|
|
Cihangir, 24 haziran '06
yancı
annem yine kızacak kendi meseleme onu alet etmiş olduğum için; ama, ne o, ne de bir başkası kızar diye kafama koyduğum şeyi yapmaktan imtina etmedim hayatta. zaten yaptım çoktan, hikayeyi şimdi anlatıyorum yalnızca.
hikaye, 1980'lerin ikinci yarısından, eski galata köprüsü'nden. o yıllarda riko biraderiniz istanbul'a yeni gelmiş, yoksul, taşralı bir üniversite öğrencisi. okul beyazıt'ta, iş cağaloğlu'nda. dolayısıyla, o güzelim köprüyü her daim kullanmakta.
yalnızca ulaşım için değil tabii, içmek için de. şimdi nasıldır bilmiyorum, eski köprü kaldırıldıktan sonra hiç yolum düşmedi bir daha köprüaltına. (anlayana not: ulan hayvan! hani eski köprüye gidip, içecektik?!.)
o vakitler, köprünün ortasında, haliç'e bakan tarafta takılırdık zaman zaman. zaman zaman, çünkü, öğrenciydik, yoksulduk. fıçıların üzerine konan yuvarlak masalara, ahşap taburelere tüner, demlenirdik.
bazen de hayvanlaşırdık, tabii ki. hayvanlaşma zamanlarında ilk bira kafa başına çift ısmarlanırdı. hayvan yalnızsa, başta anlamazdı garson nedenini ya da “herhalde, bir başka hayvan daha gelecek” diye düşünürdü muhtemelen. düşündüğü gibi olursa, gelen hayvan da iki bira birden sipariş ederdi. zaten, bu iki bira işi de aslında gelen hayvanın icadıydı.
garson nedenini anladı mı, anlamadı mı hiç merak etmedik; ama, ikişer bira sipariş etmekteki amaç, hep amacına ulaştı. en yavaş garson bile, ilk bira bittikten hemen sonra verilen diğer siparişi, ikinci bira da bitmeden getirdi hep.
o zamanlar da, şimdikilerden başka pek fazla arkadaşı olmadığı için biraderinizin, çoğu zaman yalnız içerdi halen sürdüğü gibi. ara sıra bir tanışa, uzaktan arkadaşa denk gelinir, sohbet, muhabbet olurdu; ama çoğu zaman yalnız.
bu yalnızlık zamanlarından birinde tanıdım herifi. öğrenci olduğunu söylüyordu, ama ne bir kez okuldan, ne de bir dersten söz ettiğini duydum kısa sohbetlerimizde. pek konuşma, sohbet derdinde değildi zaten; adını bile hiç öğrenmedim.
birkaç zaman sonra anladım ki, tek yaptığı ve yapmak istediği, gözüne kestirdiği birine ya da masaya yancı yazılıp, kendine bira ısmarlatmaktı. öyle, sohbet, muhabbet derdinde falan hiç değildi. ama, zevzek herifin de tekiydi, kendimce.
haliyle, o vakitlerde içki bugünkü kadar pahalı değildi ve alkol ihtiyacı olan birine birkaç bira ısmarlamanın da bir onuru, dayanışması vardı. kim istedi de, içki ısmarlamadık ki?
ama, gel zaman, git zaman; bu adını bile bilmediği kişiyle süregiden onurlu dayanışma; yoksul, taşralı, saf üniversite öğrencisinin bütçesini aşmaya; muhabbet de baymaya başladı. birkaç kez söylemeye, uyarmaya uğraştım, arkadaş oralı bile olmadı; içiyor canı çektiği kadar.
hesabı ister-istemez tek başına ödeyeceğini bildiği için, iki kişinin de biralarını sayar, cepteki paraya bölerken yakaladığında kendini riko biraderiniz, hayvanlaştı ister-istemez, haliyle. hani, her yerine, şeyine dokunun; ama, içki parasına asla!
hele o yoksullukta. iki şişe köpek öldüren, 100 gram nohut (hala öğrenemedi beyaz leblebi demeyi...) alır öyle giderdi öğrenci evine akşamları. anaannenin o yıllarda hala kendi elleriyle yaparak anne üzerinden gönderebildiği tarhanayı içer, şarabını öyle çekerdi çocuk.
bazen ona bile parası yetişmez, ağlamaklı olurdu da; kulakları çınlasın, durumuna acıyan o zamanki kız arkadaşı alırdı ikinci şarabı ailesinden aldığı öğrenci harçlığıyla. bugünlere kolay gelmedi riko biraderiniz. destekle, dayanışmayla, katkıyla.
ama bu hayvanınkinin, bu üç kavramla da uzaktan ya da yakından hiçbir alakası yoktu ve bileti kesilmeliydi. derhal. tek yön!
“annem” dedim, “istanbul'a geliyor. bittim ben.”
güldü, bu, “ne var, gelsin işte.”
“öyle değil ki birader, mahvoldum ben!.. hayatım boyu annemden kaçmaya uğraştım, sonunda buraya kapağı attım. ama bu, önce izmir'den bursa'ya taşındı; şimdi de istanbul'a taşınıyor! okulu bırakıp, askere gideceğim; sonra da gemi adamı olacağım” diye başladım saymaya.
geldi, bu. rahatladım, ikinci birayı sipariş ettim, ağırdan aldım, garsonun da gelmesini bekledim, biraları çiftledim, çifte geçtim. hayvanlaşmaya. sonra anlattım tane tane:
benim annem, bir fahişeydi. piç olmamın nedeni de, buydu. kafa kağıdımda baba ismi yazmadığı için, bütün okul arkadaşlarım bu durumu bilirdi. ve bütün lise hayatım, arkadaşlarımın birbirlerine ben duymuyormuşçasına anlattıkları, annemi nasıl becerdikleri hikayeleriyle doluydu.
çünkü o izmir kerhanesinin namlı bir fahişesiydi. kerhanedekini bilmiyordum, ama arkadaşlarım arasındaki lakabı, sakso'ydu; muamele şahaneydi.
alkolikti, ama ben en büyük hastalığıydım. o da, benim. nefret ediyordum ondan ve istanbul'a gelerek kurtulduğumu sanmıştım.
o ise, önce bursa kerhanesinde, şimdi de, istanbul kerhanesinde iş bulmuştu. kabus geri dönmüştü yani, arkadaşlarımın hikayeleri! çünkü, sakso'nun elinde başlamıştı seks hayatları ve onun istanbul'da olması fırsatını asla kaçırmazlardı.
arkadaşlarımı tanır mıydı, hatırladı mı; bilmedim, bilmiyorum. ama, o günden sonra, beni hiç tanımadı, yancı. birkaç yılda bir halen karşılaşıyoruz istiklal caddesi'nde, hala tanımıyor. riko biraderiniz ise, onu asla unutmuyor; çünkü, hala anıyor.
yancık.
riko67@lycos.com
2 Eylül '05, Cihangir
Don
Bu alemlere, "Ne lan bu! Gider İstanbul'a delikanlı gibi içerim" diye döndü riko biraderiniz. Geliniz görünüz ki, yine düşündüğü gibi olmadı. İçiyor hala tabii ki, ama rahat değil, istediği rahatlıkta değil. Bu durumu esefle kınıyor haliyle. Bir buçuk yıldır bıkmadan, usanmadan bu duruma söyleniyor. O nedenle, bu geyiğe daha önce maruz kalmış olanlar için biraz tekrar olacak.
Yahu kardeşim, biz oralarda Smirnoff'un votkasına muhtaç olmayalım, madem ki hayvan gibi içiyoruz, bari vergisi memlekete kalsın, diye kalktık geldik buralara, ama bu kadar da olmaz ki, böyle vergi salınmaz ki... Emektar Yeni Rakı'nın bakkaldaki fiatı yirmi iki buçuk milyon lira. Pes, harbiden!
Şimdi şöyle basit bir hesapla, bundan 4 yıl önce şişesi 5 dolar civarında olan rakı, -aha na bugünkü kurla hesaplıyorum şimdi, tam 16,91 dolar... Amerikan doları. Sen şimdi otur, her akşam bir büyük iç. Kahramanlık valla, anamdan emdiğim süt burnumdan geliyor o parayı kazanacağım diye çalışmaktan.
Bu şans işi de ne menem şeydir, daha önce geyiğini yapmıştık. Kulakları çınlasın bir arkadaşım daha 13-14 yaşlarında, "Gökten cinsiyet uzuvları yağsa, bizim tepemize tarraklar düşer" deyip teşhisi koymuştu. Kızgınlık bile yoktu sesinde, uyanmalıydım aslında o zamandan işe.
Şimdi bazıları kızar mı bilemem ama, döviz de yükselmiyor tek kuruş, son 3 yıldır. Tamam, enflasyon azaldı ama yine de 3 yılda toplam yüzde 25 olmuştur en azından. Yani, gavura çalışmakta olduğu için döviz kazanan bu kardeşinizin geliri, en az dörtte bir oranında da azaldı bu süreçte.
Ne demeli, bilemem ki. Hesap ortada. Aklı başında biri ne yapar? Biraz az psikopatlık yapar, giderini azaltır, değil mi? Hayır, arkadaş az psikopat olmadığı için giderini azaltmaz; tam tersini yapmaya kalkar. O zaman da çalışmaktan anası ağlar.
Neyse, şikayet etmiyor, ödediği vergileri de helal ediyor. Ama sitemkâr tabii ki; bir ürünün fiatının, yüzde 70'i neredeyse, vergi olur mu güzel kardeşim?!. Varın ödediğim vergiyi hesaplayın gayrı.
Londra, dünyanın en pahalı kentleri arasındadır güya. Sen gel İstanbul'a da gör, pahalı neymiş. Aha na bir başka örnek: Londra'da "pint of Guinness"in fiatı, en pahalısından 2,80; Beyoğlu'nda orta standartta bir kahvede "pint of Efes" 3,66 kraliçe. Ne demeli, harbiden?
Köln'de hatırı sayılır bir yayın organında hatırı sayılır bir iş yapan ve dolayısıyla hatırı sayılır bir para kazanan bir arkadaşım, İstanbul'da üç gün geçirdiğinde geçenlerde, can havliyle, "Ulan oğlum, burada nasıl yaşıyorsunuz?" diye sordu. Sonra da, cevabı bile dinlemeden uzadı Köln'e.
Bu kalkmış İstanbul hasretiyle Boğaz'da, Adalar'da takılmış; acısı bir hafta sonra bile sesine yansıyordu telefonda; "Nereden buluyorsunuz oğlum o kadar parayı? Kaç para kazanıyorsun lan sen?" diye sordu.
"Kızım," dedik, "o çamlar çoktan bardak oldu. Sorsan söylerdik. Boğaz'da moğazda takılan yok artık. Onlar, artık bizler değiliz."
Bir de kalkmış, böyle bir İstanbul'da yok donla denize giriyor, yok parkta mangal yakıyor diye memleketin bilcümle insanını aşağılıyor aşağılıklar! Baylar ve Bayanlar'ın akıllarına gelmiş dallar taşaklar, Caddebostan Plajı'nda birden karşılarına çıkınca donlular.
Ulan teres, İstanbul'un hemen her kıyıcığında donla denize giriyordu insanlar yıllardır, damarlıyı kendi karşında görünce mi aklın başına geldi?
Bekçi dikmişler şimdi, uyarıyorlarmış donla denize gireni. Utanmıyorlar, ar damarları çatlamış artık, halkı bekçiye havale ediyorlar, bekçilerine.
Harbiden, insanın donunu çıkarası var. Yediniz bitirdiniz lan memleketi!
29 Mart '05, Cihangir
hepisi
bir vapur geçiyor penceremin önünden. istanbul çok güzel gerçekten.
çok da hüzünlü, eğer isterseniz. vapur düdükleri bile, duut'ları
kaptan amcaların, yüreğinizi burkabilir, birer ok gibi saplanabilir
içinize, en derin yerlerinize, biçare hançerenize.
sessiz kalabilirsiniz.
her duut'ta bir ihanet yakalayabilir; ömrünüzün kalan kısmını
tamamlamak üzere bulunduğunuz ortasından deniz geçen dünya güzeli
kentin her daim çalan vapur düdükleri, hayatınızı cehenneme çevirebilir,
isterseniz.
ihanet, en ağır suçtur ve en ağır cezayı gerektirir çizgi roman
kahramanlarının kendine özgü, savunma dışında şiddetsiz kurmay
er dünyalarında. ama affedilmeyecek suç da yoktur, bu ihanetli
dünyada. ulu manitu, derdi.
sonra da eklerdi; iyi de, kötü de, bizler için. hepsi. hepisi,
derdi; dalgasını geçerdi. o dalgalar, bugün durgun suları hayatın.
vapurlar geçiyor içlerinden, duuutt duuuuuutttt.
batuğ diyor ki; yaz, okuyanlar var.
ben ne biliyim ki, yazıyim be yahu; demek istiyorum taklit edebildiğim
en ermeni aksanıyla. babı-ali kapısından gizlice içeri sızmış
genç bir meslektaşının ilk sorusuna verdiği tek cümlelik yanıtla,
hazineler değerinde bir hayat armağanı sunan büyük usta ara güler'in
ağzıyla, saygıyla:
ben ne biliyim ki, size öğreteyim be yahu, demişti büyüklerin
büyüğü usta. bütün ustalarımı saygıyla anarım bu vesileyle. büyük
ustaların büyük katkılarıyla büyüdük, ne güzel, ne mutlu.
toprağı bol olsun, kalfası olma onurunu bahşeden büyük ustam
ergun (balcı) abi, kardeşim yazamıyorum yahu, derdi durmadan en
nur yüzlü halleriyle.
bütün enerjisini alırdı yazı çünkü; çok çalışır, çok yorulur;
alanının duayeni olduğu halde her önüne gelene okutmaya çalışırdı
yazısını yayınlanmadan önce. görüş alır, gereksinim duyarsa, değiştirirdi.
bu öğretilerle beslenip tek tabanca süregiden bu hayatta, yazı,
değerlimizdir, en değerlimiz. ve de değerimiz.
sestir yazı çünkü. seslenir, sesinizdir; sağır dahi olsanız.
tek bir kelime bile duymamış olsanız hayatta, yazılar, işittirir.
ve okuduğunuzun değeri, işitme yeteneğinize de bağlıdır ister-istemez,
nasıl işittiğinize, işitebildiğinize.
ve vapur düdüklerine, duutlarına hayatın. vapur düdükleri de
bizimdir çünkü. hepsi, hepisi.
duuutt duuuuuttt duuuuuuttt, çalıyor kaptan amca. kargalara sesleniyor,
yaşlı, bilge kargalara.
okuyanlara not: okduğunuzu bana da belli ediniz, lütfen.
