“9>10” ifadesi
matematikte “9 büyüktür 10” anlamına
gelmektedir, tabi ki bu ifade çoğumuza
göre yanlış bir ifade olarak gözükse de
Sacramento için yanlış değil.
Neden mi?
Çünkü
ilk dokuz maçta alınan dört galibiyet
ile son 10 maçtan alınan bir galibiyeti
karşılaştırırsak 9’un 10’dan büyük
olduğunu anlayabiliriz. Her ne kadar ilk
dokuz maçta alınan dört galibiyet çok
abartılı olmasa da, son 10 maçta alınan
dokuz mağlubiyet bir o kadar abartılı
oldu. Mağlup olduğumuz bu dokuz maçta
dikkatimizi çeken en önemli ayrıntı
kaybedilen dört maçın son topta (üçü iki
sayı farkla, biri de bir sayı farkla),
kalan beş maçın ise ortalama 19 sayı
farkla kaybedilmesi oldu. Bu ayrıntıyı
verdikten sonra isterseniz son 10 maçtan
kısaca bahsedelim.
İlk maçı Arco Arena’da Phoenix’le
oynadık. Bu maçı ilginç kılan durum
Suns’ın bir önceki Houston maçında
yaşanan kavganın sonucunda maça Matt
Barnes’tan ve Steve Nash’ten yoksun
çıkmasıydı. Bizim çok önemli bir
avantajdı ama ne var ki bu avantajı
kullanamadık ve maçı uzatma sonunda iki
sayı farkla kaybettik. Maçın son dört
saniyesinde tam bir Amare Stoudemire
şovuyla karşılaştık, ilk önce dört
saniye kala skoru Suns lehine 97-95’e
getirmesi yetmiyormuş gibi son
hücumumuzda sırasıyla John Salmons’ı ve
Spencer Hawes’ı blokladı. Amare’nin bu
bloklarıyla olan Brad Miller’ın 20 sayı,
11 ribaunt ve 7 asistlik performansına
oldu.
Bir sonraki maçı yine Arco Arena’da
oynadık. Bu sefer rakip Tim Duncan’lı
Spurs’tü. Bu maçta da yine karşıdaki
takımda çok önemli iki eksik vardı ve bu
maçı da iki sayı farkla kaybettik. İşin
ilginci bu maçta da yine her şey son
dört saniyede belli oldu, ilk önce Brad
Miller’ın şutu girmedi Duncan’ın
kendisine yapılan taktik faulleri
kaçırmasıyla “Belki bir umut” dedik ama
Quincy Douby’nin üçlüğü girmeyince
salondaki 12000’e yakın seyirci iki gün
önceki gibi yine salonu üzgün terk etti.
Bizim açımızdan maçın dikkat çeken
istatistiği Salmons’ın 31 sayısı oldu.
Yeter artık bu kadar evimizde
oynadığımız dedik ve sonraki maçı
Tennessee’de Memphis’e karşı oynadık. Bu
maç diğer iki maça göre biraz farklı
gelişti. Öncelikle bu maçı iki sayı
farkla kaybetmedik, son dört saniyede
yeni bir drama da yaşamadık ve diğer iki
maçın yıldızı (?) Mikki Moore da
sakatlığı nedeniyle aramızda yoktu. Hal
böyle olunca bizi Mikki Moore’suz
yakalayan Memphis gözümüzün yaşına
bakmadan maçı ilk yarıda oluşan 17 sayı
farkı koruyarak kazanmasını bildi. Maçı
Memphis’e kazandıran en önemli ayrıntı
iki takımın üçlük yüzdesi arasındaki
fark oldu. Biz 19’da 3 isabetle %15,8
ile oynarken Memphis 16’da 10 isabetle
%62,5’le oynadı. Hal böyle olunca maçı
kazanmak mucizelere kaldı ve o mucize de
gerçekleşmeyince maçı 15 sayı farkla
kaybettik. Bu maçın dikkat çeken
ayrıntılarından biri de Reggie Theus’un
Mikki Moore’un sakatlığında ilk beşe
Donte Greene ya da Bobby Brown varken
Bobby Jackson’ı monte etmesiydi. (Bobby
Jackson coach’unun yüzünü 7’de 1 attığı
üçlükle kara çıkarmadı.)
