NBA
TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
O
DEDİ, BU KODU!
KNICKS
TARİHİNDEN
TÖRKİŞBASKETBOL
YUROBASKET
COURTSIDE
Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler
vs.
sixth
man

satranç
köşemiz
CHESSMAN
(kafanı kullan bilader)

TIKLAYIN
EFVAN

Ahmet
SOYSALER
Alim KARASU
Emre YALÇIN
TIKLAYIN
oyunun
hası
vi-ci-em
Bedri
ÖZGÜR
TIKLAYIN
|

PROGRESSIVE
Levent
GÖKGÜNNEÇ
ELOY
efsânesi
27
Ocak 2002, Pazar
Selam arkadaşlar. Bu sefer arayı fazla uzun tutmayalım dedim,
çünkü daha girip de çıkmanın mümkün olmadığı İngiliz gruplarına
çok var ve sırada da bekleyen geniş ekoller var - İtalyan ve İsveç
ekolleri gibi. Bu yüzden işte size Eloy üzerine özel bir bölüm...
I.
DÖNEM
Eloy'un ismi,
söylenenlere göre H.G. Wells'in "Time Machine" eserindeki
bir ırkın isminden alınmış. Frank Bornemann, müziğe 60'larda Shadows
ve Beatles gibi grupların etkisiyle başlamış. 60'larda Alman gruplarının,
sadece cover yapan ikinci sınıf gruplar olduğunu söyler Bornemann
bir söyleşisinde. (Şüphesiz ki bu durum 69'da efsanevi Amon Duul
önderliğinde Krautrock sahneye çıktığında tamamen değişmişti.
Hatta "keyboard ağırlıklı space-progressive" Alman gruplarını
tanımlamak için kullanılır oldu ve bazı İngiliz grupları da dahil
olmak üzere progressive camiasını derinden etkiledi.) Adamımız
da bir kolej grubu kurup Moody Blues, Who ve Cream'in coverlarını
yapmaya başlar. 1970'de Eloy adını alıp lokal bir "en iyi
yeni grup" ödülü alırlar ve kendi bestelerini yapmaya başlarlar.
1971'e gelindiğinde ise ilk albümlerini çıkarmaya hazırlardır
artık (aslında ilk albüm bazı kaynaklarda 1972 olarak da gösteriliyor.)
Eloy
(1971): Aslında Eloy'un ilk albümüyle Rush'ın ilk albümü
arasında pek bir benzerlik vardır, her ikisi de "pre"
Eloy/Rush olarak kabul edilebilir. Bu ilk albümde standart Eloy
özelliklerini göremiyoruz ama bazı sağlam ipuçları vardır. Özellikle
de Something Yellow ve Eloy adlı parçalarda. Bu albüm, Frank Bornemann'ın
vokal yapmadığı tek Eloy albümüdür, vokalde Erich Schriever vardır.
Frank Bornemann, grubun ilk albümüyle ilgili şunları söylüyor:
"En
baştan beri farklı, progressive'den etkilenen müzik yapmaya çalıştık.
Erich çok iyi bir solistti ama profesyonel olmak istemiyordu.
Ayrıca konser vermek de istemiyordu. Fazlasıyla politik görüşlüydü
ve bakış açısı bizim yapmak istediklerimiz için biraz dardı. O
ayrıldıktan sonra grubun lideri ben oldum. Aslında Erich yerine
bir solist almayı düşünüyorduk ama sonra birkaç küçük konserde
ben solistlik yaptım, iyi olduğuma karar verdik, böylece söylemeye
devam ettim."
Burada kilit
nokta, Bornemann'ın ex-solisti Erich hakkında söyledikleridir
arkadaşlar. Bornemann'ın Eloy'u asla politik müzik denen zevzekliğe
dalabilecek bir grup değildi -ki bunu Ocean ve özellikle Silent
Cries Mighty Echoes'un sözlerini ve spacey içeriğini gördüğümüzde
daha net anlıyoruz. Bornemann tamamen kişisel arayış ve yaşam,
bilinmezlik, ölüm gibi değerler üzerine yoğunlaşmak istiyordu.
Inside
(1973): İşte Eloy'un uçuşa başladığı albüm. EMI etiketiyle
çıkan albümde 4 parça bulunur ve açılıştaki 17 küsur dakikalık
Land Of Nobody, aynen Grateful Dead için söylenenler gibi, kaydın
yapıldığı stüdyoya duman falan salındığını düşündürtür insana!
Albümdeki Future City, Amerika'da bazı radyo istasyonları tarafından
"yılın en iyi 10 parçası" arasına alınır, grup dikkat
çekmeye başlar ve Beggar's Opera, East of Eden gibi İngiliz prog.
rock gruplarının alt grubu olarak turnelere katılır. Bu arada
Frank Bornemann'ın aksanlı İngilizce vokali de Eloy'un önemli
özelliklerinden birisi olmuştur artık.
Floating
(1974): Eloy olgunlaşmaktadır. Açılıştaki Floating ve
The Light From Deep Darkness, gitar ve klavyenin müthiş uyumuyla
yüksek-uçuş parçalarıdır. Bu albümün kayıt hikayesi ilginçtir.
Albüm, Scorpions'un Fly to the Rainbow albümüyle aynı stüdyoda
kaydedilir ve çakışma olmaması için geceleri çalışırlar (bu noktada
aklımıza Winds of Change geliyor ve dehşetle ürperiyoruz arkadaşlar!)
Bu albüm aynı zamanda Eloy'un kendi prodüktörlüğünü yaptığı ilk
albümdür.
Power
And The Passion (1975): Hızlı bir üretim sürecine giren
ve neredeyse her albümden sonra eleman değiştiren Eloy, ilk döneminin
en uçurucu albümünü sona saklar ve zamanda yolculuk çevresinde
gelişen bir hikaye anlatan konsept Power And The Passion'u çıkarır.
Bu albüm "bir bilim adamının oğlunun laboratuarda "acid"
denerken uçup zamanda 6 yüzyıl geriye gitmesi ve burada Merlin
tipi bir büyücünün kızına aşık olmasını" anlatır. Albümün
bir yerlerinde büyücünün kızı da adamımıza "al bunu dene"
diye birşeyler verir ve adamımız naklen bir uçuş session'ını anlatır.
Albüm özellikle Almanya'da iyi satış rakamlarına ulaşır. Ve sonra
Eloy dağılır! Yine Bornemann'ı dinleyelim:
"1975'teki
dağılmanın nedeni, müzik konusundaki anlaşmazlıktı. Kişisel olarak
ben Eloy'un, bu albümdeki gibi konsept ve karmaşık senfonik yapısı
olan progressive müzik yapmasını istiyordum. Ancak diğer elemanlar
buna karşıydı. Menajerimizle olan bir sorun yüzünden beş parasız
da kalmıştık, dolayısıyla grup dağıldı. 1976'da ise grubu benimle
aynı vizyona sahip çok yetenekli müzisyenlerle tekrar kurdum."
II.
DÖNEM
Dawn
(1976): Eloy'un ikinci dönemini oluşturan bu yeni kadrosu,
gerçekten çok parlak ve Eloy'un zirvesini oluşturan bir kadrodur:
Bornemann'ın yanında Klaus Peter-Matziol (bas), Jurgen Rosenthal
(davul) ve Detlev Schmidtchen (klavye) bulunmaktadır. Özellikle
Jurgen Rosenthal, Neil Peart ve Bill Bruford gibi devlerle bir
tutulan ve parçaların sözlerini de yazan çok önemli bir davulcudur.
Dawn yine konsept albümdür ve Eloy'un en senfonik albümüdür (doğal
olarak, çünkü bir senfoni orkestrasıyla beraber kaydetmişlerdir
albümü...) Dawn, karanlık, uçurucu, tamamen kişisel arayış üzerine
kurulu, senfonik derinliği olan son derece iyi bir albümdür.
Ocean
(1977): Bazı anlar "Yıldızın parladığı an" olarak
tanımlanır, bir kişinin veya bir grubun, yetkinliğin, yaratıcılığın,
niteliğin üst seviyesine ulaştığı anlardır bunlar. Bu kişi veya
grup daha önceden de mutlaka kaliteli eserler ortaya çıkarmıştır
ama bazen öylesine birşey üretir ki, karşısında şaşırır kalırsınız...
Örneğin Kitaro'nun Kojiki'si, Yes'in Awakeen'ı, John Woo'nun Face/Off'u,
Gaudi'nin Sagrada Familia'sı gibi. Eserin hangi sanat türünde
olduğu önemli değildir, o niteliği ve kendini aşma çabasını gördüğünüzde
tanırsınız. İşte Ocean bu anlardan birinde üretildiği belli olan
inanılmaz bir albümdür.
Dört parçadan
oluşan albüm, Atlantis'in kuruluşunu, yükselişini, çürümesini
ve batışını anlatır: Poseidon's Creation, Incarnation Of The Logos,
Decay Of The Logos, Atlantis' Agony at June 5th 8498, 13 P.M.
Gregorian Earthtime.
Poseidon's
Creation, prog. rock tarihinin en konsantre girişlerinden birisine
sahiptir. (Bence Anglagard'ın Jordrok'unden sonra 2 numarada gelir.)
Atlantis' Agony, albümün en uzun parçasıdır (prog.
rock tarihinin en uzun parça isimlerinden biridir aynı zamanda)
ve tanrıların Atlantis'e nasıl kızıp batırdıklarını anlatır. Albüm
Almanya'da çıktığı sene Queen, Genesis gibi devleri satışlarda
geride bırakır. Ocean gerçekten sözcüklerle anlatılabilecek bir
albüm değildir, dinlemek gerekir. Özel bir kapak resmine de sahip
olan albümün kasedi 90'ların ortalarında Türkiye'de çıkıp bizi
şaşkınlığa düşürmüştü, sanırım halen bulabilirsiniz.
Live
(1978): Eloy'un muhteşem dörtlüsüyle verdiği konserlerden
oluşan Live albümü 1978'de çıkar, son 3 albümden parçalar içerir.
Özellikle orjinali 15.5 dakika olan Atlantis' Agony'e yaptıkları
21 dakikalık yorum dinlemeye değer.
Silent
Cries Mighty Echoes (1979): Eloy'un kötü zamanlarda çıkardığı
hazine... 1979, prog. rock'un resmi ölüm yılıdır aslında. Daha
önce de birkaç kez belirttiğim gibi, artık punk müzik veba misali
her tarafı ele geçirmiş ve prog. rock müzisyenlerinin nesli tükenmiştir.
