NBA
TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
O
DEDİ, BU KODU!
KNICKS
TARİHİNDEN
TÖRKİŞBASKETBOL
YUROBASKET
COURTSIDE
Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler
vs.
sixth
man

satranç
köşemiz
CHESSMAN
(kafanı kullan bilader)

TIKLAYIN
EFVAN

Ahmet
SOYSALER
Alim KARASU
Emre YALÇIN
TIKLAYIN
oyunun
hası
vi-ci-em
Bedri
ÖZGÜR
TIKLAYIN
|

PROGRESSIVE
Levent
GÖKGÜNNEÇ
ELOY
efsânesi
27
Ocak 2002, Pazar
Selam arkadaşlar. Bu sefer arayı fazla uzun tutmayalım dedim,
çünkü daha girip de çıkmanın mümkün olmadığı İngiliz gruplarına
çok var ve sırada da bekleyen geniş ekoller var - İtalyan ve İsveç
ekolleri gibi. Bu yüzden işte size Eloy üzerine özel bir bölüm...
I.
DÖNEM
Eloy'un ismi,
söylenenlere göre H.G. Wells'in "Time Machine" eserindeki
bir ırkın isminden alınmış. Frank Bornemann, müziğe 60'larda Shadows
ve Beatles gibi grupların etkisiyle başlamış. 60'larda Alman gruplarının,
sadece cover yapan ikinci sınıf gruplar olduğunu söyler Bornemann
bir söyleşisinde. (Şüphesiz ki bu durum 69'da efsanevi Amon Duul
önderliğinde Krautrock sahneye çıktığında tamamen değişmişti.
Hatta "keyboard ağırlıklı space-progressive" Alman gruplarını
tanımlamak için kullanılır oldu ve bazı İngiliz grupları da dahil
olmak üzere progressive camiasını derinden etkiledi.) Adamımız
da bir kolej grubu kurup Moody Blues, Who ve Cream'in coverlarını
yapmaya başlar. 1970'de Eloy adını alıp lokal bir "en iyi
yeni grup" ödülü alırlar ve kendi bestelerini yapmaya başlarlar.
1971'e gelindiğinde ise ilk albümlerini çıkarmaya hazırlardır
artık (aslında ilk albüm bazı kaynaklarda 1972 olarak da gösteriliyor.)
Eloy
(1971): Aslında Eloy'un ilk albümüyle Rush'ın ilk albümü
arasında pek bir benzerlik vardır, her ikisi de "pre"
Eloy/Rush olarak kabul edilebilir. Bu ilk albümde standart Eloy
özelliklerini göremiyoruz ama bazı sağlam ipuçları vardır. Özellikle
de Something Yellow ve Eloy adlı parçalarda. Bu albüm, Frank Bornemann'ın
vokal yapmadığı tek Eloy albümüdür, vokalde Erich Schriever vardır.
Frank Bornemann, grubun ilk albümüyle ilgili şunları söylüyor:
"En
baştan beri farklı, progressive'den etkilenen müzik yapmaya çalıştık.
Erich çok iyi bir solistti ama profesyonel olmak istemiyordu.
Ayrıca konser vermek de istemiyordu. Fazlasıyla politik görüşlüydü
ve bakış açısı bizim yapmak istediklerimiz için biraz dardı. O
ayrıldıktan sonra grubun lideri ben oldum. Aslında Erich yerine
bir solist almayı düşünüyorduk ama sonra birkaç küçük konserde
ben solistlik yaptım, iyi olduğuma karar verdik, böylece söylemeye
devam ettim."
Burada kilit
nokta, Bornemann'ın ex-solisti Erich hakkında söyledikleridir
arkadaşlar. Bornemann'ın Eloy'u asla politik müzik denen zevzekliğe
dalabilecek bir grup değildi -ki bunu Ocean ve özellikle Silent
Cries Mighty Echoes'un sözlerini ve spacey içeriğini gördüğümüzde
daha net anlıyoruz. Bornemann tamamen kişisel arayış ve yaşam,
bilinmezlik, ölüm gibi değerler üzerine yoğunlaşmak istiyordu.
Inside
(1973): İşte Eloy'un uçuşa başladığı albüm. EMI etiketiyle
çıkan albümde 4 parça bulunur ve açılıştaki 17 küsur dakikalık
Land Of Nobody, aynen Grateful Dead için söylenenler gibi, kaydın
yapıldığı stüdyoya duman falan salındığını düşündürtür insana!
Albümdeki Future City, Amerika'da bazı radyo istasyonları tarafından
"yılın en iyi 10 parçası" arasına alınır, grup dikkat
çekmeye başlar ve Beggar's Opera, East of Eden gibi İngiliz prog.
rock gruplarının alt grubu olarak turnelere katılır. Bu arada
Frank Bornemann'ın aksanlı İngilizce vokali de Eloy'un önemli
özelliklerinden birisi olmuştur artık.
Floating
(1974): Eloy olgunlaşmaktadır. Açılıştaki Floating ve
The Light From Deep Darkness, gitar ve klavyenin müthiş uyumuyla
yüksek-uçuş parçalarıdır. Bu albümün kayıt hikayesi ilginçtir.
Albüm, Scorpions'un Fly to the Rainbow albümüyle aynı stüdyoda
kaydedilir ve çakışma olmaması için geceleri çalışırlar (bu noktada
aklımıza Winds of Change geliyor ve dehşetle ürperiyoruz arkadaşlar!)
Bu albüm aynı zamanda Eloy'un kendi prodüktörlüğünü yaptığı ilk
albümdür.
Power
And The Passion (1975): Hızlı bir üretim sürecine giren
ve neredeyse her albümden sonra eleman değiştiren Eloy, ilk döneminin
en uçurucu albümünü sona saklar ve zamanda yolculuk çevresinde
gelişen bir hikaye anlatan konsept Power And The Passion'u çıkarır.
Bu albüm "bir bilim adamının oğlunun laboratuarda "acid"
denerken uçup zamanda 6 yüzyıl geriye gitmesi ve burada Merlin
tipi bir büyücünün kızına aşık olmasını" anlatır. Albümün
bir yerlerinde büyücünün kızı da adamımıza "al bunu dene"
diye birşeyler verir ve adamımız naklen bir uçuş session'ını anlatır.
Albüm özellikle Almanya'da iyi satış rakamlarına ulaşır. Ve sonra
Eloy dağılır! Yine Bornemann'ı dinleyelim:
"1975'teki
dağılmanın nedeni, müzik konusundaki anlaşmazlıktı. Kişisel olarak
ben Eloy'un, bu albümdeki gibi konsept ve karmaşık senfonik yapısı
olan progressive müzik yapmasını istiyordum. Ancak diğer elemanlar
buna karşıydı. Menajerimizle olan bir sorun yüzünden beş parasız
da kalmıştık, dolayısıyla grup dağıldı. 1976'da ise grubu benimle
aynı vizyona sahip çok yetenekli müzisyenlerle tekrar kurdum."
II.
DÖNEM
Dawn
(1976): Eloy'un ikinci dönemini oluşturan bu yeni kadrosu,
gerçekten çok parlak ve Eloy'un zirvesini oluşturan bir kadrodur:
Bornemann'ın yanında Klaus Peter-Matziol (bas), Jurgen Rosenthal
(davul) ve Detlev Schmidtchen (klavye) bulunmaktadır. Özellikle
Jurgen Rosenthal, Neil Peart ve Bill Bruford gibi devlerle bir
tutulan ve parçaların sözlerini de yazan çok önemli bir davulcudur.
Dawn yine konsept albümdür ve Eloy'un en senfonik albümüdür (doğal
olarak, çünkü bir senfoni orkestrasıyla beraber kaydetmişlerdir
albümü...) Dawn, karanlık, uçurucu, tamamen kişisel arayış üzerine
kurulu, senfonik derinliği olan son derece iyi bir albümdür.
Ocean
(1977): Bazı anlar "Yıldızın parladığı an" olarak
tanımlanır, bir kişinin veya bir grubun, yetkinliğin, yaratıcılığın,
niteliğin üst seviyesine ulaştığı anlardır bunlar. Bu kişi veya
grup daha önceden de mutlaka kaliteli eserler ortaya çıkarmıştır
ama bazen öylesine birşey üretir ki, karşısında şaşırır kalırsınız...
Örneğin Kitaro'nun Kojiki'si, Yes'in Awakeen'ı, John Woo'nun Face/Off'u,
Gaudi'nin Sagrada Familia'sı gibi. Eserin hangi sanat türünde
olduğu önemli değildir, o niteliği ve kendini aşma çabasını gördüğünüzde
tanırsınız. İşte Ocean bu anlardan birinde üretildiği belli olan
inanılmaz bir albümdür.
Dört parçadan
oluşan albüm, Atlantis'in kuruluşunu, yükselişini, çürümesini
ve batışını anlatır: Poseidon's Creation, Incarnation Of The Logos,
Decay Of The Logos, Atlantis' Agony at June 5th 8498, 13 P.M.
Gregorian Earthtime.
Poseidon's
Creation, prog. rock tarihinin en konsantre girişlerinden birisine
sahiptir. (Bence Anglagard'ın Jordrok'unden sonra 2 numarada gelir.)
Atlantis' Agony, albümün en uzun parçasıdır (prog.
rock tarihinin en uzun parça isimlerinden biridir aynı zamanda)
ve tanrıların Atlantis'e nasıl kızıp batırdıklarını anlatır. Albüm
Almanya'da çıktığı sene Queen, Genesis gibi devleri satışlarda
geride bırakır. Ocean gerçekten sözcüklerle anlatılabilecek bir
albüm değildir, dinlemek gerekir. Özel bir kapak resmine de sahip
olan albümün kasedi 90'ların ortalarında Türkiye'de çıkıp bizi
şaşkınlığa düşürmüştü, sanırım halen bulabilirsiniz.
Live
(1978): Eloy'un muhteşem dörtlüsüyle verdiği konserlerden
oluşan Live albümü 1978'de çıkar, son 3 albümden parçalar içerir.
Özellikle orjinali 15.5 dakika olan Atlantis' Agony'e yaptıkları
21 dakikalık yorum dinlemeye değer.
Silent
Cries Mighty Echoes (1979): Eloy'un kötü zamanlarda çıkardığı
hazine... 1979, prog. rock'un resmi ölüm yılıdır aslında. Daha
önce de birkaç kez belirttiğim gibi, artık punk müzik veba misali
her tarafı ele geçirmiş ve prog. rock müzisyenlerinin nesli tükenmiştir.
Pek çok prog. rock grubu, yaptıkları müziği yayınlayamazlar (bu
albümlerin çoğu 90'larda prog. rock'ın ikinci dirilişinde yayınlandı.)
Ancak Eloy, kişisel olarak benim için en önemli albümünü 1979'da
yayınlar, hem de konsantre progressive bir albümdür bu. (Albümdeki
The Apocalypse "doğru zaman, doğru yer" şeklinde dinlediğim
ve sözlerine şoka uğradığım bir parçaydı çünkü o sırada her ne
düşünüyorsam, Eloy bunu yıllar önce dile getirmişti!) Pilot To
Paradise, astral bir girişe sahip olan Master Of Sensation gibi
muhteşem parçalar içeren albüm, ne yazık ki Eloy'u zirveye taşıyan
dörtlünün ayrılmasını da beraberinde getirir.
III.
DÖNEM
Colours
(1980): Jurgen Rosenthal ve Detlev Schmidtchen gruptan
ayrılır. Frank Bornemann'a göre bu sefer neden müzik ile ilgili
değildir. Jurgen ve Detlev'in egolarıyla başa çıkamamasıdır. Solo
kariyer yapmak isteyen Jurgen ve Detlev, gruptan ayrıldıktan sonra
"Ego on the Rocks" isimli bir ortak albüm çıkarırlar.
