FİNAL
domatefendi
yazıyor: İşimiz yeni başlıyor
İlker
Dalgıç yazıyor: Final günü salonda
yaşananlar
YARI FİNALLER
Orkun
Çolakoğlu yazıyor: Benim açımdan
"mission completed"
domatefendi
yazıyor: Afyon İkbal Lokantası
Onur
Tuncaboylu yazıyor: 12 Dev Aslan
ÇEYREK FİNALLER
Onur
Tuncaboylu yazıyor: Rusya-İspanya;
yarı final yabancıya gitmedi
Onur
Tuncaboylu yazıyor: Evreka!
domatefendi
yazıyor: Çingene haklıymış
Ozan
Erözden "rakipeli"nden
yazıyor: Cephenin öteki yakası
H.
Aykut Ünal yazıyor: Almanya'yı nasıl yeneriz
Tolga
Özen yazıyor: Ben basketboldan anlamıyorum
10
Eylül 2001, Pazartesi
İşimiz
yeni başlıyor
Dün akşam
Türkiye Basketbol Milli Takımı, Yugoslavya'ya yenildi. Hepimiz
çok üzüldük. Oyuncularımızın, teknik heyetimizin yüzlerinden
düşen bin parçaydı. Oynadığımız maçın adı ise Avrupa Şampiyonası
Finali idi. Ben şahsen hala üzgünüm, ucundan tuttuğumuz kupayı
kaldıramadığımız için. Ancak dün akşam televizyonda oyuncularımızın
maç sonrası yorumlarını dinlerken göğsümün kabardığını da belirtmeliyim.
Her biri gerçek bir sportmen gibi konuşuyordu, ne hakemlere
yükleniyorlardı, ne de mazeret üretiyorlardı. Sanki daha maçlar
bitmemişti ve her biri "bir dahaki maçta kazanacağız"
diyorlardı. Basketbol ne güzel bir spor değil mi?
Yugoslavya'nın
altıncı adamı hakem!
Maça gelince;
ilk periyodda Mirsat Drobjnak'ı, İbrahim ise Bodiroga'yı tuttu.
Devreyi 22-15 önde bitirdik ve şampiyonluğa daha da bir inanmaya
başladık.
Ancak bu periyodda felaket de "geliyorum" diyordu.
İspanyol hakem ufak ufak oynamaya başlamıştı maç ile...
İkinci periyotta Hüseyin'e yapılan bariz faulde, Hüseyin'e 3.
faulü çalındı. Mirsat'a steps çalındı, alakası yoktu bence.
Bu sırada zone savunmaya döndük. Önce Bodiroga bir üçlük buldu
zone karşısında ama ardından iki kez üstüste boş döndüler.
Devreyi 40-38 önde kapadığımızda, düşüncelerim şunlardı:
Harun gayet güzel top getiriyor ve gerektiğinde kritik sayılar
buluyordu. Bodiroga'yı ve Stojakoviç'i gayet güzel müdafaa ediyorduk.
Hüseyin 3 fauldeydi ancak takım iyi oynuyordu. Müthiş bir seyirci
desteğimiz vardı. Dünyanın dört bir yanında bu maçı seyredenler,
finale alnımızın teriyle, bileğimizin hakkıyla geldiğimizi biliyor
ve bu maçın ortada olduğunu, kupayı en az Yugoslavlar kadar
hakettiğimizi görüyordu.
Ancak herkes İspanyol hakemi de görüyordu.
Hatırlanmaya
değer bir şampiyona
Üçüncü periyodun
ilk iki dakikasında sayı bulamadık ve geriye düştük. Bu dakikalarda
Finli hakem de yaptı hatasını. Yugoslavlar 24 saniyeyi doldurmuşlar
ve topu kullanamamışlardı. Ancak hakem kararsız olduğunu söyledi
ve hava atışına hükmetti. Gerçi topu kazandık ancak oyuncularımızın
sinirleriyle de oynanmaya başlanmıştı. Bir de üzerine Hüseyin'e
çalınan çok ağır 4. faul kararı geldi. Periyot herşeye rağmen
57-58 bitti.
Son periyodda ise Yugoslavların tecrübeleri ön plana çıktı.
Çok güzel savunma yaptılar ve maçı kaybettik. Eğer hakem sonuçla
oynamasaydı son periyoda önde girebilirdik ve son periyot taktikleri
daha farklı olabilirdi... Olmadı.
Hakeme yazının burasına kadar yüklendim . Ancak bundan sonra
pek de sorun etmeyeceğim. Harika günler geçirdik. Hep birlikte
kazanılan maçlar gördük. Mükemmel basketbol adamları izledik
ve sonunda final oynadık. Kimler kimlerin arasından adımız sıyrıldı
ve bence en önemlisi, sürpriz takım olarak değil, hakeden, oynayan
ve seyir zevki yüksek bir takım olarak izledi tüm dünya, milli
takımımızı.
Herbirine tekrar tekrar teşekkürler, 12 dev adamın ve teknik
heyetin.
Bu büyük
adımın devamı mutlaka gelmeli
Şimdi döndük
kürkçü dükkanına. Batuğ sitenin en façalı yerini yarın alacak
geriye, biz de köşemize döneceğiz. Ancak Türkiye'de basketbol
artık eski basketbol olmayacak, olmamalı.
Bu turnuvada, Türkiye'nin dört bir yanında, basketbolu hayatında
izlememiş kitleler dahi kalkamadı televizyon karşısından. Keşfettiler
sepet topunun uyandırdığı heyecanı. Bu heyecanı diri tutmak
gerekiyor. Basketbolu yeni keşfeden kitlelerin, kısa bir süre
sonra, bu spora ilgilerinin kaybolmamasına çalışmalıyız.
Sanıyorum, yeni yetişen kuşakları kazanmak yolunda çok büyük
bir adım atıldı ancak devamının gelmesi gerekiyor.
Yani işimiz yeni başlıyor.
Kürkçü dükkanına döndüğümde keyfim yerindeydi ama bir baktım,
ligden çekilen çekilene... Ligimiz 12 takımla oynanacak. Düşme
kaldırılmış. İkinci lig takımları, birinci lig davetiyelerini
geri çeviriyorlar.
Milli takımımızın yıldızları, başka ülkelerin liglerinin starları
artık, bugünden itibaren. Başkaları alacaklar bu yıldızları
seyretme keyfini.
Niye böyle olduk, bundan sonra ne yapmalıyız?
Daha fazla uzatmadan yazıya noktayı koyalım, NBA sitesinin sınırlarını
zorlamayalım, bunları köşemize dönünce tartışalım.
unimet@superonline.com
Final günü
salonda yaşananlar
Saat 14'te
salona girdiğimizde tüylerimiz diken dikendi. Türk basketbolunun
en önemli olayına şahit olacaktık. Bu havayla salona girdik.
Oturduğumuz
yer, soyunma odası çıkışının hemen önüydü. Ben de "belki
bi forma kaparım" düşüncesi ile bekliyordum ki, sadece
3 oyuncu formlarını atınca, evimize dönerken, başta Bradley,
Gasol gibi NBA oyuncularına ait olmak üzere bolca imza ve de
Mehmet Okur'un yaka kartı ile yetinmek zorunda kaldık.
Bilinçsiz
seyirciden yine etkisiz tezahürat
İspanya
maçının 3. çeyreğinde 12 dev adam salonda gözükünce, Abdi İpekçi
"Şaaaaaaampiyoonn!" tezahüratı ile inledi. Ancak sakın
seyircinin çok iyi olduğunu düşünmeyin. (Sebebini açıklayacağım,
sabredin biraz.) İspanya maçı biter bitmez "12 dev adam"
şarkısı dur durak bilmeden çalmaya başladı. Seyirci de avazı
çıktığı kadar bağırmaya başladı ki, daha maça 30 dakika vardı.
Bu kadar bağırdıktan sonra yorulacaklarını, maça seslerinin
kalmayacağını ve tezahürat yapamayacaklarını düşünüyordum. Nitekim
öyle oldu. Ama bunun sebebi, yorulmuş olmaları değildi. Gelen
seyircinin büyük bir kısmı, taraftarlık özelliği taşımıyordu.
Sadece "Türkiye şampiyon olsun, biz de, bakın biz oradaydık,
diyelim" diye düşünenler çoğunluktaydı. Birkaç "Türkiye,
Türkiye" tezahüratı dışında, sadece Yugolar hücum ederken
yuhalayıp kornalamasını bildik, hepsi bu. Ancak yine de bunda
bana göre en büyük faktör, salonda tek bir amigonun olmamasıdır...
Birkaç tane amigo çağırsanız fena mı olurdu? Mesela son 5 dakikada
5 sayı mağlupken, şöyle "bizler inandık siz de inanın"
gibisinden bir tezahürat yapabilseydik, dev adamlarımıza kimbilir
nasıl destek olurduk.
-- Maç biletinin
arkasında "alkollü içki sokulması yasaktır" yazıyor
ancak salon büfelerinde bira satılıyor. Neyse ki kimse kafayı
bulmadı ve olay çıkmadı.
-- Yugoslav
tribünü hemen birkaç sıra üstümüzdeydi. Yaklaşık 3 saat boyunca
atıştık. Belki de en çok üzüldüğüm şey de, o kadar laf dalaşına
girdikten sonra gülen tarafın onlar olmasıydı. Ama bu basketbol
ve futbola benzemez. Maç bitti , biz onları alkışladık, onlar
da bizi 2. olduğumuz için tebrik ettiler. Birkaç kişiden forma
değiştirme teklifi dahi aldım.Ve elele, kolkola salondan ayrıldık.
-- Bir söz
de Scepanovic'e: Ben bu adamın Efes forması giyerken iyi oynadığı
bir tek maç hatırlamıyorum. Ama adam bize karşı hayatının maçını
oynadı, sahanın en skoreri oldu.