Pek çok prog. rock grubu, yaptıkları müziği yayınlayamazlar (bu
albümlerin çoğu 90'larda prog. rock'ın ikinci dirilişinde yayınlandı.)
Ancak Eloy, kişisel olarak benim için en önemli albümünü 1979'da
yayınlar, hem de konsantre progressive bir albümdür bu. (Albümdeki
The Apocalypse "doğru zaman, doğru yer" şeklinde dinlediğim
ve sözlerine şoka uğradığım bir parçaydı çünkü o sırada her ne
düşünüyorsam, Eloy bunu yıllar önce dile getirmişti!) Pilot To
Paradise, astral bir girişe sahip olan Master Of Sensation gibi
muhteşem parçalar içeren albüm, ne yazık ki Eloy'u zirveye taşıyan
dörtlünün ayrılmasını da beraberinde getirir.
III.
DÖNEM
Colours
(1980): Jurgen Rosenthal ve Detlev Schmidtchen gruptan
ayrılır. Frank Bornemann'a göre bu sefer neden müzik ile ilgili
değildir. Jurgen ve Detlev'in egolarıyla başa çıkamamasıdır. Solo
kariyer yapmak isteyen Jurgen ve Detlev, gruptan ayrıldıktan sonra
"Ego on the Rocks" isimli bir ortak albüm çıkarırlar.
Bornemann ve Klaus Peter onları geri dönmeleri için ikna edemezler
ve gruba 3 yeni müzisyen katılır. Yeni müzisyenlerle beraber Colours
albümü kaydedilir. Bu albüm, bir önceki Silent Cries'ın karanlığını
ve zarafetini taşımayan, gitar ağırlıklı, daha sert ve kısa parçalardan
oluşan bir albümdür. Bununla beraber Sunset gibi muhteşem bir
enstrümantal parçayı da içerir (karşılaştırmak için bkz. Elegy-Jethro
Tull.)
Diğer
albümler (1981 ve sonrası): İşte bu aşamadan sonra Eloy'un
albümleri ne yazık ki "diğerleri" kategorisine girer
arkadaşlar. 1984'e dek Colours kadrosu dört albüm daha çıkartır.
Bornemann'a göre, müzikal açıdan uyumsuzluklar gittikçe büyümektedir.
Yeni elemanlar, artık biten progressive ekolünden uzaklaşıp daha
sert, daha gitar ağırlıklı albümler yapmak istemektedirler. Bornemann
aslında bir double albüm olarak tasarlanan ancak birer yıl arayla
çıkarılmasına karar veren iki albüm boyunca kontrolü elinde tutmayı
başarır. Bunlar 81 tarihli Planets ve 82 tarihli Time To Turn'dur.
Bir bilimkurgu hikayesi çevresinde kurulan bu konsept albümler
biraz kendini tekrarlar, şaşırtıcı hatta şok edici Eloy özellikleri
albümlerde eksik kalmış gibidir. Yine de bu albümler, On The Verge
Of Darkening Lights, Through A Somber Galaxy, End Of An Odyssey,
Say Is It Really True gibi iyi parçalar içerir. Bir seçim yapmak
gerekirse, Time To Turn daha başarılı ve melodik bir albümdür.
83 tarihli
gerçekten başarısız olan Performance albümünün ardından (Bornemann
bunun Eloy'un en zayıf albümü olduğunu söylüyor) kadro Metromania'nın
(84) kaydı tamamlandıktan sonra albüm daha piyasaya verilmeden
dağılır. Bu Eloy'un ikinci dağılışıdır. Metromania neredeyse space-metal
olarak kabul edilen oldukça sert ama fena olmayan bir albümdür,
Follow The Light ve Nightriders gibi iyi parçalar içerir. Eloy
bir tür veda turnesine çıkar ve birisine Marillion'un solisti
Fish'in de katıldığı konserler verir (Marillion da bu sırada Misplaced
Childhood gibi bir güzellik çıkarmıştır ve neo-progressive adı
altında prog. rock'ı canlandırmaya çalışmaktadır.)
Frank Bornemann'sız
kadro 85'te "Codename: Wildgeese" filminin müziği için
bir araya gelir ve bir soundtrack albüm çıkarır. (Bu film sinemalarda
Yaban Kazları adıyla oynamıştı.)
3 yıllık aradan
sonra 1988'de Bornemann ve tesadüf eseri karşılaştığı Michael
Gerlach (klavye, davul) ikili olarak Eloy'u tekrar canlandırmaya
karar verirler. Yanlarına session müzisyenleri toplayarak Ra'yı
çıkarırlar. Rainbow gibi tüyler ürpertici bir parça içeren Ra,
bir an önce unutmak için çaba gösterdiğimiz bir albümdür. Daha
sonra bol miktarda toplama Best Of'lar çıkar. 1992'de Bornemann
ve Gerlach bir deneme daha yapar ve Destination'u çıkarır. Klaus
Peter Matziol'un da iki parçada konuk müzisyen olarak bas çaldığı
albüm, Time To Turn'den beri Eloy'un çıkardığı en iyi albümdür
diyebiliriz. Bornemann/Gerlach ikilisi bu albümde, 70'lerdekini
olmasa da 80'lerin başındaki Eloy soundunu yakalamayı başarır.
Klaus Peter Matziol bu albümden sonra gruba tekrar katılır ve
grup 93'te Chronicles albümü için eski parçaları tekrar stüdyoya
girip çalar. İşte burada grup kimyasının ne demek olduğu ortaya
çıkar. Chronicles için kaydedilen Ocean'ın açılış parçası Poseidon's
Creation, aynı notalarla çalınmasına rağmen, Ocean'daki orijinal
versiyona göre inanılmaz yetersizdir. Aynı şey Silent Cries… parçası
Apocalypse için de geçerlidir. İşin ilginç tarafı, Ra ve Metromania
döneminin parçalarını da Chronicles derlemesinde daha iyi çalarlar
(ee tabii, Klaus Peter-Matziol var bu sefer.) Eloy'un ikinci döneminde
görülen türden bir kimya yakalayan grupların neden efsane mertebesine
eriştiğini ve albümlerin de neden dinlemekten asla bıkmadığımız
klasikler haline dönüştüğünü, bu Chronicles'ı dinlerken daha iyi
anlamıştım. Her neyse, grup daha sonra 94'de Destination ayarındaki
The Tides Return Forever albümünü çıkarır. Hatta bu albüm, 10
dakikalık parçaların geri dönüşünü içerdiği için daha değerlidir
bile diyebiliriz.
Eloy,
en son 1998'de Ocean-2'yi çıkarır. Henüz bulup da dinleyemediğim
Ocean-2, okuduğum eleştirilere göre, "ilk Ocean'ın ruhunu
yakalamayı başarmış başarılı bir albüm" olarak kabul ediliyor.
Buna çok ihtimal vermesem de, Bornemann/Peter-Matziol ikilisini
içeren albüm yine de heyecan verici görünüyor.
İşte Eloy'un
hikayesi bu şekildedir arkadaşlar. Eloy asla Amerika'da konser
vermemiş ve albümlerini hep Avrupa'da yayınlamıştır. Müziğin ticari
bir ucube haline gelmesine yol açan Amerikan müzik endüstrisine
hiç bulaşmamaları ve Bornemann'ın ısrarla progressive geleneğine
bağlı kalmaya uğraşması (kendisinin de hiç beğenmediği Performance'dan
sonra "İşte oldu, artık Eloy da bir hard-rock grubu"
diyenlere inat, grubu dağıtmıştır), Eloy'u benim için özel yapan
nedenlerdendir.
Özellikle
ikinci döneminde zirvesini bulan Eloy, klavye ağırlıklı space-rock
veya sağlam senfonik-progressive dinlemek isteyenler için çok
ideal bir başlangıç noktasıdır. Kesinlikle kayıtsız kalmamanızı
tavsiye ederim.
Avrupa'ya
dönüş
29 Aralık 2001, Cumartesi
Sıcak yaz günlerini fena halde özlediğimiz ve üşümekten klavyeye
doğru dürüst basamadığımız şu günlerden selamlar arkadaşlar. Son
yazımızda Avrupa'ya kesin dönüş yapıyorduk ve buradaki progressive
rock hazinesi ekollerden bahsetmeye hazırlanıyorduk. Bu durumda
light-progressive ile başlamak en iyisi olacak; yani yolumuz Hollanda'ya
düşüyor.
HOLLANDA
GRUPLARI
Genel olarak
Hollandalıların yaptığı prog. müzik, light-progressive olarak
kabul edilir. Gayet melodik, daha kolay dinlenilebilir (Finch
hariç), fazla fantazi ve tuhaflığa kaçmayan (Finch hariç) eli-yüzü
düzgün müzik yaparlar ve çok iyi melotron kullanırlar. Prog. rock
dünyasının en iyi kadın solistlerinden birisi de Hollanda'dandır.
Bu arada grupların çoğunun Peter Gabriel's Genesis'den etkilendiğini
de belirtelim. İşte Hollandalıların kare ası;
KAYAK
Kayak, bırakın
progressive olmayı pop-rock olarak bile kabul ediliyor. Ancak
Kayak'ı iki ayrı dönemde ele aldığımızda, ilk dönemin prog. rock
ağırlıklı olduğunu söyleyebiliriz. Daha sonra Camel'da da bulunan
klavyeci Ton Scherpenzeel ve solist Max Werner, Kayak'ın ön plandaki
ikilisidir. Ben özellikle Max Werner'in farklı sesini ve tekniğini
çok tutarım. Kayak'ın özellikle ilk 3 albümü (See See The Sun
73, Kayak 74, Royal Red Bouncer 75) iyi prog. rock albümleri olarak
kabul edilir. Bu albümlerde Serenades, They Get To Know Me, Mammoth,
Ballet Of The Cripple gibi insanı saran gerçekten iyi parçalar
bulunur. Bu dönemde Kayak'ın bazı parçaları güçlü melodik yapıları
açısından Supertramp'la bile kıyaslanır. Daha sonraki çalışmalar
biraz daha hafifleşir ve son albümler Abbavâri pop albümlerine
dönüşür. Son stüdyo albümleri, 82 tarihli Eyewitness'dır.
