Spor Salonu'nda sadece
21'de 5 üçlük sokabildi, maçı da zar zor kazandı. Şimdi burada
kim ne desin?
Sen bir aydır yaklaşık 30 idman ve beş hazırlık maçı yap, sadece
yüzde 25 üçlük isabet oranıyla oyna, rakip ise sadece iki antrenman
yaptığı o salonda 26'da 12 üçlük soksun. Letonya, dış şutu kuvvetli
bir takım olabilir. Yine de bu yüzdeler olmamalıydı.
Milli
Takım yine kötüydü ve bu kez taraftar da öyleydi
Dün Slovenya
karşısında yine kötü bir Milli Takım vardı ve bunun üstüne bir
de kötü taraftar eklenince, yenilgi kaçınılmaz oldu.
Geçmiş turnuvalarda çoğu evsahibi takım, seyircisini arkasına
alarak birçok hakem kararının kendi lehine dönmesinde etkili
olmuş. Bunun en yakın örneğini 1999'da Fransa'da yaşadık. Fakat
bizim taraftarımız bunu yapamadı.
Dün, hakemlerin takdir hakkını Slovenya'dan yana kullandıkları
altı pozisyon saydım. Hele ilk yarıda Slovenya'nın üst üste
dört hücum ettiği bir seri vardı... Bu yetmezmiş gibi, bir de
Hido itiraz edince, nerdeyse teknik faul verecekti. Zaten maçın
sonunda verdi ama o zaman zaten atı alan Üsküdar'ı geçmişti.
Bir diğer durum ise şu: Taraftar, desteğini asıl olarak son
periyodda başlattı ama bu fazla uzun sürmedi ve maçın bitime
3 dakika kala moladan sonra Milli Takım'ın 10 sayı geriye düşmesiyle,
taraftar en çok destek vermesi gereken yerde bütün desteğini
çekti. Çekmesiyle beraber milliler de yenilgiyi kabul etti.
Eğer biz bu turnuvada başarı bekliyorsak hem oyuncu, hem de
taraftar olarak son dakikaya kadar yenilgiyi kabul etmemeliyiz.
TRT değişmeli
Maçları
TRT'den Avni Küpeli ve Ünal Özüak'ın anlatımıyla izlemek bana
işkence gibi geliyor. Ünal Bey oraya yorum yapmak için çıkıyor,
olan şeyleri söylemek için değil.
Kerem topu kaybediyor, Ünal Bey'den ekleme: "Kerem' in
yanlış pası sonucu topu kaybettik."
Biz ondan bunları istemiyoruz, doğru düzgün yorumları istiyoruz.
Ona tavsiyem, Yalçın Granit'i dinlesin. Belki birşeyler kapar
da kendini geliştirir.
Avni Küpeli'nin de ondan aşağı kalır yanı yok. Hazırlık turnuvasında,
Hüseyin'in Maccabi Tel Aviv'e transfer olduğunu her maç en az
dört kez söyledi. Önceki gün Pau Gasol'dan bahsederken "Geçen
sezonu Atlanta Hawks'da geçirdi, bu sene Grizzlies'e transfer
oldu " gibi bir pot kırması da açıkçası büyük ayıp.
Murat Murathanoğlu, Federasyon Komitesi'nde şampiyonaya hizmet
ediyor fakat gelsin şu dokuz gün maçları o anlatsın. Yapacağı
hizmet, federasyondakinden altta kalmaz.
Ayrıca maç sırasında doğru düzgün istatistik gösterilmiyor.
Sadece oyuncunun serbest atış kullanırken attığı sayı ve serbest
atış yüzdesi veya bir oyuncu 3 lük attığında oyuncunun 3 sayılık
atış yüzdesi gösteriliyor.
Bana Mirsad'ın kaç ribaunt aldığını göstermezsen, Orhun'un kaç
asist yaptığını söylemezsen, ben ne diyeyim sana TRT?
Çıkmadık candan umut kesilmez, hala ümidimiz sürüyor. O yüzden,
Milli Takımımızdan desteğimizi çekmeyelim.
Sevgiler.
o_kilincel@hotmail.com
Almanya'yı es geçmeyin
''Günün
en keyifli karşılaşmalarından biri'' diye düşünerek yazmak için
kaparcasına aldığım maç, beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.
Sanırım ben Hırvatistan'ı fazla büyütmüşüm. Prkacin, Gricek,
Sesar, Mula, Tabak gibi gayet iyi oyuncuları var ama henüz iyi
bir takım oldukları söylenemez. Irk kokteyli halindeki Almanlar
ise, büyük bir fark yakalamasalar da, Hırvatistan gibi dişli
bir takıma karşı ikinci yarıda istedikleri anlarda ağırlıklarını
koyup maçın hakimi olarak, Yugoslavlardan aşağı kalır yanları
olmadığını gösterdiler.
Nowitzki
ikinci yarıda ağırlığını koydu
Almanya
maça hızlı başlayıp farkı bir ara 9 sayıya çıkardıysa da, Hırvatistan
daha sonra toparlandı ve oyunun ilk devresi kafa kafaya gitti.