Tam yenilgilere alışmıştık ki
beklemediğimiz bir şey oldu. Bu senenin
en büyük şampiyonluk adaylarından New
Orleans Hornets’ı kendi evlerinde, New
Orleans Arena’da, yendik. Maçı
kazandıran en önemli etken maçın
bitimine beş dakika kala yakaladığımız
11’e 4’lük seri oldu. İlk beşteki tüm
oyuncularımız çift haneli skor ürettiği
maçta coach Reggie Theus bir önceki
maçtan ders çıkarmış olacak ki B-Jax’i
ilk beşten kesip yerine Donte Greene’i
oynattı. Donte de attığı 15 sayı ile
süre verildiği takdirde gayet başarılı
olabileceğini gösterdi.
Bir sonraki maçta NBA’in en iyi genç
kadrolarından birine sahip olan Portland
Trailblazers’ı konuk ettik. İlk yarısı
başa baş geçen maçın üçüncü çeyreğinde
Portland 37’ye 18’lik bir seri
yakalayarak üzerimizden öyle bir geçti
ki bence maçın hakem üçlüsü maçı o anda
bitirmeliydi.
Bir sonraki maçımızda rakibimiz Los
Angeles şehrinin büyük biraderi
Lakers’tı. NBA’in en önemli
rekabetlerinden biri olan Kings-Lakers
rekabetinde duvara yine çiziği atan
Lakers oldu. Maçın en önemli istatistiği
Lakers’ta toplam sekiz oyuncunun çift
haneli skor üretmesiydi (zaten dokuz
kişi oynadılar, sadece Vujacic altı
sayıda kaldı.)
Dramalara bir yenisini eklediğimiz maç
üç önce 21 sayı fark yediğimiz Portland
ile oynadığımız ikinci maç oldu. Neyse
ki bir önceki maçtaki gibi maç üçüncü
çeyrekte kopmadı, bu sefer sonuna kadar
maçı almak için uğraşsak ta olmayınca
olmadı ve Salmons’ın kullandığı son
topta basketi bulamayınca maçı bir sayı
farkla kaybettik. Ardı ardına alınan
farklı mağlubiyetlerden sonra bu sonuç
coach Theus’u öyle memnun etmiş ki, maç
sonu açıklamalarında bunu dile
getirmekten kaçınmadı. Maçın önemli
ayrıntılarından biri de sezonun açılış
maçından sonra Greg Oden’ın ilk kez ilk
beşe geri dönmesiydi.
Son topta kaybettiğimiz dördüncü ve son
maça geldik. Rakip yazın yaşadığı
Stuart Tanner felaketinden iyi
dersler çıkarıp bu seneki M.I.P. en
önemli adayı Devin Harris’li NJ Nets’ti.
Bu maçı da son 25 saniyeye dört sayı
farkla önde girmemize rağmen
üstünlüğümüzü koruyamayınca uzatma
sonunda iki sayı farkla kaybettik. Bizim
açımız önemli iki unsuru vardı bu maçın.
Biri Mikki Moore’un sakatlığı çıkıp bir
maçta yedek başladıktan sonra tekrar
akıl mantık almayacak bir şekilde ilk
beş çıkmaya başlamasıydı, diğeri ise
John Salmons’ın 38 sayısıydı.
Son dört mağlubiyetten sonra bu maçı
alabileceğimizi düşünüyordum çünkü rakip
NBA’in en kötü iki numara savunucusu
Utah’tı. Gel gelelim ki evdeki hesap
çarşıya uymadı ve felaket geçen yeni bir
üçünü çeyrekten (44–17) sonra maçı 26
sayı farkla kaybettik. Bu maçta da LA
Lakers maçında olduğu gibi karşı
takımdan sekiz oyuncu çift haneli skor
üretti. Dikkatten kaçmayan noktalardan
biri de CJ Miles’ın ürettiği 18
sayısının 16’sını üçüncü çeyrekte
atmasıydı.
Son maçı Nowitzki’li Dallas’a karşı
oynadık ve 23 sayı fark yedik. Neden
yemeyelim ki 15’te 0 (sıfır) üçlük
atarsan elbette 23 sayı fark yersin. Ne
büyük rezillik.
Bu 10 maçta göze çarpanlar şu şekilde
oldu:
1- Bu maçların 8’inde en skorer
oyuncumuz John Salmons oldu.
2- Maç başına yediğimiz 105,5 sayıyla
savunmamızın ne kadar kötü olduğunu bir
kez
daha gördük.
3- Son toplarda kaybedilen maçlarda da
anladık ki takımda bir winner
eksikliği var. (K-Mart dön artık!!!)
4- Theus bir türlü hangi beşle maça
çıkacağına karar veremedi ve 10 maça
altı farklı ilk beşle başladı.
5- Top kayıplarımız can sıkıcı bir hal
almaya başladı.