EARTH &
FIRE
Jerney Kaagman'ın
olağanüstü vokali ve King Crimsonvâri muhteşem melotron içeriğiyle,
bana göre en iyi Hollandalıdır Earth & Fire. İlk albümlerini
1969'da çıkaran grup, 1975'e dek uzanan dönemde muhteşem prog.
albümler hediye etmiştir dinleyicilerine. Bu dönemde Earth &
Fire (69), Songs of Marching Children (71), Atlantis (73), To
the World of the Future (75) albümlerini görürüz. Earth &
Fire'ın zirvesi Atlantis, albümün bir yüzünü kaplayan aynı isimli
parçayla bilinir. Jerney'in vokali, eşsiz Annie Haslam'la bile
kıyaslanmıştır. Songs Of Marching Children'da Ebbtide ve Storm
& Thunder gibi parçalar son derece iyi melotron/keyboard kullanımıyla
öne çıkar. Earth & Fire'ın sonraki albümleri Reality Fills
Fantasy (79), Andromeda Girl (81), In a State of Flux (82), Phoenix
(83) aynı Kayak gibi daha bir poplaşmış ve prog. özelliklerini
yitirmiştir. Earth & Fire'ın bir efsane halini alan Atlantis'i
çıkardıktan sonra 73'de Türkiye'ye gelip İstanbul ve İzmir'de
de konserler verdiğini de not edelim. (Hatta söylentilere göre
İzmir Alsancak Stadı'ndaki konser performansı beğenilmemiş ve
sahneye domates atılmış. Ne kadar doğru bilmem ama domateslerden
birini attığını söyleyen sağlam bir kaynağım var!)
FOCUS
Focus, Hollanda'nın
prog. rock dünyasına hediye ettiği en bilinen ve tanınan prog.
rock grubu olarak kabul edilebilir. Gitar virtüözü Jan Akkerman
ve flütçü/vokalist Thijs Van Leer öncülüğündeki grup, 1970-78
arasında, bazıları gerçekten klasik haline gelmiş çok önemli albümler
çıkarmıştır. Grubun efsanesi, "Yo-da-leh-huu" vokaliyle
(Bavyera'da geçen mühim RTL filmlerini hatırlatan) ünlü olan Hocus
Pocus parçasıdır. Focus'un albümleri; In And Out Of Focus (70),
Moving Waves (71), Focus 3 (72), Live At The Rainbow (73), Hamburger
Concerto (74), Ship Of Memories (74), Mother Focus (75) ve Focus
Con Proby (78) dir. İlk iki albüm daha kısa parçalar içerirken,
Focus 3 ve Hamburger Concerto, Focus'un zirvesini oluştururlar.
Focus'un bazıları caz ağırlıklı olan tüm albümleri çok iyidir
ama özellikle Focus 3 albümünü tavsiye ederim.
FINCH
Tüm Hollanda
grupları light olacak değil, tam aksine Finch, pek çok sağlam
prog. rock eleştirmenine göre "tüm zamanların en iyi 20 prog.
rock grubundan birisi" olarak kabul edilen, karmaşık, ağır,
kataloglardaki tanımla "killer-progressive" yapan çok
önemli bir topluluk. 1973-77 arası 4 albüm çıkaran Finch'in gitaristi
Joop Van Nimwegen, Steve Howe ve Jan Akkerman'dan yoğun şekilde
etkilenmiştir, dolayısıyla ilk albümleri Glory Of The Inner Force,
Yes/Focus hayranları için mutlaka dinlenmesi gereken bir albüm.
ALMAN
EKOLÜ
Alman Progressive
rock ekolü, en geniş ve önde gelen prog. rock ekollerinden birisi
olarak kabul edilir. Hatta tamamen Alman gruplarına ayrılmış olan
Krautrock gibi bir alt tür de var. Bu, kökeni aslında psychedelic
akıma dayanan ve efsanevi Amon Duul II önderliğindeki bir alt
türdür. 60'ların sonuyla 70'lerin başında yarı-psychedelic, karanlık
ve uçurucu müzik yapan Alman grupları, Krautrock alt türüne atfedilir.
Almanların aslında o kadar çok süper-grubu vardır ki, çoğundan
burada kısaca bahsetme densizliğini göstermek zorundayım. Benim
için Alman grupları Eloy ve diğerleri olarak ikiye ayrıldığı için
Eloy üzerine albüm albüm bir inceleme yapacağım. Şüphesiz ki bu
Eloy'dan bile iyi olan bazı gruplara haksızlık olacak ama şu anda
yapılabilecek başka bir şey yok. Önce diğerleriyle başlayalım:
AMON DUUL
I, II, UK: Amon Duul, Berlin merkezli bir komündür ve o kadar
etkili bir efsanedir ki, ortada bilinen üç versiyonu vardır. 69'da
komün bölündükten sonra çıkan ilk Amon Duul, 1969'da ilk albümünü
çıkaran, avantgarde/deneysel müzik yapan ancak çok da fazla etki
bırakmayan bir gruptur. Uçurucu space-rock/pschedelic yapan fraksiyon
ise Amon Duul II'dir. AD II, aynı zamanda Krautrock'un da babası
sayılır. 1970 tarihli Yeti ve 71 tarihli Dance Of The Lemmings,
mutlaka dinlenmesi gereken albümlerdir. Hatta AD II, Hawkwind'in
bile yol göstericisi olarak kabul edilir. Galler'de kurulan Amon
Duul UK fraksiyonu ise 1980'de kurulmuştur ve Van Der Graaf Generator
efsanesinden Guy Evans'ı da içerir.
AGITATION
FREE: Bir diğer Krautrock efsanesi... Özellikle 72-77 arası
electronic space olarak kabul edilen (bkz. Far East Family Band)
süper müzik yapmışlardır. Klavyecileri Michael Hoenig, daha sonra
bir diğer efsane Tangerine Dream'e geçmiştir.
ANYONE'S
DAUGHTER: Süper senfonik-progressive yapan ve ağırlıklı olarak
Genesis'den etkilenen grup. Özellikle 79 tarihli Adonis ve 80
tarihli Anyone's Daughter albümleri süperdir. Aslında klavye kullanımı
açısından Eloy'dan da fena halde etkilenmişlerdir.
ASH RA
TEMPEL: Albümlerinin birinde efsanevi Timothy Leary'nin de
olduğu muhteşem psychedelic grubudur. Manuel Gottsching ve Klaus
Schulze'un da (ki o da sonra Tangerine Dream'e geçer) bulunduğu
grup Almanlar içinde en çok izdeşi olan gruplardan birisidir.
New-age'e daha yakın müzik yaparlar.
EMBRYO:
Bir diğer Krautrock devi. 1970-89 arası albümlerinde space'den
etnik-jazz'a dek epey geniş bir yelpazede gezinmişlerdir.
GROBSCHNITT:
Senfonik-progressive efsanesi. Özellikle live albümleri (Solar
Muzik Live) tüm zamanların en iyi live performanslarından birisi
olarak kabul edilir.
HOELDERLIN:
70'lerin en büyük Alman senfonik-progressive devlerinden kabul
edilen Hoelderlin'in özellikle ilk albümleri Hoelderlin's Traum
(72) ve aynı isimli albümü (75) çok iyidir. Kadın vokalistleri
Grace Slick'i hatırlatır ve sözler çoğu Alman grubunun aksine
Almanca'dır.
JANE:
İkinci Eloy olarak kabul edilen muhteşem space-rock grubu. Müzik
Eloy'un ilk döneminden oldukça etkilenmiştir ancak daha bile karanlıktır.
All My Friends ve Fire, Water, Earth & Air gibi muhteşem albümler
"brain-classic" olarak kabul edilir.
NEKTAR:
Pink Floyd ve Hawkwind gibi space-rock devlerine Almanya'nın cevabı
olarak kabul edilen efsanevi Alman grubu. 1971-80 arası 12 albüm
çıkaran Nektar'ın özellikle 73 tarihli Remember The Future ve
74 tarihli Down To Earth albümleri zirve albümleridir. Onları
efsane yapan önemli özelliklerden birisi de konser performansları
ve konserlerindeki ışık gösterileridir.
NOVALIS:
Senfonik-prog. ancak light-progressive olarak bile kabul edilebilirler.
Eğlenceli ve melodik müzik yaparlar.
POPOL VUH:
Bir diğer Krautrock efsanesi. Pek çok eleştirmene göre de en iyilerinden
birisi. Enstrümantal ağırlıklı müziği space/psychedelic/etnik/new-age
arası gezinir. 1971-98 arası albümler çıkarmıştır.
TRIUMVIRAT:
Muhteşem klasik-progressive müzik yapan ve ELP'den çok etkilenmiş
olan Alman devi. Özellikle ilk albümleri Mediterranean Tales (72)
son derece senfonik ve olgundur. Illusions On A Double Dimple
(73) ve Spartacus (75) grubun zirvesi olarak kabul edilir ancak
bence ilk albümleri hepsinden iyidir. Old Loves Die Hard (76)
ve Pompeii (77) de iyidir ancak Ala Carte (79) ve son albümleri
Russian Roullette (80) ile daha pop-rock vari bir havaya bürünürler.
WALLENSTEIN:
70'lerin başlarında Krautrock olarak başlayan, daha sonralar süper-senfonik
progressive'e dönen grubun özellikle Stories, Songs & Symphonies
albümü her senfonik rocksever tarafından dinlenmesi gereken bir
albümdür.
WEREWOLF:
Eloy-Renaissance arasıı müzik yapan süper space-rock grubu. Müzikleri
Gerd Heuel'in önderliğinde uçurucu klavye içeriğiyle ön plana
çıkar ancak asıl etkileyici olan solist Gitta Lowenstein'ın müziğe
kattığı zerafettir (zaten o yüzden Renaissance benzerliğinden
bahsedilir).
2066 &
THEN: 70'lerin ilginç Alman klasik prog. rock gruplarından
birisi olarak kabul edilen grubun en ayırt edici özelliği, sesi
fena halde Rod Stewart'a benzeyen solistleridir. Uzun süre Rod
Stewart'ın bir Alman grubunda ne işi var diye düşünmeme yol açan
solist, aynı zamanda grubun zayıf tarafı olarak da kabul edilir
ve vokalinin müziğin karmaşıklığıyla başa çıkamaması eleştirisini
alır.