-- Maçın
kader anı ise bana göre, 4. çeyrekte bir türlü savunma ribaundu
alamayıp rakibe üst üste 6 defa top kullanma şansı verdiğimiz
Yugoslav hücumu idi.
Hakemi
zaten herkes yazdı. Maçı seyredenler de hakemin neleri çalıp
neleri çalmadığını gördü. Ama finale çıkmanın sarhoşluğu ile
birşeyi unutmuştum:
FIBA'nın içindeki Yugoslav lobisi, Türkiye'nin şampiyonluğuna
izin vermez.
Ama gururluyuz... Dev adamlarımız bir "ilk"i başardılar,
Avrupa 2'ncisi oldular.
Hepsine teşekkürler. Darısı Indianapolis'e...
sadriye.dalgic@isnet.net.tr
Benim açımdan
"mission completed"
Bu takım
için ''beşincilik başarı değil'' derken, ne aşırı milliyetçilik
yapmıştık, ne de at gözlüğüyle bakıyorduk. Bazı arkadaşlar gönderdikleri
maillerde bu tür ithamlarda bulundular ve üzüldüm açıkçası.
Bence takımın, oyuncu kalitesinden ziyade, takım olma ve oyunu
kontrol etme gibi sorunları vardı. Bunları hallettikleri takdirde
neler yapabileceklerini de gördük. Şahsen benim kafamdaki hedef
finaldi ve artık huzura erdim. Yugoslavya karşısında ne yapacağımız
pek önemli değil.
Açıkçası
ben bu tür tansiyonu yüksek, kendimi kaptırarak izlediğim ve
evi böğürtülerimle inlettiğim maçlarda doğru dürüst not tutamıyorum.
Bu yüzden maçı anlatmaya kalkışmayacağım. Çünkü derleyebileceğimi
sanmıyorum. Onun yerine şöyle ortaya bir "kısa kısa"
yapalım, aklıma geldikçe yazayım, bir de onları düzene sokma
derdim olmasın. Hadi bakalım...
-- Alışık
olmadığımız üzere, salon ünlülerle doluydu. Bu şampiyonayla
birlikte gazetelerin birinci sayfalarına çıkan, futbolu dahi
sollayan basketbolun, bu akşam Kemal Derviş'ten Yılmaz Erdoğan'a
bir sürü ünlü misafiri vardı. Bu durumda gecenin en mutlu insanı
şüphesiz İsmet Badem'di.
-- Almanya'nın
en önemli kozu Nowitzki'yi önemli ölçüde durdurduk: 16'da 7
şut isabeti, 13'te 6 serbest atış, 22 sayı, 10 ribaunt, 3 blok.
Şut yüzdesi pek iyi olmadığına ve korktuğumuz gibi 30 sayılara
gelmediğine göre, bundan iyisi can sağlığı. Ancak yardımcı erkek
oyuncular; Okulaja, Pesic ve Femerling boş durmadılar. Okulaja,
Alman takımının en iyisiydi; 18 sayı, 17 ribaunt. Pesic %40'la
oynadı ve 17 sayıyı tıktı. Femerling ise 10 sayı, 8 ribaunt.
"Bradley ne yaptı?" derseniz, her zamanki gibi eblek
eblek gezindi.
-- Bizim
yıldızımız, triple-double'a çok yaklaşan Hidayet'ti: 23 sayı,
11 ribaunt, 8 asist, 3 de top çalma. Yalnız daha da önemlisi,
maçı uzatmaya götüren ve maçı kazandıran basketlerdeki imzası.
İbrahim 19 sayılık ilk yarı performansından sonra ikinci yarıda
hayal kırıklığı yaratsa da önemli isimler arasındaydı. 24 sayı
attı, 20'de 9 şut isabetiyle... Harun benchten gelip, 4'te 3
üçlük isabetiyle 11 sayı attı. Mirsad da 10 sayı atıp 9 ribaunt
aldı. Tabii yine deliler gibi savaştı vs...
-- İkinci
periyodun sonlarından itibaren uzunca bir süre Nowitzki'yle
Haluk ilgilendi ve boy dezavantajına rağmen hiç de fena değildi.
Ama Nowitzki bugün kendiliğinden kötüydü biraz da, onu da belirtmek
lazım.
-- Muhteşem
ikili Avni Küpeli ve Ünal Özüak yine gerekli gereksiz her pozisyonda
hakeme laf attılar. Bunlar neye benzedi biliyor musunuz, hani
Star Digital bir acayiplik başlatmıştı; ''maçı istediğiniz spikerin
anlatımıyla izleyin'' diye. Dilerseniz kendi takımınızın spikerini
seçiyordunuz, dilerseniz rakibinkini, dilerseniz de tarafsız
olanı. Ha işte bu ikisi de "sanki kendi takımınızın spikerini
seçmişsiniz de su katılmamış taraflı yorumlar dinliyorsunuz"
hissi veriyorlar.
-- Asım
adeti olduğu üzere steps yapınca, Ünal Özüak gırgır bir yorum
saldı: ''Asım maç başına ortalama 2 steps yapıyor zaten ama
burası yeri değil!''
-- Seyirciden
pek memnun değilim. Oyunun kötü dönemlerinde salonu bir ölüm
sessizliği kaplıyor. Bu bence oyunculara ''eyvah, seyirci de
bizen umudu kesti'' hissi veriyor ve panik havasına neden oluyor.
Evet, o anda hoplayıp zıplamak kolay değil ama 13. dev adam
olmak da o kadar kolay olmamalı.
Son olarak...
Yugoslavların 12. adamı bile Avrupa'da "elit oyuncu"
sıfatı taşır, o nedenle heriflerin yorgunluk veya foul trouble
gibi bir dertleri yok. Bunlara yenilmeyi son derece normal karşılarım
ama tabii ki isteğimiz şampiyonluk.
Yine de, yazının başında da belirttiğim gibi, bence mission
completed.
orkunco@zdnetonebox.com
9
Eylül 2001, Pazar
Afyon
İkbal Lokantası
Maç başladığında
Nowitzki'nin karşısında yer alan Hidayet , NBA'de doruğa ulaştırdığı
savunma becerisini uygulamaya koymaya başlamıştı. İki NBA yıldızı
karşı karşıya oynuyor ve Abdi İpekçi'de bir basketbol şöleni
izleniyordu. Seneler boyu böyle şölenleri yabancı takımların
sergilemelerini izliyorduk fakat bu kez sahnedeki aktörlerden
biri bizim takımdı.
Seyirci
dersine iyi çalışmış
Geçen maçların
aksine, muhteşem bir seyirciye tanık olduk dün gece. Basketbolu
gayet iyi bilen ve rakip takım üzerinde büyük bir baskı oluşturan
bir seyirci kitlesi vardı salonda.
İlk periyodda her ne kadar Nowitzki'nin 11 sayısına engel olamadıksa
da, çeyreği 10-10 ribaunt eşitliği ile kapatmamız , Femerling
ve Bradley'in olduğu bir takıma karşı umutlarımızın doruğa çıkmasına
sebep oluyordu. Hücumda pick&rolllarla sayı buluyor ve yüksek
hücum gücümüzü maksimum kullanabileceğimiz şekilde oyuncularımızı
serbest oynatıyorduk.
Geçen yazımda , Hırvat hakemin kararlarının doğru olduğunu yazmış
ve hem bana hak veren , hem de karşı çıkan tepkiler almıştım.Bu
kez ise İspanyol hakem için aynı düşüncede olmadığımı belirteyim.
Kararları "takdir hakkı" dahi değildi , bence bir
çoğu yanlıştı.
İlk periyodda , bizi alıştırdığı gibi , yine savaşan ve ribaundlarda
yıldızlaşan bir Mirsat izledik.
Harun
ile İbo attı, Haluk da attırmadı
İkinci periyodda
Mirsat'ın faulleri üçlemesi üzerine, uzun zamandır heyecanla
beklediğim Kaya Peker'i sahada gördüm. Gerçi Kaya bu periyodda
pek de başarılı bir oyun ortaya koyamadı ancak maç 28-22'ye
geldiğinde, İbrahim sayılarımızın tam yarısını kaydetmişti.
Bu periyodda Nowitzki'yi 3 sayıda tutmayı başardık.
41-41 ile geldiğimiz devre arasında, ribaundlarda da 19/19 eşitliği
yakalamıştık.
Üçüncü periyoda zone savunma ile başladık ve ard arda iki tane
üç sayılık basket ile geriye düştük. Ancak Harun ve İbrahim
attıkça atıyorlardı. İlk yarıda şutlarımızın bir çoğunun çemberin
içinden çıktığı uğursuz potaya artık Almanlar hücum ediyorlardı
ve bu kez de onların şutları çemberin içinden çıkıyordu. Bu
periyodda Haluk Yıldırım, Nowitzki üzerinde son derece başarılı
bir savunma yapıyor ve NBA yıldızını 6 sayıda tutmayı başarıyordu.
İspanyol hakemin çaldığı yanlış düdüklerle Mirsat'ın 4 faul
almasına rağmen sahada dişe diş mücadelemiz sürüyordu.
Nowitzki'yle
Femerling'i durdurduk, hakem çıktı
Son zannedilen
periyoda girdiğimizde, Nowitzki'yi önce Hidayet aldı bir süre
sonra tekrar Haluk. Mirsat'ın yokluğu aranmıyor, Mirsat da kenarda
"madem sahada yaptırmadılar, bari burada yapayım"
diyerek, takımımız için son derece değerli ve tribünler için
de son derece gerekli amigoluk görevini benchten sürdürüyordu.
Son derece profesyonelce oynayan Hüseyin, bu periyodda Femerling'i
4. faule getirdi. İbrahim döktürüyor, Haluk savunmada yıldızlaşıyor,
Harun en gerekli sayıları en gerekli anlarda buluyordu. (Ha,
bir de benim sol elimin baş parmağı var. Elimdeki derginin üzerindeki
kırışıklığa bu baş parmağımı basılı tutuyordum, uğur olsun diye.