Bornemann ve Klaus Peter onları geri dönmeleri için ikna edemezler
ve gruba 3 yeni müzisyen katılır. Yeni müzisyenlerle beraber Colours
albümü kaydedilir. Bu albüm, bir önceki Silent Cries'ın karanlığını
ve zarafetini taşımayan, gitar ağırlıklı, daha sert ve kısa parçalardan
oluşan bir albümdür. Bununla beraber Sunset gibi muhteşem bir
enstrümantal parçayı da içerir (karşılaştırmak için bkz. Elegy-Jethro
Tull.)
Diğer
albümler (1981 ve sonrası): İşte bu aşamadan sonra Eloy'un
albümleri ne yazık ki "diğerleri" kategorisine girer
arkadaşlar. 1984'e dek Colours kadrosu dört albüm daha çıkartır.
Bornemann'a göre, müzikal açıdan uyumsuzluklar gittikçe büyümektedir.
Yeni elemanlar, artık biten progressive ekolünden uzaklaşıp daha
sert, daha gitar ağırlıklı albümler yapmak istemektedirler. Bornemann
aslında bir double albüm olarak tasarlanan ancak birer yıl arayla
çıkarılmasına karar veren iki albüm boyunca kontrolü elinde tutmayı
başarır. Bunlar 81 tarihli Planets ve 82 tarihli Time To Turn'dur.
Bir bilimkurgu hikayesi çevresinde kurulan bu konsept albümler
biraz kendini tekrarlar, şaşırtıcı hatta şok edici Eloy özellikleri
albümlerde eksik kalmış gibidir. Yine de bu albümler, On The Verge
Of Darkening Lights, Through A Somber Galaxy, End Of An Odyssey,
Say Is It Really True gibi iyi parçalar içerir. Bir seçim yapmak
gerekirse, Time To Turn daha başarılı ve melodik bir albümdür.
83 tarihli
gerçekten başarısız olan Performance albümünün ardından (Bornemann
bunun Eloy'un en zayıf albümü olduğunu söylüyor) kadro Metromania'nın
(84) kaydı tamamlandıktan sonra albüm daha piyasaya verilmeden
dağılır. Bu Eloy'un ikinci dağılışıdır. Metromania neredeyse space-metal
olarak kabul edilen oldukça sert ama fena olmayan bir albümdür,
Follow The Light ve Nightriders gibi iyi parçalar içerir. Eloy
bir tür veda turnesine çıkar ve birisine Marillion'un solisti
Fish'in de katıldığı konserler verir (Marillion da bu sırada Misplaced
Childhood gibi bir güzellik çıkarmıştır ve neo-progressive adı
altında prog. rock'ı canlandırmaya çalışmaktadır.)
Frank Bornemann'sız
kadro 85'te "Codename: Wildgeese" filminin müziği için
bir araya gelir ve bir soundtrack albüm çıkarır. (Bu film sinemalarda
Yaban Kazları adıyla oynamıştı.)
3 yıllık aradan
sonra 1988'de Bornemann ve tesadüf eseri karşılaştığı Michael
Gerlach (klavye, davul) ikili olarak Eloy'u tekrar canlandırmaya
karar verirler. Yanlarına session müzisyenleri toplayarak Ra'yı
çıkarırlar. Rainbow gibi tüyler ürpertici bir parça içeren Ra,
bir an önce unutmak için çaba gösterdiğimiz bir albümdür. Daha
sonra bol miktarda toplama Best Of'lar çıkar. 1992'de Bornemann
ve Gerlach bir deneme daha yapar ve Destination'u çıkarır. Klaus
Peter Matziol'un da iki parçada konuk müzisyen olarak bas çaldığı
albüm, Time To Turn'den beri Eloy'un çıkardığı en iyi albümdür
diyebiliriz. Bornemann/Gerlach ikilisi bu albümde, 70'lerdekini
olmasa da 80'lerin başındaki Eloy soundunu yakalamayı başarır.
Klaus Peter Matziol bu albümden sonra gruba tekrar katılır ve
grup 93'te Chronicles albümü için eski parçaları tekrar stüdyoya
girip çalar. İşte burada grup kimyasının ne demek olduğu ortaya
çıkar. Chronicles için kaydedilen Ocean'ın açılış parçası Poseidon's
Creation, aynı notalarla çalınmasına rağmen, Ocean'daki orijinal
versiyona göre inanılmaz yetersizdir. Aynı şey Silent Cries… parçası
Apocalypse için de geçerlidir. İşin ilginç tarafı, Ra ve Metromania
döneminin parçalarını da Chronicles derlemesinde daha iyi çalarlar
(ee tabii, Klaus Peter-Matziol var bu sefer.) Eloy'un ikinci döneminde
görülen türden bir kimya yakalayan grupların neden efsane mertebesine
eriştiğini ve albümlerin de neden dinlemekten asla bıkmadığımız
klasikler haline dönüştüğünü, bu Chronicles'ı dinlerken daha iyi
anlamıştım. Her neyse, grup daha sonra 94'de Destination ayarındaki
The Tides Return Forever albümünü çıkarır. Hatta bu albüm, 10
dakikalık parçaların geri dönüşünü içerdiği için daha değerlidir
bile diyebiliriz.
Eloy,
en son 1998'de Ocean-2'yi çıkarır. Henüz bulup da dinleyemediğim
Ocean-2, okuduğum eleştirilere göre, "ilk Ocean'ın ruhunu
yakalamayı başarmış başarılı bir albüm" olarak kabul ediliyor.
Buna çok ihtimal vermesem de, Bornemann/Peter-Matziol ikilisini
içeren albüm yine de heyecan verici görünüyor.
İşte Eloy'un
hikayesi bu şekildedir arkadaşlar. Eloy asla Amerika'da konser
vermemiş ve albümlerini hep Avrupa'da yayınlamıştır. Müziğin ticari
bir ucube haline gelmesine yol açan Amerikan müzik endüstrisine
hiç bulaşmamaları ve Bornemann'ın ısrarla progressive geleneğine
bağlı kalmaya uğraşması (kendisinin de hiç beğenmediği Performance'dan
sonra "İşte oldu, artık Eloy da bir hard-rock grubu"
diyenlere inat, grubu dağıtmıştır), Eloy'u benim için özel yapan
nedenlerdendir.
Özellikle
ikinci döneminde zirvesini bulan Eloy, klavye ağırlıklı space-rock
veya sağlam senfonik-progressive dinlemek isteyenler için çok
ideal bir başlangıç noktasıdır. Kesinlikle kayıtsız kalmamanızı
tavsiye ederim.
Avrupa'ya
dönüş
29 Aralık 2001, Cumartesi
Sıcak yaz günlerini fena halde özlediğimiz ve üşümekten klavyeye
doğru dürüst basamadığımız şu günlerden selamlar arkadaşlar. Son
yazımızda Avrupa'ya kesin dönüş yapıyorduk ve buradaki progressive
rock hazinesi ekollerden bahsetmeye hazırlanıyorduk. Bu durumda
light-progressive ile başlamak en iyisi olacak; yani yolumuz Hollanda'ya
düşüyor.
HOLLANDA
GRUPLARI
Genel olarak
Hollandalıların yaptığı prog. müzik, light-progressive olarak
kabul edilir. Gayet melodik, daha kolay dinlenilebilir (Finch
hariç), fazla fantazi ve tuhaflığa kaçmayan (Finch hariç) eli-yüzü
düzgün müzik yaparlar ve çok iyi melotron kullanırlar. Prog. rock
dünyasının en iyi kadın solistlerinden birisi de Hollanda'dandır.
Bu arada grupların çoğunun Peter Gabriel's Genesis'den etkilendiğini
de belirtelim. İşte Hollandalıların kare ası;
KAYAK
Kayak, bırakın
progressive olmayı pop-rock olarak bile kabul ediliyor. Ancak
Kayak'ı iki ayrı dönemde ele aldığımızda, ilk dönemin prog. rock
ağırlıklı olduğunu söyleyebiliriz. Daha sonra Camel'da da bulunan
klavyeci Ton Scherpenzeel ve solist Max Werner, Kayak'ın ön plandaki
ikilisidir. Ben özellikle Max Werner'in farklı sesini ve tekniğini
çok tutarım. Kayak'ın özellikle ilk 3 albümü (See See The Sun
73, Kayak 74, Royal Red Bouncer 75) iyi prog. rock albümleri olarak
kabul edilir. Bu albümlerde Serenades, They Get To Know Me, Mammoth,
Ballet Of The Cripple gibi insanı saran gerçekten iyi parçalar
bulunur. Bu dönemde Kayak'ın bazı parçaları güçlü melodik yapıları
açısından Supertramp'la bile kıyaslanır. Daha sonraki çalışmalar
biraz daha hafifleşir ve son albümler Abbavâri pop albümlerine
dönüşür. Son stüdyo albümleri, 82 tarihli Eyewitness'dır.
EARTH &
FIRE
Jerney Kaagman'ın
olağanüstü vokali ve King Crimsonvâri muhteşem melotron içeriğiyle,
bana göre en iyi Hollandalıdır Earth & Fire. İlk albümlerini
1969'da çıkaran grup, 1975'e dek uzanan dönemde muhteşem prog.
albümler hediye etmiştir dinleyicilerine. Bu dönemde Earth &
Fire (69), Songs of Marching Children (71), Atlantis (73), To
the World of the Future (75) albümlerini görürüz. Earth &
Fire'ın zirvesi Atlantis, albümün bir yüzünü kaplayan aynı isimli
parçayla bilinir. Jerney'in vokali, eşsiz Annie Haslam'la bile
kıyaslanmıştır. Songs Of Marching Children'da Ebbtide ve Storm
& Thunder gibi parçalar son derece iyi melotron/keyboard kullanımıyla
öne çıkar. Earth & Fire'ın sonraki albümleri Reality Fills
Fantasy (79), Andromeda Girl (81), In a State of Flux (82), Phoenix
(83) aynı Kayak gibi daha bir poplaşmış ve prog. özelliklerini
yitirmiştir. Earth & Fire'ın bir efsane halini alan Atlantis'i
çıkardıktan sonra 73'de Türkiye'ye gelip İstanbul ve İzmir'de
de konserler verdiğini de not edelim. (Hatta söylentilere göre
İzmir Alsancak Stadı'ndaki konser performansı beğenilmemiş ve
sahneye domates atılmış. Ne kadar doğru bilmem ama domateslerden
birini attığını söyleyen sağlam bir kaynağım var!)
FOCUS
Focus, Hollanda'nın
prog. rock dünyasına hediye ettiği en bilinen ve tanınan prog.
rock grubu olarak kabul edilebilir. Gitar virtüözü Jan Akkerman
ve flütçü/vokalist Thijs Van Leer öncülüğündeki grup, 1970-78
arasında, bazıları gerçekten klasik haline gelmiş çok önemli albümler
çıkarmıştır. Grubun efsanesi, "Yo-da-leh-huu" vokaliyle
(Bavyera'da geçen mühim RTL filmlerini hatırlatan) ünlü olan Hocus
Pocus parçasıdır. Focus'un albümleri; In And Out Of Focus (70),
Moving Waves (71), Focus 3 (72), Live At The Rainbow (73), Hamburger
Concerto (74), Ship Of Memories (74), Mother Focus (75) ve Focus
Con Proby (78) dir. İlk iki albüm daha kısa parçalar içerirken,
Focus 3 ve Hamburger Concerto, Focus'un zirvesini oluştururlar.