Herhangi bir
progressive katalogunda İngiliz ve İtalyan gruplarıyla beraber
en çok yer kaplayan ekol olan Almanlar, araştırdıkça ve dinledikçe
bitmeyecek bir hazine gibidir. O yüzden sadece "efsane"
olarak kabul edilen ve benim de dinleyebildiğim grupları burada
kısaca tanıtmak istedim. Burada unuttuğum, atladığım daha pek
çok dev olduğundan emin olabilirsiniz. En azından Amon Duul, Embryo,
Triumvirat, Jane gibi gruplara sayfalar ayrılması gerektiğinden
de emin olabilirsiniz. Şimdi gelelim tüm zamanların en büyük efsanelerinden
birisi olan ELOY'a.
ELOY
Hangi sınırlı
sözcükler Eloy'u anlatabilir ki? Ocean'ın prog-rock tarihinin
en iyi albümlerinden olduğundan mı bahsetmeli, Inside ve Floating'deki
müthiş uçuşlardan mı, Power & The Passion'un acid-trip hikayesinden
mi, Frank Bornemann'ın aksanlı ve tamamen kendine has vokallerinden
mi, Jurgen Rosenthal'ın sözlerinden mi? Aynı Rush'da yaptığımız
gibi Eloy'u da albüm albüm incelememizde yarar var. Alman prog.
rock ekolünün bu en güçlü ve sağlam temsilcisi başka türlü anlatılamaz!
I.Dönem
Eloy (71)
Inside (73)
Floating (74)
Power And The Passion (75)
II.
Dönem
Dawn (76)
Ocean (77)
Silent Cries And Mighty Echoes (78)
Live (78)
III.
Dönem
Colours (80)
Planets (82)
Time To Turn (82)
Performance (83)
Metromania (84)
Codename Wildgeese Soundtrack (85)
Ra (88)
Destination (92)
The Tides Return Forever (94)
Ocean 2 (98)
Gelecek
yazı: Eloy'un 3 dönemi!
Rush
efsanesinde son dönem
17 Kasım 2001, Cumartesi
Uzuuun bir aradan sonra selam arkadaşlar! Mâlum NBA başladı, heyecan
ve dikkatler artık maçlara veya VGM'e kaydı; lâkin kaliteli müzik,
asla unutulmaması gereken bir faktör hepimizin hayatında. Bunu ben
mi uyduruyorum? Şüphesiz hayır... Buyurun geçen gün okur okumaz
"A-ha! Yıllardır biliyordum zaten" dediğim habere:
Amerikalı
araştırmacılar, sevdikleri türde müzik dinledikleri zaman insanların
beyinlerinde yemek ve seks gibi etkiler oluştuğunu tespit etti.
Uzmanlara göre iyi müzik dinlemek, sinirsel bakımdan aynı güzel
bir yemek veya karşı cinsten biriyle birlikte olmak kadar beyni
etkiliyor. Doktorlar ayrıca araştırmaya katılan kadın ve erkeklerin
beraberlerinde getirdikleri sevmedikleri müziklerden örnekler
çalarken, aynen beğenmediği yemeği zorla yiyen çocuk beyinlerinin
yayınladığı dalgalar benzeri sinyaller algıladıklarını da belirtiyorlar.
Araştırmacılar, beyinde müzik, yemek ve öteki hoşlanılan işlere
yönelik yerlerin aynı olduğunu vurguluyor. (6 Kasım 2001)
Eh artık bana
diyecek fazla bir şey kalmadı. Sadece bu haberi okudum ve gidip
Robert Fripp Usta'dan bir gitar solo aldım.
Şimdi gelelim
epey ara verdiğimiz Rush'ın diskografisinin üçüncü ve son bölümüne.
Bu bölümde Rush'ın artık kendisini 80'lerin müziğine bir şekilde
uydurduğunu görüyoruz. Bu dönemde bizim nesil devreye giriyor
zaten. Biz büyürken ne bâdireler atlattık arkadaşlar, yeni nesillerin
bunlardan hiç haberi yoktur; Modern Talkingler, Sabrinalar, Sandralar,
Falcolar hep bizim başımıza geldi. Hatta Beavis & Butthead'i
bile dumura uğratabilmiş tek grup olan Milli & Vanilli'yi
bile atlattık. Hangi kriz bize yan bakacakmış, şaşarız yani. Neyse,
zevzekliği bırakıp Rush'a geçelim.
SIGNALS:
Eylül 1982'de Rush tamamen kısa parçalardan oluşan ve hiçbir parlaklığı
bulunmayan, artık standart olmuş şaşırtıcı Rush özelliklerini
içermeyen Signals'i çıkardı. The Weapon dışında bu albümü genelde
unutma eğiliminde oluruz, Rush hayranları olarak.
GRACE UNDER
PRESSURE: Vay sen misin Rush'ın bir albümüne burun kıvıran!
Nisan 1984'de Rush, aslında içerik olarak Signals ile aynı tarzda
olan ancak çok daha çarpıcı ve olgun Grace Under Pressure'ı çıkarır.
Bu albümdeki Distant Early Warning, Red Sector A, Body Electric
mutluluk verici parçalardır. Tabii ki bir Hemispheres ile asla
kıyaslanamazlar ama tarihe dikkat arkadaşlar: 1984. David Bowie
bile bu sıralar Let's Dance gibi bir zırva çıkarmıştır, bize de
"Buna da şükür" demek düşer.
POWER WINDOWS:
1985'te Rush bir zirve daha yapar. Bu, üçüncü dönemin zirvesidir.
Power Windows, Territories gibi bir başyapıt ve Marathon, Manhattan
Project, Big Money, Mystic Rhythms gibi melodik rock'ın sözlük
tanımı olarak verilebilecek klasikler içeren süper bir albümdür.
Bu albümü benim için eşsiz kılan özelliklerden birisi de, Rush'a
giriş parçam olan Marathon'un burada olmasıdır (bkz. iki önceki
yazı.) Albümde sözler yine vurucudur ama özellikle Territories'de
Neil Peart artık fütursuzluğu eline almıştır;
The
whole wide world
An endless universe
Yet we keep looking through
The eyeglass in reverse
Don't feed the people
But we feed the machines
Can't really feel
What international means
In different circles, we keep holding our ground
In different circles, we keep spinning round and round
They shoot
without shame
In the name of a piece of dirt
For a change of accent
Or the colour of your shirt
HOLD YOUR FIRE: Eylül 1987'de Force Ten ve Time Stands
Still gibi muhteşem iki Rush klasiği daha içeren Hold Your Fire
gelir. Özellikle Time Stands Still, bana göre Rush tarihinin ilk
10 parçasından biridir. Bu parçanın klibini de yine daha önce
bahsettiğim TRT'deki rock programında izlemiş ve videoya kaydetmiştim.
Hehehe, bizim neslin bir özelliği daha ortaya çıktı arkadaşlar,
herbirimizin evlerinde bulunan dinozor büyüklüğünde Beta videolar
ve otobüs büyüklüğündeki video kasetler. İşte bendeki Beta video
kasetlerde Rush klipleri saklıdır.
A
SHOW OF HANDS: 1989'da çıkan konser kayıtlarından oluşan A
Show Of Hands (yanda), Rush'ın "artık uzun parça yok"
düşüncesine uyar. 15 parça içeren bu double albümdeki en uzun
parça 6 dakikadır. Zaten parçalar da son üç albüm ağırlıklıdır.
İyi bir live albümdür bu.
PRESTO:
1989'da çıkan bir diğer albüm olan Presto, Rush'ı değiştiği için
suçlayan hayranlarıyla barışma albümü olarak kabul edilir. Eski
Rush kalitesi ve sağlamlığı burada bir kez daha ortadadır. Show
Don't Tell, Scars, Presto, Anagram for Mongo gibi güzellikler
içerir Presto.
CHRONICLES
COMPILATION: 1990 tarihli bu double toplamayı "Rush da
ne ola ki" diyen herkese mutlaka ve mutlaka tavsiye ediyorum.
Rush'ın bahsedilen üç dönemini de burada birarada bulmanız mümkündür.
ROLL
THE BONES: Geldik Neil Peart fanatiklerini şaşkınlığa düşüren
albüme. Arkadaşlar, şimdi bir Yaşam Ustası düşünün. Bu Usta, her
önünüze geldiğinde tuhaf şeyler söylesin, kafanızı zorlasın, düşüncelerinizi
açsın, defalarca "Oha, doğru ya" şeklinde birşeyleri
idrak etmenizi sağlamış olsun. Sonra da aradan geçen bir sürü
seneden sonra bu Usta şunları söylesin;
Why are
we here?
Because we're here
Roll the bones
Why does it happen?
Because it happens
Roll the bones
Ve en sonunda
Neil Peart Usta "Neden buradayız?" sorusuna nihai yanıtını
vermiştir. Bu yanıt Roll The Bones gibi muhteşem bir parçada verilmiştir.
Albüm aslında genelde hiç de pozitif eleştiriler almamıştır ancak
sadece aynı isimli parça yeter!
COUNTERPARTS:
Düalist mantığa göre her iyinin bir kötüsü, her zirvenin bir dibi
olmalı. Buna uygun olarak Rush da 1993'de Counterparts albümünü
çıkarmış olsa gerek. Rush ölçütleri için heavy metal denecek ölçüde
sert olan albüm, ne yazık ki "hiç bir Rush hayranını tatmin
etmeyen tek albüm" olma özelliğini de taşır. "Worst
of Rush" olarak kabul edilebilir yani.
TEST FOR
ECHO: 1996'da çıkan Test For Echo da sert bir albümdür ve
bir önceki Counterparts'dan sadece bir gömlek üstün olarak kabul
edilir. Yine de Virtuality gibi epey ilginç bir parçayı da içerir.
DIFFERENT
STAGES: 98 tarihli bu triple live CD, kesinlikle her arşivde
bulunması gereken muhteşem bir kaynaktır. En azından seneler sonra
23 dakikalık bir live kayıt dinlemek bile yeter (2112).
İşte Rush
efsanesi böyledir arkadaşlar. Bu arada ben hayret edilecek kadar
çok kişiden Rush'a en iyi alternatif olarak Watchtower'ı duydum.
Bu grup yanlış hatırlamıyorsam Belçikalı ve Rush'tan daha iyi
olduğunu iddia edenler bile oldu. Neyse, bu günahkârları affedelim
ve henüz dinlememiş olduğum Watchtower'ı bir şekilde dinleyip
sonradan yorumlamak üzere bir kenara koyalım.