20 Aralık '04, Cihangir
kancık
Kancık, çocukluğumuzdan kalma bir kelime benim hayatımda. Hayvanın
dişisine değil, kötülüklü döneklere kancık derdik. Bu yola yeltenen
varsa, "kancıklık etme" diye uyarırdık.
Çocukluğumuzun saf ve sihirli dünyasında yapılan kancıklıkları
kaldırabilirdik bir şekilde ama, adamlığımızın gerçek dünyasındaki
kancıklıkları kaldırmak zordur.
Yol, yolunuz; hayatınızdır. En azından hayatınızın bir kesiti.
Eğer yol alamazsanız, hayatınız güdük kalır, ufkunuz dar.
Ve bir kancıkla yola çıkarsanız, geride kalanlar, ihanet ve aldatılmışlık
duygularıdır. Bir de hayalkırıklığı vardır ki, önceki iki duygunun
baskınlığından hissiyatınızda geride kalır. Buna ne kadar uzun
süre izin verirseniz, o kadar mesafe kaybedersiniz yolununuzdan.
O yüzden, hayallerimizi kırdıralım elbette ama, süreli de olsa,
yitirmeyelim. Yiten, yolumuzdur çünkü; hayat yolumuz.
Kancıklar, yol değiştirmeye yol-yollar ararken, önceden uyarmazlar
yoldaşlarını. Zaten, kancıklık da budur.
Yolun neresindeyse o yerinde, birden, beklemediğiniz bir zamanda,
anda; ihanet, aldatılmışlık ve hayalkırıklığı duygularıyla baş
başa kalırsınız. Yoksa, yol yakınken dönelim diyene, kancık denmez,
ayıptır.
Kancık ise, kancıklık ederek girmeyi göze aldığı yeni yolda,
ebediyen kancık kalır. Kancıklık yapan, artık kurtulamaz o yoldan.
Çünkü, yolunu -bir kez bile olsa- kancıklıkla çizmiş olduğunu
bilir.
Bu nedenle, çizilmiştir artık o. Eğer cahil ya da inkarcı değilse;
önce kendi ruhunda çizilir. Çünkü, kancıklık etmiş olduğunun aşağılanmasını
yaşar ruhunda. İlk çizik, budur.
Sonrakiler, ne kadar az cahil olduğuna bağlıysa da; bir çizik
daha farzdır, kancık ruhta. Kancıklık eden, karşısındakinden kancıklık
bekler ister istemez.
Bu nedenle, bundan sonra girdiği-gireceği her yolda güvensizdir
artık. Çünkü artık, kancıklık olasılığı, ruhuna girmiştir. Artık
ne kendine, ne de karşısındakine güvenebilir.
Üstelik, bu duyguyla yapayalnız.
Çünkü güven, yoldaşlığın temelidir. Kendine güvenmeyen, karşısındakine
güvenemez. Güven vermeden ve almadan alınan ya da ulaşılmışması
beklenen bir yol da, yol değildir, mutlaka sonu vardır.
Yol olan yolların, sonu olmaz; yol olan yollarda hayaller son
bulmaz.
Bu nedenle, yeni hayaller peşinde çıktığı yeni yol-yollar kancığın,
mutlaka sonlarla ve yeni hayalkırıklıklarıyla sonuçlanacaktır.
Kancık, bir sürtüktür artık, yol sürtüğü. Kirlenmiş ruhunun esiridir
yollarda, yollarında. Güvensizliğe esir kıldığı ruhu, oradan oraya
sürterek bulduğunu-bulacağını sandığı yeni yollarda iyice örselenecek,
iyice kirlenecek, zamanla da kaşarlanacaktır maalesef.
İşte o zaman kancık, kancık sözünü bile arayacaktır. Kaşarlanmış
kancıklara, kancık da denmez çünkü.
Bu nedenle, kancıklığa maruz kaldığınızda; kendiniz için üzülmeyin,
sevinin arkadaşlar. Tamam, yolda bırakılmışsınızdır, ihanete uğramış,
aldatılmışsınızdır ama, -hiç değilse-, bir kancık çıkmıştır artık
hayatınızdan.
Yeni yolların, hayallerin önü açılmıştır. Yolunuz açık olsun.
Kancıklara ise, geçmiş olsun. Kancık ruhları şen, hayatları bahtiyar
olsun. Nasıl olacaksa, yine de, istedikleri gibi olsun.
29 Temmuz '03, Londra
karakol
Yeni semtimiz, Brixton. Londra'nın güney, güneybatısında, biraz
maceralı bir yer. Kalabalık. Yarı işçi, yarı sanatçı, yarı beyaz
yakalılar semti. Demografik yapı hemen göze çarpar nitelikte.
Nüfusun ağırlığı siyahlardan, Afrikalı ya da Afrika kökenlilerden.
İşçilerin, fakirlerin, evsizlerin, uyuşturucu satıcıları ve fahişelerin
çoğunluğu da.
Uyuşturucunun envai çeşidi, metro istasyonundan çıkar çıkmaz burnunuza
dayanıyor. Uyuşturucu satıcıları ve içicileri, polis ortalıkta
olmadığı zaman, semt meydanındaki parkları işgal ediyor neredeyse.
Zaman zaman saldırganlar. Tepelere uzanan ana caddelerde, parklarda
fahişeler mesaide.
Barlar, publar, konser salonları, her türden eğlence yeriyle
dolu Brixton. Bu memleketin namlı yağmurlu ve puslu havasına rağmen,
semt meydanı gece gündüz kalabalık. Suç oranı da bir hayli yüksek.
Polis ve ambulans sirenleri gece-gündüz inlemede.
En eğlencelisi de, bir ya da birkaç polis aracı ciyak ciyak geçerken,
aynı anda, karşı yönden de bir başka polis grubunun aynı telaşla
gelmesini, bunların karşılaşmalarını izlemek. Acaba birbirlerini
selamlıyorlar mı, gülümsüyorlar mı böyle kaşılaşma anlarında diye
de ısrarla meraklardayım hala. Ama o kadar hızlı geçiyorlar ki,
o araçlardan birinde olmadan bu merakı gidermenin imkansız olduğunu
bir yere kadar da olsa kabul etmek, sanırım makul çözüm.
Polis, harbiden çok meşgul görünüyor Brixton'da. Kolay değil,
iki isyan var semtin tarihinde. Ortalık yalnızca sokak serserisi
değil, düzen serserileriyle de dolu. Solcular, anarşistler, her
nevi marjinal gırla sokaklarda.
Şimdilerde Brixton'a taşındığımı söylediğimde söylüyorlar, daha
önce buraya taşınmamı tavsiye edenler de söylüyordu; üzerinde
fazla para taşıma, soyulursun, diye. Önceleri sinirlenip, ulan
fazla para nerde deyyus, diye mırıldanıyordum içimden ama, üst
üste gelince uyarılar, kıllandım. Tamam not aldık ama biraz abartmıyorlar
mı?
Kayıt için semtin polis karakolunda sıraya girdiğimde geldi sorunun
cevabı. Kuyrukta bekleyenler için aynen şöyle bir uyarı vardı:
Eğer bugün soyulduysanız, lütfen sıranın önüne geçiniz.
Tam bunu okurken, her gün imza vermeye geldiği için söylenmekte
olan bir genç, yalnızca imza atıp gideceği gerekçesiyle önüme
geçmeyi teklif ettiğinde; zamanınımın sınırlı olduğunu ve hayır
demeyi bir an bile aklımdan geçirmemeye uğraştım, doğal seleksiyona
kurban gitmeyeyim çıkışta diye. İngilizce, estağfurullah, lafı
mı olur, buyrun buyrun, demeye uğraşırken arkadaşa; hah, dedim
kendime de, birader, nihayet geldin işte tam yerine.
Karakolda anam ağladı tabii ki. Halbuki, bu memleketin karakollarında
şansım dönmüştü, hep iyi davranışlarla karşılaşmıştım. Kayıt yapmasını
beklediğim kadın, ne zaman taşındığımı sordu, ben de söyledim.
Daha önceki adresten ne zaman taşındın, dedi, onu da söyledim.
Mal mal, çünkü tam burada sıçtık. Çünkü iki tarih arasında neredeyse
bir buçuk aylık boşluk var. Anlat şimdi, şu kente taşındım, orada
gittim kayda ama, o gün görevli memur meşguldü; derken o kentten
bu kentteki bir otele taşındım falan da filan.
Kim dinler? Kanunun bekçisi yakaladı, kurallar belli: Bir yere
taşındın mı, ilk hafta yaptıracaksın kaydını polise. Belgenin
arkasında, ahana nal gibi yazıyor diyor kadın acaip ama acaip
memnuniyetsiz, belki en kötüsü değildir ama çok çok kötü bakışlarla.
Arkadaş derhal kilitlendi maalesef yine kendi normali kapsamında.
Kadın tek başına çapraz sorguya geçti ama al bakalım alabilirsen
bir kelime zanlının ağzından?.. Konuşabilsem, biraz da olsa yalvaran
gözlerle bakıp, help please! diyebilsem, belki sorun çözülecek.
Kadının bütün yapacağı, yeni adresi elindeki kağıda ve kendi defterine
yazıp, o heybetli mühürlerden birini daha basmak kağıda, zavallı
kağıdıma.
Aslında, adresi kanıtlayacak birşey bile istemiyorlar. Normalde,
bu duruma düştüyseniz yapmanız gereken, salak olmamak. Madem ki
kuralları ihlal ettiniz ve bunun farkındasınız; madem ki bunun
aksini ispat edebilecek bir soru sormuyorlar; bu durumda, beyaz
mı beyaz, anaların ak sütü gibi helal beyazlıkta üstelik, uygun
tarihli yalanı söyleyebilmek.
Olmadı. Polis de soruyor şimdi, neden kuralları ihlal ettin,
diye? Arkadaş ise yalnızca susuyor, boş gözlerle bakıyor; hayatına
girebilecek yeni bir boşluğa, kanundan gelebilecek her türden
darbeyi almaya hazırlanıyor. Ah ulan hayat, diyor arkadaş, çok
ama çok pişman.
Kadın anladı herhalde yapabileceği her şeyi yaptığını, kalanını
da göğüslemeyi kabullendiğini zavallı ve ezik durumda olduğu açıkça
görülen zanlının; acıdı, affetti, kendi kendine vazgeçti sorulardan.
Bu musibet bu alçağa yeter dedi içinden belki de ve beklenmedik
bir zamanda, aniden, hiçbir şey söylemeden gitti. Gitti, masasına
oturdu, toplam bir buçuk dakika süren işlemi yaptı ve kayıt kağıdını
fırlattı Brixton âlemlerini zehirlemeye hazırlandığından şüphelenilen
zanlının.
Bir karakol macerası da böylece kazasız belasız kapanmış oldu.
Bir daha mı zamanında kayıt yaptırmamak, pişman ama gerçekten
pişman olmak, işi böylesine hıyarca rastlantılara bırakma salaklığında
ısrar etmek?!. Hele şimdi, Brixton'da. Asla.
Hala salağız ama pişmanlıklardan da pişmanız. Ve bu nedenle kayıttayız
artık, iyicene kayıttayız, olabildiğince kayıtta, maalesef ki
ne maalesefler maalesef maaleseflere. Hayatın kayıtlarındayız
nihayet. Bravo valla. Kaydola.
12
Temmuz '02, Londra
zaman-lama
voleybol oynarken,
yarıştığım kategoride yüksek bir hücum oyuncusuydum. eğer, topla
en yüksek noktamda buluşarak hücum yapmayı başarırsam, etkili
olabiliyordum doğal olarak. kendi kategorimdeki en iyi savunma
için bile, mücadelesi çok zor bir hücum oyuncusu olabiliyordum
böyle durumlarda.
ama zamanlama
sorunum vardı. sanırım kulaklarımın yarı sağır olmasının da katkısıyla,
zamanlama meselesi yüzünden, bir türlü, varolan fiziksel gücümü,
en etkin şekilde kullanmayı beceremiyordum. bizim koç ve hatta
takım arkadaşlarım o kadar illet oluyordu ki bazen, dayak yiyeceğim
diye tırsıyordum. mesele, pası, kendi en yüksek noktamda alıp,
hücum yapmaktan ibaretti. ama her zaman olmuyordu; çünkü, bu konuda
yeteri kadar çalışmıyordum. zamanlama konusunda.
halbuki, zamanlama,
sonraki hayatımda da hep sorun oldu. en güçlü olduğum zaman ve
durumda hamleler yapmadığım için, çok zaman yitiridim zaman zaman.
aslında hep utandım hayat oyununun, paslarını hamleye, hele hele
hücum hamlelerine çevirmek durumu yaratmasından. çünkü, hayatın
pasları eşit dağılmıyor herkese. ve hayat oyunu, parke salonda
ya da kumda oynanmıyor; sahada oynanıyor, gerçek sahada.
zaman, şu,
bazen her an varolan, bazen hiç olmayan zaman. istesek de istemesek
de; akıp giden, tutulamayan, depolanamayan, saklanamayan, durdurulamayan.
zaman.
zaman akıp
gitti yine. son riko yazısını geçen yıl 8 haziran'da yazmışız
brighton'dan. yer, demişiz başlığına, ananın yeri diye bitirmişiz.
bir yıldan fazla zaman, akıp gitmiş. yitmiş mi? umarım, hayır.
çünkü, o zamandan
bu zamana, yalnızca adresler ve telefon numaraları değil, zaman
da, zamanlama da, değişti. o zaman brighton'dan buraya, şu anda
bulunduğum otele taşınmıştım, bu kez cambridge'den taşındım. ama
o zaman aynı mesafeyi 6 ayın sonunda almıştım, bu zaman, 33 gün
sürdü.
buraya, bu
memlekete geleli, neredeyse tamı tamına bir buçuk yıl olmak üzere.
bir buçuk yılda, -oteller hariç- 5 adres değiştirdim ve en az
5 telefon numaram oldu doğal olarak. cep telefonu kullanmadığım
ve işim gereği, nerede bulunduğumu neredeyse günlük olarak patronuma
bildirmek zorunda olduğum için; utanır durumdayım bir kez daha.