Focus'un bazıları caz ağırlıklı olan tüm albümleri çok iyidir
ama özellikle Focus 3 albümünü tavsiye ederim.
FINCH
Tüm Hollanda
grupları light olacak değil, tam aksine Finch, pek çok sağlam
prog. rock eleştirmenine göre "tüm zamanların en iyi 20 prog.
rock grubundan birisi" olarak kabul edilen, karmaşık, ağır,
kataloglardaki tanımla "killer-progressive" yapan çok
önemli bir topluluk. 1973-77 arası 4 albüm çıkaran Finch'in gitaristi
Joop Van Nimwegen, Steve Howe ve Jan Akkerman'dan yoğun şekilde
etkilenmiştir, dolayısıyla ilk albümleri Glory Of The Inner Force,
Yes/Focus hayranları için mutlaka dinlenmesi gereken bir albüm.
ALMAN
EKOLÜ
Alman Progressive
rock ekolü, en geniş ve önde gelen prog. rock ekollerinden birisi
olarak kabul edilir. Hatta tamamen Alman gruplarına ayrılmış olan
Krautrock gibi bir alt tür de var. Bu, kökeni aslında psychedelic
akıma dayanan ve efsanevi Amon Duul II önderliğindeki bir alt
türdür. 60'ların sonuyla 70'lerin başında yarı-psychedelic, karanlık
ve uçurucu müzik yapan Alman grupları, Krautrock alt türüne atfedilir.
Almanların aslında o kadar çok süper-grubu vardır ki, çoğundan
burada kısaca bahsetme densizliğini göstermek zorundayım. Benim
için Alman grupları Eloy ve diğerleri olarak ikiye ayrıldığı için
Eloy üzerine albüm albüm bir inceleme yapacağım. Şüphesiz ki bu
Eloy'dan bile iyi olan bazı gruplara haksızlık olacak ama şu anda
yapılabilecek başka bir şey yok. Önce diğerleriyle başlayalım:
AMON DUUL
I, II, UK: Amon Duul, Berlin merkezli bir komündür ve o kadar
etkili bir efsanedir ki, ortada bilinen üç versiyonu vardır. 69'da
komün bölündükten sonra çıkan ilk Amon Duul, 1969'da ilk albümünü
çıkaran, avantgarde/deneysel müzik yapan ancak çok da fazla etki
bırakmayan bir gruptur. Uçurucu space-rock/pschedelic yapan fraksiyon
ise Amon Duul II'dir. AD II, aynı zamanda Krautrock'un da babası
sayılır. 1970 tarihli Yeti ve 71 tarihli Dance Of The Lemmings,
mutlaka dinlenmesi gereken albümlerdir. Hatta AD II, Hawkwind'in
bile yol göstericisi olarak kabul edilir. Galler'de kurulan Amon
Duul UK fraksiyonu ise 1980'de kurulmuştur ve Van Der Graaf Generator
efsanesinden Guy Evans'ı da içerir.
AGITATION
FREE: Bir diğer Krautrock efsanesi... Özellikle 72-77 arası
electronic space olarak kabul edilen (bkz. Far East Family Band)
süper müzik yapmışlardır. Klavyecileri Michael Hoenig, daha sonra
bir diğer efsane Tangerine Dream'e geçmiştir.
ANYONE'S
DAUGHTER: Süper senfonik-progressive yapan ve ağırlıklı olarak
Genesis'den etkilenen grup. Özellikle 79 tarihli Adonis ve 80
tarihli Anyone's Daughter albümleri süperdir. Aslında klavye kullanımı
açısından Eloy'dan da fena halde etkilenmişlerdir.
ASH RA
TEMPEL: Albümlerinin birinde efsanevi Timothy Leary'nin de
olduğu muhteşem psychedelic grubudur. Manuel Gottsching ve Klaus
Schulze'un da (ki o da sonra Tangerine Dream'e geçer) bulunduğu
grup Almanlar içinde en çok izdeşi olan gruplardan birisidir.
New-age'e daha yakın müzik yaparlar.
EMBRYO:
Bir diğer Krautrock devi. 1970-89 arası albümlerinde space'den
etnik-jazz'a dek epey geniş bir yelpazede gezinmişlerdir.
GROBSCHNITT:
Senfonik-progressive efsanesi. Özellikle live albümleri (Solar
Muzik Live) tüm zamanların en iyi live performanslarından birisi
olarak kabul edilir.
HOELDERLIN:
70'lerin en büyük Alman senfonik-progressive devlerinden kabul
edilen Hoelderlin'in özellikle ilk albümleri Hoelderlin's Traum
(72) ve aynı isimli albümü (75) çok iyidir. Kadın vokalistleri
Grace Slick'i hatırlatır ve sözler çoğu Alman grubunun aksine
Almanca'dır.
JANE:
İkinci Eloy olarak kabul edilen muhteşem space-rock grubu. Müzik
Eloy'un ilk döneminden oldukça etkilenmiştir ancak daha bile karanlıktır.
All My Friends ve Fire, Water, Earth & Air gibi muhteşem albümler
"brain-classic" olarak kabul edilir.
NEKTAR:
Pink Floyd ve Hawkwind gibi space-rock devlerine Almanya'nın cevabı
olarak kabul edilen efsanevi Alman grubu. 1971-80 arası 12 albüm
çıkaran Nektar'ın özellikle 73 tarihli Remember The Future ve
74 tarihli Down To Earth albümleri zirve albümleridir. Onları
efsane yapan önemli özelliklerden birisi de konser performansları
ve konserlerindeki ışık gösterileridir.
NOVALIS:
Senfonik-prog. ancak light-progressive olarak bile kabul edilebilirler.
Eğlenceli ve melodik müzik yaparlar.
POPOL VUH:
Bir diğer Krautrock efsanesi. Pek çok eleştirmene göre de en iyilerinden
birisi. Enstrümantal ağırlıklı müziği space/psychedelic/etnik/new-age
arası gezinir. 1971-98 arası albümler çıkarmıştır.
TRIUMVIRAT:
Muhteşem klasik-progressive müzik yapan ve ELP'den çok etkilenmiş
olan Alman devi. Özellikle ilk albümleri Mediterranean Tales (72)
son derece senfonik ve olgundur. Illusions On A Double Dimple
(73) ve Spartacus (75) grubun zirvesi olarak kabul edilir ancak
bence ilk albümleri hepsinden iyidir. Old Loves Die Hard (76)
ve Pompeii (77) de iyidir ancak Ala Carte (79) ve son albümleri
Russian Roullette (80) ile daha pop-rock vari bir havaya bürünürler.
WALLENSTEIN:
70'lerin başlarında Krautrock olarak başlayan, daha sonralar süper-senfonik
progressive'e dönen grubun özellikle Stories, Songs & Symphonies
albümü her senfonik rocksever tarafından dinlenmesi gereken bir
albümdür.
WEREWOLF:
Eloy-Renaissance arasıı müzik yapan süper space-rock grubu. Müzikleri
Gerd Heuel'in önderliğinde uçurucu klavye içeriğiyle ön plana
çıkar ancak asıl etkileyici olan solist Gitta Lowenstein'ın müziğe
kattığı zerafettir (zaten o yüzden Renaissance benzerliğinden
bahsedilir).
2066 &
THEN: 70'lerin ilginç Alman klasik prog. rock gruplarından
birisi olarak kabul edilen grubun en ayırt edici özelliği, sesi
fena halde Rod Stewart'a benzeyen solistleridir. Uzun süre Rod
Stewart'ın bir Alman grubunda ne işi var diye düşünmeme yol açan
solist, aynı zamanda grubun zayıf tarafı olarak da kabul edilir
ve vokalinin müziğin karmaşıklığıyla başa çıkamaması eleştirisini
alır.
Herhangi bir
progressive katalogunda İngiliz ve İtalyan gruplarıyla beraber
en çok yer kaplayan ekol olan Almanlar, araştırdıkça ve dinledikçe
bitmeyecek bir hazine gibidir. O yüzden sadece "efsane"
olarak kabul edilen ve benim de dinleyebildiğim grupları burada
kısaca tanıtmak istedim. Burada unuttuğum, atladığım daha pek
çok dev olduğundan emin olabilirsiniz. En azından Amon Duul, Embryo,
Triumvirat, Jane gibi gruplara sayfalar ayrılması gerektiğinden
de emin olabilirsiniz. Şimdi gelelim tüm zamanların en büyük efsanelerinden
birisi olan ELOY'a.
ELOY
Hangi sınırlı
sözcükler Eloy'u anlatabilir ki? Ocean'ın prog-rock tarihinin
en iyi albümlerinden olduğundan mı bahsetmeli, Inside ve Floating'deki
müthiş uçuşlardan mı, Power & The Passion'un acid-trip hikayesinden
mi, Frank Bornemann'ın aksanlı ve tamamen kendine has vokallerinden
mi, Jurgen Rosenthal'ın sözlerinden mi? Aynı Rush'da yaptığımız
gibi Eloy'u da albüm albüm incelememizde yarar var. Alman prog.
rock ekolünün bu en güçlü ve sağlam temsilcisi başka türlü anlatılamaz!
I.Dönem
Eloy (71)
Inside (73)
Floating (74)
Power And The Passion (75)
II.
Dönem
Dawn (76)
Ocean (77)
Silent Cries And Mighty Echoes (78)
Live (78)
III.
Dönem
Colours (80)
Planets (82)
Time To Turn (82)
Performance (83)
Metromania (84)
Codename Wildgeese Soundtrack (85)
Ra (88)
Destination (92)
The Tides Return Forever (94)
Ocean 2 (98)
Gelecek
yazı: Eloy'un 3 dönemi!
Rush
efsanesinde son dönem
17 Kasım 2001, Cumartesi
Uzuuun bir aradan sonra selam arkadaşlar! Mâlum NBA başladı, heyecan
ve dikkatler artık maçlara veya VGM'e kaydı; lâkin kaliteli müzik,
asla unutulmaması gereken bir faktör hepimizin hayatında. Bunu ben
mi uyduruyorum? Şüphesiz hayır... Buyurun geçen gün okur okumaz
"A-ha! Yıllardır biliyordum zaten" dediğim habere:
Amerikalı
araştırmacılar, sevdikleri türde müzik dinledikleri zaman insanların
beyinlerinde yemek ve seks gibi etkiler oluştuğunu tespit etti.
Uzmanlara göre iyi müzik dinlemek, sinirsel bakımdan aynı güzel
bir yemek veya karşı cinsten biriyle birlikte olmak kadar beyni
etkiliyor. Doktorlar ayrıca araştırmaya katılan kadın ve erkeklerin
beraberlerinde getirdikleri sevmedikleri müziklerden örnekler
çalarken, aynen beğenmediği yemeği zorla yiyen çocuk beyinlerinin
yayınladığı dalgalar benzeri sinyaller algıladıklarını da belirtiyorlar.
Araştırmacılar, beyinde müzik, yemek ve öteki hoşlanılan işlere
yönelik yerlerin aynı olduğunu vurguluyor. (6 Kasım 2001)
Eh artık bana
diyecek fazla bir şey kalmadı. Sadece bu haberi okudum ve gidip
Robert Fripp Usta'dan bir gitar solo aldım.
Şimdi gelelim
epey ara verdiğimiz Rush'ın diskografisinin üçüncü ve son bölümüne.
Bu bölümde Rush'ın artık kendisini 80'lerin müziğine bir şekilde
uydurduğunu görüyoruz. Bu dönemde bizim nesil devreye giriyor
zaten. Biz büyürken ne bâdireler atlattık arkadaşlar, yeni nesillerin
bunlardan hiç haberi yoktur; Modern Talkingler, Sabrinalar, Sandralar,
Falcolar hep bizim başımıza geldi. Hatta Beavis & Butthead'i
bile dumura uğratabilmiş tek grup olan Milli & Vanilli'yi
bile atlattık. Hangi kriz bize yan bakacakmış, şaşarız yani. Neyse,
zevzekliği bırakıp Rush'a geçelim.