NIGHTWINDS
Kanada'dan
çıkan ilginç progressive rock gruplarından birisi Nightwinds'dir.
Kaynaklarda "Rush meets Genesis" şeklinde yorumlanan
grup, Geddy Lee'ye inanılmaz benzeyen bir sese sahip solistleri
sayesinde ilgi çekmiştir. Zaten tarzları da Rush'a epey yakındır,
We Were The Young gibi çok iyi parçaları vardır.
JAPON
GRUPLARI
Amerikan ve
Kanada gruplarından sonra geçelim Japonya'ya... Japonlar da progressive
rock dünyasına epey ilginç gruplar armağan etmişlerdir. Ancak
tahmin edilebileceği gibi bu gruplar genelde Batılı grupları taklit
ederek işe başlamışlardır. O yüzden her Japon grubu için "filanca
grubun çok benzeri" şeklinde bir tanım verilir. Şimdi örneklere
geçelim.
FAR OUT
Japonlardan
bahsedildiğinde ilk akla gelen grup Far Out'dur. Bu grup, içinde
iki efsane barındırır. Bunlardan birisi, ünü Uzakdoğu'nun dışına
fazla çıkmamış olan Fumio Miyashita, diğeri ise evrendeki her
canlının müziğini bildiğine emin olduğum Masanori Takahishi.
Bu isimden daha önceki bir yazımda bahsetmiştim, dikkatli okuyucular
hatırlayacaktır; KİTARO. Aslında grup sadece bir stüdyo albümü
kaydetmiştir, 1972 tarihli Far Out. Bundan sonra grup çok hızlı
bir değişim sürecine girmiş ve Far East Family Band adını almıştır,
Kitaro gruptan ayrılmıştır vs. Far Out fena halde "spacy
early Pink Floyd" olarak kabul edilir. Şimdi "bu nasıl
olur?" diyeceksiniz. Çünkü Pink Floyd, ilk zamanlarında zaten
fena halde uçmuş durumdadır. (Bkz: Saucerful of Secrets) İşte
Far Out, uçuş konusunda bu dönemin Pink Floyd'unu bile yaya bırakabilecek
güçte bir albümdür.
FAR EAST
FAMILY BAND
Far Out albümünden
sonra 1975'e dek grubun sesi soluğu çıkmaz. Daha sonra Kitaro
ayrılır ve bir diğer efsane Klaus Schulz'un prodüktörlüğünde (söylentilere
göre ilk albümde vardır Kitaro ancak ismi geçmez) Far East Family
Band olarak albümler çıkarmaya başlarlar. Klaus Schulze electronic/space
prograssive'in en büyük isimlerinden olarak kabul edilir, Tangerine
Dream ve Ash Ra Tempel gibi dev gruplarda bulunmuştur. Hatta efsaneye
göre Kitaro'nun bile ustasıdır (ben de "hadi len, daha neler!"
dedim ama belki de öyledir.) FEFB, ilk albümü Cave Down to Earth
ile Klaus Schulz'un dikkatini çeker. Daha sonraki albümlerinde
prodüktör artık Schulz'dur. Grubun en iyi albümü 1976 tarihli
Parallel Worlds, Fumio Miyashta (vokal, synth, gitar, bambu flüt),
Hirohito Fukushima (gitar, koto, vokal) ve Yujin Harada (davul,
perküsyon) kadrosuyla çıkar. Bu gerçekten müthiş bir uçuş albümüdür.
Timeless Phase, Nagare, From Far East gibi olağanüstü parçalar
içerir. Son albümünü 1977'de çıkaran FEFB'in albümlerini bulabilirseniz
mutlaka dinleyin, özellikle Pink Floyd'un Careful With That Axe,
Eugene'i falan sizi çarptıysa. Çünkü burada daha da iyisini bulacaksınız.
BI KYO
RAN
Geldik Uzakdoğu'nun
King Crimson'ına. Bi Kyo Ran, Crimson'un Red dönemi üzerine kurulmuş
olan bir gruptur. Gitarist Kunio Suma olayı abartarak gitar çalarken
Robert Fripp'in ruhunun içine girdiğini söyler. Müziğini dinlediğinizde
haklı olabileceğine dair şüpheler beliriyor kafanızda. İlk iki
albümleri Bi Kyo Ran ve Parallax, "Red albümü üzerine çeşitlemeler"
gibi kabul edilebilir. Ancak grubun geri kalanı Suma'nın ustalığını
gösteremediği için çeşitli eleştiriler de almışlardır. Parallax
bana göre en iyi albümleridir, bu albümdeki 21 küsur dakikalık
değişken ve hafif tedirgin edici parçaları Suite Ran da en iyi
parçaları. Bi Kyo Ran daha ziyade heavy progressive olarak kabul
edilen ve KC'ın Red dönemi fanatiklerine mutlaka tavsiye edebileceğim
bir gruptur.
SOCIAL
TENSION
İşte Japonya'nın
ELP'ı. Bu Japon trio, fena halde ELP'dan, özellikle de Keith Emerson'ın
çalışmalarından etkilenmiş olan bir gruptur. Burada da keyboard'cu
Nobuo Kodomo Endoh liderdir. Müzikleri ELP'den daha heavy olarak
bile kabul edilir. Nitekim uzun ve karmaşık parçalar yaparlar.
Son albümlerini 1990'da çıkarmış olan Social Tension, 80'li yıllarda
halen keyboard merkezli bir trionun iyi müzik yapabileceğini gösteren
bir örnek olarak kabul edilir progressive dünyasında.
AIN SOPH
Sizce ilk
albümlerinin ismi "Ride On A Camel" olan bir grup kimden
etkilenmiştir? Doğru tahmin ettiniz, şüphesiz ki her dev grup
gibi, Camel'ın da, yol gösterdiği epey izdeşi vardır. İşte Ain
Soph. Sadece Camel'dan değil, Canterbury ekolü olarak kabul edilen
Caravan ve Soft Machine'den de derin izler taşıyan grup, Japonya'nın
en iyi progressive rock gruplarından birisi olarak kabul edilir.
1978'deki ilk albümlerinden sonra dönem dönem progressive jazz'a
da kayan çalışmalar yapmışlar ve Yozox Yamamoto'nun önderliğinde
iyi eleştiriler alan albümler çıkarmıştır. Ben sadece Ride On
A Camel ve Marine Menagerie (bu bir Star Trek hikâyesinin ismidir)
albümlerini dinledim ama fazla iz bırakmadı. Normaldir çünkü Canterbury
ekolü pek sevdiğim bir ekol değildir. Canım Camel çektiğinde de
oturup Mirage'ı dinlerim zaten!
MUGEN
İşte benim
Far East Family Band ile beraber favori Japon grubum! Bazı grupların
yaptığı müzik, zarafeti, derinliği, senfonik alt yapısıyla sizi
sarar ve büyüler. Örneğin Renaissance. Bu grupların müziklerinin
sözlerini anlamak zorunda değilsiniz, müzikte kaybolursunuz. Mugen
bu gruplardan birisidir işte. Sözler Japoncadır ama hiç önemi
yok, müziklerinin derinliği inanılmazdır. Özellikle 1984 Moon
Symphony albümleri. Mugen'in müziği çok güçlü senfonik progressive
olarak kabul edilir. Öyledir de.
TERU'S
SYMPHONIA
Henüz dinlemediğim
ama en çok hürmet edilen, övgüyle bahsedilen Japon gruplarından
biridir. Süper senfonik progressive olarak kabul edilirler. Renaissance
benzerliği bu grup için de söylenir. Bununla beraber Marillion
gibi neo-progressive gruplarından da etkileşimler taşıdıkları
söylenir, 1988-91 arası albümler çıkarmışlardır.
KENSO
Gelelim Japonya'nın
en ünlü progressive rock grubuna. Şimdiye kadarki tüm Japon grupları
bir şekilde devlerden birinden etkilenmiş ve çok benzer müzikler
yapmışlardır. Ancak Kenso, hiç bir kategoriye sokulamayan, kendisi
bir ekol olan gruplardan kabul edilir. Zaten müzikleri de progressive
fusion'dır. 1980-96 arası dokuz albüm çıkarmış olan Kenso, her
albümde stilini değiştirebilmiş ve diğer Japon progressive gruplarından
bahsedilirken "Kenso influenced" diye referans gösterilmiş
ender gruplardandır.
Japon gruplarına
baktığımızda, ağırlığın senfonik progressive'de olduğunu görüyoruz.
En iyi gruplar da zaten senfonik progressive yapanlar. Bunun yanında
Uzakdoğu'da en ciddi etkiyi gösteren grubun da King Crimson olduğunu
görüyoruz. Japon gruplarının yarıya yakını, bir şekilde King Crimson'dan
etkilenmişlerdir. Avant-garde rock da Japonya'da epey dinleyici
edinmiş türlerdendir. Aslında Happy Family (KC'ı bilenler, hangi
dönemden etkilendiğini hemen anlamış olmalılar!), Il Berlione
(Kenso influenced), Novella (muhteşem senfonik progressive), Shingetsu
(benim dinlemediğim bir diğer efsane. İlk dönem Genesis benzeri)
gibi çok iyi progressive rock gruplarından da bahsetmek gerekir.
Anlayacağınız Japonlar, progressive rock dünyasında bir ekol olmasalar
da, çok sayıda iyi grup çıkarmışlardır ve camiada önemli yer tutarlar.
Yani popüler kültüre katkıları sadece Pokemon veya (yine bizim
nesil için unutulmaz olan) Voltran ile kısıtlı değildir. Size
birşey diyeyim mi, aslında kimse Japonlar kadar zeki değil, her
neslin bilinç altına bir şekilde kendilerini yerleştiriyorlar.
Hem de tam zamanında, yani çocukken. Bir zamanlar G-Force vardı,
sonra Voltran, şimdi Pokemon. Biz de hala Amerikalılara kızıyoruz,
herkesi bir örnek yapmaya çalışıyorlar diye. Geçiniz yahu, onlar
şimdi kendi arkalarını kurtarmaya çalışıyorlar!
Her neyse...
Gelecek yazıdan itibaren progressive rock'ın anavatanı eski kıta
Avrupa'ya kesin dönüş yapıp Almanya veya Hollanda'dan başlayabiliriz.
Müzikle kalın!