çünkü, patronum artık benim telefon numaralarım ve adreslerimi
kaydetmekten, durmadan evsahiplerine referanslar yazmaktan sıkıldı
ve dahası yorulmak üzere. bu nedenle, altıncı adres ve buna bağlı
telefon numaramın hiç olmazsa bir yıllığına değişmeyeceğini umuyor,
bunu diliyorum.
bunları neden
yazıyoruz peki? şundan: zamandan ve zamanlamadan.
geçenlerde
metrodan çıkarken, bir film afişine gözüm takıldı. okuyunca, düşüyordum
neredeyse. nedense, o kadar aklım karıştı ki, anlatamam. aylardır
afişte yazan sözleri düşünüyorum. tam hatırlamam mümkün değil
ama şöyle yazıyordu afişte: talented mr. ripley is back. older.
wiser. and as john malkovic. görenleriniz vardır mutlaka, adı
''yetenekli bay ripley'' diye türkçe'ye çevrilen filmi. bu da
girmiştir gösterime, çoktan izlemişsinizdir belki.
riko da, geri
dönüyor şimdi. bir yıl daha yaşlı. daha akıllı. ve daha iyi bir
oyuncu bu zamanda. çünkü, artık zamanlaması daha iyi. artık çalışıyor
çocuk. ve bizimki, pekçoğumuz gibi, kendini hala çocuk sanıyor.
ne kadar yaşlansa, akıllansa, buna çare yok. çünkü, herif, böyle
kalmak istiyor.
ama unutmayın,
çocuklar acımasızdır. pekçoğumuz gibi. çünkü, cahillerdir. kör
cahillerdir. oysa cehaleti tahsil almaz, çalışmak alır. ders çalışmak,
dersini çalışmak. zamanı ve zamanlamayı çalışmak. sormak, soruşturmak,
sorgulamak. sorusu olmayanın, kuşkusu yoktur. kuşkusu olmayanın
da, cehaletten kurtuluşu.
ne demiştik
daha önce: doğru soruyu, doğru zamanda, doğru yerde, doğru biçimde,
doğru nedenle ve doğru kişiye soracaksın; boşuna dolaşmayacaksın
konuyu, koruyu. zamanı. ama nihayetinde, tüm bu sonu gelmez döngülerin
halka halka genişleyerek ilerlemiyorsa ve başındaki doğru kişi
sen değilsen de, cehalet baki kalır. gerisi önce tahsil. sonra
tahsilattır.
ve unutmayın
çocuklar, kör cehalet de olsa, hayatta her şeyin bir tahsilatı
vardır. nasıl tahsil ettiğinize bakar. tahsilinizde, iç hesaplaşma
varsa, o iç hesaplaşmalarınız, hayattaki tahsilatlarınızdır. ve
onlar, eğer kör cahil değilsek, yalan söylemezler. hesabı koyuverirler
akıllarımıza, yüreklerimize, vicdanlarımıza. yeter ki, vicdanlarımıza
ulaşacak tahsilimiz, sorumuz, kuşkumuz olsun. cehaleti alır. ancak
bu alır. çalışmak alır. dersini çalışmak, hayatını, zamanını,
zamanlamanı çalışmak.
hayat analizi,
geometri değildir çünkü, iki noktadan bir doğruya ulaşamaz. iki
yanlış bir doğruyu götürmez hayatta, bu nedenle hayat sallamaya
gelmez. bazen, değil bir yanlış, bir eksik doğru bile, sayısı
ne kadar çok olursa olsun varolan bütün doğruları siler geçer.
bazı zamanlarında hayatın, bir eksik doğru bile çok tehlikelidir.
hele ihtiyaç zamanında. ihtiyaç zamanındaki eksiklik, sonradan
giderilemez, boşluğu doldurulamaz çünkü; biter, gider ve yiter.
kalan yalnızca, bellek ve boşluğun yarattığı tahribattır. ki o
bellek ve tahribat, tahsilde de, tahsilatta da ister istemez hesaba
katılacaktır.
biliyorum,
hiçbir mahkeme kimseyi bu yüzden cezalandıramaz. ama vicdan denen,
iç hesaplaşma denen hayat mahkemesi, affetmez, eğer cahil değilseniz.
kendi mahkemeniz, vicdanınız varsa.
yoksa mı?
yoksa; hayatımız
gerçekten tehlikede çocuklar. cehaletimiz nedeniyle acımasızca
yitirdiklerimiz çünkü, kendi hayatlarımızdan başkası değil.
08
Haziran '02, Brighton
yer*
Merhaba.
Başka da iyi
bir söz duyacağınızı sanmıyorum. Varsa isteyen, başka kapıya yine.
Kuzu kardeşim
iyice kartlaştı, burada klavyeyi koyacak yerim de yok, bu nedenle
gâvurun klavyesinde yazıyoruz yine.
Anlaşılacağı
üzere sinirler bozuk hâlihazırda. Yeteri kadar içkim -alkollü
olandan sözediyorum- yok ve bu memlekette her yerde içki içilebiliyor
ama gece 10:30 ya da 11:00'den sonra bakkalda satılmıyor. Hâlâ
öğrenemedim 10:30 mu ya da 11:00 mi olduğunu son satış saatinin...
Çünkü ihtiyacım olmadı, hep oldurdum içkimi. Bu akşam kazaya kurban
gittik anasını satayım, kazaya! Sinema falan gibi iyi niyetli
hadiselere girdik, film bittiğinde kapanmıştı s.ktiğimin yerleri.
Neyse ki yeteri kadar yok ama biraz var. Zıkkımlanıp olanı, zıbaracağım
zıbarabildiğim kadarıyla. Dilerim bir sürpriz olur da yetmeyenle
yetinebilirim. Olmadı, sabaha kadar sinir! Sinir!
Bir daha mı
iyi niyet, sinema falan, hak getire. Sinemanın yolu, off-licence'tan
(bakkala, daha doğrusu içki satana böyle diyorlar bu s.ktiğimin
yerinde) geçer bundan böyle. S.ktiğimin içkisi öyle pahalı ki,
yeteri kadar alıp stoklamak boru değil harbiden. İlk defa zengin
olmak istedim hayatımda, buraya geldikten sonra, sırf bu yüzden.
Neyse, tıraşa
başlayalım şimdi... Bakalım ne çıkacak?
Hani saçma-salak
bir laf vardır ya, "cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla
döşelidir" diye. İtiraf ediyorum, sonunda ikna oldum. Ayrıntıya
girmeyeceğim ama, Riko biraderinizin, kadınların 'genelde' aptal
olduğuna ikna olması da uzun yıllar almıştı. Kötü insan olmadığı
tezinden vazgeçeli bile henüz birkaç yıl oldu, oluyor. Varmış
anasını satayım, hem de fazlasıyla. Bu konudaki en basit ölçeğim
de şu: İyi niyetini ve hoşgörünü sömüren kimse, bil ki o kötüdür.
Kendime solluyorum, aman diyeyim üstüne alınmasın kimse. Alınanın
da orasına burasına ... . O da, küfür yasak diye. Yoksa söyleyeceğimi
iyi bilirim ben. Bennnnnnn!
Aylardır bir
kelâm uzatamıyorum yine, çünkü kafayı iyice yemek üzereyim, elim
dilime, kalemime gitmiyor, düşündüklerim, hissettiklerim içimde,
içime patlıyor. Sinirlerim bu kadar bozuk olmasaydı, yine bir
söz söyleyeceğim, içimin dışına çıkacağı falan yoktu. Çıktı mı?
Sokayım çıkana!
Aklıma geldi
şimdi, çok sevdiğim bir hikâyedir. Sokmak deyince geldi, çok eski
hikâyedir aslında, çoook eski. Anlatıp kaçıyorum, içkim bitmek
üzere. Son paraya kıyıp kulübe gideceğim. Ya da daha anlaşılır
ifadeyle, kerize geleceğim. Burada geç saatlere kadar açık olan
içkili yerlere kulüp diyorlar ve girerken de s.ke s.ke giriş parası
ödüyorsunuz. Ödeyeceğim diyetimi anasını satayım. Aybaşına kaldı
bir hafta (15'i, bizim işyerinde.)
Hikâyeye geçiyorum,
sokmaktan aklıma gelen hikâyeye, hayatımın belki de en anlamlı
ilk hikâyelerinden ilkine.
Rahmetli ulu
Manitu, devletin karayolları şirketinde çalışırdı, yol yaptıkları
için yol olmayan yerlerde. Birkaç kez bizi de götürdü çalıştığı
yerlere, harbiden sağolsun. Sayesinde, kendi başıma hiç tanıyamayacağım
insanlar tanıdım, yaşayamayacağım yaşamlar yaşadım. Bizi diyorum
çünkü büyük kardeşim de vardı. Gittiğimiz yerin adı Kiraz'dı.
Bilmeyenler
için, sanırım İzmir'in ilçesi hâlâ. Buralarda Kirazlı varsa, aman
diyeyim alınmasın, 30 yıl önce çok küçük, hatta çevresinde yolu
az bir yerdi. Yoksa babam, canım babam, ulu Manituların Manitusu,
bilgeler bilgesi, babalar babası babam, babamız, neden orada olsundu.
Oldu, itirazı olana hikayenin sonunda sokayım. kolumu. Vazgeçtim
sokmaktan, sözümü bile midem kaldırmadı yine. Artık hikaye:
Dönüyoruz
İzmir'e... Ödemiş üzerinden... Önce Ödemiş'e gideceğiz, garaja
geldik, minibüs bekliyoruz. Güzel memleketimizin her daim, her
köşe başındaki delilerinden biri de garajı seçmiş mekân olarak.
Deli ya bu deliler, delilerden Kiraz garajındaki bağırıyor, minibüse,
Ödemiş'e giden minibüse yolcu toplamak için çığırtkanlık yapıyor
kendi deliliği hesabınca. "Geeel, geeeeellll, geeeelllllllllll"
diyor, "gelenin de geldiği yere* sokayım, gelmeyenin de!"
* : açmaya
gerek var mı?
20
Mart '02, Brighton
Dolma
Yaşam, arka
planında beklenmedik sürprizlerle doludur. Gelecekler her zaman
kestirilemez, öngörülemez. Yolda olduğu bile farkedilmez bazen
geleceklerin. Geldiğinde, nedenini sorgulamak için geçtir bazen.
Geç, geçmiştedir çünkü. Kimi geçler umarsızdır, çaresizdir. Geçmişe
hapsolur tamamen, dönüşü yoktur. Çıkışı, kaçışı da.
Kalanlar yitirenindir,
züğürt tesellisidir. Çünkü boşalmıştır bardağın diğer yarısı.
Kimi zaman yarısı dolu olan, tamamen boş olandan daha boştur.
Boşluk boşluktur çünkü, acıtır insanın içini. İçi görünmez insanın,
acıyan yerleri. Yaşamın görünmeyen ardı, geleceği gibi.
Boşluk, paralar,
yaralar. Yüreğini aralar insanın. Aralanan yerdir boşluk. Ne girse,
ağırlık yapar. Zaman doldurur aralığı en kolayından. Dolan yer,
boşalandır aslında. Tükenenin, bitenin, artık olmayanın yeri.
Artık olmayan, yoktur. Varolanın varolmayarak yarattığı boşluk,
yokluk, yoksunluktur.
Dolan ise
dolgudur; her ne olursa olsun. Dolgu, yokluğun sonucudur. Dolan
yerleri acır insanın, yoksun yerleri. Yokluk, ağırlık yapar. Kimi
zaman taşınmaz, taşınamaz. Boşalan yerleridir yüreğin, acıyan.
Yüreğiyle acır insan, sevinir, yaşar. Yaşam, önünde ardında acımasız
boşluklarla doludur. Zamanın bile dolduramadığı, dolduramayacağı...
Acır insan boşluktan. Boşluk kolay taşınmaz, taşınamaz.
Boşluğu insan,
vaktiyle dolmuş olan yerlerinde hisseder. Dolmadan boşalmak olmaz,
olmayan boşalmaz. Boşalan su gibidir, hava gibi, gittiği yerin
şeklini alır, halini. Boşluk, boş, boşta kalansa, katıdır, gidenin
şekliyle kalır. Acıtır yokluğun katılığı insanın yok, yoksun yerlerini.
İnsanda hal, ufuk, umut bırakmaz. Umudu tükenirse, boşalır insan;
kolay dolmaz.
17
Şubat '02, Londra-Brighton
Hücre
Kanat Efendi'nin
Türkiye'nin en çok satan gazetesinden cümle âleme ilân ettiği
gibi, memleket sizlere emânet, İngiltere yollarını arşınlamaya
başladık bir aydır. İşyerimiz BBC, mâlum Londra'da olduğu, kendimiz
de Brighton'da ikamet ettiğimiz için, tren raylarını arşınlayarak
başladık İngiltere maceramıza.
Önce bilmeyenler
için aktaralım; Brighton, Londra'nın güneyinde, kasaba irisi bir
sahil kenti. Atlantik'in British Channel denilen kısmının kıyılarında.
Brightonlılar, "gay/lesbian kenti" diye anıyorlar memleketlerini.
Vardır bir bildikleri herhalde.
Söyledik ya,
rayların üzerinde akıyor yaşamın bir kısmı. Riko biraderiniz gibi,
trenler dolusu insan aşağı yukarı bir saat süren yolu katediyor
her gün. Ama buradaki tren yolculukları biraz farklı seyredebiliyor
icabında.
Mâlum, medenî
memleket. Öyle bizdeki gibi haddini bilmez "içelim-içmeyelim"
tartışmaları falan yok. Bir defa trenlerde içki içmek serbest.
Hatta satışı da yapılıyor. Elin İngiliz'i, işinden evine giderken
treninde birasını, viskisini, votkasını yudumluyor isterse. Ne
bileyim, isterse kafasına dikiyor. Karışan, görüşen yok. İçen
rahat, dolayısıyla içmeyen de. Ne güzel!
Biz -biz dediğim,
34 yıllık yaşamımızın 27 yılını fiilen işgal eden zat-ı muhterem
kişi ve bendeniz- medeniyetin geleceği bu noktayı yıllar öncesinden
görüp memleketimizi de muasır olanların seviyesine çekebilmek
için ne çabalar harcadık İzmir-İstanbul arasında. Bilfiil mücadele
ettik yıllarca. Ta ki aklı evvel birilerinin otobüste içki içmenin
"yassakh" olduğu hükmüne ulaşmasının bizlere sirayet
etmesine kadar. Bu hükümle girdi İzmir-İstanbul arası yollara
içki yasağı.