Sete karşı iyi hücum edemeyen Almanlar, sayılarını daha ziyade
fast breakler sonucu buluyorlardı. Oyun sete takıldığında ise
iş Nowitzki'ye düşüyordu. Atletik oyunuyla Okulaja, Almanya
adına ilk devrenin yıldızıydı. Dirk ise ilk yarıda fazla etkili
olamadı. Oysa Nowitzki'nin karşısındaki Kovacic ağır kalıyordu
ve bire birde rahatça altedilebilirdi. Ancak o dış şutları tercih
etti ve bunlar da isabetsiz olunca, ilk yarının sonunda fark
sadece 4'tü.
Bu devrede Hırvatistan'ı sürükleyen oyuncular Mulaomerovic ve
Josip Sesar'dı.
İkinci yarının başında bir süre daha başbaşa giden maç, üçüncü
periyodun ortalarında Nowitzki'nin sahne almasıyla Almanya lehine
döndü. Giderek açılan fark, bir ara 21 sayıya kadar çıktı. Oyunu
sürekli kontrolünde tutan Almanya'ya karşı Hırvatların taktik
faulleri de sökmeyince, Almanlar'ın Yugolarla oynayacakları
maç, "birincilik maçı" sıfatını kazandı.
Göze
batan oyuncular
Nowitzki:
Aslında çok iyi oynamadı, hatta ilk yarıda kötüydü ama ağırlığını
koyunca maç da geldi. Üçlük yüzdesi (11'de 3) çok kötüydü. 10
üzerinden 7 vermek lazım yine de.
Okulaja:
Maçın yıldızıydı. İlk yarıda Almanya'yı ayakta tutan isim oldu.
Onu izleyen Barcelona taraftarlarının ağızları kulaklarına varmıştır.
11'de 6 ikilik ve 1'de 1 üçlük isabet oranlarıyla 25 sayı attı.
4 de ribaundu var. 10 üzerinden 8.
Bradley:
Birşey yaptığı yoktu ama merak ediliyodur diye yazıyorum. Sadece
boyuyla takıldı, oyuna pek kendini vermemiş gözüküyordu. Bir-iki
top kesti, birkaç pozisyonda da şut atanların ödünü patlatarak,
abuk toplar kullanılmasına sebep oldu, o kadar. 10 üzerinden
5.
Mithat
Demirel: Bu adamın bizde oynayamaması büyük kayıp. Gayet
iyi savunma yapıyor, şutu iyi, hücumda sorumluluk alıyor...
Maçın yıldızı değildi belki ama göze battı, orası kesin. 10
sayı, 4 asist, 2 ribaundla oynadı. 10 üzerinden 7 veririm.
Mulaomerovic:
Kötünün iyisiydi. Özellikle ilk devre gayet iyi oynadı ama ikinci
yarıda, Mithat'ın iyi savunmasının da etkisiyle duruldu. 23
sayıyla oynadı, asist sayısından haberim yok, bir türlü açılmayan
eurobasket2001.org.tr sağolsun. 10 üzerinden 6.5.
Sesar:
Hırvatların genç umutlarından, NBA'e layık görülen Josip Sesar
da, Mula gibi, kötünün iyisiydi. Özellikle dış şutlarıyla dikkat
çekti ki, 4'te 3 üçlük soktuğunu da hemen belirtelim. Ona da
10 üzerinden 6.5.
Hırvatistan
artık çapraz eleme maçlarını düşünmeye başladı. Yan grupta Rusya,
Yunanistan ve İtalya gibi birbirinden zorlu 3 takım mevcut.
O yüzden fazla ömürleri kalmadı gibi gözüküyor.
Almanya ise şimdiye kadar kendisinden zayıf rakiplerle oynadı,
tıpkı Yugoslavya gibi.
Bu iki takım hakkında daha sağlıklı değerlendirmeyi bugünkü
maçın ardından yapabiliriz.
orkunco@zdnetonebox.com
Yunanistan-Rusya maçında müthiş tempo, izleyeni
bile yordu
Selamlar.
Rusya-Yunanistan maçının değerlendirmesi ile tekrar bu sayfayı
işgal ediyorum. Fakat basketbol seyirciliğim içerisinde izlediğim
en tempolu maç hakkında yazı yazmak müthiş zevkli birşey.
Maçın başında şahsi görüşüm, Yunanistan'ın favori olduğu çerçevesindeydi.
Zira Rusya'yı izlememiş olsam bile hazırlık maçlarında kötü
neticeler aldığını biliyordum. Fakat maç başladığında, Ruslar'ın
hazırlık maçlarında kendilerini yormadan oynadığını anladım.
Çünkü bu maçta, Rusya'nın android gibi oyunculardan kurulu olduğunu
ve bunların adeta sürekli bir yerden enerji transferi yapar
gibi oynadıklarını gördüm.
Fast-break
sayıları ve ribaunt üstünlüğü
Maça inanılmaz
bir süratle başlayan Ruslar, 1.5 dakikada 9 sayı attılar. Hücumlarda
inanılmaz bir hızla fast-break'e kalkan Rusya set hücumlarında
da yüksek dış yüzdeyle oynayınca, Yunanistan biçare kaldı. Basket
bulamadıkları hücumların tamamı, bulduklarının da yarısı kendi
potalarına fast-break olarak dönen Yunan takımı, sadece Alvertis
ve Rentzias ile direndi ilk periyodda. Krilenko ve Z. Pachoutine
ile fast-break sayıları bulan Ruslar, ilk çeyreği 37-26 ile
tamamladı.