Benim baş parmağa da helal tabii!)
Set ve etkili
savunma karşısında sinirlenen Nowitzki, bu periyodda iki tane
birden serbest atış kaçırdı, üstelik 4. faulunu aldı. Bu çeyrekte
Nowitzki'yi 2 sayıda tutmayı başardık.
Maç gene gitti geldi. Son 14 saniyede Hidayet'in (bence erken
ve gereksiz) zorlamasıyla kaçırdığı atış, finale malolabilirdi
ancak ilahlar bizden yanaydı ve Hidayet bu kez 3 saniye kala
üçlüğü çaktı. Tabii ard arda 4 kez serbest atışların birini
atan birini kaçıran Almanlar, seyircinin etkisi ile demoralize
olmuşlardı, bunu da unutmayalım.
Uzatmanın hemen başında, tip off'tan sonra hakem o "geri
pas" kararını vermeseydi, herhalde o salondan çıkamazdı.
Artık insaf!
Bu periyodda ben üç yanlış faul kararı, bir yanlış steps kararı
saydım aleyhimize, bir de heyecandan kaçırdıklarım vardır.
Neredeyse
triple-double... Hem de böyle bir maçta!
Düşünün,
Haluk, Mirsat, Hüseyin ve Harun 5'er faulle oyun dışı kalmış...
77-74 geriye düşmüşüz... Ama Kaya bu sefer aslan gibi savunma
yapmaya başladı. Kerem topları doğru paslarla doğru adamlara
verdi. Hidayet (benim bildiğim kadarıyla) ilk kez bir Türk oyuncu
olarak triple-double'a bu kadar yaklaştı. (Bizim ligde hatırladığım
kadarı ile Dallas Comegys bir kez çift haneli sayı ve ribauntlara
ulaşmış, aynı zamanda 9 da asist yapmıştı.) E benim baş parmak
da hala o kırışıklığa basıyor, tabii kazanacaktık. Kazandık
da.
En güzelini bugün Hürriyet yazmış: "Abi nereden çıktı bu
basketbol, hepimizi kalpten götürecekler!"
Basketbolu
mağlup etmek o kadar kolay değil
Yarı finale
geldiğimizde "artık başarıyı yakaladık , bundan sonrası
ekmek kadayıfının üzerindeki duble kaymak " demiştik. En
güzel kaymaklı ekmek kadayıfını Afyon'da İkbal Lokantası yapar.
Bu maç ve milli takımın bu performansı, hepimizi her gün İkbal
Lokantası'na götürmeye başladı.
Artık finaldeyiz. Kaldı 40-45 dakika. Finalin favorisi olmaz.
Kazanırız da, kaybederiz de... Ama galiba yakında tekrar mahalle
aralarına potalar kurulacak.
Yarın okullar açılıyor. Basketbol sahaları da şenlenecek.
Bu akşam kazansak da, kaybetsek de, basketbol Türkiye'de kazandı.
Zaten Beyaz Gölge de yayında...
Herşey çok güzel.
unimet@superonline.com
12 Dev Aslan
"Kaderin
takımı" Türkiye'nin, tarihin yapraklarına bir destan olarak
geçebilecek maçının yorumuyla tekrar beraberiz. Bu maçın yorumunu
da, arada başka bir maç izleyerek yapma stratejisini kullanarak
yazıyorum. Bu sayede hem sakinleşmiş oluyorum, hem de sağduyumu
geri kazanıyorum.
Yavaş
Almanya'ya fast-break
Yazının
başlığındaki gibi, bugün 12 dev aslanımız vardı Abdi İpekçi
salonunda. Aslanlarımız maça çok iyi başlayarak oyun üstünlüğünü
ele geçirdiler. Rakibin kozu Nowitzki'yi Hidayet sahadan silerken,
Okulaja devreye girerek takımının ilk 8 sayısını attı. Biz ise
rakibin ağır oyunculardan kurulmasını fırsat bilerek, alışılagelmedik
fast-breaklerle rakibi salladık. İbrahim'in sayılarıyla oyundaki
üstünlüğümüzü skora da yansıttık ve 19-11 öne geçtik. Bu dakikadan
sonra, klasikleşen buhranlarımızdan birini yaşayınca, periyot
sonunda fark eridi ve çeyreği 20-19 geride bitirdik.
İkinci periyodda üstün oyunumuz, Hidayet ve Mirsad'ın 3 faul
almalarına kadar sürdü. Sahada hiçbir etkinliği olmayan, boş
şutları kaçıran el freni Kerem'in Harun'la değiştirilmesi, takımımıza
ekstra sayılar kazandırdı. Rakip, maça Pesiç ve Nowitzki ile
asılmaya başladı. 9 sayıya çıkardığımız fark yeniden eridi.
Mecburi Hidayet-Haluk değişikliği, ilk bölümde sürünen ve kenara
alınan Nowitzki'yi rahatlattı. 10 santimlik boy farkını iyi
kullanan Nowitzki'ye, İbrahim'le yanıt verebildik. İlk devre,
41-41 dengeyle sonuçlandı.
İkinci
yarının hikayesi
İkinci yarıda
Almanya maça iyi başlayıp farkı 6 sayıya çıkarınca, devreye
Hidayet girdi. Savunmada Nowitzki eşleşmesinde faul problemi
nedeniyle görev alamaması, dinç kalmasını ve hücum etkinliğini
arttırdı. Rakip, Femerling ve Pesiç ile sayı bulmaya devam etti.
Karşılıklı sayılarla geçen bu periyod, Nowitzki'nin basketiyle
57-56 lehimize tamamlandı. Eğer Aydın Örs, Hüseyin ve İbo'yu
benchte unutmasa farkı açabilirdik.
Son periyoda çok iyi giren takımımız, Hidayet'in bulduğu sayılarla
farkı 7 sayıya (67-60) çıkarmayı başardı. Uzunca bir süre bu
skorda kilitlenen oyun, Okulaja ve Nowitzki ile çözüldü. Ribaunt
zaafı yaşamaya başlayan takımımızda, Hüseyin oyuna çok geç alındı.
Mirsad'ın 5 faul alması ve İbrahim'in 2 kritik faulü kaçırmasıyla
bizi yakalayan Almanlar, 68-67 öne geçtiler.
Bu bölümde 4'er faullü Nowitzki ve Femerling'in üzerine oynayamayınca
rakibin hücum gücünü de zayıflatamadık. Boş döndüğümüz hücumdan
sonra yapılan taktik faulün 1 atışını değerlendiren Almanlar,
son 13 saniyeye 2 sayı önde girdiler. Hido üçlüğü kaçırınca
bir faul daha yapmak zorunda kaldık. Nowitzki bunlardan yine
1'ini değerlendirebilince bir umut ışığı belirdi. Son 7 saniye
içinde Hidayet topu rakip sahaya taşıdı, Okulaja'dan kurtuldu,
ayağını geriye çekti ve potaya gönderdi.
Sonuç hepimizi havaya, maçı da uzatmaya taşıdı.
Hidayet,
uzatmada işi uzatmadı
Uzatmaya
rakip takım daha iyi başladı. Bizim oyunculardan sırasıyla Harun,
Hüseyin ve Haluk sırayla 5'inci faullerini aldılar. İki oyuncumuz
da sakat olduğu için benchte sadece Ömer kalmıştı. Rakip skoru
77-74'e taşıyınca bizim için herşeyin sonu gelmiş gibi oluverdi.
Sahada Kerem-İbrahim-Hidayet-Asım-Kaya beşlisi kalmıştı.
Son dakikaya girerken, 3 sayı geride olan takımımızı ipten alma
görevini üstlenen Hidayet, kritik bir üçlük daha zımbaladı.
Rakip boş döndü fakat İbrahim de üçlüğü kullanamadı. Ribaund
mücadelesinde Asım, turnuvadaki ilk müspet hareketini istemeden
yaparak Femerling'in faul atışları kullanmasına sebep oldu.
Femerling 1'ini atınca skor 77-78'e geldi. Basket atmak için
17 saniyemiz vardı. Üçüncü kez kahramanlaşmayı kafasına koyan
Hidayet, nefis bir penetreyle içeri daldı, kartal gibi havalandı
ve topu potaya bıraktı.
3 saniye kala topa sahip ve 1 sayı geride olan Almanya düdükten
önce basket çıkaramayınca, tarihimizin ilk finalini kutlamaya
başladık.
Hakemler:
Kötü
Maçın hakemleri,
kritik anlarda çaldıkları ters kararlarla büyük tepki çektiler.
Maçın uzatma bölümünde Hüseyin'e yapılan hücum faulü es geçip
savunma faulü vermeleri ve bu haksız düdükle de Femerling yerine
bizim pivotu diskalifiye etmeleri, gerçekten de affedilmez bir
hataydı. Evet, hem Hüseyin'in 5 faul almasına, hem de asıl faulü
yapan 4 faullü Femerling'in maçta kalmasına sebep oldular. Maçı
keybetseydik, bu vahim hatalar çok dikkat çekecekti.
MVP:
Hidayet
Bu maçta,
başlıkta belirttiğim gibi, ikisi yaralı 12 tane aslan vardı
salonda savaşan. Ama bu aslanlardan biri, sanki biraz daha heybetli,
daha vahşi, daha cesurdu diğerlerinden. Maç değerlendirmesinde
özel bir bölüm açılmayı hakeden Hidayet'ten bahsediyorum.
Önce giden maçı uzatmaya götürdü. Sonra kopan maça bizi tekrar
bağladı. Son hücumda da basketi bularak maçı kazandırdı. Bütün
bunları yaparken, rakibin en etkili silahını savunduğu süre
içerisinde adamı depresyona soktu. Maçtaki istatistikleri ise
göz kamaştırıcıydı. Triple-double yapmaya çok yaklaşmıştı: 23
sayı (5/12 ikilik, 4/8 üçlük), 11 ribaunt, 8 asist, 3 top çalma
ve sadece 1 top kaybı. Bütün aslanlarımız en büyük teşekkürü
hak ediyor ama lider olarak seçilecek bir tanesi varsa o da
adı Hidayet olandır.