SIGNALS:
Eylül 1982'de Rush tamamen kısa parçalardan oluşan ve hiçbir parlaklığı
bulunmayan, artık standart olmuş şaşırtıcı Rush özelliklerini
içermeyen Signals'i çıkardı. The Weapon dışında bu albümü genelde
unutma eğiliminde oluruz, Rush hayranları olarak.
GRACE UNDER
PRESSURE: Vay sen misin Rush'ın bir albümüne burun kıvıran!
Nisan 1984'de Rush, aslında içerik olarak Signals ile aynı tarzda
olan ancak çok daha çarpıcı ve olgun Grace Under Pressure'ı çıkarır.
Bu albümdeki Distant Early Warning, Red Sector A, Body Electric
mutluluk verici parçalardır. Tabii ki bir Hemispheres ile asla
kıyaslanamazlar ama tarihe dikkat arkadaşlar: 1984. David Bowie
bile bu sıralar Let's Dance gibi bir zırva çıkarmıştır, bize de
"Buna da şükür" demek düşer.
POWER WINDOWS:
1985'te Rush bir zirve daha yapar. Bu, üçüncü dönemin zirvesidir.
Power Windows, Territories gibi bir başyapıt ve Marathon, Manhattan
Project, Big Money, Mystic Rhythms gibi melodik rock'ın sözlük
tanımı olarak verilebilecek klasikler içeren süper bir albümdür.
Bu albümü benim için eşsiz kılan özelliklerden birisi de, Rush'a
giriş parçam olan Marathon'un burada olmasıdır (bkz. iki önceki
yazı.) Albümde sözler yine vurucudur ama özellikle Territories'de
Neil Peart artık fütursuzluğu eline almıştır;
The
whole wide world
An endless universe
Yet we keep looking through
The eyeglass in reverse
Don't feed the people
But we feed the machines
Can't really feel
What international means
In different circles, we keep holding our ground
In different circles, we keep spinning round and round
They shoot
without shame
In the name of a piece of dirt
For a change of accent
Or the colour of your shirt
HOLD YOUR FIRE: Eylül 1987'de Force Ten ve Time Stands
Still gibi muhteşem iki Rush klasiği daha içeren Hold Your Fire
gelir. Özellikle Time Stands Still, bana göre Rush tarihinin ilk
10 parçasından biridir. Bu parçanın klibini de yine daha önce
bahsettiğim TRT'deki rock programında izlemiş ve videoya kaydetmiştim.
Hehehe, bizim neslin bir özelliği daha ortaya çıktı arkadaşlar,
herbirimizin evlerinde bulunan dinozor büyüklüğünde Beta videolar
ve otobüs büyüklüğündeki video kasetler. İşte bendeki Beta video
kasetlerde Rush klipleri saklıdır.
A
SHOW OF HANDS: 1989'da çıkan konser kayıtlarından oluşan A
Show Of Hands (yanda), Rush'ın "artık uzun parça yok"
düşüncesine uyar. 15 parça içeren bu double albümdeki en uzun
parça 6 dakikadır. Zaten parçalar da son üç albüm ağırlıklıdır.
İyi bir live albümdür bu.
PRESTO:
1989'da çıkan bir diğer albüm olan Presto, Rush'ı değiştiği için
suçlayan hayranlarıyla barışma albümü olarak kabul edilir. Eski
Rush kalitesi ve sağlamlığı burada bir kez daha ortadadır. Show
Don't Tell, Scars, Presto, Anagram for Mongo gibi güzellikler
içerir Presto.
CHRONICLES
COMPILATION: 1990 tarihli bu double toplamayı "Rush da
ne ola ki" diyen herkese mutlaka ve mutlaka tavsiye ediyorum.
Rush'ın bahsedilen üç dönemini de burada birarada bulmanız mümkündür.
ROLL
THE BONES: Geldik Neil Peart fanatiklerini şaşkınlığa düşüren
albüme. Arkadaşlar, şimdi bir Yaşam Ustası düşünün. Bu Usta, her
önünüze geldiğinde tuhaf şeyler söylesin, kafanızı zorlasın, düşüncelerinizi
açsın, defalarca "Oha, doğru ya" şeklinde birşeyleri
idrak etmenizi sağlamış olsun. Sonra da aradan geçen bir sürü
seneden sonra bu Usta şunları söylesin;
Why are
we here?
Because we're here
Roll the bones
Why does it happen?
Because it happens
Roll the bones
Ve en sonunda
Neil Peart Usta "Neden buradayız?" sorusuna nihai yanıtını
vermiştir. Bu yanıt Roll The Bones gibi muhteşem bir parçada verilmiştir.
Albüm aslında genelde hiç de pozitif eleştiriler almamıştır ancak
sadece aynı isimli parça yeter!
COUNTERPARTS:
Düalist mantığa göre her iyinin bir kötüsü, her zirvenin bir dibi
olmalı. Buna uygun olarak Rush da 1993'de Counterparts albümünü
çıkarmış olsa gerek. Rush ölçütleri için heavy metal denecek ölçüde
sert olan albüm, ne yazık ki "hiç bir Rush hayranını tatmin
etmeyen tek albüm" olma özelliğini de taşır. "Worst
of Rush" olarak kabul edilebilir yani.
TEST FOR
ECHO: 1996'da çıkan Test For Echo da sert bir albümdür ve
bir önceki Counterparts'dan sadece bir gömlek üstün olarak kabul
edilir. Yine de Virtuality gibi epey ilginç bir parçayı da içerir.
DIFFERENT
STAGES: 98 tarihli bu triple live CD, kesinlikle her arşivde
bulunması gereken muhteşem bir kaynaktır. En azından seneler sonra
23 dakikalık bir live kayıt dinlemek bile yeter (2112).
İşte Rush
efsanesi böyledir arkadaşlar. Bu arada ben hayret edilecek kadar
çok kişiden Rush'a en iyi alternatif olarak Watchtower'ı duydum.
Bu grup yanlış hatırlamıyorsam Belçikalı ve Rush'tan daha iyi
olduğunu iddia edenler bile oldu. Neyse, bu günahkârları affedelim
ve henüz dinlememiş olduğum Watchtower'ı bir şekilde dinleyip
sonradan yorumlamak üzere bir kenara koyalım.
NIGHTWINDS
Kanada'dan
çıkan ilginç progressive rock gruplarından birisi Nightwinds'dir.
Kaynaklarda "Rush meets Genesis" şeklinde yorumlanan
grup, Geddy Lee'ye inanılmaz benzeyen bir sese sahip solistleri
sayesinde ilgi çekmiştir. Zaten tarzları da Rush'a epey yakındır,
We Were The Young gibi çok iyi parçaları vardır.
JAPON
GRUPLARI
Amerikan ve
Kanada gruplarından sonra geçelim Japonya'ya... Japonlar da progressive
rock dünyasına epey ilginç gruplar armağan etmişlerdir. Ancak
tahmin edilebileceği gibi bu gruplar genelde Batılı grupları taklit
ederek işe başlamışlardır. O yüzden her Japon grubu için "filanca
grubun çok benzeri" şeklinde bir tanım verilir. Şimdi örneklere
geçelim.
FAR OUT
Japonlardan
bahsedildiğinde ilk akla gelen grup Far Out'dur. Bu grup, içinde
iki efsane barındırır. Bunlardan birisi, ünü Uzakdoğu'nun dışına
fazla çıkmamış olan Fumio Miyashita, diğeri ise evrendeki her
canlının müziğini bildiğine emin olduğum Masanori Takahishi.
Bu isimden daha önceki bir yazımda bahsetmiştim, dikkatli okuyucular
hatırlayacaktır; KİTARO. Aslında grup sadece bir stüdyo albümü
kaydetmiştir, 1972 tarihli Far Out. Bundan sonra grup çok hızlı
bir değişim sürecine girmiş ve Far East Family Band adını almıştır,
Kitaro gruptan ayrılmıştır vs. Far Out fena halde "spacy
early Pink Floyd" olarak kabul edilir. Şimdi "bu nasıl
olur?" diyeceksiniz. Çünkü Pink Floyd, ilk zamanlarında zaten
fena halde uçmuş durumdadır. (Bkz: Saucerful of Secrets) İşte
Far Out, uçuş konusunda bu dönemin Pink Floyd'unu bile yaya bırakabilecek
güçte bir albümdür.
FAR EAST
FAMILY BAND
Far Out albümünden
sonra 1975'e dek grubun sesi soluğu çıkmaz. Daha sonra Kitaro
ayrılır ve bir diğer efsane Klaus Schulz'un prodüktörlüğünde (söylentilere
göre ilk albümde vardır Kitaro ancak ismi geçmez) Far East Family
Band olarak albümler çıkarmaya başlarlar. Klaus Schulze electronic/space
prograssive'in en büyük isimlerinden olarak kabul edilir, Tangerine
Dream ve Ash Ra Tempel gibi dev gruplarda bulunmuştur. Hatta efsaneye
göre Kitaro'nun bile ustasıdır (ben de "hadi len, daha neler!"
dedim ama belki de öyledir.) FEFB, ilk albümü Cave Down to Earth
ile Klaus Schulz'un dikkatini çeker. Daha sonraki albümlerinde
prodüktör artık Schulz'dur. Grubun en iyi albümü 1976 tarihli
Parallel Worlds, Fumio Miyashta (vokal, synth, gitar, bambu flüt),
Hirohito Fukushima (gitar, koto, vokal) ve Yujin Harada (davul,
perküsyon) kadrosuyla çıkar. Bu gerçekten müthiş bir uçuş albümüdür.
Timeless Phase, Nagare, From Far East gibi olağanüstü parçalar
içerir. Son albümünü 1977'de çıkaran FEFB'in albümlerini bulabilirseniz
mutlaka dinleyin, özellikle Pink Floyd'un Careful With That Axe,
Eugene'i falan sizi çarptıysa. Çünkü burada daha da iyisini bulacaksınız.
BI KYO
RAN
Geldik Uzakdoğu'nun
King Crimson'ına. Bi Kyo Ran, Crimson'un Red dönemi üzerine kurulmuş
olan bir gruptur. Gitarist Kunio Suma olayı abartarak gitar çalarken
Robert Fripp'in ruhunun içine girdiğini söyler. Müziğini dinlediğinizde
haklı olabileceğine dair şüpheler beliriyor kafanızda. İlk iki
albümleri Bi Kyo Ran ve Parallax, "Red albümü üzerine çeşitlemeler"
gibi kabul edilebilir. Ancak grubun geri kalanı Suma'nın ustalığını
gösteremediği için çeşitli eleştiriler de almışlardır. Parallax
bana göre en iyi albümleridir, bu albümdeki 21 küsur dakikalık
değişken ve hafif tedirgin edici parçaları Suite Ran da en iyi
parçaları. Bi Kyo Ran daha ziyade heavy progressive olarak kabul
edilen ve KC'ın Red dönemi fanatiklerine mutlaka tavsiye edebileceğim
bir gruptur.
SOCIAL
TENSION
İşte Japonya'nın
ELP'ı. Bu Japon trio, fena halde ELP'dan, özellikle de Keith Emerson'ın
çalışmalarından etkilenmiş olan bir gruptur. Burada da keyboard'cu
Nobuo Kodomo Endoh liderdir. Müzikleri ELP'den daha heavy olarak
bile kabul edilir. Nitekim uzun ve karmaşık parçalar yaparlar.