Hey gidi yıllar
hey! O kadar da söylediydik, "sana ne kardeşim, biz mi kullanıyoruz
otobüsü?" diye. Nerede duyarlı, hassas yaklaşımlar! Hâlâ
tartışıyorlarmış güzelim memleketimde, içsinler mi, içmesinler
mi!
Sana ne be
kardeşim? Güzel kardeşim, buralarda bile fıtık ediyorsun adamı…
Neyse, biz
6 aylığına da olsa, aştık bu meseleleri. Bundan sonrası için bayrağı
mâlum arkadaşlarıma teslim ettiydik zaten yola çıkmadan önce.
Gerekeni yaptıklarına eminiz. Riko biraderiniz de, en iyi şekilde
temsil etmek için onları, uğraşını sürdürüyor. İşi daha kolay
tabii, yukarıda izaha giriştiğimiz nedenlerle. Mâlum, medenî memlekette
kendileri.
Yine de, bilindiği
gibi bu içki içme hadisesi akıllı, mantıklı adamın işi değil.
Ruhunda biraz da olsa tahribat bulunmayan kişi, öyle kolay kolay
içki içip hırpalamaz, hırpalamamalı kendini. Bilim insanlarının
izah ettikleri gibi, beyin hücrelerini de öldürüyor meret. Gerçi
öldür öldür hala bitiremedik şu hücreleri ama çok fazla da kalmamıştır
herhalde, zannımızca.
Bir de, öldürmeyen
Allah öldürmüyor durumu var tabii…
08
Aralık '01, Ayaspaşa
Göt
-----
Klasik yazı
başlangıçları vardır ya, yazar zaman kazanmaya, yer doldurmaya
uğraşır. Ne yazacağımı bilemeden oturdum daktilonun (şimdi bilgisayar)
başına gibilerden. Benim de durumum bu aynen. Yazma o zaman, diyeceksiniz,
ki haklısınız. İçini dolduramazsak yazının, bunu da çöpe göndereceğiz
tabii. Çöplükte bunlardan o kadar çok biriktiki harbiden.
Mevzu geliyor
galiba ufaktan. Dün gece bizim mâlum mahalle kahvesinde yine lise
arkadaşlarımdan biriyle geyikliyorduk, sonu gelmez ovalardan,
vâdilerden süzülerekten. Sorunumuz, sorunsalımız hatta, oyundu.
Neden iyi
ve düzgün oyunlar oynayamıyorduk?
Neden hâlâ
oyun denince akla, aradan geçen onca yıla karşın, bisküvi reklamı
tadında, hemen onun adı gelirdi? "İs-sim! Şşeh-ir! Hay-vann!"
Neden oyun
arkadaşlarımız sınırlı ve hatta sinirliydi hep?
İyi ve dürüst
oynayınca, neden hile-hurda yapılıyor, hiç olmadı, çare kalmadı,
oyunlar bozuluyordu?
Benim tezim
hazırdı zaten yıllardır. Saldım ortama. Bana göre, son çare olarak
oyunu bozmayı bile göze alan bu densizler, kifâyetsiz muhterislerdi
ve sınırlı kapasitelerine karşın ihtiraslarına sınır koyamayan,
direnemeyenlerdi. Burada kalsalar sorun değildi. Ama bunlar, sınırlı
kapasiteleri nedeniyle oyunun sınırlarını hep kendi seviyelerinde
tutmak istiyor ve bunun için de her türden yolu mübah sayıyorlar,
ne gerekiyorsa yapıyorlardı.
Bu nedenle,
bu kifâyetsiz muhteris yavşakların pislikleri nedeniyle yani,
yeni oyunlar kuramıyor, varolan salak eğlenceleri içinde sıkım
sıkım sıkılıyor ve sığım sığım sığınmaya uğraşıyorduk sığınaklarımıza.
Herkese göre değişiyordu tabii sığınak. Kimininki evi, kimininki
rakı şişesi.
Bizimki, yeni
bir boyut, endam katıverdi aniden konuya. "Türk sandartları"
dedi yılların kankası. Ben kendisine "ıpış" derim bu
arada, tanıştırayım. "Türkiye standartlarını aşma damgası
yediysen, sıçtın bu hayatta" diye ekleştirdi.
"Vay
babo!" oldum harbiden, "Vışşşşhhh!" dedim, "Pehhhhhhhhh!"
diye içleştirdim, içimde hissettim. Üstelik bunun anlı şanlı kurumu
var, Türk Standartları Enstitüsü diye devleştirdim. Damgası var
nal gibi TSE, diye kıçımdan yaklaştım. Binası var, hergün önünden
geçiyorum evden çıktığımda diye ağlaştım. kanat acıdı halime,
bir kesme aldı yanağımdan. "Pilavdan da al, istersen"
dedim, duymazdan geldi. ıpış, kız çocuğu olduğu için anlamadı
diyaloğu yahut anlamazdan geldi.
Panik! Şimdi
kaldım mı binayla başbaşa... Çünkü bunların eve gitmesi için o
binanın önünden geçme zorunlulukları yok. Benimse evime ulaşabileceğim
en makul yol oradan geçiyor ve mâlum havalar soğuk bugünlerde
güzelim memleketin her daim (ve de daim kalacakkkk!) köşesinde.
Az sonra kahve kapanacak, ert hepimizi elektrik süpürgesi sesi
ya da sapı tehdidiyle deşalayacak ve zât-ı muhterem kulunuz mal
gibi ortada kalacak. Panik harbiden!
(Bu yazı da
çöpe gidecek galiba. Bu espri batu'dan arak bu arada. Yıllar önce
bir ara bununla aynı gastede çalıştık, çok kısa bir süre. Beğenmediği
haber boşa gitmesin diye, çöpe manşet yapmayı önerirdi arkadaş.
Yazılarınızı ona göre yazın diye söylüyorum, kulağınıza küpe olsun
sevgili batug.com'cular, özellikle altıncı adamlara diyom, hehe!
Çok pis küfreder batu abiniz.)
Eeee, n'oldu
panik olduysak?! Ne olacak, sığındık sığınağa sığınağa. Salladık
en sunturlu küfürleri sınırlara, standartlara. Sonra da sallana
sallana geçtik o meş'um binanın önünden. Geçerken de söyledik,
"Senin sınırını, standartını iterim, kakarım" dedik.
Götüyle güldü.
Arnavut fıkrasını hatırlattı, başını gösterip "Buna göt derler"
dedi. Ekledi pis pis sırıtaraktan, "Bütün götler baş oldu
da ondan" diye. Biz de ona Can Yücel abimizin standardından
cevap verdik, "Bizim memlekette göte göt derler" dedik.
Göt oldu. Göt. Götümün standardı.
31
Ekim '01, Ayaspaşa
Kayıt
Uzun zaman
oldu selâmı sabahı keseli. Elimiz kalemde, dilimiz kelâmdaydı
yine ama yazıyla geçinenlerin ifade biçimiyle, "yazı çıkmadı."
Çıkmadı mı çıkmaz meret, görünmez olur, tıkanır kalır ruhunda,
böğründe.
Yüktür aslında.
Alın kalemi elinden yazıyla yaşayan, oynayan, eğlenen insanın;
salın yalnızlıklar âleminin en derin, kör kuyularına. Aman diyeyim,
yazı, herkesi sansürden korusun.
Ancak sansür,
içindedir bazen insanın. Ruhuna, yüreğine saplanır, yapışır kalır.
Sihirli bir savunma mekanizması, kendimize bile itiraf etmediğimizi
sandığımız o çok derinlerdeki burkukluklarımız, yüreğimizdeki
buruk ve belki de acı tat, gizli bir ağla tutar usa giden tüm
yolları.
Sansürünüz,
yükünüzdür artık.
O -kahpeliği
de size ait olan- gizli ağın çok dar pencerelerinden sızan ışığı
yakalayıp, peşine düşerseniz derinlerdeki ödlekliğinizin, ödleklerinizin
peşine, usa ulaşan yolda en azından bir şansınız daha var demektir,
içinizdeki sansüre karşı.
Akıllı olunuz.
Bu lafı üç
(3) kez art arda söylediğim son defasında, suratım şans eseri
parçalanarak buruşmaktan kurtulduysa da, boynumda küçük bir faça
bıraktı kavanoz dipli şişe. Bu şansı iyi kullanmaya karar verdim
o andan itibaren.
Şans, ikinci
defasında sizden yana olmayabilir harbiden. Ve bedeli de, bildiğinizden,
beklediğinizden çok daha ağır olabilir. İçleğinizin tahayyül edemediği,
idrâkınızın alamadığı, izleğinizin öngöremediği, ruhunuzun taşıyamadığı
bir bedele dönüşebilir. Bunca insan haybeye intihar etmiyor, değil
mi?
Bu nedenle,
şansını iyi kullanması gerekir insanın, rakı şişesi boğazına dayandığında.
Yakaladığı şansı, ışığı tutması ve dar, çok dar, olağanüstü dar
bile olsa, süzlülerek gizli ağın penceresinden, usa, aydınlığa
koşması gerekir. Ben değil, mantık öyle söylüyor. Bir de rakı
şişesini boğazınıza dayayan el.
Ve asla ve
asla unutmamalı ki, kaydı üç kez olan yalnızca Allah'tır ve çocukluk
oyunlarımızın mızıkçılıklarında kalmıştır. Yaşam oyununda her
kayıp, bir (1) kayıptır. Allah'a havâle edilip görmezden, dahası
yitmezden gelinemez kayıplar, çocukluk mızıklamalarımızda olduğu,
olabildiği gibi.
Yaşam, mızıklamadan
oynanmak zorundadır çocukluktan çıkınca. Çünkü yaşamın kaydı birdir
ve bazen tektir. Akıllı olalım. Değil mi?
29
Eylül '01, Ayaspaşa
Salak
Bugün evde
yeni bir çalışma başlattım. Kendime Salak Köşesi hazırlıyorum.
Çok da basit, sıkı bir salağa yakışırcasına basit. Not almak için
kullandığım arkası basılı A 4 kağıtlara, irili ufaklı "Ben
bir salağım", "Salağın önde gideniyim" türünden
vecizeler yazıp, çalışma masamın dönük olduğu köşeye asıyorum.
Böylece günün
uyumak dışında kalan neredeyse tümünü geçirdiğim masadan kafamı
kaldırdığım anda, kendi gerçeğimle göz göze geliyorum. Çalışmayı,
yani Salak Köşesi'ni zenginleştirmeyi planlıyorum şimdi. Mesela
bu yazı. Bunu da basıp, köşeme asacağım. Salak Köşeme.
Aslında
o köşeye başka şeyler de asmak isterim ama, o zaman ne köşe yeter,
ne de evin tüm duvarları. Bir de, eve gelen giden oluyor tabii,
ara sıra olsa da. Bu durumda biri tüm kadroyu bir arada görse,
ne bir arkadaşım, ne de başkası kalır yaşamımda.
***
Ne garip,
yaşam ilerledikçe tanıdık yüzler, alınan-verilen selamlar sürekli
artıyor, kalabalıklaşıyor. Ama kafadaki arka (ve yaşama kendi
boyutuyla bakan gerçek) planda, her geçen gün yalnızca ölülerimin
gerçekten gülümseyen yüzleri çoğalıyor. Bizler burada çoğaldıkça
seyrekleşir, yıvışır, yılışırken, ölülerimiz bizler için endişelenen
yüzlerini gülümsemeyle perdeleme çabası içinde, kaygıyla izliyor
olan biteni.
Her günkü
sabahlardan değildi bu sabah. Çünkü her günkü ihtiyaçlarımı hallettikten
sonra, yapacak iş kalmadı. Elimde bir kahveyle ebleh ebleh bakınırken
evde hangi kitap, boya ya da müzik ruhumdaki çöküntüyü bir an
olsun benden uzaklaştırabilir diye, kendimi not almak için kullandığım
kağıtların üzerine durmadan "Ben bir salağım" yazarken
yakaladım. Sonra işi büyüttüm, kalem türlerini kattım. Ardından
boya kalemleri derken, oldu Salak Köşesi.
İyi de oldu
harbiden, bünyedeki daralmayı azalttı biraz da olsa. Çünkü sakin
düşünme fırsatı doğdu oyalanırken. Ve sonuca da ulaştım:
Başıma gelenlere
halen şaşıyordum ve bu yüzden ben yalnızca salak değil, salağın
önde gideniydim. Ve salak olduğumu asla ve asla unutmamam gerekiyordu.
Bunu unuttuğum anlarda şaşıyordum çünkü olan bitene. Halbuki,
olan biten normaldi. Hala şaşırmak, tescilli salaklıktı.
Çünkü salak
kardeşim, bu şaşkınlıkların, iyiniyetli ve dürüst apansız yakalanışların
ardından, depresyonların geliyordu. Ruhundaki yıkıma, çöküntüye
hakim olamayıp depresyonlara kaptırdığın kendin, her seferinde
daha da yıpranmış olarak dönüyordu gün yüzüne.
Bu nedenle,
bu bilgiye, bulguya, sonuca sahip biri olarak, artık şaşırmamam
lazımdı. Şaşırmamam için de salak olduğumu unutmamam. Bunu not
ettim bir kez daha. Filmlerdeki okullarda gördüğüm salaklar gibi.
Bir dahaki salaklığımda, gerçek okullarda gördüğüm gibi, gidip
tek ayak üzerinde duracağım orada. Perdeleri de sonuna kadar açacağım
ki konu komşu da görsün.
***
Sözüm meclisten
dışarı, Salak Köşesi'ni herkese tavsiye ederim içtenlikle. Tabii
ki ruhunda salaklık taşıyanlara. Saflara. Temiz, güzel saflara.
Saf kalanlara, safta kalanlara.
Diğerleri
mi? Onlar, zaten salak değil. Gerekirse bizim yıkım ve çöküntülerimizi
ve dahi depresyonlarımızı da kullanarak, makinelerini döndürürler.
Onların makineleri hiç teklemez, operasyonları aksamaz, programları
bozulmaz. Usame Bin Ladin vız gelir onlara. Tırıs gider, tırsar,
anca gider.
Şimdi aklıma
geldi, bir de salak defteri açmaya karar verdim. Çok güzel defterlerim
vardır benim, çok severim. Hepsinin ayrı ayrı isimleri vardır
aramızda. Çoğu hediyedir salaksevenlerden. Salak Defterimi de
köşeme katacağım.