Yugoslavya
karşısında taktik çok önemli ama önce azim ve niyet şart
Finaldeki
rakibimiz, bir dünya markası olan Yugoslavya. Bu takımı yenebileceğimize
inanıyorum ben. Herşeyden önce maça başlama zihniyetimiz çok
önemli. "Biz finale çıktık, bu bize yeter" fikrini
aklımızdan geçirmeden, "evimizde final oynama" fırsatını
yakalamışken şampiyon olmayı hedeflersek, rakibimizi deviririz.
Maçın taktiğine gelince: Rakibin en etkili silahlarından Bodiroga'yı
Hido ve Haluk'la, Stojakovic'i de Ömer ve İbrahim'le dönüşümlü
olarak etkisiz hale getirmeye çalışmalıyız. Dış şutlarına çok
dikkat etmeliyiz. Rakibin pota altındaki gücünden çekinip alan
savunması yapmayı bir dakika denersek, kendimizi 7-8 sayı geride
bulabiliriz.
Rakibin en büyük eksikliği PG mevkiinde. Bodiroga burada oynarken
verimi düşüyor, yerine vekalet eden Jaric aslında şutör gard
ve Obradovic de formsuz.
Pota altında sorun yaşamak istemiyorsak Mehmet'i, gard bölgesi
için de Orhun'u mutlaka oynatmalıyız. Orhun'un sakatlık falan
dinleyeceğini zannetmiyorum. 15 senedir basketbol oynuyor ve
basket hayatının en önemli maçında oynama fırsatını tepmez bence.
Bu maçta hem Mehmet'e, hem de Orhun'a çok ihtiyaç duyacağız.
Haydi 12 aslan. BİZLER İNANDIK, SİZ DE İNANIN!
tuncaboylu@hotmail.com
Rusya-İspanya: Yarı final yabancıya gitmedi
Bir diğer
çeyrek final karşılaşmasının yorumuyla yeniden buluştuk sevgili
okurlar. Yugoslavya'nın yarı finalde rakibi olabilmek için çırpınan
iki takımın mücadelesinin galibi yabancı değil, hani yendiğimiz
(Avni Küpeli'ye göre ezdiğimiz) İspanya. Bu maçın sonucu beni
hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü Rusya'nın yarı finalde Yugoslavya'yı
daha fazla hırpalayabileceğini düşünüyordum. Ama işin iyi tarafı
şu ki, (Allah göstermesin) Almanya'yı deviremezsek, üçüncülük
için daha rahat bir maça çıkacağız.
Hentbol
maçı gibi
Maçın ilk
periyodu adeta bir hentbol maçı gibiydi. Hatta hentbol maçlarında
daha fazla gol atıldığı bile görülmüştür. Arkadaşlar, bir basket
maçının ilk 7 dakikası, 24 saniye kuralına rağmen 5-3 geçiliyorsa
ortada bir tuhaflık var demektir. "Kardeş, iyi diyorsun
da, savunmalar iyidir, ondan öyle olmuştur" demeyin...
Çünkü savunmalar da ahım şahım değildi. Herifler posttan bomboş
şut sokamıyorlarsa bunun savunmayla değil, yetenekle ilgisi
vardır. Bachminov maçın ilk periyodunun basketbol tarihine geçmesini
engelleyecek sayıları üretti ve takımının bu çeyreği 13-7 önde
tamamlamasına yardımcı oldu.
İkinci periyodda, bizim maçta 20 sayı atan Navarro girdi oyuna.
Bu herifte de hep aynı numara, hep aynı hareket. İçeri gir,
bombeli salla. Yumuşak gidiyor ya top, çembere çarpsa bile girme
şansı oluyor. Ama bu herif bile bu maçta yıldızlaştı. 8-0'lık
seriyi Tchalkine ile kıran Ruslar tekrar üstünlüğü eline aldı.
Angulo'nun görevi bu sefer Tchalkine'i durdurmaktı... İbo'ya
yaptığı pisliklerin aynısını yapınca hakemler bu sefer gördü
ve 2 dakikada 3 faul aldı. Bunun sonucunda savunması gevşeyen
İspanya, ilk yarıyı 28-23 geride kapadı.
İlginç istatistiklerden bir tanesi, İspanya'nın çikolata renkli
power forveti Korguyev'in takımının 14 ribaundundan 9'unu alması,
bir diğeri ise Gasol+Krilenko'nun 1 sayı atmış olmasıydı.
Ribaundlar
belirledi
İkinci yarının
hemen başında Panov'un 4. faulünü alması, bu oyuncunun pota
altı etkinliğini kırdı. Margunov ve Bachminov da pota altında
beklenen performanslarını sergileyemeyince, zayıf front-courtuna
rağmen İspanya fink atmaya başladı. Reyes'in attığı sayılar
İspanya'yı öne taşıdı. Bu periyodda Rusya'nın içindeki İspanyol
ortaya çıktı: Z. Pachoutine! Üç stepsi üst üste yaptıktan sonra,
bir de gereksiz faulle takımına 2 sayı yediren elemanın performansı
İspanyollar'ı büyüledi(!)
Periyod, Koudelin'in son saniye üçlüğü ile 43-43 tamamlandı.
Son periyoda hızlı giren takım bu sefer Rusya oldu. Tempoyu
arttırmak isteyen Rusya'da Kirilenko devreye girdi. Fakat alınamayan
savunma ribaundları, Rusya'dan beklediğimiz fast-break sayılarının
gelmesini engelledi. Dışarıdan şut sokamayan İspanya, atamadıklarını
toplayarak maçtan kopmadı. Z. Pachoutine'in faulleri 5'lemesi
Rusya'ya ferahlık getirirken, Panov'un hücumda yaptığı gereksiz
faulle oyun harici kalması dengeleri iyice bozdu. Zaten pota
altında büyük sıkıntı yaşayan Rusya'da bu sorun kangren halini
aldı. Bunlara bir de hücumda yapılan acemice hatalar ve Angulo'ya
kaptırılan 2 top eklenince, maçın kaderi çizilmiş oldu.
Maçtan 62-55 galip ayrılan İspanyollar sevinç yumağı oluştururken,
oyuncular bir yandan da 16'da 1 üçlük attıkları bir maçı kazandıklarına
hayret ediyorlardı.
Bu arada
ilginç bir ayrıntı dikkatimi çekti. Yarı finalist olan bütün
takımlar, 2'li 2'li aynı gruptaydılar. Yugoslavya ile Almanya
ve İspanya ve biz daha önce oynamıştık. Eğer biz ve İspanya
finale yükselirsek, şampiyonluk bize çok yakın olur sevgili
arkadaşlar. Fakat hayal kurmak bize yakışmaz, çünkü bu akşam
izlediğim İspanya'nın Yugoslavya'yı yenmesinin pek mümkünatı
yok. Biz kendi maçımızı kazandıktan sonra, bu koldan gelecek
takıma bakarız. Yugoslavya gelse de fark etmez finalde, oldu
olacak büyük denizde boğuluruz.
Yeni bir yazıyla görüşene kadar sağlıcakla kalın.
tuncaboylu@hotmail.com
Evreka!
Selamlar
sevgili okurlar. Almanya-Fransa maçının yorumuyla tekrar karşısındayım.
Müthiş bir sevinç ve heyecan yaşadıktan sonra, denk kuvvetli
iki takımın maçını izledim ve buradan çıkardığım bilgileri sizinle
paylaşacağım.
Yazının
başlığı
Yazının
başına bakıp "neyi bulmuş bu herif ki böyle bas bas bağırıyor"
diye düşünüyorsanız, finalin altın anahtarını bulduğumuzu söyleyerek
sizi heyecanlandırabilirim. Yarı finaldeki rakibimiz Almanya'nın
en büyük zaafı, yorumunu okumakta olduğunuz dünkü Fransa maçında
ortaya çıktı. "Şapka düştü, kel göründü" atasözü tam
anlamıyla gerçekleşti. Nasıl mı? Sabırsızlanmayın canım, anlatacağız!
Fransa
öndeydi
Gerçekten
de Fransa bir tek adama mağlup oldu. Oysa karşılaşmaya iyi başlayan
takım olan Fransa, 2.5 dakikası sayısız geçen maçta bütün oyuncularından
sayı bulmayı başararak takım oyunundan güzel bir kesit izlettirdi
bize. Almanya Nowitzki ve Okulaja ile direnmeye çalıştısa da,
ilk periyodu iyi savunma yapan Fransa 17-10 önde tamamladı.
İkinci periyod, ilkinin bir kopyası gibiydi. 3-5 sayı arasında
giden fark, devrenin sonuna kadar sürdü. Almanya Nowitzki'nin
basketleriyle oyunda kalmaya devam etti. Fransa'da devre sonunda
dokuz oyuncu sayı atmışken, ribaundlarda da Fransa'nın 24-14
gibi ezici bir üstünlüğü vardı. Uzun boylu Almanya'nın ribaund
sorunu çekmesi, ilk yarının ilginç istatistiklerinden biriydi.
41-35'lik üstünlükle Fransa, soyunma odasına mutlu giren taraftı.
Nowitzki
bu!
İkinci yarıya
Nowitzki fırtına gibi girdi. İki üçlük ve iki adet ikilik postalayıp
takımına üçüncü periyodda farklı bir üstünlük getirmeyi başardı.
Bir de Pesiç işin içine girinc,e Almanya kafayı aldı. Savunmada
rakibine 8 sayı fırsatı veren Almanlar, bu süreçte 25 sayı bulunca,
60-49'luk üstünlüğü ele aldılar.
İkinci yarıda fark, son 3 dakikaya kadar bu seviyelerde sürdü.