İkinci periyodun ilk bölümünde değişen bir şey yoktu. Ruslar
hücumlarda Yunan takımını Evgeny Pachoutine önderliğinde defalarca
4'e 1 yakalayarak kolay basketler bulmaya devam ettiler. Panov
ve Tchalkine, bu bölümde inisiyatifi alan oyuncular oldular.
İlk yarının bitmesine 5 dakika kala Rusya 50 sayıya ulaşmıştı.
Yunanistan eğer dışarıdan yüksek yüzdeli oynamasaydı Rus takımın
inanılmaz savunması karşısında ilk yarı sonunda 35 sayıyı bulamazlardı.
İkinci periyodun sonuna doğru savunmayı biraz toparlayan Yunanlılar
hücumda basit hatalar yapmasalardı farkı biraz daha azaltabilirlerdi.
İlk yarının önemli bir istatistiği de Rusya'nın 14-6'lık ribaunt
üstünlüğüydü. Bunun sebebi, Yunanistan'a ribaunt alacak pek
fırsat kalmamış olmasıydı. İlk yarıyı 56-41 önde kapayan Rusya,
soyunma odasına fiyakalı biçimde gitti.
Üçte
tempoyu düşürüp dörtte Harlem gibi oynadılar
Üçüncü periyodda
Rusya akıllı davranarak ilk yarıdaki temposunu düşürdü ve oyunu
kontrol etmeye başladı. Bir ara Tchalkine'in ve Krilenko'nun
basketleriyle 23 sayıya kadar çıkan fark, Sigalas'ın ve Alvertis'in
dış şutlarıyla biraz kapandı. Kirilenko'nun 4. faülünü aldığı
bu periyod, Tchalkine'in 3'lüğü ile 83-64 bitti.
Son çeyrekte ise sahada Harlem gibi oynayan bir Rusya vardı.
Sadece koşmayı değil, aynı zamanda basketbolun bütün inceliklerini
de bildiklerini gösterircesine şov yaptılar. Her iki takımın
da yedekleriyle oynadığı bu bölümde oyun iyice rölantiye alınmıştı.
Maçın sonucunu belirlemek Krilenko'nun üçlüğüne düştü. 106-81'lik
bu galibiyetle kendisini ciddiye almayanlara en iyi cevabı veren
Rusya, şampiyonluğun Yugoslavya ile birlikte en büyük favorisi
olduğunu gösterdi.
Maçın Adamları: Krilenko (23 sayı, müthiş savunma,
sonuna kadar ribaundları kovalama) ve Tchalkine (27 sayı, 8/12
FG, 5/8 3FG, 6/6 FT)
tuncaboylu@hotmail.com
İlk
sürpriz, Fransa'yı yenen Ukrayna'dan
Maç öncesinde,
zevkli olmayacağı düşünülen ve kimin kazanacağının çok büyük
bir kesinlik gösterdiği bu karşılaşmayı yorumlamak bana pek
cazip gelmemişti. Ancak maçın sonunda, turnuvanın ilk sürprizinin
gerçekleştiği maçı anlatacak olmak beni heyecanla klavyenin
başına oturttu.
İlk periyod, beklenenin aksine çekişmeli ve tempolu başladı.
İki takım da hücumda iyi bir performans gösteremedi. Ukrayna
pota altında Okunsky ve Korabliov sayesinde bulduğu sayılarla
maçı kafa kafaya götürürken, Fransa'nın kronik 3'lük kaçırma
merakı, kısır bir çeyrek oluşturdu. Periyodun sonuna doğru Okunsky'nin
büyük üstünlük kurduğu Weis kenara giderken, yerine giren Julien
ise savunmada daha etkili bir oyun sergiledi ve ilk çeyrek 15-15
beraberlikle kapandı.
İkinci periyodun ilk bölümü de başabaş geçildikten sonra, oyuna
giren, Spurs'un (bizim:) bu sene draft ettiği Tony Parker, Fransa'ya
heyecan getirdi. Bu çeyrekte 9 sayı üreten Parker, fast-breakler
sonucunda takımın kolay basketler bulmasını sağladı. İlk yarının
önemli bir kısmında yatan Sciarra da devre sonuna doğru uyandı
ve üst üste bulduğu 6 sayıyla farkın açılmasını sağladı. Buna
karşın, hücumda etkinlik gösteren Fransa kolay sayılar yemeye
başlayınca, Lischuk'un yardımlarıyla Ukrayna oyundan kopmadı.
İlk yarı, Parker'in Digbeu'ye yaptığı güzel asistle 41-34 Fransa
lehine sonuçlandı.
Ukrayna'nın
sürpriz atağı ve liderliği
Üçüncü periyoda
iki takım da karşılıklı sayılarla başladı. Fransa Sciarra ve
Parker'la sayı bulurken, Ukrayna da ilk yarıda atamadığı dış
şutlarda istikrarı yakaladı. Periyodun ortalarına doğru Ukrayna
rakibinin hücumlarını durdu ve içerden, dışardan basket atmaya
başladı. Rayevski'nin liderliğinde Korabliov, Okunsky ve Lischuk'u
çok iyi kullanarak 19-3'lük inanılmaz bir seri yakaladılar.