Aslında, bir
de salak anıtı bulsam, süper olacak ya, neyse. Hepsi bir güne
sığmaz, çalışma uzun. Çünkü yaşam uzun. Daha tek ayak üzerinde
dikileceğim köşemde, kaçınılamaz, kaçılamaz gelecekte. Ben bir
salağım çünkü. Salak.
riko67@lycos.com
02
Eylül '01
Ti
Şey. İlginç
bir sözcüktür. Oldum olası kullanmamaya gayret ederim. Deneyimli,
şerbetliyim çünkü bu konuda, çalışmalarım var.
Kendinizi
mezarlıkta hissetmenizi istemem ama, anılardan söz ettikçe, hep
rahmetle anıyorum, anacağım ailemi. Rahmetli dedemiz, rahmetli
canım annemizin babası, yaşamımızın çocukluk ve ilkgençliğine
tekabül kısmında faal, nev-i şahsına münhasır bir zat-ı muhterem
idi.
Büyük kente
mesafe olarak yakın, küçük kent ölçekli bir kasabanın, tarım ve
tarıma dayalı toplum yapısındaki kalıtımsal köylülükten kentliliğe
geçebilecek zaman ve düşünsel birikimden yoksun, zeki bir adamdı.
Enseden itibaren her teli tüm kurallara uygun alabros kesilmiş
karbeyazı saçları, yakışıklı, keskin yüz hatları ve çocuk yaşta
görebildiğim tüm davranışlarıyla, köylü ama işini topraktan döndüren
bir taşra tüccarıydı.
Aksi de bir
ihtiyardı. Söylediklerinin anlaşılmamasına kızar, "cık cık
cık" diye kafa sallardı hayretle. Aptallıkla eleştirildiğim
de olmuştur zaman zaman dedem tarafından. Ama çok işe yaradı.
Sayesinde görme, gözlemleme, izleme, anlama, arama, bulma yetilerim
gelişti. Şeyi de o öğretti bana, oldum olası kaçınmaya uğraştığım
şeyi.
Durduk yerde,
"Olm, git o şeyin şeysini şeyet, gel" derdi. "Olur"
deyip bir süre yok olurdum ortadan. İstenenleri yapmadığımı anlayınca
şaşırır, kızar, hızını alamazsa içinden ne kadar aptal olduğumu
mırıldanırdı kafasını sallaya sallaya. "Bulamadım" yanıtı
alınca, yeri de tarif ederdi "Olm, orda orda!" diye.
Şeyi bulup şeyini şeyedene kadar, böyle sürerdi hikaye. Kıs kıs
güler, eğlenirdim şeyin peşinde. Bazen günler sürebiliyordu gerçekten.
***
Her önüne
çıkana "Abi" diyen bir kuşaktan, riko biraderiniz. Harbiden,
35'imize merdiven dayadığımız bu yıllarda bile, pek çok arkadaşım
halen "Abi" diye hitap eder, her kimse karşısındaki.
Kadın ya da çocuk olması da çok fark yazmaz. Ama zaman zaman alınganlıklara
ya da gülüşmelere yol açar bu abi meselesi.
Ben sonunda,
son birkaç yılda çözdüm hadiseyi. Artık "usta" sözcüğünü
kullanıyorum. Çok daha kullanışlı abiden. Saygı da var, sevgi
de var içinde, pek güzel. İçtenlikli.
Ama usta,
ustalık müessesesi kıllanmaya başladı bu duruma. Hatta biraz rahatsız.
"Herkese usta dersen, harbiden usta olanlar ne olacak"
gibilerden tatsız sorular var. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu;
hak edenle etmeyen aynı kefeye konur mu? Sorular uzayıp gidiyor.
Tıpkı dedemin şeyi gibi. Ama peşini bırakmıyoruz tabii.
Neden mi?
Çünkü sorular çok önemlidir, yaşamımızı cennet ya da cehenneme
ulaştıran yolun taşlarıdır sorular. Değerlidir, kıymeti bilinmelidir.
Boru değildir, içinden ti sesi çıkmaz. Doğru üflersen, haybeye
dolaşmazsın konuyu, koruyu. Bu nedenle, soracaksın usta. Doğru
soruyu, doğru mekanda, doğru zamanda. Ve doğru adama. Şimdi gelelim
soruların yanıtına.
Ustalık müessesesi,
bizce kısmen haklıdır usta, dinden imandan çıkmadık henüz.
Ancak usta, ulu manitu derdi ki, "Olm, kompleksli olmayacaksın,
herkese iyi ve eşit davranacaksın."
Bu nedenle usta, biz herkese usta diye hitap etmeye devam ediyoruz
saygıdan, sevgiden, içeriden. Ancak her kim ki ustalığa halel
getirmeye kalkar, sağlıklı bünyeye gölge yapar, ti sesi çıkarır,
tiz meclisten silinir.
Haybeye döşemedik
onca taşı hayat yoluna usta.
Boruyla değil, soruyla.
riko67@lycos.com
26
Ağustos '01
Çekirge
Eğlenceli
bir yazı bekleyenler varsa, bugün de başka tarafa takılsınlar.
Günlerden pazar olduğu halde, sabah erken kalktım nedense ve evde
hıyar gibi yapayalnız çalışıyorum. İş dışında henüz kimseyle konuşmuş
değilim ve akşam oluyor ama kimseyle konuşmak isteği henüz yok
ortada. Kişisel olarak, tehlikeli, hatta vahim bulduğum bir durum.
Dilerim uçsuz bucaksız yeni buhranların habercisi değildir.
Bu yazıyı
da sırf Ozan'a (Erözden) kıllık olsun diye yazıyorum. Selamlarım
saygıyla, sevgiyle bu arada, Ozan Usta. Senin açtığın her pencereden
ışık ve renk saçıldığını yaşadım ve minnet duydum bunca yıl boyunca.
Minnetimiz artıyor, sağolasın. En az riko biraderin kadar iyi
bilirsin, bana bakılmaz. Sen yaz yazılarını düzenli olarak, kapsın
bir ışık da batug.com'cular, Büyük Usta. Sağolasın. Harbiden.
***
İşin kötüsü
ne biliyor musunuz? Kimseyle konuşmak isteği olmaması. Konuşmak,
en temel ihtiyaçlarından biridir aslında insanın ve özelde benim.
İşimi bitirir bitirmez, soluğu mahalle kahvesinde alır, içkime
takılır, gastemi, bilmem neyimi insanların arasında okurum. 10
yıla yaklaşıyor artık, mutlaka sohbetlenecek bir tanış, bir arkadaş
da çıkar kahvede. Her akşam aynı boku yaparım ve akşam olmasına
rağmen, bu kez, konuşmak isteği bile yok ortada.
Çünkü konuştukça
kendimi daha yalnız hissediyorum artık. Yalnızlık derinleşiyor,
ruha çöküyor. İnsanlardan korkutuyor. Korkuyorum artık harbiden.
Herşeyden değil ama herkesten. Bazen şaşıyorum kendine, gerideki
yalnızlık korkularını ve savaşları düşündükçe. Eski ve eskidiği
zaman boyunca süregelen tüm çabalarıma karşın hala bir türlü kıramadığım
cahil cesaretime de şaşıyorum tabii, ister istemez. "Yahu
benim kadar korkak bir herif, nasıl gitti onca boktan yere, savaşa"
diye düşünüyorum aylardır, harbi harbi.
Şimdi gidebilir
miyim? Aradığım sorunun yanıtı bu. Akıllanıyor muyum? Sanmıyorum.
***
Bunca soruyu
sordurtan, bunca yalnız hissettiren, korkutan; insanların artık
iyice acaip olduğu düşüncesi. Bu beni, derinden kaygılandırıyor
ve incitiyor. Çünkü tıpkı çekirge gibiler, sıçrayabildikleri kadar
sıçrıyorlar; bir, iki, üç ya da kaçsa. Sonra da sıçıyorlar ister
istemez. Nereye sıçtıklarının bile farkında olmadan çoğu kez.
Bu nedenle usta, korkuyorum ben insanlardan. Artık. İyice acaipleştiler.
Daha önce
de söylemiştim. Okulda, kahvede, meyhanede, keranede, kumarhanede,
kütüphanede geçti ilk gençlik hayatım. Sonra bunlara, iş ve aşk
da eklendi. 13 yıldır aşkla yaptığım işim gereği de, çok insan
ve hayat tanımak durumunda kaldım hayatta. İnsan sarrafıyım demiyorum,
haşa. Biz de kendimizce, gördük, geçirdik diyorum.
Gördüklerim
arasında en kötülerinden kötüsü, 'açık kalp ameliyatları'ydı.
Sorunlarından, dertlerinden bunalım içinde olan bir arkadaş, hatta
dost, alınır yatırılır -kaç kişilikse- içki masasına. İyileştirelim
biraz denirken, operasyon büyür, acımasız, kanlı bir ameliyata
dönüşür sarhoş ve salyalı kafalarla.
Yapılana,
açık kalp ameliyatı derim ben. Sabah kalkarsın, bağırsaklarını
kalbine dikmişlerdir, kan pompalasın, sana güç versin diye. Yüreğindeki
bokları temizlemeye uğraşırken, dostlar sağolsun diye açıklamaya
uğraşırsın kendine.
İşte çekirge,
sıçraya sıçraya bazen farkında bile olamadan sıçtıkları yer orasıdır,
yüreğindir. Yüreğin bok içinde kalırsa, ne sevgi, ne de ilim-irfan
üretebilirsin. Bu nedenle, yüreğini temiz tutacaksın çekirge,
ota boka bulaştırmayacaksın. Yoksa korkak olursun çekirge, tüm
insanlar gibi.
riko67@lycos.com
19.Ağustos.01,-Ayaspaşa
Kantar
Toprakları
bol olsun, rahmetli annemiz ve babamız mizahı içtenlikle sever,
yaşar ve yaşatırlardı. Öyle kakara kikiri haller zaten centilmenlik
dışıydı evde ama konuşmak, sobetlemek ve gülmek, her ailede olduğu
gibi, en büyük eğlencemizdi. Mizahı onlardan öğrendik, yaşayarak.
Bir de tabii, büyük usta Oğuz Aral'ın bugünün ustalarını yetiştiren,
mizahımıza yeni bir kültür getiren Gırgır'ından... O logo unutulabilir
mi? Kafasının içine soktuğu manivelayı (bir ucun bağlı bulunduğu
bir nokta etrafında dönen kol. Sözlük'ten) dili dışarıda sırıtarak
çeviren kelle. Şimdi bile gülümsetiyor insanın içini.
Gırgır dergisi, ulu manitunun sigara ve rakısı dışındaki tek hastalığıydı.
Başka bir şey istediğini duymadım ömrü hayatında. Dağlarda taşlarda
eşşek gibi çalışır, tüm parasını getirir, karısına verir ve hiçbir
şeye karışmazdı. Zaten herşeyin kuralları belliydi ve koşullar
da. Tüm aileyi çekip çevirmek, annemin göreviydi. Okullarımız
dahil. Hiçbir okulumuza bir kez bile gelmedi babam.
***
Fazlasıyla
serseri bir herifti riko biraderiniz okul yaşamı boyunca. Özellikle
ilkokuldan üniversiteye olan dönemde. Çocukluktan delikanlılığa,
deli fişek bir dönem. Okulda, kahvede, meyhanede, kerhanede, kumarhanede,
kütüphanede, sürekli eğlence derdinde. Bu nedenle annem çok koştururdu
peşimde. Özellikle okulda.
Okuldaki kız arkadaşlarım (sanki başka yerde kız arkadaşımız
vardı! Pehhh!) çok severdi annemi. Kucağında her yıl büyüyen
kız kardeşimle, bizim servislerle 45 dakikada gittiğimiz yolu
toplu taşım araçlarıyla teper, okulun kent dışındaki yaklaşık
2 kilometrelik ağaçlıklı yolunu zorunlu olarak yürür ve şikayet
dinlemek üzere geldiği yerde olmadığımı kendisini çağıran öğretmenden
öğrenince, çaktırmadan muzipçe gülümser ve asla riko biraderinizi
ele vermezdi.
Kucaklık kız kardeşimin cazibesine kapılan yeni yetme kız öğrencilerle
biraz sohbetler, soluklanır, onlara da muzipçe riko'nun yediği
yeni bokları asla şikayet etmeden anlatır ve aynı yolu geri teperdi
yaz kış. Akşamüzeri okula uğradığımda, kız arkadaşlarım söylerdi
annemin geldiğini. Annemin tepkisini onlardan öğrenir, öyle giderdim
eve.
Eve geldiğimde annemin dudaklarına hala asılı olan gülümsemeydi;
mizah: Muzip, içten, hoşgörülü.
***
Tüm bunları
düşündürten, harbiden sağolsun, yazdığı her mektupta muzipçe gülümseyen
ve gülümseten kıymetli bir arkadaşımızın, "Kadınlar neden
iyi mizah yapamiyor usta?" mealindeki sorusu oldu. (Dilerim,
"huzurevi tatili" super gidiyordur bu arada. Selamlarım.)
Kadınlar iyi mizah yapıyor usta. En azından memleketteki çağdaşları
kendimizce takip ediyoruz, saymak, söylemek, örneklemek haddimize
düşmez. Bize düşen, gerçekten usta kalemler olduğunu görmektir.
Bir de, gördüğümüz, yaşadığımız ve tanıdığımız kadarıyla, kadınların
gerçekten iyi mizah yaptığına tanıklığımızı, dile getirmektir.
Ama usta, bir de şu taraftan da kantara vurmak lazım sanırım:
Okul ve kütüphane de dahil, tüm tüketim alanları erkek egemen
bir dünyada, kadınların neyi daha iyi yapma konusunda eşit fırsatları
var ki? Tesis yeterli mi gerçekten? Tesisler kimin elinde?.. Ne
bileyim, soru çok harbiden!?
Bu nedenle bizce usta, bunca soru ortadan kalkana kadar, bütün
kantarlar vasati tartar.
Not:
Bu arada spor dünyası şanına layık bir yazar daha kazandı. Kanat
biraderimiz, onyıllardır peşinde koştuğu takımının yazarı oldu.
Galatasaray camiasını ve Hürriyet gastesini tebrik eder, Kanat
biraderimize başarılarının devamını, sağlık, mutluluk ve afiyet
dileriz. Caneyy canneyy caannneyyyyy! İiişşşteee mmeeeyydaaanneeeyyy!
Deeeliiikannnlııı yazaaaaarrr! Neerrdeesiiin haaanneeeeeeyyyyyyy!
İlgilisine
dip not: Kantardan başladık, kantarla bitirelim. Bu notu,
geçen haftaki "Yakışmaz" başlıklı yazının altına asacaktım
ama yeni yazı yayına girdiğine göre, arşivde heba olmasın, dileyen
bir kez daha duysun, okusun istedim. Yine de ilgilisine not, baştan
söyleyeyim.