20
Ekim 2001, Cumartesi
Rush
zirvesini buluyor: 2112
Progressive'den bir kez daha merhaba! Kaldığımız yerden devam etmeden
önce, unuttuğumuz, atladığımız bazı noktalardan bahsedelim, hörmet
edelim, sonra Rush'a devam edelim:
-- 96.2 Radyo
Eksen'de "Progressive" başladı. Batuğ zaten duyurmuştu
size ana sayfadan. Cumartesi geceleri saat 22:00'den itibaren,
bu sayfalarda okuduğunuz grupları ve fazlasını Radyo Eksen'de
dinleyebilirsiniz.
-- Senfonik rock'tan bahsederken unuttuğum çok iyi bir grubu,
bir okuyucunun mesajıyla hatırladım; Electric Light Orchestra.
Aslında Jeff Lynn'i 1990'ın süper grubu Travelling Wilburrys'e
(doğru mu yazdım acep grubun adını? Roy Orbison ölmeden önce en
son bu grupta boy göstermişti) acayip yakıştırdığım için, ELO
bende daha soft/folk-rockvari bir imaja sahiptir ama 1972-75 arası
çok sağlam senfonik parçalar da yapmışlardır. Kendilerine hörmet
etmek boynumuzun borcudur.
-- Amerikan grupları benden intikam alıyor. Happy The Man'in inanılmaz
güzellikte bir albümünü dinledim, albüm kendileriyle aynı ismi
taşıyor. Bu adamlar sahiden Amerika'nın en iyisiymiş. Bunun yanında
"Hadi ya, bunlar da mı Amerikalıydı?" dediğim bir sürü
grup çıktı! Spock's Beard'den yeni şeyler dinledim lâkin fikrim
pek değişmedi. Sadece basçılarının Chris Squire'ı hatırlatan epey
iyi bir basçı olduğunu farkettim. (bkz. bir ve iki önceki yazılar.)
-- Yukarıda bahsettiğim süper gruplardan birisi Pavlov's Dog.
Benim geçen haftaya dek İngiliz sandığım bu grup meğer Amerikalıymış,
dolayısıyla şimdi ondan bahsetme zamanıdır. Pavlov's Dog'u progressive
yapan, süper solistleri David Surkamp aslında. Surkamp'in sesi
hiçbir yerde eşi benzeri olmayacak derecede ilginçtir. Geddy Lee'nin
sesini alın, birkaç oktav daha inceltin ("yok daha neler,
Geddy'nin sesi nasıl olur da incelir" demeyin, olmuş işte)
işte size David Surkamp. Bu elemanların özellikle 75 tarihli ilk
albümleri Pampered Menial çok iyi bir albümdür. İyi melotron kullanırlar
ve müzikte kemânın özel bir yeri vardır. Bu albümdeki Julia ve
muhteşem Song Dance, progressive dünyasında kült mertebesine erişmiş
parçalar arasındadır. İkinci albümleri The Sound Of The Bell'de
ise ayrılan davulcularının yerine Bill Bruford konuk davulcudur.
Bu arada geçen sene Pavlov's Dog 2000 diye bir de toplama albüm
çıktığını öğrendim fakat buralarda bulunur mu, bilmem.
Şimdi dönelim
tekrar Rush'a
Geçen yazıda Caress Of Steel'de bırakmıştık ve sırada da Rush'ın
ilk zirvesi 2112 vardı.
2112:
Rush'ı süper grup mertebesine getiren ilk albüm. Bir önceki albümlerini
"standart hard rock ile prog. rock arası geçiş" olarak
gören çok bilmiş eleştirmenler bile 2112'nin önünde saygıyla eğilmişlerdir.
Pek çok Rush fanatiğinin müzikte gidilebilecek son nokta olarak
gördüğü 2112, Neil Peart'ın Ayn Rand ve Objektivizm felsefesi
üzerine oturttuğu sözleriyle, muhteşem bir bilim-kurgu epiğidir.
Sinemada "2001: A Space Odyssey" neyse, müzikte de 2112
odur.
Albümün
açılışı, yaklaşık 21 dakika süren 2112'dir. Parçanın bir sürü
alt bölümü vardır ama özellikle Temples Of Syrinx, unutulmaz olandır.
Parça, tek bir bireyin, tüm Federasyon Gezegenleri'nin kültürünü
elinde tutan Syrinx Rahiplerine karşı eski müziği keşfetmesine
ve "sisteme uymaz koçum" şeklinde reddedilmesine dayanır.
Adamımız müziğin güzelliğini, zarifliğini ve insanlık için neler
yapabileceğini keşfeder ama Rahipleri aşamaz. Parçanın son bölümü
"Grande Finale", Rahiplerin şu seslenişiyle biter;
Attention
all Planets of the Solar Federation
We have assumed control.
We have assumed control.
We have assumed control.
Albüm şüphesiz
ki sadece 2112'den oluşmaz, güzeller güzeli A Passage To Bangkok
(Kolombiya'dan başlayarak Jamaika, Fas, Lübnan, Afganistan, Nepal,
Tibet, Tayland şeklinde dolaşan bir alternatif kültür turunu anlatır
- "We only stop for the best!")
Lessons, Twilight Zone, Tears ve Something For Nothing albümü
tamamlayan parçalardır. Bunlar, Rush'ın 3 dakikalık kısa parçalara
bir vedası gibidir ve bundan sonra Rush efsanesinin ikinci bölümü
başlamaktadır.
ALL THE
WORLD'S A STAGE: 2112 çıktıktan sonra aynı sene içinde bir
turneye çıkan Rush, konser parçalarını biraraya getirir ve ilk
live albümünü çıkarır.
A FAREWELL
TO KINGS: Rush'ın diğer epik albümü A Farewell To Kings, Eylül
1977'de çıkar. Albüm, Xanadu ve Cygnus X-1 Book-I gibi iki olağanüstü
parça daha içerir. Yanlarında da krema şeklinde, inanılmaz güzellikteki
Closer To The Heart vardır.
Albümün açılış parçası A Farewell To Kings, Rush'ın yenilenen
yüzünün kusursuzluğunu gösteren bir parçadır. Kısacık Madrigal,
en az Yes'in Madrigal'i kadar iyidir (Madrigal, Ortaçağ'da halkın
duygularını müziğe döktüğü kısa parçalarmış, Yes de Tormato albümünde
muhteşem bir Madrigal'e sahiptir.)
Bir diğer güzellik olan Cindirella Man'den sonra, albümün ağır
topu Cygnus X-1 gelir. Cygnus X-1, keşfedilen ilk kara deliğin
ismidir. Bilim-kurguya gönülden bağlı adamımız Neil, daha Cygnus'un
kara delik olduğu bilimsel olarak kanıtlanmadan, üzerine parça
yazmıştır. Cygnus'un kara delik olup olmadığıyla ilgili olarak,
ünlü fizikçiler Stephen Hawking ile Kip Torn'un 1 yıllık Penthouse
aboneliğine bahse girdiğini okumuştum bir keresinde. Sanırım 80'lerin
başında Cygnus'un "keşfedilen ilk karadelik" olduğu
kanıtlandı ve Kip Torn o seneyi Penthouselarıyla mutlu geçirdi.
Cygnus X-1'de uzay gemisi Rocinante ile dolanan astronotumuz kara
deliğe yakalanır ve yutulur;
The
x-ray is her siren song
My ship cannot resist her long
Nearer to my deadly goal
Until the Black Hole ---
Gains control...
Spinning,
whirling,
Still descending
Like a spiral sea,
Unending
Sound and
fury
Drowns my heart
Every nerve
Is torn apart...
(to be
continued)
Alttaki bu
"to be continued" ibaresi bir sonraki albüme hazırlar
dinleyicileri, çünkü hikayenin devamı orada olacaktır.
HEMISPHERES:
Ekim 1978'de, bildiğimiz popüler müzik tarihinin gelmiş geçmiş
en iyi albümlerinden, hatta ilk 3 albümünden birisi olan Hemispheres
çıkar. Bu albüm bana göre Rush efsanesinin doruk noktasıdır. Rush
fanatikleri içinde Hemispheres'i Best of Rush olarak gören epey
insan olduğunu da, İnternet'teki yazışmalarım sayesinde anlamıştım.
İki uzun, iki de kısa parça içeren Hemispheres'teki her nota,
her söz kusursuzdur. Kısalardan Trees, asla unutulmayacak bir
Rush klasiği halini almıştır.
There is
unrest in the forest,
There is trouble with the trees,
For the maples want more sunlight
And the oaks ignore their pleas.
Bu şekilde
başlayan parça, ormanda eşit güneş ışığı isteyen ağaçların mücadelesini
anlatır. Eleştirmenler bu parçada çok sağlam politik göndermeler
olduğunu söylerken, Neil Peart'ın yorumu "yok yahu ne politikası,
bu sözler çizgi film seyrederken aklıma geldi" şeklinde olmuştur.
Diğer kısa parça Circumstances, albümün diğer muhteşem parçaları
arasında fazla dikkat çekmez ama çok sağlamdır.
Ve gelelim La Villa Strangiato (An Exercise in Self-Indulgence)'ya...
10 dakikalık bu enstrümantal parça, inanılmaz bir ustalık gösterisidir.
Rush'ın neden üç kişi devam ettiği ve başka bir elemana ihtiyaç
duymadıkları, bu parçada âşikar şekilde açıklanmaktadır: Bu düzeyde
bir kimya, başka hiçbir yerde yoktur!
Albümün açılış parçası Cygnus X-1 Book II ise yine 20 dakikaya
yakın süren apayrı bir olaydır. İlkinin bıraktığı yerden alan
parçanın hikayesi, Neil Peart'ın çalışmaları içinde bir zirvedir.
Kara deliğin yutmuş olduğu Rocinante gemisi, zamansız ve mekânsız
bir ölümsüzlük beldesine gelmiştir. Burada aklı simgeleyen Apollon
ve duyguları simgeleyen Dionysos, insanlığın kaderini ellerine
almak için çatışmaktadır. Apollon insanları akla davet eder;
I
bring truth and understanding,
I bring wit and wisdom fair,
Precious gifts beyond compare.
We can build a world of wonder,
I can make you all aware.
I will find you food and shelter,
Show you fire to keep you warm
Through the endless winter storms.
You can live in grace and comfort
In the world that you transform.