Fransa'da Risacher farkın daha açılmasına engel oldu ve periyod
bittiğinde skorboard Ukrayna'yı 64-56 önde gösteriyordu.
Son periyodda, tahmin ettiğim gibi, momentumu yakalayan taraf
Fransa oldu. Digbeu'nun gayretleriyle fark, maçın bitimine 5
dakika kala eridi ve Fransa öne geçti. Bu dakikadan sonra iki
taraf da pota altını iyi kullanmaya başladı. Maçın başarılı
ismi Lischuk'un 5 faul alması, ibreyi Fransa'nın lehine döndüren
unsur oldu. Okunsky rakibin 3 saniye koridorunu tarumar ederken,
savunmada tutamadığı Okunsky'nin 4'lemesinden sonra etkili bir
silah haline gelen Julien de Fransa'yı sırtladı.
Maçta son 20 saniyeye girilirken, Okunsky kendisinin 30'uncu,
takımının 86'ncı sayısını rakip potaya gömdü ve maça denge getirdi.
20 saniye kala topa sahip olan Fransa, ilk yarının sonundakine
benzer bir hücum yaparak, Parker'ın Digbeu'ya alley-oop pas
atmasını sağladı. Digbeu'nun sahip olamadığı topu kapan Rayevski
rakip sahaya ok gibi fırladı ve topu potaya dengesizce fırlatırken
kendisine faul yapıldı.
Üç faul atışını da sayıya çeviren Rayevski maçı takımına getirirken,
ben de Fransız oyuncuların suratlarındaki salak ifadeye gülüyordum.
Maçın Yıldızı: Alexander Okunsky (30 sayı, %80
şut isabet oranı, 12 ribaund)
Yazarın Notu: Arkadaşlar, ben hangi maçı yorumlamaya
kalksam, kazanan, inanılmaz bir heyecan sonucu belirleniyor.
Kerametin bende olduğunu düşünmeye başladım. Akşamki Yunanistan-Rusya
maçı da böyle geçerse, bir kalp doktoruna görünmeyi düşüneceğim:)
tuncaboylu@hotmail.com
Savunma sancısı sürüyor
Kronikleşen
rahatsızlığımız savunma zaafı, az kaldı ilk maçtan canımızı
yakıyordu. Allah'tan rakip Letonya'ydı da, turnuvaya tatsız
bir sürprizle başlamaktan kurtulup çabuk yargıya varan insanların
umutlarını taze tuttuk.
Savunma zaafı demiştik... Zaten ligimizde sertliğe pek prim
tanınmadığı aşikar. Özellikle de Efes, Ülker gibi ''büyük''
takımlarımıza karşı tatlı-sert bile oynasanız anında kulağınız
çekiliyor güzide hakemlerimiz tarafından. Neyse, ne diyorduk?
Oyuncularımız, daha doğrusu Türkiye Ligi'nde oynayan oyuncularımız
genelde sertliğe yabancı. Lejyonerler ise ister istemez dışarıda
alışıyorlar. Neyse ki bu sezon lejyoner sayımızda epey artış
var, inşallah bu gelişme, savunma zaafımızın azalmasına yardımcı
olur.
Bu ''yumuşaklığın'' yanına bir de rehavet eklenince, ortaya
dünküne benzer tablolar çıkıyor. Rakip yaklaşık %50 isabet oranıyla
11-12 tane üçlük sokuyor! Üstelik adamlar ısınma şutları çeker
gibi rahatlar. Bir Allah'ın kulu da çıkıp, ''hop birader, n'oluyoruz?''
demiyor. Ben de kendi kendime ''Muratcan Güler olsa bu kadar
kötü mü savunurdu bu adamları'' diyorum.
Bereket, frontcourtları pek iyi değil. Gerçi bizim senelerdir
iyi savunma yapamayan, bu yüzden de senelerdir NBA'in kapısından
dönen pivotumuz Hüseyin Beşok, ayılığı dışında hiçbir numarasını
göremediğimiz, Efes'teki pivot mevkiini bıraktığı Kambala'nın
20 sayı atmasına müsaade etti ama buna da şükür.
Özellikle değinmek istediğim oyuncular:
Mirsad
Türkcan: Seyircinin de gazıyla bugün eski Mirsad sahadaydı.
Eski Mirsad'dan kastım, elbette attığı basketlerden sonra şov
yapan Mirsad değil. Harbi harbi savaşan, savunma yapan, ribaund
için atlayıp zıplayan, hepsinden önemlisi NBA'e dönmek için
resmi maçta kısa forvetlik provaları yapmayı unutmuş (en azından
bu maçta böyleydi, umarım devam eder) bir Mirsad Türkcan. Zaten
Milli Takım'ın da, maç içinde şutunu geliştirme antrenmanları
yapan Mirsad'a değil, kaliteli pota altı oyuncularına sahip
olan takımlara karşı delik deşik olabilecek front courtumuza
ilaç gibi gelecek bu Mirsad'a ihtiyacı var. 10 üzerinden 7.5.