İşim, kişiliğim ve uygulamaları nedeniyle çok eleştirildim, başım
derde de girdi bir sürü zaman. Duruşu ve asabı diline yansıyan
biriyim sanırım biraz. Çok zararını ve faydasını gördüm ve bana
ait.
Bunu ve buradaki, batug.com'daki uygulamalarını, yansımalarını
beğenmeyenler olabilir. Kişisel sınırlarım içine girmeye yeltenmedikleri
sürece saygım sonsuz. Bahsi geçen yazıda anlatmaya uğraştım ama
becerememişim. Başka bir örnekle ve batu usta'nın mizahıyla anlatmayı
deneyeceğim bu kez.
Şimdi bizim
sizlerden kıymetli olmasın, 12 yaşından bu yana okulda, evde ve
diğer yerlerde yakinen takıldığımız bir biraderimiz vardır. Bu,
bir bankada çalışır. Bir gün iş dönüşü kendi anlatıyor, evdeyiz,
batu da dinliyor. Genel müdür yardımcısı çağırır bunu o gün, bu
şaşırır, odasına gider ve adam başlar:
"Sevgili kardeşim, bankamıza getirdiğimiz yeni teknoloji
sayesinde, artık internette kimin, hangi sitede, ne kadar zaman
geçirdiğini saptayabiliyoruz."
Bizimki araya girer tane tane: "Hayırlı olsun. Bankamız için
çok güzel bir gelişme. Devamını da bekleriz."
"Ancak bu yeni teknoloji sayesinde, sizin, zamanınızın önemli
bir bölümünü nba ve porno sitelerinde geçirdiğinizi gördük. Sizi
uyarmak için çağırdım."
Yanıt: "Öyle mi?! Dikkat ederim."
batu'nun yanıt: "Lan elin sürçüyordu, mausa kolun çarpıyodu
da, yanlışlıkla mı giriyodun sitelere!?"
Bu örneği
neden verdik? Şundan: Burası pastane değil, enbiey sitesi. Yine
de balık satıyorum. İsteyen alır, istemeyen almaz. Kimseyi zorla
ya da yanlışlıkla tıklatmıyoruz yazdığımız naneye. Beğenmeyen,
istemeyen, kokusunu beğenmeyen, takılmasın. Çok kolay. Tıklamazsın,
olur biter. Zaten geçen hafta da bütün söylemek istediğim buydu
onca "şey"de.
Ha olmadı, "Tıkladım bir defa ve eleştiri hakkım var"
mı diyorsunuz? Tabii ki var, kantar ağası değiliz burada. Ama
ağızdan çıkacak olanı kantara çekmek lazım önce, yoksa kantarın
topu kaçar. Yakışmaz.
riko67@lycos.com
13.Ağustos.01,-Ayaspaşa
YAKIŞMAZ
Yine sıçamayacağımız
bokun altına yattık, yardırdık karizmayı. Bir delikanlıyı yıprattık,
riko biraderinizi. Halbuki, delikanlı hassastır ve yıpratılmaktan
yıpranır. Olmadı, yakışmadı, kendi kendimizi madara ettik alemlerde.
"fuck" başlıklı nadide eserimizi sıçalı iki pazartesi,
üç de haftasonu geçti. Yazının sonundaki nota göre, en az iki
yazı daha attırmamız gerekiyordu. Attıramadık. Şimdi de atıp tutacak
halimiz yok, şu oldu, bu oldu diye. Ne olduysa oldu, olan oldu
ama yazı olmadı. Budur durum. Sıçamadığım boklar için özür dilerim.
riko.
***
Aslında
gayret edince oluyor. Ama gevşemek, gevşetmek lazım. Ve hatta
gevşek olmak. Sürekli mi? Hayır, o anda, zamanlamada, püf noktada.
İşte sorun da burada başlıyor. Gevşemek, gevşetmek, çıkarmak için
boku yararlı oluyor eyvallah ama gevşek olmak, istemediğin zamanlarda
da sıçmana neden olabilir.
Bu öğreti,
-muhtemelen ulu manitudan- yer etmiş bi kere hayatta riko biraderinizin
kıçına, bozmuş çocuğun psikolojisini. İstediği zaman gevşeyemiyor,
gevşetemiyor. Bazen tuvalete gidecek hali bile olmuyor. Bazen
de kabız. Ama kabız sıçmak harbiden daha zordur. Dilerim hayatta
kabız olmayan yoktur ortalarda.
***
Şimdi
su içerken daldı yine riko biraderiniz. Ne zamandır söyleyecekti
ama, bunu belirtmenin gerekli olmadığını düşünüyordu. Ne mi değiştirdi
fikrini? Temsili Radyo Televizyon Üst Kurulu. Kısa adı rtük. İnsanın
başına ne gelirse zaten, rtükten, meraktan ya da kabızlıktan gelir.
Ama başımızı
da belaya sokmayalım şimdi. Bu sözünü ettiğim rtük, radyo ve televizyon
yayınlarını denetleyen, onları açıp kapayan, hatta geçenlerde
iki adet ecnebi radyonun FM bandı üzerinden Türkiye'de yayın yapmasını
yasaklayan devletin Radyo Televizyon Üst Kurulu değil. Onların
kısaltması RTÜK ayrıca. Bizimki isim benzerliği. Bizim rtük küçük,
ki tamamen sivildir, devletle falan olumlu hiçbir alakası yoktur,
bazı yakınlarımdan oluşur.
Şimdi bizim
bu küçük rtük, taktı kafaya riko yazılarını. Dahası riko biraderinizin
kafasına takmaya taktı ve fikrini değiştirdi. Şimdi söyleyecek
artık. Söylüyor. Bu yazıları beğenmeyenler olabilir. Her türden
eleştiriye de açığım. Ama küfüre değil. Kimseye zorla birşey yaptığımız
falan da yok burada. Abartıp ölçüyü kaçırmayalım. İstemiyorsak,
okumayalım.
***
Bu arada,
şu anda yani, herhalde memleketim delikanlısına özgü şık hareketler
literatürüne girebilecek türden bir hikaye oldu. Değerli bir kardeşim
aradı telefonla az önce ve aynen şunları söyledi: "Taksim
Meydanı'ndayım şu anda. Şimdi telefonu vereceğim kişiye, tramvayla
tünele, oradan da Galata Kulesi'ne gitmeyi tarif etsene, İngilizce."
Telefonu kapatmadan
önce, sorunca söyledi biraderim. Kadın buna sormuş, bu da "Bi
dakka" deyip, aramış. Kapatırken son sözü, "Hadi usta,
görüşürüz, kontürüm bitiyo!" oldu. Biz de yazdık. Ne oldu?
***
Yazıda
kalmıştık, dönelim mevzua. (Doğru yazılışıdır bu arada. Türk Dil
Kurumu Yayınları - Sayı: 293. Ankara, 1969 Beşinci Baskısı. "Mevzua
girmek" diye geçiyor. Riko biraderinizin harçlığından 80
gün para biriktirek kendine aldığı ilk kitabıdır. Doğru konuşmak
için çok yararlıdır. Tavsiye olunur.) Kimseye etik etmiyoruz burada.
Artistlik yapmıyoruz, poz yapmıyoruz. Efendi gibi, yazı yazıyoruz.
fuck'dı, sıçmaktı yazanı bağlar. Kısacası, kimseye giren çıkan
yok. rtüklük etmeyin. Gevşek olmayın. Delikanlıyı yıpratmayın.
Yakışmaz.
riko67@lycos.com
21.Temmuz.01,-Ayaspaşa
fuck
Nadide elemanlardan
değerli bi kardeşimiz, sağolsun, bahtiyar olsun, bunca yıldır
bulmaya hasret ettiğimiz malzemeyi sanal alemden postalamış haftaiçinde.
Bu önemli kamu hizmeti için, internete bir kez daha teşekkür borçluyuz.
Yoksa harbiden nereden öğreneceğiz böyle değerli bilgileri? Amacımız,
kısmen de olsa paylaşmak. Dilimizi, iletişimizi geliştirme açısından
yararlı olacaktır mutlaka. Kişisel fikir. Ama başlık bu nedenle,
okuduğunuz gibi. Sonunda ünlem işareti de olsun nasıl istedim
aslında ama yanlış anlaşılabilir kaygısı hasıl oldu. Nedense?..
Vazgeçtim. Uğraşılmaz çünkü böyle hıyarlıklarla.
***
Bu değerli sözcüğün yeşerdiği, yaşadığı memleketten bize konuyla
ilgili olarak gönderilen malumatın başlığı, İngilizce idi ve "Bugün
birine fuck you deyin" diye çevirilebiliyor ancak. Züppeliğimizden
değil tabii. Devletin sansüründen. Bi de konunun kendisinden aslında.
Konu şu: fuck sözcüğünün İngilizce'deki çeşitli, yararlı ve yaşayan
kullanılımları; içerikleri, anlamları. Epi topu bir sayfalık bir
metin ama gerçekten zengin. İhtiyacı karşılıyor en azından. Bunca
yıllık hasret haybeye değilmiş dedirtiyor.
Malumat sayesinde bir kez daha fuck sözcüğünün zenginliği karşısında
saygıyla eğildi riko biraderiniz. İngilizce'de, o kadar çok farklı
anlamda ve farklı ifade biçimiyle kullanılıyor ki, Türkçe'ye çevirilişi
konusunda mutlaka uzman bir kadronun çalışması gerekli ayrıca.
Çok değerli fucking sözcüğünün güzel dilimizdeki içler acısı halinden
endişesi olmayan varsa, başka yere takılsın bu arada.
***
Şimdi yeni bir endişe hasıl oldu. fuck sözcüğünün kullanımıyla
ilgili bi kaç alıntı yapmazsak, malumatın başlığındaki öneriyi
kaale alırsınız diye düşündüm. Zira, şu anda bulunduğunuz yer
itibarıyla, tercih etmem. Pek hoş olmaz. riko biraderiniz hoşlanmaz
böyle şeylerden.
Diyor ki bu çerçeve halinde gönderilmiş malumat, ilk paragrafında:
"Bugünkü İngilizce dilinin belki de en ilginç ve renkli sözcüklerinden
biridir, fuck. Acı, aşk ve nefreti yalnızca sesle değil, canlandırarak
da tarif edebilen tek sihirli sözcüktür."
Ardından dil bilgisi kuralları içinde esnek kullanımlarından söz
ediliyor. Geçişli ve geçişsiz fiil çekimlerine uygunluğu hakkında
birer cümleyle örnekler var. İsim, sıfat ve zarf kullanımlarını
da, yine örnek cümlelerle aktarılıyor.
Sonra fuck sözcüğünün aktadığı durumlarla ilgili örnek cümlelerle
örneklerle devam ediyor ki, gerçekten çok yararlı. Tebrik, kuşku,
red, sorun, saldırganlık, pişmanlık, şaşkınlık, güçlük, memnuniyetsizlik,
inançsızlık, kayıp ve güvensizlik gibi cazip duygu anlarındaki
İngilizce kullanımlarını aktarıyor.
Sevgili malumatımızın hizmeti bunlarla da sınırlı değil. Tarihteki
bazı mühim şahsiyetlerin fuck sözcüğünü son kez kullanırken nasıl
yaratıcı olduklarını da örneklerle gösteriyor. Hiroşima valisi
ile Titanic'in kaptanı da örnekler arasında.
***
Sardırdık bi fuck'tan, geyiği uzattık. İyi de oldu aslında. Hafta
içinde abuk subuk, komik ve ironik bi sürü şey oluyor ama not
almıyoruz. Sonra da unutuyoruz tabii. Unutkanlık gibi, korkunç
bi sorunu var riko biraderinizin. Daha önce söz etti miydi acaba?..
Etmemiş. Arşiv söylüyor. Ama şimdi de unutkanlıktan söz etti diye
not alması lazım!.. Delirdiğine vurgu var son bi kaç yıldır. En
yakın arkadaşları, öyle diyor. Oysa hep dalgınlık giriyor araya.
Kendi kendine düşündüğü, tartıştığı ya da yaşadığı şeyleri böyle
aleni biçimde ortaya koymalı mı acaba, diye daldı şimdi mesela.
Araya saatler girdi. Sonuç ne? Henüz bilinmiyor. Daha koca bi
gece var sırada, yukarıdaki tarih kimseyi yanıltmasın...
Bu arada oldu pazar. batu usta işbaşında yine ve yazı bekliyor.
Toparlamak lazım artık mevzuyu. Toparlayalım. Hadi eyvallah! Esen
kalınız.
Not:
Bazı arkadaşlar, -haklı ya da haksız olarak- riko muhabbetini
kafamıza göre zamanlarda yapmamızı eleştiriyor. Kim haklı, kim
haksız, kimseyi bağlamaz. Eleştirilere yanıt şu: Bundan böyle
riko geyikleri haftasonları yenilenecek. Olmadı, pazartesi günü
kesin yenilenmiş olacak. Söz filan değil tabii, istek, hedef falan.
riko67@lycos.com
15.Temmuz.01,-Ayaspaşa
riko'nun
ilk harfi
Şimdi taktım
kafaya bi takım mevzuları, günlerdir Amerikalıların ünlü Şükran
Günü hindileri gibi düşünüp duruyorum. Mailiyle birlikte adını
ve izini de maalesef yitirdiğim bir batug.com müdavimi, "Ya
riko abi, iyisin hoşsun da, iki riko yazısı arasında kısa dönem
askerlik yapanlar bulunduğu rivayet olunuyor" yollu eleştiriyi
göndermeseydi, uzunca bir zaman daha sürecekti anlaşılan bizim
düşünme durumları. Bu mevzuya geliriz sonra, gerekirse.
***
Baştan belirtmekte yarar var. Bizim riko67@superposta.com adresinin
bulunduğu site yeniden inşa ediliyormuş arkadaşlar. Genelde olduğu
gibi geç farkettim yine hadiseyi. Salaklığımın bedeli, maillerinizi
yitirmek oldu maalesef. Ve sanırım bazılarına hiç ulaşamamak.
Denedim çünkü. Diğer mail adreslerimden gönderdiklerim ulaşmadı.
Bu nedenle, ancak birkaç mailinizi okuyabildim. Okuduklarım da,
okumamla birlikte uçtu. Uçtu.