Rotasyondaki oyuncuları çok fazla
uzatmadan bir kaç cümle ile
değerlendirelim:
John Salmons: Kevin Martin’in
sakatlanmasından sonra daha fazla
sorumluk almak zorunda kaldı. Gerçekten
de çok iyi maçlar çıkardı, kariyer
rekorunu NJ Nets maçında attığı 38
sayıyla daha yukarılara taşıdı. M.I.P
ödülü için Devin Harris’in en büyük
rakibi olarak gözüküyor. Takım
toparlanamaz ve John böyle oynamaya
devam ederse değeri bu kadar artmışken
yakında takas edilmesi sürpriz olmaz.
Beno Udrih: Kötü başladığı
sezonda toparlanma sürecine erken girdi.
Fazla gösterişe kaçmadan kendinden
istendiği gibi oynuyor. O da kariyer
rekorunu LA Clippers maçında attığı 30
sayıyla kırdı.
Brad Miller: İstikrarsızlığı
istikrarla devam ediyor. Bir maç 20+sayı
10+ribaunt yapıyor diğer maç 16’da 2
atıyor.
Spencer
Hawes: Bu senenin ender
kazançlarından. Çok yönlülüğü, rakip
savunmanın açılmasını sağlayan üçlükleri
ve aldığı kısa süreye rağmen yaptığı
bloklarıyla (NBA altıncısı) geleceğin
önemli uzunlarından biri olacağını
kanıtladı.
Jason Thompson: Aldığı sürenin
hakkını fazlasıyla veriyor, Spencer’la
beraber geleceğimizin pota altını
oluşturacak.
Bobby Brown: ULEB Cup’ta beş
uzatmaya gitmesiyle uzun süreler
unutulmayacak Alba Berlin-KK Bosna
maçında attığı 44 sayıyla adını duyuran
Bobby Brown bence biraz daha fazla şansı
hak edenler arasında.
Mikki Moore: Coach Theus’la
arasında ne var bilmiyorum ama sırf bu
adamı oynatayım derken Jason Thompson
umarım yalan olmaz.
Bobby Jackson- Quincy Douby:
Beno’yu yedeklemeye devam.
Donte Greene: Şans verildiği
takdirde kendini göstereceğini
düşünüyorum.
Francisco Garcia: Sakatlıktan
döndü. Umalım ki iyi katkı versin çünkü
buna ihtiyacımız var.
Shelden Williams: “Candace, will
you marry me?”
Kenny Thomas: Kontratı satın
alınsa da rahatlasak.
Saha dışında yaşadığımız en önemli
gelişme, eski oyuncu menajeri Jason
Levien’in organizasyonumuza genel
menajer yardımcısı olarak katılması
oldu. Temsil ettiği oyuncular arasında
Kevin Martin, Luol Deng ve Udonis Haslem
gibi oyuncular bulunan Levien’in en çok
dikkat çeken özelliği gözden kaçmış
yetenekli oyuncuları keşfetmesi.
Levien’in takımdaki başlıca görevleri
draft ve salary cap konularında genel
menajer Geoff Petrie’ye yardımcı olma ve
ün saldığı konu olan yetenekli
oyuncuları keşfetme olacak.
Son olarak Reggie Theus konusuna biraz
değinmek istiyorum. Rotasyonu bir türlü
belirleyememesiyle, üçüncü çeyrekte
biten maçlara çözüm bulamamasıyla ve
eskiden süre gelen savunma
özürlülüğümüze çözüm bulamamasıyla
eleştirdiğim coach Theus için tehlike
çanlarının çalması yakın gözüküyor. Bir
süre önce OKC Thunder’ın PJ Carlesimo’yu
ve Washington Wizards’ın Eddie Jordan’ı
kovmasıyla başlayan NBA’deki coach
kıyımının bir sonraki halkası Reggie
Theus olabilir. Umarım sakatlıktan dönen
Francisco Garcia ve antrenmanlara
başlayan Kevin Martin takıma beklenen
katkıyı yapar. Yoksa yeni bir coach yeni
bir sistem denemek zorunda kalabiliriz.
Not: Geçenlerde Banvit-KSK maçı
dönüşünde neden çıktığı belli olmayan
bir tartışma sonucu öldürülen
arkadaşımız Özgür’ün ailesine Allah gani
gani sabır versin. Ne yaşandı tam olarak
bilmiyoruz ama hiç kimsenin 21 yaşındaki
bir arkadaşımızı pompalı tüfekle
öldürmeye hakkı yok. Yazık gerçekten de
çok yazık.