Hüseyin Beşok: Her ne kadar savunmasını eleştirsem
de, Hüseyin dün çok iyi bir hücum performansı ortaya koydu.
Tam yüzdesini hatıramıyorum ama %70 civarı bir isabet oranıyla
oynadı ve 18 sayı attı. 10 üzerinden 7.
İbrahim
Kutluay: İlk yarıyı bu kadar kötü oynadıktan sonra ikinci
devrede, özellikle de son periyotta şahlanmak, İbrahim'in aşina
olduğumuz bir özelliği. Her ne kadar bazı pozisyonlarda çok
abartı zorlamalara girse de, takdir ettim. Tabii ilk yarıdaki
kötü performansını gözardı ediyor değilim. Dilerim bundan sonra
''komple'' maçlar oynar. 10 üzerinden 6.5.
Mehmet
Okur: ''Favori'' oyuncum Mehmet Okur, daha fazla dakikayı
hakediyor. Takımda iyi savunma yapan oyunculardan biri. Hücum
deseniz hem içeriden, hem dışarıdan etkili. Asım Pars kazmasının
bütün dakikalarını alıp bu adama vermek lazım. 10 üzerinden
7.
Son olarak...
Letonya herkesi bu kadar zorlayamaz. Dünkü maçta düşünceleri,
baştan belliydi: ''Maçı başabaş götürmek istiyorsak habire üçlük
sokmalıyız.''
Başarılı da oldular. Ama her zaman %50 isabetle şut sokamazlar.
Keza her takım da bizim gibi umursamaz takılmaz. 12 Dev Adam
adına da, bu maça bakıp fazla endişeye kapılmamalı diyorum.
Sıradaki Slovenya maçı çok kritik. Zira ilk maçta yedikleri
25 sayı farkın acısıyla oynayacaklar. Biz de Letonya'ya göre
çok daha ciddi bir rakiple karşı karşıya geleceğiz.
Haydi, bu kez iyi savunma!
orkunco@zdnetonebox.com
İtalya-Yunanistan,
ilk günün en zevkli maçıydı
Avrupa Şampiyonası'nda ilk günün en güzel maçını değerlendirmek
bana düştü; bunun için bugün çok keyifli bir yazı sunmayı planlıyorum
huzurlarınıza. Bu arada peşinen söylemek isterim ki, maçın skoru
beni pek memnun etmiştir ve yazıda tarafsız davranamadığım noktalar
olabileceğini önceden belirteyim.
Maçtan önce, çok heyecanlı ve çekişmeli bir karşılaşma olacağını,
kazananın son birkaç dakikada belirleneceğini tahmin ediyordum
(kazananın buzzer'la birlikte ortaya çıkacağını tahmin etmiş olsaydım,
Onuradamus Fal Araştırma Merkezi'ni kuracaktım zaten:) Böyle düşünmeme
sebep, iki takımın da tehlikeli şutörleri olması ve çok sağlam
savunma yapabilmeleriydi. Bunun yanında, Akropolis turnuvasındaki
karşılaşma, bu iki takımın denk kuvvette olduklarını kanıtlamıştı.
İlk iki
periyod
Maç başlayınca,
tahminlerimde haklı çıkacağımı anladım. Hızlı giren Yunanistan,
Rentzias'ın rakip pota altını domine etmesi ve Sigalas'ın yüksek
dış şut atması sonucu, ilk çeyrekte uzunca bir süre skoru önde
götürdü. Periyodun sonlarına doğru rakibine pota altını kapatan
İtalya, Basile'den bulduğu sayılarla öne geçmeyi başardı.
İkinci çeyrekte heyecan fırtınası bizi sürüklemeye devam ediyordu.
İtalya savunmayı iyice sertleştirip Mian ve Pechile'den bulduğu
sayılarla öne fırlamak isterken, savunmada çok faul yapmaya
başladı. Bunun sonucunda İtalyan oyuncular faul problemine girerken,
rakibin 21 faul atışı kullanmasına sebep oldular. Eğer Yunanistan
bu atışların 8'ini kaçırmasaydı devre beraberlikle kapanmazdı.
Bu arada ilk yarı sonunda ilginç bir istatistik göze çarpıyordu,
o da, İtalya'nın en büyük silahı olan hücum ribaundlarında adının
pek geçememesiydi.
İkinci
yarı müthiş final
Maçın ikinci
yarısına Yunanistan, büyük bir atakla ve 8 sayı atarak başladı.
İtalya bu sırada hala Meneghin ve Fucka'dan yararlanma çabası
içerisindeydi. Bu planın ikinci kısmı tuttu ve Fucka maça ağırlığını
koymaya başladı. Fark yavaş yavaş kapandı, İtalya rakibini periyodun
sonunda yakaladı. Periyod biterken Pechile'nin müthiş pasını
değerlendiremeyen gecenin flaş ismi Radulovic, takımının son
çeyreğe geride girmesine (maçın sonucuna bakarsak, maçı kaybetmesine:)
sebep oldu.