Son albümlerini 1990'da çıkarmış olan Social Tension, 80'li yıllarda
halen keyboard merkezli bir trionun iyi müzik yapabileceğini gösteren
bir örnek olarak kabul edilir progressive dünyasında.
AIN SOPH
Sizce ilk
albümlerinin ismi "Ride On A Camel" olan bir grup kimden
etkilenmiştir? Doğru tahmin ettiniz, şüphesiz ki her dev grup
gibi, Camel'ın da, yol gösterdiği epey izdeşi vardır. İşte Ain
Soph. Sadece Camel'dan değil, Canterbury ekolü olarak kabul edilen
Caravan ve Soft Machine'den de derin izler taşıyan grup, Japonya'nın
en iyi progressive rock gruplarından birisi olarak kabul edilir.
1978'deki ilk albümlerinden sonra dönem dönem progressive jazz'a
da kayan çalışmalar yapmışlar ve Yozox Yamamoto'nun önderliğinde
iyi eleştiriler alan albümler çıkarmıştır. Ben sadece Ride On
A Camel ve Marine Menagerie (bu bir Star Trek hikâyesinin ismidir)
albümlerini dinledim ama fazla iz bırakmadı. Normaldir çünkü Canterbury
ekolü pek sevdiğim bir ekol değildir. Canım Camel çektiğinde de
oturup Mirage'ı dinlerim zaten!
MUGEN
İşte benim
Far East Family Band ile beraber favori Japon grubum! Bazı grupların
yaptığı müzik, zarafeti, derinliği, senfonik alt yapısıyla sizi
sarar ve büyüler. Örneğin Renaissance. Bu grupların müziklerinin
sözlerini anlamak zorunda değilsiniz, müzikte kaybolursunuz. Mugen
bu gruplardan birisidir işte. Sözler Japoncadır ama hiç önemi
yok, müziklerinin derinliği inanılmazdır. Özellikle 1984 Moon
Symphony albümleri. Mugen'in müziği çok güçlü senfonik progressive
olarak kabul edilir. Öyledir de.
TERU'S
SYMPHONIA
Henüz dinlemediğim
ama en çok hürmet edilen, övgüyle bahsedilen Japon gruplarından
biridir. Süper senfonik progressive olarak kabul edilirler. Renaissance
benzerliği bu grup için de söylenir. Bununla beraber Marillion
gibi neo-progressive gruplarından da etkileşimler taşıdıkları
söylenir, 1988-91 arası albümler çıkarmışlardır.
KENSO
Gelelim Japonya'nın
en ünlü progressive rock grubuna. Şimdiye kadarki tüm Japon grupları
bir şekilde devlerden birinden etkilenmiş ve çok benzer müzikler
yapmışlardır. Ancak Kenso, hiç bir kategoriye sokulamayan, kendisi
bir ekol olan gruplardan kabul edilir. Zaten müzikleri de progressive
fusion'dır. 1980-96 arası dokuz albüm çıkarmış olan Kenso, her
albümde stilini değiştirebilmiş ve diğer Japon progressive gruplarından
bahsedilirken "Kenso influenced" diye referans gösterilmiş
ender gruplardandır.
Japon gruplarına
baktığımızda, ağırlığın senfonik progressive'de olduğunu görüyoruz.
En iyi gruplar da zaten senfonik progressive yapanlar. Bunun yanında
Uzakdoğu'da en ciddi etkiyi gösteren grubun da King Crimson olduğunu
görüyoruz. Japon gruplarının yarıya yakını, bir şekilde King Crimson'dan
etkilenmişlerdir. Avant-garde rock da Japonya'da epey dinleyici
edinmiş türlerdendir. Aslında Happy Family (KC'ı bilenler, hangi
dönemden etkilendiğini hemen anlamış olmalılar!), Il Berlione
(Kenso influenced), Novella (muhteşem senfonik progressive), Shingetsu
(benim dinlemediğim bir diğer efsane. İlk dönem Genesis benzeri)
gibi çok iyi progressive rock gruplarından da bahsetmek gerekir.
Anlayacağınız Japonlar, progressive rock dünyasında bir ekol olmasalar
da, çok sayıda iyi grup çıkarmışlardır ve camiada önemli yer tutarlar.
Yani popüler kültüre katkıları sadece Pokemon veya (yine bizim
nesil için unutulmaz olan) Voltran ile kısıtlı değildir. Size
birşey diyeyim mi, aslında kimse Japonlar kadar zeki değil, her
neslin bilinç altına bir şekilde kendilerini yerleştiriyorlar.
Hem de tam zamanında, yani çocukken. Bir zamanlar G-Force vardı,
sonra Voltran, şimdi Pokemon. Biz de hala Amerikalılara kızıyoruz,
herkesi bir örnek yapmaya çalışıyorlar diye. Geçiniz yahu, onlar
şimdi kendi arkalarını kurtarmaya çalışıyorlar!
Her neyse...
Gelecek yazıdan itibaren progressive rock'ın anavatanı eski kıta
Avrupa'ya kesin dönüş yapıp Almanya veya Hollanda'dan başlayabiliriz.
Müzikle kalın!
20
Ekim 2001, Cumartesi
Rush
zirvesini buluyor: 2112
Progressive'den bir kez daha merhaba! Kaldığımız yerden devam etmeden
önce, unuttuğumuz, atladığımız bazı noktalardan bahsedelim, hörmet
edelim, sonra Rush'a devam edelim:
-- 96.2 Radyo
Eksen'de "Progressive" başladı. Batuğ zaten duyurmuştu
size ana sayfadan. Cumartesi geceleri saat 22:00'den itibaren,
bu sayfalarda okuduğunuz grupları ve fazlasını Radyo Eksen'de
dinleyebilirsiniz.
-- Senfonik rock'tan bahsederken unuttuğum çok iyi bir grubu,
bir okuyucunun mesajıyla hatırladım; Electric Light Orchestra.
Aslında Jeff Lynn'i 1990'ın süper grubu Travelling Wilburrys'e
(doğru mu yazdım acep grubun adını? Roy Orbison ölmeden önce en
son bu grupta boy göstermişti) acayip yakıştırdığım için, ELO
bende daha soft/folk-rockvari bir imaja sahiptir ama 1972-75 arası
çok sağlam senfonik parçalar da yapmışlardır. Kendilerine hörmet
etmek boynumuzun borcudur.
-- Amerikan grupları benden intikam alıyor. Happy The Man'in inanılmaz
güzellikte bir albümünü dinledim, albüm kendileriyle aynı ismi
taşıyor. Bu adamlar sahiden Amerika'nın en iyisiymiş. Bunun yanında
"Hadi ya, bunlar da mı Amerikalıydı?" dediğim bir sürü
grup çıktı! Spock's Beard'den yeni şeyler dinledim lâkin fikrim
pek değişmedi. Sadece basçılarının Chris Squire'ı hatırlatan epey
iyi bir basçı olduğunu farkettim. (bkz. bir ve iki önceki yazılar.)
-- Yukarıda bahsettiğim süper gruplardan birisi Pavlov's Dog.
Benim geçen haftaya dek İngiliz sandığım bu grup meğer Amerikalıymış,
dolayısıyla şimdi ondan bahsetme zamanıdır. Pavlov's Dog'u progressive
yapan, süper solistleri David Surkamp aslında. Surkamp'in sesi
hiçbir yerde eşi benzeri olmayacak derecede ilginçtir. Geddy Lee'nin
sesini alın, birkaç oktav daha inceltin ("yok daha neler,
Geddy'nin sesi nasıl olur da incelir" demeyin, olmuş işte)
işte size David Surkamp. Bu elemanların özellikle 75 tarihli ilk
albümleri Pampered Menial çok iyi bir albümdür. İyi melotron kullanırlar
ve müzikte kemânın özel bir yeri vardır. Bu albümdeki Julia ve
muhteşem Song Dance, progressive dünyasında kült mertebesine erişmiş
parçalar arasındadır. İkinci albümleri The Sound Of The Bell'de
ise ayrılan davulcularının yerine Bill Bruford konuk davulcudur.
Bu arada geçen sene Pavlov's Dog 2000 diye bir de toplama albüm
çıktığını öğrendim fakat buralarda bulunur mu, bilmem.
Şimdi dönelim
tekrar Rush'a
Geçen yazıda Caress Of Steel'de bırakmıştık ve sırada da Rush'ın
ilk zirvesi 2112 vardı.
2112:
Rush'ı süper grup mertebesine getiren ilk albüm. Bir önceki albümlerini
"standart hard rock ile prog. rock arası geçiş" olarak
gören çok bilmiş eleştirmenler bile 2112'nin önünde saygıyla eğilmişlerdir.
Pek çok Rush fanatiğinin müzikte gidilebilecek son nokta olarak
gördüğü 2112, Neil Peart'ın Ayn Rand ve Objektivizm felsefesi
üzerine oturttuğu sözleriyle, muhteşem bir bilim-kurgu epiğidir.
Sinemada "2001: A Space Odyssey" neyse, müzikte de 2112
odur.
Albümün
açılışı, yaklaşık 21 dakika süren 2112'dir. Parçanın bir sürü
alt bölümü vardır ama özellikle Temples Of Syrinx, unutulmaz olandır.
Parça, tek bir bireyin, tüm Federasyon Gezegenleri'nin kültürünü
elinde tutan Syrinx Rahiplerine karşı eski müziği keşfetmesine
ve "sisteme uymaz koçum" şeklinde reddedilmesine dayanır.
Adamımız müziğin güzelliğini, zarifliğini ve insanlık için neler
yapabileceğini keşfeder ama Rahipleri aşamaz. Parçanın son bölümü
"Grande Finale", Rahiplerin şu seslenişiyle biter;
Attention
all Planets of the Solar Federation
We have assumed control.
We have assumed control.
We have assumed control.
Albüm şüphesiz
ki sadece 2112'den oluşmaz, güzeller güzeli A Passage To Bangkok
(Kolombiya'dan başlayarak Jamaika, Fas, Lübnan, Afganistan, Nepal,
Tibet, Tayland şeklinde dolaşan bir alternatif kültür turunu anlatır
- "We only stop for the best!")
Lessons, Twilight Zone, Tears ve Something For Nothing albümü
tamamlayan parçalardır. Bunlar, Rush'ın 3 dakikalık kısa parçalara
bir vedası gibidir ve bundan sonra Rush efsanesinin ikinci bölümü
başlamaktadır.
ALL THE
WORLD'S A STAGE: 2112 çıktıktan sonra aynı sene içinde bir
turneye çıkan Rush, konser parçalarını biraraya getirir ve ilk
live albümünü çıkarır.
A FAREWELL
TO KINGS: Rush'ın diğer epik albümü A Farewell To Kings, Eylül
1977'de çıkar. Albüm, Xanadu ve Cygnus X-1 Book-I gibi iki olağanüstü
parça daha içerir. Yanlarında da krema şeklinde, inanılmaz güzellikteki
Closer To The Heart vardır.
Albümün açılış parçası A Farewell To Kings, Rush'ın yenilenen
yüzünün kusursuzluğunu gösteren bir parçadır. Kısacık Madrigal,
en az Yes'in Madrigal'i kadar iyidir (Madrigal, Ortaçağ'da halkın
duygularını müziğe döktüğü kısa parçalarmış, Yes de Tormato albümünde
muhteşem bir Madrigal'e sahiptir.)