İnsanlar Apollon'u
dinler, teknik olarak çok gelişirler, şehirler, binalar inşâ ederler
ancak bir gün gelir, herşey anlamsızlaşmaya başlar. Bir eksik
vardır hayatlarında. O zaman devreye Dionysos girer;
"I
bring love to give you solace
In the darkness of the night,
In the Heart's eternal light.
You need only trust your feelings;
Only love can steer you right.
I bring laughter, I bring music,
I bring joy and I bring tears.
I will soothe your primal fears.
Throw off those chains of reason
And your prison disappears."
Bu defa insanlar
şehirleri boşaltır ve doğaya gider... Müzik, dans, aşk ve şenliktir
artık hayatlarındaki herşey. Ta ki kış gelene, soğuk ve açlık
yüzünü gösterene dek. Apollon ve Dionysos, insanın bölünmüş ruhunun
temsilcileridir, bunlar birbirinden habersiz yarı-küreler gibidir
(hemispheres). Kara deliğin yutmuş olduğu adamımız, Olympos'da
Apollon ve Dionysos'un yanında belirir ve onlara gözlemlerini
anlatır. Apollon ve Dionysos etkilenir, aşağıya şüphe ve korku
tarafından gölgelenmiş dünyaya bakarlar ve kararlarını verirler;
Looking
down from Olympus
On a world of doubt and fear,
Its surface splintered
Into sorry Hemispheres.
They sat
a while in silence,
Then they turned at last to me.
"We will call you Cygnus,
The god of Balance you shall be."
Parçanın en
sonu, zihin ve kalbin mükemmel bir bütün (sphere) şeklini almasını
anlatır;
The Sphere:
A Kind of Dream
We can
walk our road together
If our goals are all the same.
We can run alone and free
If we pursue a different aim.
Let the truth of love be lighted,
Let the love of truth shine clear.
Sensibility, armed with sense and liberty,
With the Heart and Mind united in a single perfect Sphere.
Hemispheres,
progressive rock'ın zirvelerinden birisi olarak yerini almıştır
ve 90'larda İsveç gruplarının yaptığı müzikten daha iyisinin şu
sıralarda yapılamadığını düşünürsek, daha iyisinin yapılmasının
çok zor olduğu sarsılmaz bir zirve olarak kalacaktır.
PERMANENT
WAVES: 1 Ocak 1980'de Rush, hayranlarına muhteşem bir yılbaşı
armağan verir; Permenant Waves. Rush'çıların kayda değer bölümü
için en iyi albüm budur. Albümde daha öncekilerdeki gibi 20 küsur
dakikalık parça yoktur ama muhteşem güzellikteki Jacob's Ladder
(bu isimde bir de film vardı ve o da muhteşemdi arkadaşlar, hatırlayan
var mı?) ve Natural Science, 10'ar dakikaya yakın süren parçalardır.
Albüm ayrıca iki süper klasik içerir; Freewill ve Spirit of Radio.
Özellikle Spirit of Radio, bir şekilde eline gitar alan herkesin
mutlaka takıldığı bir parça olmuştur. Albümün zirvesi olan Natural
Science, yine birkaç alt bölümden oluşur. Zaten bu durum artık
alışılageldik bir durumdur, sürekli değişen ve asla sabit kalmayan
parçalar... Natural Science'in alt bölümlerinden Permanent Waves'de
Neil Peart (ki artık kafayı quantum fiziği ile kırdığı belli olmaktadır)
bilimi doğayla kıyaslar, sanatı ise ticari kampanyalar olarak
değil, kişisel bir ifade aracı olarak görmek istediğini belirtir;
Permanent
Waves
Science,
like nature
Must also be tamed
With a view toward its preservation.
Given the same
State of integrity,
It will surely serve us well.
Art as
expression,
Not as market campaigns
Will still capture our imaginations.
Given the same
State of integrity,
It will surely help us along.
MOVING
PICTURES: Rush'ın ikinci döneminin kapanış albümü Moving Pictures,
Şubat 1981'de çıkar. Bu albüm Rush'ın en temel, en popüler albümlerinden
birisi olmuştur. Genelde Rush'ı yeni tanımak isteyen kişilere
tavsiye edilen referans albüm budur. Albümde bir Tom Sawyer vardır
arkadaşlar, cidden bu parça da sözcüklerle anlatılabilmenin ötesine
geçer. Tom Sawyer, ancak dinlenip sindirilebilecek bir fenomendir.
Bir kez daha üç kişiyle oluşturulabilecek orkestral yapının zirvesindedir
bu parça...
Albüm ayrıca Limelight, Red Barchetta, Witch Hunt gibi klasikleri
içerir, önemli özelliklerinden birisi, son uzun Rush parçası 11
dakikalık Camera Eye'ı da içermesidir. Bundan sonraki albümlerde
Rush daha kısa ama sağlam yapılı ve melodili parçalara yönelecektir.
Bunun ilk sinyalini de yine 1981'de çıkardıkları EXIT… STAGE LEFT'de
verirler. Bu live albümde Cygnus serisi gibi uzun parçalar yoktur,
sadece Xanadu'nun 12 dakikalık bir versiyonunu çalarlar.
Bundan sonrası, Rush'ın üçüncü dönemi olacaktır.
levto99@hotmail.com
22
Eylül 2001, Cumartesi
Merhaba arkadaşlar! Oturup bir tez yazalım, bir MS Degree'miz
daha olsun diye uğraştığımız şu dönemde bir sürü gelişme oldu
ve bir sürü konu birikti. Önce biraz aklımda biriken güncel konuları
temizleyeyim, sonra Amerikan gruplarına geçelim;
-- Avrupa
Şampiyonası ve batug.com: Şimdi herkese tek tek mesaj göndermeye
üşendiğim için (bkz. bir önceki yazıda bahsettiğim sebatsızlık
ve plansızlık sendromum) buradan tüm batug.com yazarlarına teşekkürlerimi
iletiyorum. Avrupa Şampiyonasındaki hemen bütün maçları (sadece
Türkiye'ninkileri değil) müthiş keyifli yazdılar ve ben turnuva
boyunca gazete falan okumaya gerek görmedim (okusam tepem atacaktı
büyük ihtimalle, Çetin Altan'ın da bahsettiği anlatım hamaseti
karşısında.) Herkese bir kez daha teşekkür!
-- Amerika'da olanlar: "Bu adamlar progressive rock'tan anlamaz"
dedim, sonra başlarına gelmeyen kalmadı. Amerikan gruplarına fazla
yer ayırmayacağım, zaten pek müzik dinleyecek halleri olmasa gerek.
Her ne kadar nitelikli müzik her derde deva olabilse de…
-- En sonunda Spock's Beard'ü dinledim (bkz. bir önceki yazı.)
Bunun önyargıyla ilgisi yok arkadaşlar, bu progressive rock değildir
ya! Foo Fighters dinlediğimi sandım uzun bir süre, kaldı ki Foo
Fighters'ın video klipleri çok eğlencelidir. Geçiniz.
-- Blues Brothers yine Türkiye'ye geldi: Büyük güzellik oldu bu.
İlk BB'yi 47 (kırk yedi) kere seyretmiş ve tüm replikleri ezberlemiş
biri olarak (Jake, Jake are you sure this is the place?) daha
ilk konserlerine İzmir'e gittim tabii. İzmir müthiş keyifli bir
şehir olmuş, benim gibi bırakanlara inat. Konser de müthiş keyifliydi.
Gerçi orijinal filmden sadece Steve "Colonel" Crapper
ve Alan "Fabulous" Rubin vardı ama olsun, onlar da yeter.
-- James, Leonard Cohen klasiği "So Long Marianne"i
yorumlamış. Tabii kimse Ustaların Ustası gibi olamaz ama denemeleri
bile güzel. Zaten "Getting Away With It" de bayağı güzel
parça olduğu için James ile yakinen ilgilenmenizde yarar görüyorum.
Evet, gelelim
Amerikan progressive rock gruplarıyla ilgili kısa bölümümüze.
Mirthrandir
Duyduğum kadarıyla
bu adamlar isimlerini Tolkien'den almışlar. Tolkien'in ilk 35
sayfasında içi acayip sıkılıp bırakanlar arasında olduğum için
bilemiyorum (Ben Kara Kule'ciyim, Silahşör Roland ve arkadaşları
tercihimdir.) Mirthrandir "For You The Old Women" isimli
1975 tarihli çok iyi bir albüm ve o albümde "Conversations
With Personality Giver" gibi inanılmaz güzellikte bir parça
yapan gruptur. Bu parça gerek girişi, gerek içeriği, gerekse parça
içi değişimler ve müzisyenlerin ustalığı gibi pek çok faktörden
dolayı "progressive rock nedir?" sorusuna verilebilecek
"standardize numune"dir. Müziğin sürekli değişen, bir
durup bir hızlanan multi-melodik yapısı ve John Vislocky'nin güçlü
vokalleriyle Mirthrandir, pek çok eleştirmene göre Amerika'nın
"bu herifler progressive rock yapamaz" eleştirilerine
bir cevabıydı. Grup Yes'ten etkilenmişti ama müzikleri Gentle
Giant'a kayıyordu. Bununla beraber karmaşık melodik yapının iyi
koordine edilmemiş olması gibi bazı eleştiriler de aldılar. Mirthrandir'in
birkaç albümlük ömrü daha olsaydı, daha iyi bir yer edineceği
kesindi progressive rock tarihinde.
Black Sun
Ensemble
İşte benim
favori Amerikan progressive rock grubum. Gitarist Jesus 'Dagan'
Acedo ve grubu. Yanlış hatırlamıyorsam
Arizona merkezli bir gruptur bu ve son derece iyi albümleri vardır.
Kendileriyle aynı adı taşıyan ilk albümlerini 1986'da çıkarmışlardır.
En iyi albümleri benim de favorim olan Lambent Flame (1991) ve
Elemental Forces'dır (1992). Parçaların çoğu Jesus Acedo ile solist
Odin Helgison'a aittir. Bu arada grupta Funny Bunny, Ratshit gibi
müstesna şahsiyetler olduğunu da söylemeden geçemem. Grup, Jesus
ile solist Odin'in çevresinde döner, Odin'in sesi biraz kontrolsüzdür
ama BSE'nin müziği çok kategorize edilebilir ve kontrollü müzik
olmadığı için birbirlerine çok yakışırlar. Örneğin "Celestial
Cornerstone" jazz'a kayan bir progressive rock harikasıyken,
"Three Picks In A Bottle" Ravi Shankarvari uçurucu bir
multi-sitar parçasıdır. Bununla beraber Black Sun Ensemble, Amerika'da
bile çok bulunabilir değildir, bir yerlerden ulaşabilirseniz kaçırmayın
derim.