Son
periyoda hızlı giren takım İtalya idi. Basile'nin tekrar devreye
girmesi, Fucka'nın karizmasını oyuna sunması ve Radulovic'in
hücumda ve savunmada inanılmaz hırsı, basketlerin Yunan potasına
yağmur gibi yağmasına sebep oldu. Periyodun ikinci yarısına
yaklaşırken İtalya 78-70 ile farkı (belki de maçtaki en büyük
fark olan) 8 sayıya çıkardı. Bu dakikadan sonra gecenin yıldızı
Rentzias sazı tekrar eline aldı ve kritik bir 3'lükle "kurtarma
harekatı"na başladı. Papanikolau'nun devreye girmesiyle
açılan Yunanistan, 25 saniye kala beraberliği yakaladı. Son
hücum İtalya'dayken 4.5 saniye kala Fucka'ya yapılan gereksiz
faul, maçı tekrar İtalya'ya getirdi.
4 saniye kalmıştı ve 82-80 geride olan Yunanistan oyuna başladı.
İtalya takımının garda yanlış bir ikili sıkıştırma uyguladığı
orta sahadan uzanan top, 2 saniye kala, maçta bekleneni veremeyen
Alvertis'e geldi. Alvertis bu sefer bekleneni verdi ve çuff!
O anda bu satırların yazarı da Yunanlı oyuncular gibi sevindirik
oluyordu. Maçı izleyemeyenler, o son basketten sonra Tanjevic'in
suratını göremeyerek çok şey kaybettiler.
Turnuvanın belki de seyir zevki en yüksek maçlarından biri olacak
olan bu karşılaşma, Euro 2001 boyunca konuşulacak sanırım.
Şimdilik bu kadar sevgili dostlar. Yarın başka bir maçın değerlendirmesiyle
karşınızda olacağım. Sağlıcakla kalın.
tuncaboylu@hotmail.com
1 Eylül Cumartesi, Yeni Levent
Hatalar,
yasak duygularla başlar
Letonya
maçının çeşitli yorumlarını gazetelerden okumuşsunuzdur. Zaten
maçı da seyrettiniz. Biz de kendi yorumlarımızı paylaşalım sizlerle.
Gazetelerde okuduğunuz istatistiklere ek olarak -dikat edenleriniz
çok olmuştur- Bagatsis'in tuttuğu Hidayet'in eline ilk top,
maçın 3. (evet, üçüncü!) dakikasında değdi.
Bu zamana kadar Vitols'un tuttuğu İbrahim'e ise top bir kere
geldi, onu da elinden kaçırdı.
Dakikalar 5:30'u gösterdiğinde toplam 2 ribaunt alabilmiştik...
Letonyalıların 6 ribauntuna karşı ve top Hidayet'in eline 2.
(ikinci) kez geliyordu.
İlk periyodu Letonya 12-8 ribound üstünlüğü ile fakat biz 17-14
önde tamamlıyorduk.
Anlatmak istediğim şu. Bakın şimdi:
Dakika-Ribaunt-Sayı
10....... 8/12.... 17/14
20...... 14/22... 37/42
30...... 20/28... 67/64
35...... 22/35... 73/72
38.7... 28/37... 79/77
40...... 31/38... 85/82
Bizde kimler
var? Hüseyin, Asım Pars, Mehmet Okur, Kaya Peker... İmkanı yok
kimse inandıramazdı beni maçtan önce, bu ribaunt istatistiklerine...
Ama oldu.
Ayrıca Hidayet ile İbrahim'in sıkı markaja alınacağı belli idi
ancak ilk periyotta bir türlü topu geçiremedik her ikisine de...
Bırakın geçirmeyi, aslında yeltenmedik bile.
Böyle olunca da maç sıkıştı tabii. Allah Mirsat'tan razı olsun.
İlk yarıda tek başına maçın başabaş gitmesini sağladı.
Maçın
sonu
Tüm bu gidişata
rağmen, bir an bile kaybetmekten korkmadım, son 10 saniyeye
kadar. Ancak Robi üçlüğü salladığında "eyvah" dedim.
Hepiniz gördünüz, top süzüldü geldi, çemberin içine girdi, potanın
altında duran görünmez kuvvet öyle bir üfledi ki çemberin altından,
girmek üzere olan top çıktı gitti. (Açıkçası Robi'nin kaçırdığı
şuttan sonraki yüz ifadesi de içimde bir burukluk yaratmadı
değil.)
Letonya'nın artık saliseler kala yaptığı son hücumda, biz 3
sayı öndeyken Orhun'un yaptığı faul, zaten taktik icabı yapılmalıydı
bence. Allah'tan yanlışlıkla yaptı da, olası bir 3 sayı ile
uzatmaya gitmekten kurtulduk.
Mirsat,
İbrahim ve Mehmet...
Bence bu
maçın kurgusu yanlış yapılmıştı. Hem çok adam değiştirdik, hem
de yanlış adam değiştirdik. 3. periyodda Mehmet Okur ve Kaya
Peker oynamalıydı. Kambala, Kaya'nın karşısında bu kadar rahat
hareket edemezdi.
Herşeye rağmen "Letonya maçını tecrübemizle kazandık"
diyebiliriz. Mirsat'ın hırsı ve ikinci yarıda İbrahim'in kişisel
yeteneği ile yarattığı basketler (Mehmet Okur'un çabalarını
da unutmayalım) maçı getirdi bize.