Maç 77-65 iken Fransa'ya bir haller oldu. Sciarra ve Foirest
rakip potayı 3'lükleriyle dövmeye başladılar. 2 dakika kala
fark 7 sayıya inip skor 77-70'e geldiğinde, Fransa tam saha
prese başladı. Almanlar'ın hali bu anda "karaya çıkmış
balık" gibi oldu. İnanılmaz bir biçimde 3 topu daha yarı
sahayı geçemeden Fransa'ya teslim ettiler ve maç 77-77'ye geldi.
Son 20 saniyeye girilirken Nowitzki'nin bulduğu basket ve Sciarra'nın
yaptığı top kaybı kazananı belirledi. Almanya, 81-77 ile yarı
finalist oldu.
Tam saha
pres
Evet arkadaşlar,
ben dahil maçı izleyen herkes, Almanya'nın yumuşak karnını buldu.
Bu adamlar, tam saha prese karşı inanılmaz bir zaaf gösteriyorlar.
Fark açıldığı zaman veya maçın sonlarında oyun dengeye geldiğinde
bu silahı devreye sokarsak, emin olun silah tepmeyecek ve hedefi
vuracaktır.
Fizik güçleri gözümüzü korkutan Almanya'yı alt edecek formülü
bulduk. İş sadece sayıları yerine koymaya kaldı.
İnanın biz bu takımı, bu moralle ve seyirciyle yeneceğiz ve
finale yükseleceğiz.
Sağlıcakla kalın.
tuncaboylu@hotmail.com
6
Eylül 2001, Perşembe
Çingene
haklıymış
Hep beraber
izlediğimiz Hırvatistan maçını , maç esnasında tuttuğum ve tamamen
yazılırken hissedilen duygulardan oluşan notlar eşliğinde tekrar
yaşamak, sizlere de yaşatmak istiyorum bu yazımda. Son bölümde
de görüşlerimi paylaşacağım.
Birinci periyodda dengesiz şutlar kullandık ama iyi de savunma
yaptık (sonları hariç.) Bu periyodda sanırım maçın heyecanından
dolayı fazla not almamışım. Tek önemli gördüğüm not, seyirci
ile ilgili. Eminim maça giden tüm arkadaşların sesleri kısılmıştır
ancak hiç kusuruma bakmasınlar ve cevap versinler: Seyirci molada
niye susar? Etkili seyirci tüm maç destek verendir ve molalarda
susulmaz.
(Haddim
olmayarak bir parantez açtım: Evet, hakikaten herkesin sesi
kısıldı, bu doğru. Tabii ki benim de... Molalarda niye bağırmadılar,
söyleyeyim. Çünkü seyirci de profesyonel seyirci değil. Maçın
başlamasına yarım saatten fazla zaman kala Hırvat oyuncularının
çoğu sahaya çıktı ve şut çalışması yaptılar iki potada. Bu arada
bizim cinakıllı seyirci de avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Niye? Adamlara peşin peşin gözdağı mı vereceklerdi? Sanki elemanlar
körpe profesyonel ve ilk defa deplasmanda önemli bir milli maça
çıkıyorlar, salonu, seyirciyi görüp tırsacaklar... Herhalde
bunu düşündü bazı uyanıklar, çevrelerindeki fitili ateşlemeye
teşne adamlar da gazı alıp birağızdan katıldılar. Bağırma, nefes
ve boğaz ile ilgili bir eylemdir. Sıklıkla ve güç harcayarak
yapıldığında, bunlardan ilki tükenir, ikincisi tahriş olur ve
yorulur. Sonuçta insanda bağracak takat ve ses kalmaz. Yanlış
zamanda yapılan tezahürat, doğru zamanda yapılacak olanı köstekler.
Hevesi ve nefesi iyi ayarlamak lazımdır. Bu ikisi birden kontrollü,
bilinçli ve doğru zamanlamayla birleştirilmezse, ya tezahürat
olmaz, ya ses çıkmaz. Elbette tüm seyircinin profesyonel olmasını
bekleyemeyiz. Zaten salonun yarısına yakını, maç ve tezahürat
deneyimi hiç olmayan ya da pek fakir, ses kapasiteleri de sınırlı
dişilerden oluşuyordu. Memlekette nesli tükenmiş olan gerçek
amigoluk müessesesi, işte bu yüzden çok değerli ve önemli bir
itici güç idi zamanında. Acaba dün Abdi İpekçi'de Mirsat'tan
başka amigo var mıydı? - batuğ)
Devre
olmadan maç elden gitmişti
İkinci periyoda
, hemen başta yediğimiz basket ile 21-10 geride başladık. Bir
de üzerine Hüseyin 3. faulünü yaptı. Tam bu noktada "İbrahim
ve Harun neden beraber oynamaz?" diye yazmışım notlarıma
ki, maçın 14. dakikasında zone savunmaya geçtik ve Harun ile
İbrahim'i beraber sahada gördük. ("Ben bildim, Örs'ten
önce akıl ettim" filan demiyorum, sadece notlarımı sizlerle
paylaşıyorum.) Bu kurtarıcı hamlenin başlarında Asım Pars kafasına
bir şapka yedi, akabinde Hırvatlar üçlüğü buldu. Hidayet'in
ilk sayısını attığı 18. dakikada, ribauntlarda 17-19, skorda
ise 28-43 gerideydik. Mirsat'ın attığı iki üçlük, farkı ancak
15 sayıda tutmamıza yaramıştı.
İlk yarıda hiç serbest atış kullanmadık. Mirsat'ın devrenin
sonunda attığı iki üçlük sayesinde 8'de 2 üç sayı isabetimiz
vardı. Dış saha şutlarında 7'de 0'dık. Buna karşın Hırvatlar
10'da 6 üçlük ve 12'de 8 serbest atış isabetiyle oynuyorlardı.
Üstelik Hüseyin 3 fauldeydi. Üstelik İbrahim'i kilitlemişlerdi.
Üstelik Hidayet yine kaçırıyordu.Üstelik seyirci desteği de
arada bir çalınan ıslıktan öteye gitmiyor, Abdi İpekçi cehennem
filan olamıyordu vs...
Hangi otorite " ben umudumu kesmemiştim, bu aslanlar, kaplanlar
falan filan" derse desin, bana göre fasafiso. Hiçbirine
inanmıyorum abicim, maç bal gibi gitmişti.
Gereksiz
hakem geyiği
Üçüncü periyoda
Ömer ve Kerem ile çift gard başladık. Burada zaten bozulmuş
olan sinir uçlarımla bir de spiker ve yorumcu beyler oynamaya
başladılar. (Adlarını biliyorum, atlamayın hemen!) "Yok
Fransız hakem şöyleymiş, böyleymiş... İşte bu FIBA'nın hatasıymış
çünkü maçı kazanan takımla Fransa yarı final oynayacakmış...
Biz çıkmayalım diye Fransız hakem bilmemne... Vıdı vıdı vıdı..."
Bir kere Fransa yarı finale çıkamadı. Sonra Fransız hakem aslan
gibi maç yönetti ve ne gördüyse çaldı. İtiraz ettiğiniz her
faul , harbiden fauldu. Orada bir sürü kamera var ve her pozisyon
gözümüzün önünde yavaş çekim olarak tekrar oynatılıyor. Amigo
spiker ve amigo yorumcu istemiyoruz! (Zaten asabım bozuk, yeniliyoruz...)
Duble
finalin hikayesi
Neyse, kulağı
tıkadık bu lüzumsuz konuşmalara, döndük maça. Aydın Hoca bu
periyodda hakikaten maçı çevirecek bir müdahalede bulundu takıma.
Koydu Harun'u 1 numaraya, İbrahim ve Mirsat da sahada... 30.
dakikaya 48-57 ile geldik. (Bu arada ribauntlarda 23-30 gerideyiz.)
Bende fikir-hissiyat değişti mi? Başladı mı "Abi biz bu
maçı kesin alıcaz" sendromu? Başlıktaki çingene mevzuu
oradan geliyor. Yazının sonunda söyleyeceğim, biraz sabır, bozmayalım
akışı.
Son periyod Hidayet'in aslan gibi iki üçlüğü ile başladı. Bundan
sonrasını (uzatma bölümü dahil) şöyle özetleyeyim (Hırvatların
attığı sayıları araya siz koyarsınız, ben bizimkileri yazdım):
Mirsat 3
sayı.
Hido bir daha üçlük; kaldı 4 sayı fark.
Hido 2 sayı; fark hala 4.
Okur smaç artı faul; fark 1 sayı.
Hido gaza geldi, orta sahadan salladı ama karavana.
Mirsat 2 sayı; fark 1 sayı.
Okur üçlük soktu; 2 sayı öndeyiz.
Okur bir de 2 sayı attı, 1 sayı öndeyiz.
Hido sakatlandı, Hırvatlar'ın 24 saniyesi doldu, atamadılar.
Kaldı 20 saniye maçın bitmesine...
Hırvatlar 1 sayı önde...
Son 6 saniye...
Allaaaaah, attık kaçtı! Mirsat "asrın ribaundu"nu
aldı. Mirsat'a faul yaptılar pota altında.
Peh! Kaçırdı ilkini.
Attı attı! Berabere! Uzadı...
73-73
(Tam bu
anda Mirsat'a Hırvat yedekler ve hatta Hırvatistan koçu, Sırpça
birşeyler söylüyorlar. Günahlarını almak istemiyorum ama yüzde
90 küfrediyorlar. Bizimki de bunlara anladıkları dilden -yani
Sırpça- cevap veriyor. E Hido da bilir bu dilli pek güzel. Yanaşıp
lafını sokuyor... Ortalık biraz karıştı, sonra topladılar.)
Bu noktada,
maçın başında seyirciye ettiğim lafları keyifle geri alıyorum.
İşte şimdi taraftar var, tezahürat var. Gene de bulaşmadan duramıyacağım;
benim bildiğim, seyirci takımı ateşler, takım seyirciyi değil.