Bir diğer güzellik olan Cindirella Man'den sonra, albümün ağır
topu Cygnus X-1 gelir. Cygnus X-1, keşfedilen ilk kara deliğin
ismidir. Bilim-kurguya gönülden bağlı adamımız Neil, daha Cygnus'un
kara delik olduğu bilimsel olarak kanıtlanmadan, üzerine parça
yazmıştır. Cygnus'un kara delik olup olmadığıyla ilgili olarak,
ünlü fizikçiler Stephen Hawking ile Kip Torn'un 1 yıllık Penthouse
aboneliğine bahse girdiğini okumuştum bir keresinde. Sanırım 80'lerin
başında Cygnus'un "keşfedilen ilk karadelik" olduğu
kanıtlandı ve Kip Torn o seneyi Penthouselarıyla mutlu geçirdi.
Cygnus X-1'de uzay gemisi Rocinante ile dolanan astronotumuz kara
deliğe yakalanır ve yutulur;
The
x-ray is her siren song
My ship cannot resist her long
Nearer to my deadly goal
Until the Black Hole ---
Gains control...
Spinning,
whirling,
Still descending
Like a spiral sea,
Unending
Sound and
fury
Drowns my heart
Every nerve
Is torn apart...
(to be
continued)
Alttaki bu
"to be continued" ibaresi bir sonraki albüme hazırlar
dinleyicileri, çünkü hikayenin devamı orada olacaktır.
HEMISPHERES:
Ekim 1978'de, bildiğimiz popüler müzik tarihinin gelmiş geçmiş
en iyi albümlerinden, hatta ilk 3 albümünden birisi olan Hemispheres
çıkar. Bu albüm bana göre Rush efsanesinin doruk noktasıdır. Rush
fanatikleri içinde Hemispheres'i Best of Rush olarak gören epey
insan olduğunu da, İnternet'teki yazışmalarım sayesinde anlamıştım.
İki uzun, iki de kısa parça içeren Hemispheres'teki her nota,
her söz kusursuzdur. Kısalardan Trees, asla unutulmayacak bir
Rush klasiği halini almıştır.
There is
unrest in the forest,
There is trouble with the trees,
For the maples want more sunlight
And the oaks ignore their pleas.
Bu şekilde
başlayan parça, ormanda eşit güneş ışığı isteyen ağaçların mücadelesini
anlatır. Eleştirmenler bu parçada çok sağlam politik göndermeler
olduğunu söylerken, Neil Peart'ın yorumu "yok yahu ne politikası,
bu sözler çizgi film seyrederken aklıma geldi" şeklinde olmuştur.
Diğer kısa parça Circumstances, albümün diğer muhteşem parçaları
arasında fazla dikkat çekmez ama çok sağlamdır.
Ve gelelim La Villa Strangiato (An Exercise in Self-Indulgence)'ya...
10 dakikalık bu enstrümantal parça, inanılmaz bir ustalık gösterisidir.
Rush'ın neden üç kişi devam ettiği ve başka bir elemana ihtiyaç
duymadıkları, bu parçada âşikar şekilde açıklanmaktadır: Bu düzeyde
bir kimya, başka hiçbir yerde yoktur!
Albümün açılış parçası Cygnus X-1 Book II ise yine 20 dakikaya
yakın süren apayrı bir olaydır. İlkinin bıraktığı yerden alan
parçanın hikayesi, Neil Peart'ın çalışmaları içinde bir zirvedir.
Kara deliğin yutmuş olduğu Rocinante gemisi, zamansız ve mekânsız
bir ölümsüzlük beldesine gelmiştir. Burada aklı simgeleyen Apollon
ve duyguları simgeleyen Dionysos, insanlığın kaderini ellerine
almak için çatışmaktadır. Apollon insanları akla davet eder;
I
bring truth and understanding,
I bring wit and wisdom fair,
Precious gifts beyond compare.
We can build a world of wonder,
I can make you all aware.
I will find you food and shelter,
Show you fire to keep you warm
Through the endless winter storms.
You can live in grace and comfort
In the world that you transform.
İnsanlar Apollon'u
dinler, teknik olarak çok gelişirler, şehirler, binalar inşâ ederler
ancak bir gün gelir, herşey anlamsızlaşmaya başlar. Bir eksik
vardır hayatlarında. O zaman devreye Dionysos girer;
"I
bring love to give you solace
In the darkness of the night,
In the Heart's eternal light.
You need only trust your feelings;
Only love can steer you right.
I bring laughter, I bring music,
I bring joy and I bring tears.
I will soothe your primal fears.
Throw off those chains of reason
And your prison disappears."
Bu defa insanlar
şehirleri boşaltır ve doğaya gider... Müzik, dans, aşk ve şenliktir
artık hayatlarındaki herşey. Ta ki kış gelene, soğuk ve açlık
yüzünü gösterene dek. Apollon ve Dionysos, insanın bölünmüş ruhunun
temsilcileridir, bunlar birbirinden habersiz yarı-küreler gibidir
(hemispheres). Kara deliğin yutmuş olduğu adamımız, Olympos'da
Apollon ve Dionysos'un yanında belirir ve onlara gözlemlerini
anlatır. Apollon ve Dionysos etkilenir, aşağıya şüphe ve korku
tarafından gölgelenmiş dünyaya bakarlar ve kararlarını verirler;
Looking
down from Olympus
On a world of doubt and fear,
Its surface splintered
Into sorry Hemispheres.
They sat
a while in silence,
Then they turned at last to me.
"We will call you Cygnus,
The god of Balance you shall be."
Parçanın en
sonu, zihin ve kalbin mükemmel bir bütün (sphere) şeklini almasını
anlatır;
The Sphere:
A Kind of Dream
We can
walk our road together
If our goals are all the same.
We can run alone and free
If we pursue a different aim.
Let the truth of love be lighted,
Let the love of truth shine clear.
Sensibility, armed with sense and liberty,
With the Heart and Mind united in a single perfect Sphere.
Hemispheres,
progressive rock'ın zirvelerinden birisi olarak yerini almıştır
ve 90'larda İsveç gruplarının yaptığı müzikten daha iyisinin şu
sıralarda yapılamadığını düşünürsek, daha iyisinin yapılmasının
çok zor olduğu sarsılmaz bir zirve olarak kalacaktır.
PERMANENT
WAVES: 1 Ocak 1980'de Rush, hayranlarına muhteşem bir yılbaşı
armağan verir; Permenant Waves. Rush'çıların kayda değer bölümü
için en iyi albüm budur. Albümde daha öncekilerdeki gibi 20 küsur
dakikalık parça yoktur ama muhteşem güzellikteki Jacob's Ladder
(bu isimde bir de film vardı ve o da muhteşemdi arkadaşlar, hatırlayan
var mı?) ve Natural Science, 10'ar dakikaya yakın süren parçalardır.
Albüm ayrıca iki süper klasik içerir; Freewill ve Spirit of Radio.
Özellikle Spirit of Radio, bir şekilde eline gitar alan herkesin
mutlaka takıldığı bir parça olmuştur. Albümün zirvesi olan Natural
Science, yine birkaç alt bölümden oluşur. Zaten bu durum artık
alışılageldik bir durumdur, sürekli değişen ve asla sabit kalmayan
parçalar... Natural Science'in alt bölümlerinden Permanent Waves'de
Neil Peart (ki artık kafayı quantum fiziği ile kırdığı belli olmaktadır)
bilimi doğayla kıyaslar, sanatı ise ticari kampanyalar olarak
değil, kişisel bir ifade aracı olarak görmek istediğini belirtir;
Permanent
Waves
Science,
like nature
Must also be tamed
With a view toward its preservation.
Given the same
State of integrity,
It will surely serve us well.
Art as
expression,
Not as market campaigns
Will still capture our imaginations.
Given the same
State of integrity,
It will surely help us along.
MOVING
PICTURES: Rush'ın ikinci döneminin kapanış albümü Moving Pictures,
Şubat 1981'de çıkar. Bu albüm Rush'ın en temel, en popüler albümlerinden
birisi olmuştur. Genelde Rush'ı yeni tanımak isteyen kişilere
tavsiye edilen referans albüm budur. Albümde bir Tom Sawyer vardır
arkadaşlar, cidden bu parça da sözcüklerle anlatılabilmenin ötesine
geçer. Tom Sawyer, ancak dinlenip sindirilebilecek bir fenomendir.
Bir kez daha üç kişiyle oluşturulabilecek orkestral yapının zirvesindedir
bu parça...
Albüm ayrıca Limelight, Red Barchetta, Witch Hunt gibi klasikleri
içerir, önemli özelliklerinden birisi, son uzun Rush parçası 11
dakikalık Camera Eye'ı da içermesidir. Bundan sonraki albümlerde
Rush daha kısa ama sağlam yapılı ve melodili parçalara yönelecektir.
Bunun ilk sinyalini de yine 1981'de çıkardıkları EXIT… STAGE LEFT'de
verirler. Bu live albümde Cygnus serisi gibi uzun parçalar yoktur,
sadece Xanadu'nun 12 dakikalık bir versiyonunu çalarlar.
Bundan sonrası, Rush'ın üçüncü dönemi olacaktır.
levto99@hotmail.com
22
Eylül 2001, Cumartesi
Merhaba arkadaşlar! Oturup bir tez yazalım, bir MS Degree'miz
daha olsun diye uğraştığımız şu dönemde bir sürü gelişme oldu
ve bir sürü konu birikti. Önce biraz aklımda biriken güncel konuları
temizleyeyim, sonra Amerikan gruplarına geçelim;
-- Avrupa
Şampiyonası ve batug.com: Şimdi herkese tek tek mesaj göndermeye
üşendiğim için (bkz. bir önceki yazıda bahsettiğim sebatsızlık
ve plansızlık sendromum) buradan tüm batug.com yazarlarına teşekkürlerimi
iletiyorum. Avrupa Şampiyonasındaki hemen bütün maçları (sadece
Türkiye'ninkileri değil) müthiş keyifli yazdılar ve ben turnuva
boyunca gazete falan okumaya gerek görmedim (okusam tepem atacaktı
büyük ihtimalle, Çetin Altan'ın da bahsettiği anlatım hamaseti
karşısında.) Herkese bir kez daha teşekkür!
-- Amerika'da olanlar: "Bu adamlar progressive rock'tan anlamaz"
dedim, sonra başlarına gelmeyen kalmadı. Amerikan gruplarına fazla
yer ayırmayacağım, zaten pek müzik dinleyecek halleri olmasa gerek.
Her ne kadar nitelikli müzik her derde deva olabilse de…
-- En sonunda Spock's Beard'ü dinledim (bkz. bir önceki yazı.)
Bunun önyargıyla ilgisi yok arkadaşlar, bu progressive rock değildir
ya! Foo Fighters dinlediğimi sandım uzun bir süre, kaldı ki Foo
Fighters'ın video klipleri çok eğlencelidir. Geçiniz.
-- Blues Brothers yine Türkiye'ye geldi: Büyük güzellik oldu bu.
İlk BB'yi 47 (kırk yedi) kere seyretmiş ve tüm replikleri ezberlemiş
biri olarak (Jake, Jake are you sure this is the place?) daha
ilk konserlerine İzmir'e gittim tabii. İzmir müthiş keyifli bir
şehir olmuş, benim gibi bırakanlara inat. Konser de müthiş keyifliydi.
Gerçi orijinal filmden sadece Steve "Colonel" Crapper
ve Alan "Fabulous" Rubin vardı ama olsun, onlar da yeter.
-- James, Leonard Cohen klasiği "So Long Marianne"i
yorumlamış. Tabii kimse Ustaların Ustası gibi olamaz ama denemeleri
bile güzel. Zaten "Getting Away With It" de bayağı güzel
parça olduğu için James ile yakinen ilgilenmenizde yarar görüyorum.
Evet, gelelim
Amerikan progressive rock gruplarıyla ilgili kısa bölümümüze.