Neyse, maçı kazandık, turnuvaya başladık. Bence Slovenya'yı,
tahmin edemeyeceğimiz taktik hataları olmadığı sürece, rahat
geçeriz. Letonya ise bu maçtaki şut yüzdesini bir daha zor tutturur.
İspanya maçı çok heyecanlı olacak.
Sonrası ne mi olur? İtalya-Yunanistan maçını izlediniz mi?
unimet@superonline.com
Allah yüzümüze baktı
"Başlayacak,
başlıyor" derken, Avrupa Basketbol Şampiyonası dün eleme
grubu maçlarıyla başladı. Milli takımımızın ilk günkü rakibi,
otoriteler ve basın tarafından zorlanmadan galip geleceği
ileri sürülen, Sovyet ekolü temsilcisi Letonya idi.
Hepimizin beklentisi de 12 Dev Adam'ın, kendisinden zayıf
rakibi karşısında rahat bir galibiyet alarak seyircisi önünde
şampiyonaya rahat bir başlangıç yapacağı yönündeydi. 1935
yılında düzenlenen ilk Avrupa Şampiyonası'nda birincilik kürsüsüne
çıkmış olan rakibimiz Letonya, sürprizlere açık bir kapalı
kutuydu bizim için.
Kadrosunda, aşina olduğumuz Stelmahers ve Valters, Efes Pilsen'in
yeni transferi Kambala ve tecrübeli isimler Minglinieks ve
Bagatskis yer almaktaydı.
Maçın
özeti
Karşılaşmaya,
beklendiği gibi Kerem-İbrahim-Hidayet-Mirsad ve Hüseyin beşiyle
başladık. Letonya ise Stelmahers ve Kambala'yı kenarda tuttu,
ilk beşte başlatmadı. İlk dakikalar karşılıklı basketlerle
geçti. Letonya ilk periyodu uzun süre önde götürse de, Hüseyin
Beşok'un pota altında etkili oyunuyla Milli Takımımız periyodu
17-14 ileride bitirdi.
Kambala'nın oyuna girmesiyle pota altı etkinliğini artıran,
dış şutlarda da Minglinieks ve Bagatskis ile sayı üreten Letonya,
hücum ribauntlarında da etkili olunca, devreyi 42-37 önde
tamamladı.
Üçüncü periyotta da etkili oyununu sürdüren Letonya'da Minglinieks,
Bagatskis ve Stelmahers'in dış şutlardaki yüksek yüzdesi,
farkı bir ara 7 sayıya kadar çıkardı. Faul problemine giren
Hüseyin Beşok'tan yoksun oynadığı dönemde Mirsad'ın şahsi
gayreti ile canlanan Milli Takımımız, savunmada da toparlandı
ve üçüncü periyodu 67-64 üstünlükle tamamladı.
Dördüncü periyotta Mehmet Okur'un oyuna girmesi takımımızı
adeta ateşledi. Mehmet'in savunmadaki blokları ve ribauntlarıyla,
hücumdaki kritik üçlüklerine İbrahim'in sayıları eklenince,
farkı 7 sayıya kadar çıkaran taraf biz olduk. Ancak Letonya,
dış oyuncularının yüksek yüzdeli oynamasıyla maçtan kopmadı.
Son saniyelere kadar büyük çekişme içerisinde geçen maçı,
taktik fauller sonrasında 85-82 kazanarak şampiyonaya galibiyetle
başlamış olduk.
Kolay gösterilen rakip karşısında bu kadar zorlanmamızın nedenlerine
gelince...
Hala
aynı hatalar
Oyuncularımız
üzerindeki stresi kabul etmek lazım. Hedefin her zamankinden
büyük olması, ister istemez sahaya yansıyan bir gerginlik
yaratıyor.
Maalesef klasik hatalarımızı tam anlamıyla gideremiyoruz.
Hücumda girmeyen şutlarımızdan sonra fast-break yememek için
çabuk geri dönmeyi becersek de, basit top kayıpları yapmaya
devam ediyoruz. Savunmada yardımlaşmamız yeterli düzeyde değil,
rakip kolaylıkla hücum ribaundu alıyor. Savunma yerleşiminde
adamları iyi paylaşamayınca, dış adamlardan birini boş bırakıp
cezalandırıcı üçlük yiyoruz. Özellikle ilk yarının sonlarında
Minglinieks ve Bagatskis'in ortadan bomboş durumda attığı
üçlükler saç baş yolduran cinstendi.
Hücumda iyi top çeviremiyoruz. Boş şutları kaçırıyoruz. Özellikle
Hidayet ilk yarıda boş üçlükleri arka arkaya değerlendiremeyince,
takımda bariz bir bocalama oldu. İlk yarıda Hüseyin'in, ikinci
yarıda da Mirsad ve İbrahim'in gayretleri olmasa, hücumda
sıkıntı çektiğimiz gerçekti. Şut seçimlerinde aceleci olmamamız
şart.