Tribünlere de birkaç Mirsat lazım galiba!
Uzatma başladı
ve 2 sayı geri düştük. Ama bizim takımda, sahada iki tane deli
vardı. Biri sakatlanan ama oynayan Hidayet, öbürü de zaten tescilli
olanı. Devam edelim:
Okur serbest
atış kullandı; berabere.
Mirsat 2 sayı, fark da 2 sayı, öndeyiz.
Hidayet 2 sayı; 4 sayı öndeyiz.
Hidayet bir de serbest atış kullandı, fark 5'e çıktı.
1:57 kaldı.
Skor 83-79
Ribaundlar 33-35
İbrahim sonunda tıkadı üçlüğü; fark 6 sayı (ulan kazanıyoruz!)
(Spikerle yorumcuya not: Vallahi billahi ayağı çizgideydi, hakem
yine haklı.)
(Nota not: Doğru, ben de gördüm. Zaten dikkat edin bizim
kenar yönetimi itiraz etmedi bu pozisyonda. - batuğ)
52 saniye
kaldı.
Skor 86-81
Ribauntlar 33-36
Son 20 saniye; Mirsat blok yaptı. Allaaaaaah!
4.9 saniye kaldı. Mirsat'a faul yaptılar. Birini attı, fark
4 sayı.
Maç bitiyor, yine faul yaptılar.
İkisini de attık.
87-85
KAZANDIK!
Hidayet
ve özellikle deli Mirsat... Eğer Türkiye'de basketbol tekrar
popüler olacaksa, bunda sizlerin büyük payı var. En az bizim
kuşağı etkileyen Beyaz Gölge kadar etkiniz olacak... Sizlere
tekrar tekrar teşekkür ederim.
***
Bundan seneler
önce çingenenin biri el falıma bakmış ve bana "89 yaşına
kadar gayet sağlıklı yaşayacaksın ve çizmelerin ayağında öleceksin"
demişti.
Daha 89'a çok var. Üstelik bu maçta bile kalbim bir an olsun
teklemedi.
Çingene hakikaten haklıymış. Bundan sonra bana yasak yok...
Sigara da içerim, içki de... Nasıl olsa birşey olmuyor, hehehe.
Evet bayanlar beyler, artık yarı finaldeyiz ve dünya kupasına
gidiyoruz. Bana göre milli takım görevini yaptı, başarıyı yakaladı.
Bundan sonrası, ekmek kadayıfının üzerindeki duble kaymak olacak.
Tabii ki finali de istiyorum, kupayı da . Ama olmazsa da olmayıversin.
Benim kriterlerime göre, başarı yakalanmıştır.
Gelelim
yarı finale...
Fransa -
Almanya maçını seyrederken telefonla konuştuğum Batuğ ile tamamen
hemfikirim. Türk olmasam Almanya'yı tutacaktım. Fransa'dan çok
daha olumlu basketbol oynuyorlar. Bir çok dostumuz Almanya'yı
uzun uzun yazdı, biz de iki kelam edelim fazla uzatmadan. Uzunları
Femmerling ve Bradley, bizim pota altımıza göre daha uzun oyuncular.
Nowitzki'yi sizlere anlatmaya gerek yok. (Adam senede 15 milyon
papeli boşuna almayacak...)
Gönlüm bu Almanya'yı yenip final oynamayı isterken, beynim basketbol
adına Yugoslavya-Almanya finalini istiyor.
Biz gene kalbimizin sesini dinleyelim ve Aydın Hoca'ya naçizane
bir hatırlatmada bulunalım: Kaya Peker bu maçın adamı olabilir.
Hoca gözünü seveyim, kenarda paslandırma çocuğu... Zaten Efes
Pilsen de paslanıyor, bir de sen yapma. Lazım bu çocuk milli
takıma, hele de Almanya maçında.
Dönüp
dolaşıp seyirciye takılıyorum
Bu Almanlar'ın
Türkiye'ye getirdikleri bir maskot var. Bir ayı! Maçlarda elinde
bir sopa, ucuna da bağlamış Türk ve Alman bayraklarını, sallayıp
duruyor.
Biliyorsunuz hemcinsler genelde birbirlerini severler. Bu ayı
bu güne kadar bayağı alkışlandı. Halbuki proteinle beslenmiş
elit basketbol seyircisi (kastım herkes değil, üzerine alınanlar)
özellikle Yunanistan maçında ayıyı bırakıp komşuyu desteklese,
Yunanistan- Fransa çeyrek finali olabilirdi . Ne dersiniz? Hoş
olmaz mıydı?
unimet@superonline.com
YuroBasket'in "double-double
off-the-bench" köşesi yazarı Ozan Erözden
"rakipeli"nden, yani Hırvatistan'dan yazıyor
Cephenin öteki yakası
İşten eve
bir koşu gelip geçtim televizyonun karşısına. Bir yandan Hırvat
sunucunun ısınmalar esnasında yaptığı ve TRT'ninkileri aratmayan
yorumları dinliyor, bir yandan da buz gibi biramı yudumluyorum.
(Buralarda Efes bulunmadığı için mecburen Hırvat birası içiyorum.
Gerçi Sloven birası daha iyi ama ben Union Olimpija'ya kılım...
Takım olarak yani.)
Kapı çaldı, hayırdır inşallah! Herhalde Diana'dır deyip açıyorum,
karşımda Drazen ve Kevar... "Bok!" diyorlar... Ben
de "bok!" diyorum. ("Bok", Hırvatça'da "merhaba"
demek! İnanmayan varsa beri gelsin.) "Tek başına sıkılırsın
diye düşünüp maçı sende seyretmeye geldik" diyorlar. "Neden
zahmet ettiniz?" dememe fırsat kalmadan da geçip salona
kuruluyorlar.
Drazen, haftalık olağan basketbol seanslarımızın benim açımdan
en sonuncusunda, ribaunt esnasında topla birlikte beni de aşağı
almak suretiyle sol ayak yan bağlarımı paramparça edip son iki
aydır uygulamalı favori sporumu basketten satranca çevirmeme
sebep olan iri yarı şahsiyet. Kevar ise oyunda sürekli pis faul
yapıp, sonra "yapmadım" diye itiraz da ederek, pisliğine
pislik katan bir herif.
Maç başladı başlayacak. Kapı gene çaldı. "Bu sefer kesin
Diana'dır" diyorum ki, karşımda Moca ("Motsa"
okunur.) Moca bize "bok!" diyor, biz de ona... İçimden
"şimdi tam sıçtım işte" diye geçiriyorum. Bu Moca
acayip sinirli bir adam. Felaket şut sokuyor ama kavga çıkarmadan
bitirdiği maçların sayısı bir elin parmaklarından az. Artık
değil Diana, Athena, hatta Zeus gelse beni kurtaramaz.
Hırvateli'ndeki
Türk taraftarlık kariyerim
Üç buçuk
yıl önce kelleyi koltuğa alıp bu ülkeye geldiğimde, bilmiyor
muydum böyle "nazik" durumlarla karşı karşıya kalabileceğimi?
Biliyordum tabii.
İşte o yüzden; 98'de Efes'in Cibona'yı Zagreb'deki ikinci maçta
ikinci uzatma sonunda yenip Avrupa Kupası'ndan elediği gün,
salona, "vallahi maçtan sonra tatlı ısmarlayacağım"
diye ikna edebildiğim Büyükelçilik güvenlik görevlisiyle birlikte
gitmiştim.
İşte o yüzden; 99'daki Avrupa Şampiyonası'nda Hırvatistan'la
aynı gruba düştüğümüzü öğrenir öğrenmez yıllık iznimi maçların
oynanacağı tarihlere denk düşürüp soluğu Gökova'da almıştım.
Sırasıyla, Darüşaffaka, Ülker ve Efes, Split'e geldiklerinde,
ben yine salondaydım. Bosna'daki barış gücüne dahil Türk birliğinin
lojistik kıtasına mensup kahraman askerlerin tam arkasında...
Ancak günün birinde, böylesi kritik bir maç esnasında, alçıdan
çıkmasının üzerinden iki hafta geçmiş olmasına rağmen halen
ara sıra sızlayan bir ayakla evde tek başıma kıstırılabileceğim
hiç aklıma gelmemişti. Neyse ki ben öyle heyecanı, kavgayı,
gürültüyü falan seven bir insan değilim. Gerektiğinde alttan
almasını bilirim. Ne de olsa, "yurtta sulh, cihanda sulh"
ilkesiyle yetiştirildim. Hele üçe bir kaldığım durumlarda, bu
ilkeye daha bir dört elle sarılırım.
İlk yarıda
itibar deniz seviyesinde
Maç başladı
işte. Allah vere de çok çekişmeli geçmese. (Benim şu yukarıdakiyle
aram, kendimi bildim bileli iyi olmamıştır. O itibarla, tabii
aslında duayı tersten etmeliydim.) Oh ne güzel, pek kötü oynuyoruz.
12 dev adamdan artık tek beklediğim, farkı edepli bir düzeyde
tutup beni burada iyice "testicle boy" haline gelmekten
kurtarmaları. Öyle maça asılıp farkı kapatmaya falan da çalışmasınlar.
Mazallah becerirler mecerirler de, benim bu evden çıkışım "ayaklar
önde" olur. (Ulan, gördünüz mü, yine unuttuk duayı tersten
etmeyi!)
Devre arasını balkonda geçiriyorum, çamaşır asacağım bahanesiyle.
Dördüncü katta oturmasam, çarşaflardan ip yapıp arka taraftan
tüyeceğim. Kalan son iki damla cesaretimi toparlayıp içeri dönüyorum.
Ne göreyim! Farkı 19'a çıkarmışlar bile. Keşke balkondan atlasaydım.
Artık bir köşeye çekildim, sus-pus oturuyorum. Prkaçin bizim
İbo'ya sağlam geçirdi, benim kalkıp "oha!" diyecek
halim yok.