Mirthrandir
Duyduğum kadarıyla
bu adamlar isimlerini Tolkien'den almışlar. Tolkien'in ilk 35
sayfasında içi acayip sıkılıp bırakanlar arasında olduğum için
bilemiyorum (Ben Kara Kule'ciyim, Silahşör Roland ve arkadaşları
tercihimdir.) Mirthrandir "For You The Old Women" isimli
1975 tarihli çok iyi bir albüm ve o albümde "Conversations
With Personality Giver" gibi inanılmaz güzellikte bir parça
yapan gruptur. Bu parça gerek girişi, gerek içeriği, gerekse parça
içi değişimler ve müzisyenlerin ustalığı gibi pek çok faktörden
dolayı "progressive rock nedir?" sorusuna verilebilecek
"standardize numune"dir. Müziğin sürekli değişen, bir
durup bir hızlanan multi-melodik yapısı ve John Vislocky'nin güçlü
vokalleriyle Mirthrandir, pek çok eleştirmene göre Amerika'nın
"bu herifler progressive rock yapamaz" eleştirilerine
bir cevabıydı. Grup Yes'ten etkilenmişti ama müzikleri Gentle
Giant'a kayıyordu. Bununla beraber karmaşık melodik yapının iyi
koordine edilmemiş olması gibi bazı eleştiriler de aldılar. Mirthrandir'in
birkaç albümlük ömrü daha olsaydı, daha iyi bir yer edineceği
kesindi progressive rock tarihinde.
Black Sun
Ensemble
İşte benim
favori Amerikan progressive rock grubum. Gitarist Jesus 'Dagan'
Acedo ve grubu. Yanlış hatırlamıyorsam
Arizona merkezli bir gruptur bu ve son derece iyi albümleri vardır.
Kendileriyle aynı adı taşıyan ilk albümlerini 1986'da çıkarmışlardır.
En iyi albümleri benim de favorim olan Lambent Flame (1991) ve
Elemental Forces'dır (1992). Parçaların çoğu Jesus Acedo ile solist
Odin Helgison'a aittir. Bu arada grupta Funny Bunny, Ratshit gibi
müstesna şahsiyetler olduğunu da söylemeden geçemem. Grup, Jesus
ile solist Odin'in çevresinde döner, Odin'in sesi biraz kontrolsüzdür
ama BSE'nin müziği çok kategorize edilebilir ve kontrollü müzik
olmadığı için birbirlerine çok yakışırlar. Örneğin "Celestial
Cornerstone" jazz'a kayan bir progressive rock harikasıyken,
"Three Picks In A Bottle" Ravi Shankarvari uçurucu bir
multi-sitar parçasıdır. Bununla beraber Black Sun Ensemble, Amerika'da
bile çok bulunabilir değildir, bir yerlerden ulaşabilirseniz kaçırmayın
derim.
Diğerleri
Şimdi doğrusunu
söylemek gerekirse basitçe "diğerleri" şeklinde geçiştirilmesi
günah olan gruplar da var burada ama heyhat, Amerikan progressive
rock stili ile ilgimiz bu kadardır. Bu acımasızlığı ve umursamazlığı
bir de İtalyan progressive rock ekolünde yapacağım zaten (ya da
bu konunun üstadı olan tanıdıklarıma yazdırırım. İtalyan ekolünü
sevmediğim için "cahil" olarak adlandırılıyorum zaten
onlar tarafından.)
Djam
Karet: Genelde enstrümantal prog. rock-avantgarde/atmosferik
rock olarak kabul edilirler. İlk albümlerini 1982'de çıkaran,
en son 99'da bir Live albüm çıkaran Djam Karet, "love it
or hate it" tipi bir gruptur, ortası yoktur. Bazılarına göre
Amerika'nın gelmiş geçmiş en iyi 5 progressive rock grubundan
biri, bazılarına göre de Amerika'nın en abartılmış 5 progressive
rock grubundan biridir. Ben dinlemeyi deneyip pek ısınamadığım
için sevdiklerine bağışlamayı tercih ediyorum.
Happy
The Man: Olasılıkla en iyi Amerikan progressive rock grubu.
Yes-Gentle Giant-Genesis'den etkilenen ve progressive'den new-age'e
dek kayabilen müzik yapan bir gruptur. Aslında herhangi bir progressive
rock grubu için "Yes veya Genesis benzeri" ibaresini
gördünüz mü, o grupla ilgilenmek gerekir. Kaldı ki, HTM için bunların
yanında "Gentle Giant influenced" da denir kaynaklarda.
Stüdyo albümlerinde sadece birini dinleyebildim, Yes'in Fragile
dönemine benzer bulmuştum. Pek çok eleştirmen Amerika'da HTM'yi
rakipsiz görür. Bu arada klavyecileri Kit Watkins'in de solo çalışmalarıyla
epey bir dinleyici kitlesi olduğunu belirtelim.
Bunların dışında
isimleri daha öne çıkmış gruplar arasında Cathedral, Zazen, Yezda
Urfa, Grits bulunur. Heavy-progressive'de ise benim de çok tuttuğum
Shadow Gallery ve Magellan ön plandadır. Shadow Gallery'nin müziğini
Dream Theatre'dan daha çok tuttuğumu söylemiştim, bu tabii ki
teknik üstünlük anlamında değil, Heavy Progressive camiasında
kimse DT üyeleri ayarında ustalık sergileyemez ama bu ustalık
biraz fazla kompüterize geliyor bana, Shadow Gallery'de ruh daha
fazla (bkz. Alaska.)
KANADA
GRUPLARI
Geldik en
önemli bölümlerden birisine. Kanada grupları dendiğinde tek bir
gruptan bahsedeceğimiz herhalde aşikardır. Bize Celine Dion, Bryan
Adams gibi işkence odakları bahşeden Kanada'dan öyle bir grup
çıkmıştır ki, yüz Celine Dion'un yapacağı tahribattan koruyabilecek
bir sığınak gibidir (Allah korusun, yazdıktan sonra farkettim,
bu hatundan 100 tane olsaydı ne yapardık, birisi bile yeterince
sinir katsayımızı arttırdı zaten. Brrr...)
RUSH: Temples
Of Syrinx
Sene 1990.
Üniversiteye yeni başlamışız, artık Queen ve Moody Blues falan
kesmiyor, Michael McDonald ve Spyro Gyra ile pop-jazz'a kaymaya
başlamışız, "lavuklaşmayalım, rocktan şaşmayalım, biraz kendimizi
toparlayalım"
diye takılacak bir grup arıyoruz. Santana ve The Band ile yakinen
ilgiliyiz. Bu ahval ve şerait içinde bir arkadaşın Karşıyaka'daki
evinde yayılmış, TRT'de Rock Saati'ni izliyoruz... (Burada bir
parantez açmak lazım: 90'ların başında gerçekten kaliteli müziğe
alıştıysak, bunda TRT'de görmeyi beklemediğimiz derecede kaliteli
programlar yapan Şener Yıldız ve Serdar Öktem'e [soyadından emin
değilim, umarım başka bir Serdar ile karıştırmamışımdır] çok şeyler
borçluyuz. Şunu söyleyebilirim ki, şu anda ortada bir kamyon kanal
varken, cnbc-e hariç, bu derecede kaliteli müzik programı yok
halen. İkisine de hörmetler.)
Neyse, bir klip başlıyor. Bir stadyum konseri, ilgisiz gözlerle
seyretmeye başlıyoruz. Müzik hayret edilecek derecede sağlam ve
iyi melodik yapıya sahip, solist hem bas çalıyor hem de çok ayırt
edici, güçlü bir vokali var. Ama o davulcu ne öyle? Adam yerinde
durmuyor. İnanılır gibi değil, bu herifin 8 kolu falan olmalı.
5.5 dakika süren klip bittiğinde ikimiz de nefes almayı bile unutmuş
durumdayız ve birbirimize soruyoruz, "bu neydi ya?"
(Bunu bir de 10 sene sonra Matrix bitip de salonun ışıkları yandığında
yaşadık!)
Bu, Rush'ın "A Show Of Hands" albümünden "Marathon"un
klibiydi. "Marathon", bizim için bu gezegende yapılmış
olan en kaliteli müziği tanımaya açılan bir maratonun giriş kapısıydı.
Rush'ın müziği,
kusuru olmayan, hemen hemen "insanüstü" kabul edilebilecek
bir yapıdır. Nitelik üzerine inşa edilmiş bir tapınaktır yani.
Bir arkadaşım, Leonardo da Vinci için şöyle der: "Biz insansak,
o neymiş? Yok bu adam insansa, biz neyiz?"
Aynı şeyi ben hep Rush için düşünürüm (bir de Yes): "Bu adamların
yaptığı müzikse, diğerleri ne yapıyor? Yok diğerlerinin yaptığı
müzikse, bunlar ne yapmış?
Üstelik bu müziği sadece üç kişi yapar: Geddy Lee (bas+vokal),
Neil Peart (davul), Alex Lifeson (gitar).
Şimdi Rush'ı albüm albüm tanımakta yarar görmekteyim:
Rush
(74)
Fly by Night (75)
Caress of Steel (75)
2112 (76)
All the World's a Stage (76)
A Farewell to Kings (77)
Hemispheres (78)
Permanent Waves (80)
Moving Pictures (81)
Exit: Stage Left (81)
Signals (82)
Grace Under Pressure (84)
Power Windows (85)
Hold Your Fire (87)
A Show of Hands (89)
Presto (89)
Chronicles Compilation (90)
Roll the Bones (91)
Counterparts (93)
Test For Echo (96)
Retrospective I (97)
Retrospective II (97)
Different Stages-Live (98)
RUSH:
Rush 1970'de yola çıktığında, aslında işin içinde başka başka
üyeler de vardı ama 3 sene içinde Geddy Lee, Alex Lifeson, John
Rutsey üçlüsüne indirgendiler, önce 45'likler, sonra da 74'de
ilk albümlerini çıkardılar: Rush. Aslında bu albüm Pre-Rush olarak
kabul edilebilir çünkü bariz Led Zeppelin etkileri taşıyan bir
hard-rock albümüdür. Finding My Way, Before And After, Working
Man gibi sağlam rock parçaları içerir ama albümün ası What You're
Doing'dir. Bu parça Rush'ın ileride daha neler yapabileceğini
gösteren süper bir parçadır. Ancak bu albümde henüz Neil Peart
yoktur, muhteşem lirikler yoktur, bunlar bir sonraki sene yerine
gelecektir.
FLY
BY NIGHT: Artık adamlarımız kadroyu tamamlamıştır: Neil
Peart davuldadır! Bu üçlü, müzik dünyasında görülen en iyi kimyayı
yakalamış kadrodur, Rush'ı ilk dinlemeye başladığımız yıllarda
gitarda Steve Hackett veya Steve Howe tipi daha yumuşak
bir gitarist olsa grup iyice inanılmaz olurdu falan diye ukalalık
ederdik ama
o zaman Rush'ı oluşturan kimya olmazdı, bunu sonradan anladık.
Blues Brothers Band için filmde "idrarı benzine çevirebilen
müzik yapan grup" denir ya, Rush'da bunu yapar işte. Hatta
bu kimya değil, simyadır resmen!