Oyun kurucularımızdan Kerem'in önceliği sayıya değil, asiste
vermesi şart gözüküyor. Yaptığı gereksiz zorlamalar, kritik
top kayıplarına neden oldu. Orhun'un görev aldığı dakikalarda
ise Milli Takım hücumda daha organize bir görüntü çizdi.
Slovenya
daha güçlü bir rakip
Sadede
gelirsek, kolay olarak gösterilen maçı soğuk terler dökerek
kazanabildik. Bir de gerçek var ki, son saniyelerde 82-80
öndeyken Stelmahers'in çemberin içinden çıkan üç sayılık atışı
sayı olsaydı ne olacaktı?
"Allah yüzümüze baktı", deyim yerindeyse.
Bugünkü rakibimiz Slovenya, dün İspanya karşısında adeta dağıldı.
Bu durum, Herreros ve Duenas'tan yoksun İspanya'nın gücünde
bir azalma olmadığının somut bir göstergesi.
Slovenya bu yenilgiyle şampiyonaya umulana göre çok kötü başlasa
da, kadrosundaki yıldız isimleri unutmamak gerek. Nesterovic,
Milic, McDonald, Gorenc, genç yetenekler Becirovic ve Smodis,
tanıdık isimler Jurkovicve Jagodnik, bize karşı daha hırslı
oynayacaklar bu durumda.
Slovenya maçında Milli Takımımızın üzerindeki stresi atmasını
ve gerçek hücum gücünü sahaya yansıtmasını temenni ediyorum.
egollu@hotmail.com
Nerede o geçen yılki Litvanya
Belki de
turnuvanın ilk karşılaşması olmasından mıdır nedir, çok sıkıcı
bir maçtı. Bir de spiker ve yorumcunun uyuzluğu da buna eklenince,
iyice çekilmez hale geldi. İzlemeyen biri, 82-60'lık skoru görünce
"Litvanya iyi oynamış da yenmiş" diyebilir. Fakat
öyle olmadı. Olimpiyatlarda ABD'ye kök söktüren takımdan eser
yoktu. Belki de rakibi küçümsediklerinden... Ama grup birinciliğini
hedefleyen bir takımın böyle oynamaması lazım.
Ukrayna'nın gardları çok hata yaptı
Maçın ilk
yarısında başabaş mücadele vardı. Hatta Ukrayna, ikinci çeyreğin
uzun bir bölümünü önde götürdü. Fakat ilk yarı yine Litvanya'nın
lehine kapandı: 31-35.
Üçüncü periyodda Litvanya iyi savunma yapmaya başlayınca Ukrayna
hücumda tıkandı ve çok az sayı bulabildi (bütün çeyrekte sadece
8 sayı!)
Dördüncü periyodun başında Ukrayna tam saha pres yapmaya başladı
ve üst üste bulduğu basketlerle, bu çeyreğin başında 15 sayıya
kadar çıkan farkı 7 sayıya indirdi. Fakat oyuncularının acemice
hareketleri ile fark tekrar açıldı. Özellikle Ukrayna'nın gardları
hızlı hücumları hiç değerlendiremediler. Ve bütün sahayı çok
bencilce katettikten sonra pozisyonları boşa harcadılar. Çok
tecrübeli bir takım olmadıklarından dolayı bu hataların sayısı
da fazla oldu. Bunlardan istifade eden tecrübeli Litvanya da
akıllı hücumlarla son 5 dakikada farkı tekrar açmaya başladı
ve 20'ye kadar yüksellti. Maç da zaten 22 sayı farkla, Litvanya'nın
82-60'lık galibiyeti ile sonuçlandı. Maçta en çok dikkatimi
çeken nokta, iki takımın da çok sayıda top kaybı yapmasıydı,
özellikle Ukrayna'nın - ki maçın zevksiz geçmesinin önemli sebeplerinden
biri de budur.
Mücadele pota altında oldu
Oyunculara
baktığımızda, Stombergas'ın yokluğunda Siskauskas'ın skor yükünü
sırtladığını gördük. Attığı 16 sayı ile maçın en skorer ismi
oldu. Litvanya'da Einikis de pota altında Okkunsky ile iyi mücadele
etti ve 14 sayı ile maçı tamamladı. Ukrayna'da ise en etkili
isim, eski Daçka'lı Okkunsky idi. Tek başına bir şeyler yapmaya
çalışsa da bu çabalar tabii ki kafi gelmedi. Ribaunt ve bloklarda
etkili olan eleman, maçı 13 sayı ile tamamladı. Lebedev de 13
sayı atmasına rağmen, o da diğer gard arkadaşları gibi çok top
kaybı yaptı. Bir de Khryopa diye bir genci çok tuttum. Ona değinmeden
geçinemiyorum. Bir uzun oyuncuya göre çok iyi bir bileği ve
dış şutu var. İyi mücadele ediyor, savaşıyor. Gelecekte adını
daha çok duyabiliriz. Diğer maçlarda bu oyuncuya dikkat etmenizi
öneririm. O da maçı 13 sayı ile tamamladı.
Sözün kısası,
iki takım da iyi bir performans sergileyemedi. İleride Litvanya
ile karşılaşırsak ve onlar da böyle oynarsa Litvanya'yı bu sefer
yenebiliriz diye düşünüyorum.
LEMIATALAY@YAHOO.COM