Bu nedenle yeni bi mail adresi edindi biraderiniz. Bundan böyle
riko67@lycos.com
adresine meylederseniz ve yeni bir inşaat durumları ve salaklıklar
filan çıkmazsa, mektuplarınızı okuma şansını yakalayacağım yine.
Superposta adresine gönderilen mailleri, bir kez daha lycos'a
tıklamanızı rica ediyorum arkadaşlar. Özür dilerim. Ama yine de,
hem mailler adresine ulaşmış olur, hem de riko biraderinize yeniden
okuyabilme, yanıt verme şansı doğar. Bu vesileyle, her türden
eleştirisiyle riko yazılarına katkıda bulunan arkadaşlarıma bir
kez daha en içten selam ve sevgilerimi sunarım.
***
Baştan
da belirtildiği üzere, son haftalarda kafaya takılı mevzu boldu,
sağolsun mevzular. Bu mevzu bolluğu kilitledi riko biraderinizi.
Onca mesele varken memlekette, riko geyiği yapmayı delikanlılığa
sığdıramadı uzunca bir süre. Derken, okuyabildiği -birkaç tane
de olsa- mailler yetişti imdada. Memleketin geyiğe, sıkı geyiklere
de ihtiyacı olduğuna karar verdi kişisel olarak. Hele ki kriz
zamanlarında.
Öyleyse, kaldığımız yerden devam edelim. İlk günden mecburen mevzu
yaptığımız klavye konusu vardı. Bu sorun çözüldü arkadaşlar, bildirelim.
batug.com sayesinde... batu usta, evde kız gibi yatan klavyesini
riko biraderinize verdi. Taktık emektar kuzu'ya klavyeyi, şimdi
yazıyoruz rahat rahat. Ne tire sorunu kaldı, ne de alfabenin son
harfi derdi. Yazıyorum artık z'leri z'leri. Boşlukları yazamıyorum
tabii artık, boşluk yapıyorum. Arada kötü espriler filan da tabii.
Devam yani.
kuzu'nun şekli şemali biraz acaip oldu haliyle. Sağında bi mouse,
önünde bi klavye olan laptop göreniniz oldu mu daha önce, bilemem.
Ama haftaiçinde eve gelen bir arkadaşım için hayli yeni bir görüntüydü
anlaşılan ki, yeni bi şekil olayı var sanmaya temayül gösterdi.
Neyse, mühim olan görüntü değil işlevi ya, sorun yok.
***
Kafaya
tıkılan mevzulardan önemli biri de, kim bu riko, ne iş, ne ayak
sorularındaki ısrar oldu. Açıkçası, yadırgadım. Ne yalan söyleyeyim,
alışkın değilim.
Hayal ve okul süreci hariç, 13 yılını profesyonel olarak gasteciliğe
verdi riko biraderiniz, hasbelkader başarılı da oldu. Editörlükten
muhabirliğe, uluslararası ilişkiler arenalarından diplomasi masalarına,
"düşük" ve "yüksek" yoğunluklu savaş alanlarından
Beyaz Saray'a, Çin sınırlarına uzanan coğrafyada fır döndü, gastecilik
yaptı, it gibi dolandı ortalarda, oradan kovuldu, öteki tarafa
yazıldı, "memleketin derdi, dünyanın şeysi" diye inim
inim inledi, yazdığı hiçbir şey bu kadar ilgi görmedi.
Yanlış anlaşılmasın ama şuraya tezgahı açtı açalı, toplam 3 yazı
yazdı, "Bana adını söylemekle ünlü olmazsın, merak etme"
diyen mailler aldı. "Riko the şişko"nun doğru olup olmadığı
yolunda da sorular var. Pekala. Bütün soruları yanıtlayacak riko
biraderiniz.
***
Öncelikle,
"the şişko" muhabbeti doğru değil. Tamam, kanat gibi
filinta hatları yok ve hatta bakış açısına göre değişebilir ama
hafiften bir göbek gerçekliği var. Gerçeği demedi, dikkatizi çeker
riko birader, gerçeklik dedi. Kavramsal konuşuyor yani. Ve bu
açıklamadan sonra riko biraderiniz, kendisini "the şişko"
olarak tarif edenleri, husumet beslemekle suçlamak istemiyor.
Kızmadı, olgun davrandı ama sonuçları ortada! (kanat'a da not
oldu.)
Yanıtlara devam diğer taraftan. Biraz uzunca bir yazı oldu ama
ara kapanır belki böylece. Sıkılanlara öneri, dizi yazı tadı arayışına
girmeleri... Örneğin, istenirse burada bırakılıp sonra okunabilir.
Renklendirmek için, "Azzz sonnnnnnraaaa" ya da "Mevzunun
devamı da yarın" gibi cümleler de eklenebilir yazının tam
burasına hem... Tad olur! Dadından yinmez! Başka seçenekler de
var tabii ama aktarmaya gerek yok.
***
Kafaya
takılı mevzulardan diğeri de, "ünlü olmazsın" lafları
oldu. Açıkçası çok kıl kaptım. kanat ya da batu kadar olmasa da,
bizim de kendi çapımızda, küçük küçücük dünyamızda bir şanımız,
şöhretimiz var yani. Bunu da belirteyim istedim.
Ama bu saatten sonra, "bennnnn rikoooooo! ooo! ooooooo!"
diye ortalara çıkıp aleme malzeme olmaya niyetimiz de yok haliylen.
Bilen biliyor zaten riko'nun kim olduğunu. Hiç gizli saklı olmadı.
Tam tersine. Daha önce de söylediğim gibi, riko 20 yıldır var
neredeyse, ta Orta 2'den bu yana. Ama riko'nun da bir durumu,
bir duruşu, bir raconu, bir hali, bir 'halvet-i ruhiyyesi' var
arkadaşlar. Tıpkı sizler gibi. Çocukluk arkadaşı, lise arkadaşı
olmak gibi. Anlatıyorum ki, bu mevzu da kapansın...
***
Yıl
1981 filan... riko biraderiniz, şu anda 34 yaşında olduğuna göre,
14 yaşında filan. 1.83 metre boyunda henüz. Sporcu olduğu için,
fiziksel olarak da bir hayli güçlü. Gücünü de kanıtlamış bu arada.
Ne bileyim, okulda basketbol sahasını işgal etmeye girişen büyük
sınıflara karşı direnmiş, dayağını yemiş, oturmuş aşağı. İki metre
olduğumda hepinize işlevimi göstercem filan diye söyleniyor her
dayaktan sonra. Derken, Orta 3'te 185 santimetre oldu ve olduğu
yerde kaldı. Yine de yaşıtları arasında fazlasıyla iri-yarıydı.
O yıllarda tek kanallı olan televizyonda bir çizgi film vardı.
Evde televizyon hep açık olduğu için, gözüne takılırdı biraderinizin.
Çizgi filmin kahramanı Monte Kristo Kontu, her kahraman gibi kötülerin
peşindeydi. Kont'a bu nedenle sık sık saldırılar düzenlenirdi.
Bir keresinde, ormanda dört nala koşan atların çektiği arabasının
önüne koca bir ağaç devrildi. Kont'un yaşamsal önemdeki randevusuna
yetişmesi imkansızdı, çünkü ağaç gövdesini yoldan kaldırmak bir
hayli zaman alacaktı. Gözleriyle gördü riko biraderiniz, gerçek
Riko'nun gücünü. Kont'un yardımcısı insan azmanı Riko, bir nara
atarak omuzlarının üzerine kaldırdı kocaman ağacı ve uçurumdan
aşağı attı.
Ertesi gün okuldaki fırlama dönem arkadaşlarımdan biri, "Riko!
o! ooo!" diye bağırıp "Hahh! Hah! Haaaa!" kahkahalarını
okul bahçesine astığında, yaşamında bir perdenin daha açıldığını
gördü biraderiniz.
Ve gerçeğinden ayırt edilebilmesi için, Riko'dan, riko oldu, olmayı
seçti.
Bu nedenle bu riko'nun ilk harfi küçüktür. Arkadaşlar.
01.Temmuz.01,-Ayaspaşa
ne
kadar ekmek, o kadar köfte. usta.
Farkındaysanız,
uzunca sayılabilecek bir samandır ortalarda yoktum. Başım dertte
çünkü, büyük dertte. Bu saatten sonra, fikir suçlusu olduk bir
de. Kadere bak!
Fazla
uzatmayayım. Kader ağlarını bu kez bu sütundaki son yazıyla ördü.
Yıllardır görüşmediğim eski takım arkadaşlarımdan bazıları haber
verdi, sağolsunlar. Mesele şu: Bizim dallama takım arkadaşlarından
biri (ki kim olduğunu kesinlikle öğreneceğim!) işgüzarlık olsun
diye tutmuş yazıyı lise takımımızın koçuna okutmuş.
Koç da beni arıyormuş şimdi. İyi niyetliymiş de. "Voleybol
eğitimi yarım kaldı. Ona smaçlara karşı yere düşerek savunma yapmayı
öğreteceğim" diyormuş. "Voleybolu bıraktı" filan
demişler ama ikna olmamış koç. "Doğuştan voleybolcuydu, voleybolcu
olarak ölecek" diye eklemiş.
Şimdi siz farkında değilsiniz ve sanırım hiç olmayacaksınız. Ama
Batu usta okuyorsa, ki okuyacak istese de istemese de, çoktan
farkında. Hatta, "Ulan herifi koça yakalatacam, sonunda o
olcak galiba" diye söyleniyordur muhtemelen. Yaşamadığım
için ancak tarif edebileceğim durumu. Lütfen sizler de idare edin.
***
Bisim emektar laptopun (dikkat edin "laptop" diyorum.
Batu'nun rikonunyeri'ni temsilen koyduğu masaüstü bilgisayar fotoğrafı
gerçeği yansıtmıyor. Herşeyden önce bizim emektar Kuzu, siyah.
Bununla da ayrıca gurur duyuyorum. Bilgisayar da olsa, beyaz,
delikanlıyı yıpratabilecek bir renk bence. Yoksa koca Özdemir
Asaf usta neden "Bütün renkler hızla kirleniyordu, / Birinciliği
beyaza verdiler" desin. Kaldı ki, beyaz ve siyahın renk olup
olmadığı konusuna hiç girmiyorum Uzunca bir parantez oldu ama
entellektüel birikimimi sergileme fırsatı doğmuştu, kaçıramadım)
boşluk tuşundan sonra, alfabenin son harfini icra eden tuşu da
artık basmıyor. Bu nedenle, "s" harfi kullanıyorum yerine...
Ne yalan söyleyeyim, biraz garip oluyor tabii. Batu usta düzeltecek
yine dilerim. (gördüğünüz gibi düzelttim - batuğ)
İyice masraflı olmaya başladık ama anlayışlı bir biraderimizdir
kendisi. Yağ çekmiyorum, halden anlar. Maalesef, tesis sorunu
var. Yine de elimizden geleni yapıyoruz tabii ki. Yeni bir laptop
alacağız bir zaman, hayırlısıylan.
***
İşte, bu kısmına da geldik yasının. Hafta ortası bir gece, buluştuk
Batu'yla, iyi bir vesileyle, sağolsun biraderim. Aklıma takılmıştı
uzun zamandır, soracaktım. Neyse sordum, "Olm, riko'ya tepki
mepki var mı" diye. Fırça yedik, doğal fırça. "Olm ayı,
oraya nal gibi mail adresi koymuşsun, bana mı soruyorsun. Gir
bi bak insanoğlu" dedi haliylen.
Neyse, girdim tabii hemen. Çok sürpriz oldu harbiden. Eski takım
arkadaşlarım, dahası bugüne kadar tanışmadığım arkadaşlarım çok
güzel mektuplar göndermişler. Tek tek yanıtlayamadığım için içtenlikle
özür dilerim. Abartmak da istemiyorum ama neyse ki Batu şahidimdir,
neredeyse sabahlara kadar canhıraş çalışıyorum ve içmeye bile
yalnızca haftasonu akşamları vakit ayırabiliyorum.
Yani bir manada, Batu'nun rikonunyeri'ni temsilen koyduğu resim
doğru, beyaz hariç yine. Harbiden klavyenin başındaki kedi gibiyim
aylardır diyebilirim. Yatakla işyerim arasındaki uzaklık, ayaklarım
götürmek istemezse 25 adım. Öteki türlü 20 adımda ulaşmak mümkün.
Hiç adetim değildir ama bilgisayarın başında sızdığım da oluyor.
***
Bunları neden anlattım? Şunlardan. Birincisi, teşekkür ederim,
onur duydum, minnet duydum, saygı ve sevgi duydum. Selamlarınız
yüreğimisi ısıttı, ışıttı. İkincisi, bir arkadaşımız şahsımı çok
onurlandıran mektubunda, nerede gazetecilik yaptığımı sormuş.
Onu da buradan yanıtlamak istedim. Evde çalışıyorum. Yaklaşık
iki buçuk yıldır. İyi de oluyor. Rahatım, keyfim yerinde. Bu lafı
da daha çok sever oldum son yıllarda çalışırken: Ne kadar ekmek,
o kadar köfte. Usta.
Başlık biras tekrar gibi oldu ama olsun. Yazı farklı çünkü.
09.Haziran.01,
-Ayaspaşa
belirti
Emektar
kuzu'nun klavyesindeki boşluk sorunu sürüyor. Yani sözcüklerin
arasına tire koyarak yazmaya devam. Ancak nedense bu arada, batu'nun
bir kıyağı olacak, aradaki tireleri kaldıracak. Yani şu anda tireleri
görmüyorsanız, sorumlusu sizlerin batuğ olarak bildigi kişidir,
beni bağlamaz. Kıyak da batu'nun. Bana değil tabii.
Şimdi yapacağım şey çok basit. Söyledim ya canım sıkılıyor. Durum
bu. Drama dönüştürmeden durumu, bir iki kelam sarkıtacağım ve
kaçacağım hemen. Başlıyorum.
Batu dedi ki, olm riko spor yaz. Olur anasını satiyim, tekke sanki
burası?!. Spor yaşamı lise takımı koçundan dayak yememek üzerine
kurulmuş bir voleybolcu eskisi olarak, o günleri anmak bile istemiyorum
şu anda. Zaten bizim koç bu yazıyı okusa, direk çakar iki tane
taa İzmir'den, otururum kıçımın üstüne. Öyle bir herifti ki, amuda
kalkar şınav çekerdi biz idmandayken. O görüntüyü hafızama yerleştirdiğim
andan itibaren iyi bir voleybolcu oldum ister istemez. İyi bir
gazeteci olamadıysam, şınav çekemeyen editörlerim yüzündendir,
bu da biline.