Vaziyetin
seyri değişiveriyor
İbo üçüncü
periyodun son saniyesinde koydu üçlüğü, fark indi 9'a... Aman
ne olacak! Bizim son periyotları nasıl oynadığımız belli. Fakat
o da ne! Hido'yla Mirsat derslerine iyi çalışmamışlar. Döktürmeye
başladılar. Bak bak, Mehmet Okur da uydu onlara. Hey, titreyin
ve sıfırlı yüzdelerinize geri dönün. Buradan maç almaya kalkıp
beni şu orta yaşımda dünyamdan mı edeceksiniz? Vallahi de niyetleri
o. Mirsatcığım, güzel kardeşim, hadi maçla birlikte ömrümü de
uzatmaya taşıyıp hayırlı bir iş ettin; peki ne diye Hırvat benchine
dönüp adamların anasına, hem de onların dilinde küfrediyorsun?
Bak buradakiler de dudaktan okuyup küplere bindi.
Neyse ki, son beşliğin hemen başında farkı azıcık açtık. Yanımdakilerin
sesi kesildi. Kardeşim kopartın maçı da rahatlayalım. Yok! Mirsat
fast-break kaçırıyor. Ardından bir de faul... Ohhhh! İkincisini
soktu. Maç bitti, nokta!
Temiz
galibiyet, temiz toplum(!)
Kazasız
belasız, temiz galibiyet... Bunların diyecek bir lafı yok gari.
Isınmalar esnasında, bütün turnuva boyunca hakemlerin bizi nasıl
da tuttuğunu anlata anlata bitiremeyen "Avni Küpeli'nin
Hırvatistan şubesi" bile süklüm püklüm, "ne yapalım,
beceremedik" diyor. Tek sorun, sevinçten dilediğim kadar
havalara fırlayamamak. Onu da boşver, ayak daha tam düzelmedi
zaten!
Aradaki mayhoş havayı dağıtayım diye, "iki sene önce Kukoc
bile kurtaramamıştı sizi. O müzmin yedek, Tabak ne yapsın?"
diyorum. (Şu Tabak kadar ballı yedek de yoktur hani. Sen bench
ısıta ısıta Jugoplastika'yla üç kez Avrupa, sonra da Houston
ile NBA Şampiyonu, ardından Indiana'yla Doğu Şampiyonu ve NBA
finalisti ol... Arkadaş oyunda 5 dakikadan fazla kaldığında,
oynadığı takım, şekilde de görüldüğü üzere, maçı kaybediyor.
Sanıyorum Real de bunu "uğurlu yedek" kontenjanından
kenarda oturtmak üzere aldı.) Misafirlerim bu yorumuma katılıyorlar.
Kısa bir tartışmadan sonra, maçın bu şekilde bitmesinin asıl
sorumlusunun Slovenya koçu Boris Zrinski olduğu hususunda görüş
birliğine varıyoruz. Öyle ya, adam oyuncularına "Türkiye'yi
yenip Letonya'ya yenilmelerini" söyleyerek yanlış taktik
vermeseydi Türkiye de grubu Hırvatistan gibi paşa paşa üçüncü
bitirecek ve iki takım final maçından önce, o da finale kadar
çıkarlarsa tabii, birbirinin yüzünü görmeyecekti.
Eh, işi tatlıya bağladık. Bunlar şimdi biraz daha oturup ziftlenir,
sonra da basıp giderler. Nitekim öyle, kalkıyorlar işte. Kapıdan
çıkarken "hayde bok" diyorlar. Ben de onlara, "hayde
bok!.."
("Hayde bok" Hırvatça'da "hadi eyvallah"
demek, inanmayan buyursun buraya gelsin.)
Ne?! Maç hakkında dişe dokunur bir laf mı?
Canım işte, o üç atmış, bu beş toplamış. Şu ölümlü dünyada bu
istatistiklerin ne önemi var ki? Ben canımı kurtarmışım ya,
o bana yeter!
Hayde bok!
ozan.erozden@oscecro.org
Almanya'yı nasıl yeneriz
Yarı finale
kadar istikrarsız oyunlar çıkaran Türkiye, kazanma hırsları
yüzlerinden okunan oyuncuları ile buraya kadar geldi. Şimdi
yarı final maçında, uzunları ziyadesi ile iyi, kısaları vasat,
hatta oyun kurucusu olmayan Almanya'yla, uzunları ve kısaları
ile dengeli ama yine oyun kurucusu olmayan bir Türkiye karşılaşıyor.
Nihayet şartların eşit olduğu bir maça çıkıyoruz bu turnuvada.
Türkiye-Hırvatistan
Çeyrek final
maçında Türkiye, pick-and-roll savunmasındaki zayıflığı yüzünden
yediği sayılara bir de düşük şut yüzdesi ve yediği fast-breakler
eklenince, üçüncü periyodun başında 18 sayı geri düştü. Hüseyin'nin
erken faul problemine girmesi pota altında Hırvatları rahatlattı
ve bu sayede dış sahada iyi savunma yapınca, biz de iyiden iyiye
sayı kabızı olduk.
Üçüncü periyodun ortalarında oyun döndü. (Hürriyet ve Sabah
yorumcuları, Avniciğime aldanıp bu dönüm noktasını, topu topu
1.5 dakika süren ve Giricek'ten yediğimiz üç tane üçlükle son
bulan zone savunmaya bağlamışlar.) "Adettendir" deyip
biz de maçın kahramanını seçiyoruz. Hayır, ne Mirsat, ne Hidayet,
ne de başkası... Turnuva başından beri "tek hücum seti
bile çalıştırmamış" diye eleştirdiğimiz, günah keçimiz
Aydın Örs döndürdü oyunu. Önce Mula'yı yakından aldı. İlk başta
Ömer, Harun girdikten sonra da İbrahim'le... Sonra Harun'u oyun
kurucu oynatarak rakibin İbrahim ve Hidayet'e uyguladığı sıkı
savunmayı bıraktırdı... En son ve önemli olarak, oyunun başından
beri durduramadığımız pick-and-rolller için "switch"
uygulattı. Savunma anında adam değişmek bazen pota altında İbrahim-Kovacic
eşleşmesi meydana getirdiyse de, bu cesaretli savunma Hırvatları
şaşırttı ve maçın sonuna kadar Hırvat koç tarafından çözülemedi.
Hırvatlar fast-break yemediler ama Mehmet (16), Mirsat (20)
, İbrahim (16), Hidayet (16) ve Harun (9) ile sayı yükünü eşit
paylaşan takımımız karşısında savunmada bocalayarak kaybettiler.
Bu arada maçın hakemleri Pascal Dorizon ve Carl Jungebrand 'a
selamlar!
Almanya-Fransa
Bu maçı
uzatmayacağım. Anlamayan Adam'ın taktiğinde oynayan Almanlar'da
uzunlar iyi ve cesaretli, kısalar sorumluluk sahibi idi. Almanlar
uzun takım. 2.29'luk Bradley, 2.14'lük Femmerlign ve 2.11'lik
Nowitzki ile pota altını karartıyorlar. Ama sayı üretirken çok
geniş bir yelpaze yok. Nowitzki 30-35 civarı atarken, Femmerling
ve Pesic 10-15 civarında kalıyorlar. Bazen Okulaja da bu kadar
atıyor ama üçü aynı anda değil.
Bu arada söylemezsem ölürüm, TRT yorumcularının dediği gibi,
maçın sonunda Fransa'nın yaptığı tam saha pres ile dağılan gardları,
Almanya'nın zayıf karnı.
Nowitzki üzerinde durmak istiyorum. Turnuva'nın en iyi 4 numarası.
28 sayı ortalaması ile oynuyor k, bu ortalamayı Yugolar düşürdü.
Yarı final
maçına gelince, sonucu tahmin etmek müneccimlerin işi; biz,
neler yapmamız gerektiğine bakalım.
1)
Fransa maçının sonunu gördükten sonra, rakip oyun kurucuya rakip
pota altından itibaren baskı uygulamak, belki zaman zaman tam
saha pres koyup şaşırtmaca vermek.
2)
Ribaundlarda gevşek davranırsak bu uzun takım pota altında bize
top göstermez. Bir de Nowitzki'nin peşinde deli dana gibi koşacak
bizim 4 numara mecburi olarak 3 sayı arkında dolanırken, kısalarımıza
ve özellikle Hidayet'e çok iş düşecek. Kesinlikle savunma ribaundlarına
hakim olmalıyız. Hücum ribaundları için de bizim 4 numara (Mirsat
veya Mehmet, hatta belki Hidayet) Nowitzki'yi alıp açık alana
götürmeli ki pota altı karışsın.
3)
Nowitzki kesinlikle 20 sayının altında tutulmalı. Mehmet boy
olarak onu pota altında belki zaptedebilir ama onun kadar hareketli
değil. Markaj altında dahi üçlükleri takan bu adamı dışarda
yakın alırken bire birde geçilebilir ve 2.11'lik Alman demarke
olarak pota altımızda can yakar. Mirsat onun dış alanda alabilir,
bu sefer pota altında boy sıkıntısı doğar. Ne olursa olsun ona
karşı sıkı savunma gerek, belki ikili sıkıştırmalar.
Yalnız burda bir ikilemimiz var: Eğer rakip sahada baskı yapacaksak,
Harun savunma ve preste aksayabilir. Kerem veya Ömer daha iyi
olabilir. O yüzden Kerem'le başlanmalı, Mithat Demirel 'e yapılacak
baskımı savunmanın sonuçları gözlenmeli. Sonuç umulduğu gibi
olmazsa veya hücum setlerinde Kerem yine dan-dun oynamaya başlarsa,
Harun'a dönmekte fayda var. Zaten rakipte, ara sıra drive eden
Pesic'in dışında diğer gardlar, gerek asist, gerekse sayı olarak
etkin değiller. Bu yüzden Harun'un oyunun genelinde PG olmasının
sakıncası yok. (Başta söylediğimiz gibi, şartlar eşit. İki takımda
da PG yok.)