Albüm Anthem ile açılır, bu parça ve bir sonraki Best I Can bir
önceki albümden esintiler taşır. Ancak Beneath, Between and Behind'da
Rush'ın yenilenen yüzü iyice aşikardır; yerinde durmayan, inanılmaz
dinamik bir davul. 8,5 dakikalık By-Tor and The Snow Dog ise Rush'ın
prog. rock dünyasına girişidir. Bu parça aynı zamanda Neil Peart'ın
bilim-kurgu ve mitoloji kaynaklı liriklerinin ilk örneğidir. Özellikle
Asimov, LeGuin, Philip K. Dick gibi yazarları yutmuş olan Neil,
bilim-kurguya olan düşkünlüğünün yanında Conan kültüründen örnekler
taşıyan By-Tor tipi lirikleri de çok sever aslında. Albümün iç
kapağında yazdığına göre parçadaki By-Tor Geddy Lee, Snow Dog
ise Alex Lifeson'dur! Bir sonraki parça Fly By Night, artık bir
Rush klasiği haline gelmiştir. Making Memories muhteşem melodik
yapısıyla, Rivendell yumuşaklığıyla, In The End ise girişteki
Anthem ayarında sağlamlığıyla gönlümüzde yer etmişlerdir. Fly
By Night, nispeten daha hafif bir Rush albümü olarak her zaman,
her yerde, her şartta dinleyip keyif alınabilecek bir albümdür.
CARESS
OF STEEL: Şubat 1975'de çıkan bir önceki albümden 8 ay
sonra, Ekim 75'de Caress Of Steel çıkar ve artık muhteşem Rush
ekolü başlamıştır. Albüm 5 parça içerir, ilk üçü Bastille Day,
I Think I'm Going Bald ve Lakeside Park birbirinden güzel parçalardır
ama özellikle daha önce gözden kaçırdığım "I Think I'm Going
Bald - Galiba Kelleşiyorum"u iki sene önce dinlerken dağılmıştım,
"bu herifler nasıl bizim hayatımızı böyle özetleyebilmiş"
diye:
I
looked in the mirror today;
my eyes just didn't seem so bright.
I've lost a few more hairs.
I think I'm going bald,
I think I'm going bald.
Seems like
only yesterday
We would sit and talk of dreams all night,
Dreams of youth and simple truths.
Now we're all so involved,
So involved with life.
I walk down
vanity fair,
Memory lane ev'rywhere
Wall Street shuffles there,
Dressed in flowing hair.
Once we loved
the flowers,
Now we ask the price of the land.
Once we would take water,
But now it must be wine.
Now we've been and now we've seen
What price peace of mind.
Take a piece of my mind.
My life is
slipping away.
I'm aging every day.
But even when I'm grey,
I'll still be grey my way.
Bu parça,
zamanında haftasonları dağlarda tepelerde kamp ateşi başında yaşamı
sorgularken şimdi, iş, güç, hisse senedi, evlilik, bebek bezi
vs. gibi kavramlardan başka bir şeye kafası basmayan, şu anda
30'larının başındaki elemanlara ithaf edilmiştir (İzmir'de bunu
üzerine alınacak pek çoğunu tanıyorum, hehehe).
Albümdeki parçaların ikisi, su katılmamış progressive rock parçaları
olarak unutulmazlar arasına girerler: Necromancer ve Fountain
of Lamneth. Bunların ilki 12.5, ikincisi 20 dakika sürer ve kelimelerle
anlatılamazlar. Bu konuda ciddiyim, bu parçaları dinlemeden ne
olduklarını anlamak mümkün değildir, o yüzden sözün bittiği bu
yerde saygıyla sükut ediyoruz.
Gelecek
Yazı: Rush, zirvesini buluyor 2112!
29
Ağustos 2001, Çarşamba
Autobiography
Of A Supertramp
Geçtiğimiz
günlerde batug.com'da Selim Ataz'ın harika yazısıyla Beyaz Gölge'yi
hatırlayan ve "ooof of" şeklinde iç geçiren neslin bir
özelliği daha vardır:
"Take look at my girlfriend, she's the only one i've got"
mısralarını duydukları anda yüzlerine müthiş keyifli bir gülümseme
yerleşir ve kendi kendilerine "I'm a winner, I'm a sinner
- do you want my autograph" falan demeye başlarlar.
Siz (yeni nesil) tabii Britney Spears bakire mi değil mi, Jenifer
Lopez'in popo ölçüsü ne kadar, Eminem'in şarkı sözleri ne kadar
fütursuz falan gibi mühim konularla ilgilendiğinizden (Türk popu
mu? Ne popu?) şimdi "ne diyor bu yaşlı adam?" der, geçersiniz.
Ama o neslin hayatındaki en büyük güzelliklerden birisidir Breakfast
In America.
Tüm müzik tarihinin en iyi melodik prog-rock parçalarını yapan
gruptan gelir: Supertramp.
"Joint"ten
doğdular(!)
Bu grup, Rick Davies'in 1969'da tanıştığı bir Hollandalı milyonerin
sponsorluğunda kurulmuştu (bu sıralarda Rick Davies'in çaldığı
grubun adı "The Joint" idi!) Roger Hodgson'u da içeren
grubun adı başta az daha "Daddy" oluyordu (karizmayı
en başta bırakıp yola çıkıyorlarmış, direkten dönmüşler) fakat
bahsi geçen milyonerin önerisiyle ve "The Autobiography of
A Supertramp" adlı eserden hareketle, Supertramp oldular.
Grup
iki albüm çıkardı, ilgi görmedi, sağa sola epey borçlandı, sonra
da dağıldı! Ancak iki sene sonra Hodgson ve Davies, aralarına
gerçek şov adamı John Helliwell'i de alarak tekrar bir grup topladılar
ve 1974'de ilk çıkışlarını gerçekleştirdiler: Crime Of The Century.
Bu albüm, "School" gibi olağanüstü bir açılış parçasına,
"Crime Of The Century" gibi görkemli bir kapanış parçasına
sahip, arada "Dreamer" gibi bir Supertramp klasiği de
içeren müthiş bir albümdü. Ardından gelen "Crisis? What Crisis?"
(benim en sevdiğim albüm kapaklarından birine sahiptir-sağda)
ve "Even In The Quietest Moments" albümleri, "A
Soapbox Opera", "Even In The Quietest Moments",
"Babaji" (az bilinen Hintli gurunun adına yapılan parça),
"Give A Little Bit" gibi, hem duygu yoğunluğu, hem melodik
yoğunluk açısından zirvede gezinen parçalar içeriyordu.
Sonra "Breakfast In America" geldi. Bu albüm, punk müziğin
yükselmeye başladığı ve prog-rock müzisyenlerinin dinozor muamelesi
görmeye başladığı dönemde parlayan bir yıldız gibidir ve punk
gibi saldırgan ve sevimsiz bir müziğe karşı yoğun ve nitelikli
müziğin nasıl olduğunu anlatan anıt-eser olarak kabul edilebilir.
"Breakfast In America"ya bir girenin bir daha çıkabilmesi
mümkün değildir. Mutlaka takılınacak bir parça vardır. Benim için
bu, "Goodbye Stranger" olmuştu. Halen de "Goodbye
Stranger"ı Supertramp'ın en iyi 3 parçasından birisi olarak
kabul ederim. Albümde, "Breakfast In America" ile efsanevi
"Logical Song" da müthiş birer hit haline dönüşmüşlerdi.
Albümün en iddiasız parçası "Oh Darling" bile Rick Davies
ile Hodgson'un müthiş uyumunu gösteren bir melodi harikasıydı.
1979'da çıkan bu albümden sonra rock dünyasının en iyi live albümlerinden
biri olarak kabul edilen "Paris" ve Roger Hudgson'lu
son albüm "Famous Last Words" geldi. Bu albümdeki "Know
Who You Are", dinleyeni alt-üst edecek bir kişilik sorgulamasıdır
örneğin. Roger Hodgson'un ayrılmasından sonra Supertramp bitti
zannedenler, 1985'de olağanüstü "Brother Where You Bound"
ile karşılaştılar. Bu albümdeki "Brother Where You Bound",
16 küsur dakika sürer ve Supertramp'in "progressive"
tanımına en uygun parçasıdır. Bu albümden sonra grubun beyninin
Rick Davies olduğu iyice aşikardır artık. Roger Hodgson ise solo
albümler çıkarır, 88 yazındaki "London"u unutmayız örneğin
(o ne yazdı arkadaşlar ya, son kaliteli yaz müziğini o sene dinlemiştik
lisedeyken, An "Englishman In New York", "London",
Black'in "Wonderful Life"ı, Terence Trent D'Arby'nin
"Rain"i birarada.)
1997'de çıkan son stüdyo albümleri "Some Things Never Change",
bazı şeylerin gerçekten asla değişmeyeceğinin garantisi gibidir;
Supertramp'in olağaüstü zariflikteki, melodik, karmaşık müzik
yapısı gibi. Albümde "Some Things Never Change" ve müthiş
güzellikteki "Sooner Or Later" lokomotif parçalardır.
İşte seneye İstanbul'a konsere beklediğimiz grup, böyle bir gruptur.
Şimdi biz açıkhavanın önüne çadır kurmayalım da kim kursun?
"Be
In My Video"
Arkadaşlar,
şimdi birşeyi itiraf etme zamanıdır. Bu yazı dizisi artık fena
halde kontrolden çıktı. Hayatımın hiçbir döneminde düzenli, sebatlı,
prensipli bir insan olma iddiası taşımamışımdır lakin bu yazı
dizisine başlarken kafamda belli bir şablon vardı, "işte
şunlardan bahsederim, oradan şu konu başlığına geçerim" falan
gibi. Gel gör ki, yazı artık kendisini yönetmeye başladı ve beni
de bir piyon şeklinde kullanıyor. Örneğin şimdi sıra, durup duruken
Frank Zappa'da.
Psychedelic alt türünden bahsederken adını anmıştım ama Zappa'yı
hiçbir tarafa koyamazsınız ki? Hiçbir tarafa koyamayacağımız için,
herhangi bir zaman Zappa'dan bahsedilebilir aslında.
Zappa
müzik hayatı boyunca 50'ye yakın albüm çıkarmış (toplamalarla
falan 70'i bulur) ve her birinde de stilini değiştirmiş bir adam.
Teenagerlar için aşk şarkıları da olan, "Jazz From Hell"
gibi eleştirmenlere göre insan kulağının ulaşabileceği en tuhaf
noktalara uzanmış albümleri de olan bir adam. Bana göre Zappa'nın
en önemli özelliği, "mizahı nitelikli müzik ile en iyi kaynaştıran
müzisyen" olmasıdır. Zaten Zappa'ya olan ilgim, en bilinen
Zappa parçalarından olan "Be In My Video"nun bir konser
performansını izleyip mest olunca başlamıştı. Adamlar sahnede
kafadan eğleniyorlardı. "Böyle eğlenirken bu derecede nitelikli
birşeyler yapabilmek gerçekten büyük iş" diye düşünmüştüm
(Sinemadan bir örnek: Arkadaşlar, her ne kadar yüzlerce kere TV'de
oynadıysa da, Tosun Paşa'yı her seyredişimde çok eğlenirim. O
filmdeki hamam sahnesi kült sahnedir örneğin.)
Şimdi sizi birkaç Frank Zappa parçasının isimleriyle baş başa
bırakıyorum, bakın bakalım başka gruplarda veya müzisyenlerde
böyle parçalar bulabilecek misiniz?
-- Call Any Vegetable
-- America Drinks & Goes Home
-- What's The Ugliest Part Of Your Body?
-- Prelude To The Afternoon Of A Sexually Aroused Gas Mask
-- My Guitar Wants To Kill Your Mama
-- Why Does It Hurt When I Pee?
-- The Rejected Mexican Pope Leaves The Stage Undaunted
-- Sexual Harrassment In The Workplace
-- Broken Hearts Are For Assholes
Zappa'dan
bir şarkı sözü örneği:
"Watch out where the Huskies go
Don't you eat that yellow snow!"
Sizce neden bahsediyor olabilir? (İpucu: Parça, &quo |