Bizim koçun önemli özelliklerinden biri de, kötü oynadığımızda
ya da yenik duruma düştüğümüzde sergilediği performanstı. Rakip
takım mola alsa bile, biz sahada kalır, ısınmaya devam ederdik.
Çünkü koçumuz gözleriyle molaya gelenin ağzını burnunu kıracağını
açıkça ifade ederdi. Seyirciler anlar mıydı bilemiyorum ama bizim
takımda anlamayan olmadı. Ha şunu da ekleyeyim, ikisi İzmir'de
toplam 3 maç kaybettik ve Türkiye'nin en iyi ikinci yıldız voleybol
takımı madalyası alana kadar hiç dayak yemedik bu yüzden.
Garip bir takımdık. İzmir'den üçüncü takım olarak çıktığımızda,
yalnızca hücum yapmayı biliyorduk. Hem de voleybolun en ilkel
takım setiyle. Normalde önde 3 adamla hücum yapılabilirken, biz
2 adamla yapıyorduk henüz. Türkiye şampiyonası finallerine geldiğimizde
önde 3 adamla hücum yapmayı öğrenmiştik ama, o kadar. Çünkü epi
topu 3-5 aylık bir takımdık. Top rakipten geri dönerse, file üstünde
engellemeye uğraşırdık doğal olarak. Ama orayı da geçerse rakip,
kesin kaybederdik. Yere düşerek savunma yapmayı bilen yoktu aramızda.
Ben sonradan kulüp takımı idmanlarında öğrenmek zorunda kaldım
kısmen ama çenemin altına atılan onlarca dikişe mal oldu. Sakallı
olmamın bu konuyla alakası yok. Yine belirteyim.
Hep belirtiyorum çünkü bizim arkadaşlar biraz, afedersiniz ama,
yavşaktırlar. Her bokun altından eğlenceli bir espri çıkarmak
zorunda hissettiklerinden kendilerini, ne yapacakları, söyleyecekleri
belli olmaz. Bu nedenle temkinliyimdir ister istemez. Bu ister
istemez lafına da takıntılıyımdır ister istemez. Aslında günlük
dilimde başka birbirinin tekrarı olan dörder harfli iki sözcükle
daha iyi ifade edebilirim ama sanal alemi de zehirlemeyelim diye
düşünüyorum.
Bir de te be me me'den çıkan yeni Radyo Televizyon Üst Kurulu
Yasası var ki dillere birbirinin tekrarı olan dörder harfli iki
sözcükle destan, me desek yazacaklar cezayı bundan böyle. Yine
de te be me me, anasını satiyim!.. Hatta, meeeeeeeeeee!!!!!!!!!!!!
Bu kadar. Belirteyim.
15.Mayıs.01,-Ayaspaşa
uyur-idi-uyardılar!
batug-usta'nın-kankası-olma-onuru-ve-vesilesiyle-kapattığımız-bu-sütundan-yayına-başlıyoruz-arkadaşlar...-Öncelikle-herkese-hayırlı-olsun.-Temennimiz.
Hazır-akıl-daha-yerindeyken,-sözcüklerin-arasına-neden-tire-işaretleri-koyduğumuzu-da-söyleyelim-ki,-yeni-bir-entel-stiliyle-muhatap-kaldığı-hissiyatına-galebe-çalanınız-varsa,-gerçeği-tüm-çıplaklığıyla-bilsin,-herkes-duysun.-Liseyi-bitirdikten-sonraki-15'e-yakın-senenin-son-bir-yılı-hariç-bir-tomar-saç-ve-sakal-şekliyle-dolaştığı-için-riko-biraderiniz-ortamlarda,-bu-entel-lafına-acaip-mi-acaip-kıl-kapar-çünkü.
Neyse-konuya-geçelim.-Bizim-bilgisayarin-(ki-bir-hayli-kartlaşmış-olsa-da-tanıştırayım,-adı-kuzu.-Bu-da-entel-geyiği-diyen-varsa,-delikanlı-gibi-aklında-tutsun!-Sonra-da-yazının-sonudaki-nota-baksın.)-klavyesinin-boşluk-tuşu-bir-hayli-zamandır-bozuk.-Bu-nedenle,-kelimeleri-birbirinden-ayırma-zorunluluğu-da-bulunduğundan,-araya-tire-koyarak-yazıyor-riko-biraderiniz.-Durum-bu-yani...
Neyse-ki,-yarın-eve-gelmesi-kuvvetle-muhtemel-bir-biraderimiz,-konuya-yeni-bir-klavyeyle-müdahale-edecek.-Biraz-ayıp-olacak-bir-anlamda,-bunca-yıllık-kart-kuzumuza-bir-başka-klavye-eklemek.-Nelerimizi-gördü,-yaşadı!-Yıllardır-hamallığımızı-yapıyor,-afedersiniz,-o-narin-cüssesiyle.-Ah-kuzu-biraderim-ah!..-Söz-olsun-sana,-ilk-fırsatta(?!)-seni-tamire-götürcem,-pırıl-pırıl-ettiricem!-Kamuoyu-önünde-harbi-delikanlı-sözü!
Sonuçta-baştan-da-anlaşıldığı-gibi,-bizim-kuzu,-bir-laptop-arkadaşlar.-Duygusal-anlarımızı-bağışlayınız.
Şimdi-arkadaşlar-biraz-sinirleri-bozuktur-riko-biraderinizin.-Nedenini-anlatmak-kısmen-uzun-sürer-tabii.-Uzun-yıllar-alır-demek-istiyor,-bulaşmak-istemiyor-bu-nedenle.-Ama-kısaca-şöyle-izah-edilebilir-nedeni.-riko-biraderiniz-"eksi-şansıyla"-da-anılır-bi-kaç-biraderi-arasında.-"riko-şansı"-diye-bi-söz-vardır-yaşamında.
Mesela...-Çok-uzun-yılların-kankalarından-biriyle-İzmir'de-bir-buçuk-yıl-didindiydi-ehliyet-almak-için.-Nedense!?.-Bu-arada,-hala-ehliyeti-yok,-arabası-olabileceği-de.-Çocukluk-işte.-
Neyse,-konuya-dönelim.-Bizim-kanka-İstanbul'a-geldi-riko-biraderinizden-bir-yıl-önce,-bir-ayda-ehliyeti-kaptı.-Biraderiniz-de-uyanık-ya,-gelicek-İstanbul'a-sömestır-filan,-kapçak-ehliyeti,-soruyor;-Olm,-ne-kadar-sürdü-işlemler-filan-diye.-
Yanıtını-alınca-riko-biraderiniz-yaşamının-baharında,-acı-gerçeğiyle-bir-daha,-ama-bu-kez-asla-unutmamak-üzere,-yüzleşti.-"Normalde-bir-hafta-10-gün-ama,-seninki-normal-şansınla-en-az-bir-ay-sürer."-Yani-yalnızca-yüzde-50-sağır,-cahil,-saf,-fakir-değil,-ayrıca-eksi-şanslıydı.-
Bu-eksi-ve-aksi-de-denilebilecek-şans,-hiç-bırakmadı-yakasını-riko-biraderinizin.-riko-şansı,-en-olmayacak-zamanlarda,-olasılıklara-bile-dahil-edilemeyen,-çoğu-zaman-olası-olabileceği-hesap,-planlama,-öngörü-ve-strateji-dahilinde-bulunmayan/bulunamayan-nedenlerle-gelen-olaylarla-öyle-çok-karşılaştı-ki-sonraki-15-yıllık-ömrü-hayatında,-biraz-deneyim-kazandı-ister-istemez,-dilerim.-
Artık,-olmaz,-olmaz-demiyor.-Adını-hatırlayamadığı-şarkıcı-biraderimiz-bağışlasın,-her-ne-kadar-gülmekten-öldüyse-de-riko-biraderiniz-bu-sözleri-duyduktan-sonra-günlerce-arkadaşlarına-bahsederken,-artık-aklından-çıkar(a)mıyor:-"Eeerrrr-aaaaaannnnn-eeeeeeeııırrrrrrrr-şşeeeeeeyyyyy,-oooolllllaaaaabbbiiilllliiiiiiiiiiiiiiirrrrrrrrrr."
Amma-da-laga-luga-tanışma-faslı-oluyor-ha,-afedersiniz.-Bi-de-böyle-bi-huyu-vardır-riko-biraderinizin.-Ruhu-biraz-hastadır-her-insan-gibi.-Durmadan-suç-işliyormuşçasına,-özür-diler.-Olmadı,-komik,-sevimli-olmaya-uğraşır.-Adamı/Kadını,-garsonla-münasebetine-göre-tartar-çünkü.-Ulu-Manitu'nun-öğrettiği-sırlardan(!..)
Neyse,-hazır-başlamışken,-şu--batuğ-meselesini-de-halledelim-bu-arada.-Sonradan-dönmek-zor-oluyor.-Hafıza-olayı-da-biraz-zayıftır-kardeşinizde.-Anlatılabilecek-hikayeler-de-vardır-bu-konuda-da-velhasılkelam!..
Şimdi--batug-bizim-kanka-olduğu-için-biz-ona-en-fazlasından--batuğ-deme-durumundayız,-mecburuz-yani.-Yalnız-dikkatinizi-reca-ediyorum,-yazmaya-utanıyorum-ama--batug-değil--batuğ,-yanlış-anlaşılmasın.-Herifin-adı,--batuğ-yani,-estağfurullah,-yumuşak-g-ile-bitiyor-maalesef...-Biz-sevenleri-olarak-en-fazla--batuğg-deriz-ki,-yumuşak-g-ile-bitmesin-en-azından.-Delikanlı-yıpranmasın,-incinmesin-yani...-riko-biraderiniz-de-kankası-olduğum-için-ğ'yi-ağzıma-almaz.-Pator-der,--batuğ-demez.-Normali-de--batuğ.
Bu-nedenle-bu--batug.com-adresini-tarif-etmek-de-bir-hayli-meşakkatli-iş-haline-dönüşüyor-tabii.-Allahtan-web,-network-aleminde-yumuşak-g-olayı-kafadan-pas-geçiliyor.-Yoksa,-böyle-bir-sitenin-varlığı-bile-tehlike-haline-gelebilirdi.-Tarif-edicen-birine,-en-medenisi-sevgilime,-kızkardeşime-ne-demek-istiyorsun-diye-gircek.-Bana-yumuşak-mı-dedin-diye-girmeye-kalkacakları-ya-da-bu-kendince-iyiniyetli-lakırdıları-cinsiyet-ayrımcılığı-gibi-algılamaya-açık-olanları-kaale-almıyorum-bu-arada.-Yumuşak-varsa,-en-yumuşağı-da-riko-biraderiniz'dir,-belirteyim!..
Şimdi-buraya-kadar-gelen-olduysa,-haklı-olarak-riko-geyiği-de-nerden-çıktı-diye-sorar.-Uzun-hikaye,-sonra-fırsat-olursa,-gönül-de-arzularsa-ayrıntılarıyla-anlatılır.-Ama-özetle-bilinen-şu:-Biraderinize-13-14-yaşından-bu-yana,-bazı-kişiler-tarafından-halen-riko!o!o!-diye-hitap-edilir.-Riko-ya-da-rikocum(!)-diyenler-de-olduysa-da,-hiç-yemedi.-riko-der-kısaca.
Pekala,-ne-iş,-ne-ayak-şimdi,-çıktı-ortaya?-Kısaca-izah.-Öncelikle-riko'yu,-Hürriyet'te-Kanat-Atkaya-adıyla-nam-salmış-zat-ı-muhterem-entel-biraderimiz-çıkardı-ortaya.-riko,-liseyi-bitirdiğinden-beri-yalnızca-yakın-arkadaşları-arasında-yaşadı.-Bu-entel-zat,-tuttu-yazılarına-malzeme-yaptı,-uyuyan-riko'yu,-uyandırdı.-
Sonra,-bizim-20-küsur-yıllık-riko,-Riko'ya-dönüştü,-bu-olmadı.-Ardından,-göbeği-hakkında-ileri-geri-konuşuldu,-yanlış-doneler-aktarıldı,-bu-da-olmadı.-
Nihai-ve-şaka-dahili-olmayan-gerçek-nedenle-ise,--batuğ-biraderimiz-hayatta-en-çok-zevk-aldığı,-en-sevdiği-ve-en-iyi-bildiği-işi-yapmaya-başladı,-biz-de-eratıyız-tabii-ki.--batuğ-ve-riko-olarak-tanıdık-birbirimizi,-öyle-devam-ediyoz.
Aslında-erat-dediğime-bakmayın,-bizde-er-general-ayrımı-olmaz.-Herkes-kendi-bildiği,-sevdiği-hikayenin,-işin-eri-olmaya-uğraşır.-Ama-kurmay-eri.
-batuğ-usta-da,-yalnızca-çizgiroman-ya-da-Hollywood-kahramanlarına-özgü-bu-küçük-kurmay-erler-klanında,-bilgisi,-sevgisi-ve-saygısıyla-ustalık-mertebesine-çok-uzun-yıllar-önce-ulaşmış,-topu-çemberden-geçirme-oyununda-beyefendilere-özgü-bir-sportmenlikle-ve-arzuyla-yarışmış,-üstelik-her-seferinde-daha-iyi-yenilmek-üzere-yarışmaya-devam-eden-bir-ustamızdır.
Bunca-yıllık-biraderim-diye-söylüyorum,-ama-tamamen-benim-görüşüm-olamaz,--batuğ-usta'yla-oynadığımız-bu-oyun,-en-salağımızı-eğlendirir,-bilgilendirir.-Biraz-akıllı-olursak,-bizi-hiç-tanımadığımız-ve-dolayısıyla-tadamadığımız-ufuklara-çeker.-NBA-olayıyla-değil-yalnızca.-Duruşuyla,-tavrıyla,-mizahıyla,-beyefendi-delikanlılığıyla.
Şimdi,-şansımızı-daha-fazla-zorlamayalım.-Kafa-ütüledik-diye-küfür-ediyordur-çoktan,-en-adisinden,--batuğ-usta!-O-da-okuyor-yazıyı-mecburen.-Dahası-sinirlenmeye-başlayabilir-ve-bu-arada,-iş,-güç,-bunalım,-entel-geyiği-filan-derken,-aylardır-basketbol-oynamaya-gitmediğimizi-hatırlayabilir.-Çakacak-sonunda-iki-tane,-o-olcak.-Bu-nedenle-yazıyı-burada-kesip,-ufak-ufak-uzuyoz.-Başka |