Şimdi ben
yerı finalde bir kaza olmamasını ve diğer taraftan da Yugoların
finale çıkmasını istiyorum. Eğer şampiyon olacaksak bunu hak
etmeliyiz ve en iyisini yenmeliyiz.
aykuthu@demirexport.com
Yarı finale beş kala: Türkiye - Almanya
power ranking
Ben basketboldan anlamıyorum...
Çeyrek finallerin
ilk günündeki iki maçı seyrettikten sonra şunu düşündüm: İtalyanlar,
Hırvatlar, Litvanyalılar, bizim basketbol kültürümüzü, seyircimizle,
oyuncumuzla ve takım anlayışımızla birlikte pek beğenmiyorlardır.
Hatta bizim ve Almanya gibi ülkelerin basketbol anlayışını "sonradan
görmelik" olarak algılıyorlardır. Dün yanımdaki Alman seyirciler
de, biz de, Nowitzki'nin ve Hidayet'in savunma üzerinden bireysel
yetenekleri sayesinde zorladıkları uzak şutları, basketbolun
en güzel hareketleriymiş gibi, avuçlarımız patlayıncaya kadar
alkışladık, salonda basketbol kurallarından bihaber şekilde
her pozisyonda anlamsız gürültü yaptık, sahaya kararların lehimize
olup olmadığını anlamadan bir şeyler attık. Ama yukarıda saydığım
ükelerin takımları şampiyonada artık yoklar ve Almanya'yla biz
yarı finaldeyiz. Basketbol, benim gibi düşünenlere bile bir
ders veriyor sanki.
Almanya
Almanya
basit bir takım. Tam olarak öyle. Bizim sokak basketbolunda
çok tutan bir takım kimyası. Getiren, atan, tutan, kaçarsa alan,
atan atamazsa devreye giren, hepsi belli. Dirk Nowitzki'yi hepimiz
tanıyoruz. Ben bu sene NBA'de hiç Dallas maçı seyretmedim ama
1999'daki Avrupa Şampiyonası'ndan beri çok etkilendiğim bir
oyuncuydu, çıplak gözle daha da çarpıcı geldi bana.
Dirk, 99 finallerinde maç başına 15.2 sayı ile turnuvanın 6.
skoreri olmuştu. (3 sayı isabeti 34'te 18, Hidayet ise 39'da
18, yani yüzde 50 ile oynamış o zaman...) Bu sezon 21 sayı,
8 ribaunt ortalamalarıyla gerçek bir NBA yıldızı olduğunu gösterdi.
Şimdi de 27.2 averajla bu turnuvanın en skorer oyuncusu. Dünkü
maçta 7 ribaundu var, ondan önce Yunanistan maçında ise 14 ribaunt
almıştı.
Açıkça görünüyor ki, turnuvada bireysel kapasite olarak Nowitzki'den
büyük oyuncu yok şu ana kadar. Durum böyle olunca, Almanya da
sırtını tamamen bu oyuncuya dayıyor. Yunanistan maçında 20 sayı
geriden gelip kazanırlarken de, dün Fransa'ya karşı kritik 7
sayılık iki hücumda tek başına kapatırken de Nowitzki'nin Almanya
için önemini anladık. Takım içinde belirgin bir liderliği de
var ve kimsenin bu konuda bir itirazı yokmuş gibi görünüyor
(Mithat Demirel'i fırçaladı bir ara!) ama koçu da dünkü gibi,
çok zırvaladığı zaman cezayı kesip kenara alabiliyor.
Femmerling biliyosunuz çok kabiliyetli bir pivot. Bizim Hüseyin
Beşok'u seyrederken beğendiğimiz her pivot hareketini o da başarıyla
yapabiliyor. Dün bir ara Bradley ile ikisi aynı anda oynadı,
Almanya pota altı, jungle gibiydi.
Bradley, NBA'de yapabildiklerini buraya taşıyamadı nedense.
NBA'in maç başına 3 hücum ribaundu alan, 3-4 top kesen oyuncusunu
daha hiçbir maçta göremedik.
Tomiç, Pesiç, Garris sıradan adamlar bence... Garris'in savunması
fena değilmiş galiba.
Demirel'i şahsen turnuva boyunca çok beğendim. Riskli pasları
sevmeyen, asisti bu yüzden çok kuvvetli olmayan ama setleri
başarıyla oynatan, sahadaki oyunculara nabza göre şerbet verebilen,
şutunu az kullanan ama aslında sahanın her bölgesinden tehditkar
olabilecek bir oyuncu. Savunması da sırıtmıyor.
Ama Almanya'da hepimizin beğendiği asıl oyuncu Okulaja olmuştur
sanırım. Okulaja takımın ikinci skoreri ve ribauntçusu. Çok
yaratıcı değil ama sağlam bir jump-shot stili var. Hücum setlerinin
hepsi için kullanışlı bir adam, orta mesafeden şutu çok isabetli.
Dün inanılmaz bir smaçla atletikliğini de gösterdi. Bizim maç
için en çok çekindiğim oyuncu bu. Bizde sadece Haluk verimli
bir şekilde tutabilir diye düşünüyorum ama bütün maçı Haluk'lu
bir beşle oynayamayız.
Almanya sonuçta "sadece Nowitzki varken varolan bir takım"
gibi gözükse de (mesela takım oyunu olarak Fransa ile aralarındaki
fark ortadaydı) basit bir kimyaya sahip. Nowitzki çekirdeği
etrafında görevini yapan oyuncular ve gerekirse ikinci bir skorer.
Oyuncuların arasında bir ego savaşı olmayınca da, işler tıkır
tıkır yürüyor.
Ya biz?
Takımımızı
analiz etmeden önce, Mirsad Türkcan ve Harun Erdenay'ın dünkü
performanslarına dikkatinizi çekmek isterim. Mirsad dün 7/9
saha şutu ile 20 sayı, 14 ribaunt, 2 asist, 4 blokluk bir performans
göstermiş. Zaten seyrederken de anormal işer yaptığı farkediliyordu.
Birkaç pozisyonda twistleri abartınca sanki Dominique Wilkins
(bu adamı herhalde sadece eski NBA'ciler bilir) sahadaymış gibi
geldi bana, çok şıktı hepsi.
Ama ben Harun'a da hakkını vermemiz gerektiğine inanıyorum.
Turnuva başından beri istediği dakikaları alamadığı için küstüğünden
çekindiğim Harun, 25 dakika kadar oyun kurucu olarak 1 numarada
görev yaptı. 4 asist verdi, 9 sayı attı ve en önemlisi, hiç
alışık olmadığı bir mevkide tek top kaybıyla oynadı. Bence değerli
bir katkıydı bu.
"Dün takımımız şunu yaptı, bunu yaptı" diye anlatılacaktır
ama bence en önemlisi, "winner-kazanan" ruhunun ortaya
çıkmasıydı. Yani Hidayet'in "bu maçı alabirim de, verebilirim
de" anlayışını sahaya yansıtması gibi.
Almanya maçı öncesinde "Nowitzki- İbo ve Hedo'ya karşı"
gibi yorumlar yapılacaktır. Doğal olarak ben de Almanya gibi
basketbol ekolü olmayan, Nowitzki gibi bir yıldızla varolan
bir takımla oynayacak olmamızı avantaj olarak görüyorum. Ama
"Nowitzki'yi tutarız" diye atıp tutmaya gerek yok.
Bu adam bireysel olarak sahada istediğini yapabilecek bir adam.
Şimdi Mehmet Okur tutsa olmaz (Gasol örneğini vermeyin bile,
bence tutamadı), Hidayet tutsa kısa kalır. Driplingi kuvvetli,
sahada istediği gibi yer değiştiren bir adam.
Biz kafayı ona takmayalım bence, Nowitzki'nin 15-16 top kullanması
garanti gibi... Şuttur, girer, girmez, o ayrı. Ama sadece Nowitzki'nin
yapacakları ile kazanamazlar.
Biz daha çok, bize 99 finallerinde bize iki maçta (birini çeyrek
finalde 63-55 kazanmış, diğerini klasman maçlarında 86-67 kaybetmiştik)
37 sayı atan Femmerling (17/20 faul atışı isabeti) ve 22 sayı
atan Okulaja'ya yoğunlaşmalıyız ki, Almanya'nın o basit sistemini
bozabilelim. Yoksa Bradley (2.29), Mithat Demirel (1.80) gibi
adamları, sirk havası versin diye biraraya getirmemişler.
Her adamın kendince karikatürize edebileceğimiz bir özelliği
var. Artık çok kollektif bir oyun tarzını uygulayamayacağımıza
ikna oldum. Ama hiç olmazsa doğru savunma eşleşmeleri yapıp
hücumda da en azından ikili oyunları uygulayabilsek diye düşünüyorum.
Mesela penetre sonu boş adama paslar veya pick&roll'lar
gibi. Bunlar oyuncuların inisiyatif kullanabilecekleri oyunlar.
Böylece hem skor tüm oyunculara dağılabilir, hem de bizim oyuncuların
bireysel yeteneklerinin farkında olmayan Almanların tedbir alması
gecikir diye düşünüyorum.
Uzun lafın kısası, turnuvanın başından beri "şansımız yaver
gidiyor" diye düşünüyorum. Evsahibi olmak böyle bir şey
herhalde... Çeyrek finale az maç oynayarak geldik (çok çok önemli
bir faktör kesinlikle, "her maç bir sakat" formülü
mesela), İtalya belasından kurtulduk. Yarı finalde bize her
yönden en uygun takımla karşılaşacağız.
Ama unutmayalım, onlar da böyle düşünüyorlardır.
Not:
Turnuvanın çeyrek finallerinde "bizim için 4. olmak, 5.olmaktan
daha kolay" gibi bir ifade vardı. Bence 2. olmak da daha
kolay.
tolgaoz@superonline.com