Diğerleri
Şimdi doğrusunu
söylemek gerekirse basitçe "diğerleri" şeklinde geçiştirilmesi
günah olan gruplar da var burada ama heyhat, Amerikan progressive
rock stili ile ilgimiz bu kadardır. Bu acımasızlığı ve umursamazlığı
bir de İtalyan progressive rock ekolünde yapacağım zaten (ya da
bu konunun üstadı olan tanıdıklarıma yazdırırım. İtalyan ekolünü
sevmediğim için "cahil" olarak adlandırılıyorum zaten
onlar tarafından.)
Djam
Karet: Genelde enstrümantal prog. rock-avantgarde/atmosferik
rock olarak kabul edilirler. İlk albümlerini 1982'de çıkaran,
en son 99'da bir Live albüm çıkaran Djam Karet, "love it
or hate it" tipi bir gruptur, ortası yoktur. Bazılarına göre
Amerika'nın gelmiş geçmiş en iyi 5 progressive rock grubundan
biri, bazılarına göre de Amerika'nın en abartılmış 5 progressive
rock grubundan biridir. Ben dinlemeyi deneyip pek ısınamadığım
için sevdiklerine bağışlamayı tercih ediyorum.
Happy
The Man: Olasılıkla en iyi Amerikan progressive rock grubu.
Yes-Gentle Giant-Genesis'den etkilenen ve progressive'den new-age'e
dek kayabilen müzik yapan bir gruptur. Aslında herhangi bir progressive
rock grubu için "Yes veya Genesis benzeri" ibaresini
gördünüz mü, o grupla ilgilenmek gerekir. Kaldı ki, HTM için bunların
yanında "Gentle Giant influenced" da denir kaynaklarda.
Stüdyo albümlerinde sadece birini dinleyebildim, Yes'in Fragile
dönemine benzer bulmuştum. Pek çok eleştirmen Amerika'da HTM'yi
rakipsiz görür. Bu arada klavyecileri Kit Watkins'in de solo çalışmalarıyla
epey bir dinleyici kitlesi olduğunu belirtelim.
Bunların dışında
isimleri daha öne çıkmış gruplar arasında Cathedral, Zazen, Yezda
Urfa, Grits bulunur. Heavy-progressive'de ise benim de çok tuttuğum
Shadow Gallery ve Magellan ön plandadır. Shadow Gallery'nin müziğini
Dream Theatre'dan daha çok tuttuğumu söylemiştim, bu tabii ki
teknik üstünlük anlamında değil, Heavy Progressive camiasında
kimse DT üyeleri ayarında ustalık sergileyemez ama bu ustalık
biraz fazla kompüterize geliyor bana, Shadow Gallery'de ruh daha
fazla (bkz. Alaska.)
KANADA
GRUPLARI
Geldik en
önemli bölümlerden birisine. Kanada grupları dendiğinde tek bir
gruptan bahsedeceğimiz herhalde aşikardır. Bize Celine Dion, Bryan
Adams gibi işkence odakları bahşeden Kanada'dan öyle bir grup
çıkmıştır ki, yüz Celine Dion'un yapacağı tahribattan koruyabilecek
bir sığınak gibidir (Allah korusun, yazdıktan sonra farkettim,
bu hatundan 100 tane olsaydı ne yapardık, birisi bile yeterince
sinir katsayımızı arttırdı zaten. Brrr...)
RUSH: Temples
Of Syrinx
Sene 1990.
Üniversiteye yeni başlamışız, artık Queen ve Moody Blues falan
kesmiyor, Michael McDonald ve Spyro Gyra ile pop-jazz'a kaymaya
başlamışız, "lavuklaşmayalım, rocktan şaşmayalım, biraz kendimizi
toparlayalım"
diye takılacak bir grup arıyoruz. Santana ve The Band ile yakinen
ilgiliyiz. Bu ahval ve şerait içinde bir arkadaşın Karşıyaka'daki
evinde yayılmış, TRT'de Rock Saati'ni izliyoruz... (Burada bir
parantez açmak lazım: 90'ların başında gerçekten kaliteli müziğe
alıştıysak, bunda TRT'de görmeyi beklemediğimiz derecede kaliteli
programlar yapan Şener Yıldız ve Serdar Öktem'e [soyadından emin
değilim, umarım başka bir Serdar ile karıştırmamışımdır] çok şeyler
borçluyuz. Şunu söyleyebilirim ki, şu anda ortada bir kamyon kanal
varken, cnbc-e hariç, bu derecede kaliteli müzik programı yok
halen. İkisine de hörmetler.)
Neyse, bir klip başlıyor. Bir stadyum konseri, ilgisiz gözlerle
seyretmeye başlıyoruz. Müzik hayret edilecek derecede sağlam ve
iyi melodik yapıya sahip, solist hem bas çalıyor hem de çok ayırt
edici, güçlü bir vokali var. Ama o davulcu ne öyle? Adam yerinde
durmuyor. İnanılır gibi değil, bu herifin 8 kolu falan olmalı.
5.5 dakika süren klip bittiğinde ikimiz de nefes almayı bile unutmuş
durumdayız ve birbirimize soruyoruz, "bu neydi ya?"
(Bunu bir de 10 sene sonra Matrix bitip de salonun ışıkları yandığında
yaşadık!)
Bu, Rush'ın "A Show Of Hands" albümünden "Marathon"un
klibiydi. "Marathon", bizim için bu gezegende yapılmış
olan en kaliteli müziği tanımaya açılan bir maratonun giriş kapısıydı.
Rush'ın müziği,
kusuru olmayan, hemen hemen "insanüstü" kabul edilebilecek
bir yapıdır. Nitelik üzerine inşa edilmiş bir tapınaktır yani.
Bir arkadaşım, Leonardo da Vinci için şöyle der: "Biz insansak,
o neymiş? Yok bu adam insansa, biz neyiz?"
Aynı şeyi ben hep Rush için düşünürüm (bir de Yes): "Bu adamların
yaptığı müzikse, diğerleri ne yapıyor? Yok diğerlerinin yaptığı
müzikse, bunlar ne yapmış?
Üstelik bu müziği sadece üç kişi yapar: Geddy Lee (bas+vokal),
Neil Peart (davul), Alex Lifeson (gitar).
Şimdi Rush'ı albüm albüm tanımakta yarar görmekteyim:
Rush
(74)
Fly by Night (75)
Caress of Steel (75)
2112 (76)
All the World's a Stage (76)
A Farewell to Kings (77)
Hemispheres (78)
Permanent Waves (80)
Moving Pictures (81)
Exit: Stage Left (81)
Signals (82)
Grace Under Pressure (84)
Power Windows (85)
Hold Your Fire (87)
A Show of Hands (89)
Presto (89)
Chronicles Compilation (90)
Roll the Bones (91)
Counterparts (93)
Test For Echo (96)
Retrospective I (97)
Retrospective II (97)
Different Stages-Live (98)
RUSH:
Rush 1970'de yola çıktığında, aslında işin içinde başka başka
üyeler de vardı ama 3 sene içinde Geddy Lee, Alex Lifeson, John
Rutsey üçlüsüne indirgendiler, önce 45'likler, sonra da 74'de
ilk albümlerini çıkardılar: Rush. Aslında bu albüm Pre-Rush olarak
kabul edilebilir çünkü bariz Led Zeppelin etkileri taşıyan bir
hard-rock albümüdür. Finding My Way, Before And After, Working
Man gibi sağlam rock parçaları içerir ama albümün ası What You're
Doing'dir. Bu parça Rush'ın ileride daha neler yapabileceğini
gösteren süper bir parçadır. Ancak bu albümde henüz Neil Peart
yoktur, muhteşem lirikler yoktur, bunlar bir sonraki sene yerine
gelecektir.
FLY
BY NIGHT: Artık adamlarımız kadroyu tamamlamıştır: Neil
Peart davuldadır! Bu üçlü, müzik dünyasında görülen en iyi kimyayı
yakalamış kadrodur, Rush'ı ilk dinlemeye başladığımız yıllarda
gitarda Steve Hackett veya Steve Howe tipi daha yumuşak
bir gitarist olsa grup iyice inanılmaz olurdu falan diye ukalalık
ederdik ama
o zaman Rush'ı oluşturan kimya olmazdı, bunu sonradan anladık.
Blues Brothers Band için filmde "idrarı benzine çevirebilen
müzik yapan grup" denir ya, Rush'da bunu yapar işte. Hatta
bu kimya değil, simyadır resmen!
Albüm Anthem ile açılır, bu parça ve bir sonraki Best I Can bir
önceki albümden esintiler taşır. Ancak Beneath, Between and Behind'da
Rush'ın yenilenen yüzü iyice aşikardır; yerinde durmayan, inanılmaz
dinamik bir davul. 8,5 dakikalık By-Tor and The Snow Dog ise Rush'ın
prog. rock dünyasına girişidir. Bu parça aynı zamanda Neil Peart'ın
bilim-kurgu ve mitoloji kaynaklı liriklerinin ilk örneğidir. Özellikle
Asimov, LeGuin, Philip K. Dick gibi yazarları yutmuş olan Neil,
bilim-kurguya olan düşkünlüğünün yanında Conan kültüründen örnekler
taşıyan By-Tor tipi lirikleri de çok sever aslında. Albümün iç
kapağında yazdığına göre parçadaki By-Tor Geddy Lee, Snow Dog
ise Alex Lifeson'dur! Bir sonraki parça Fly By Night, artık bir
Rush klasiği haline gelmiştir. Making Memories muhteşem melodik
yapısıyla, Rivendell yumuşaklığıyla, In The End ise girişteki
Anthem ayarında sağlamlığıyla gönlümüzde yer etmişlerdir. Fly
By Night, nispeten daha hafif bir Rush albümü olarak her zaman,
her yerde, her şartta dinleyip keyif alınabilecek bir albümdür.
CARESS
OF STEEL: Şubat 1975'de çıkan bir önceki albümden 8 ay
sonra, Ekim 75'de Caress Of Steel çıkar ve artık muhteşem Rush
ekolü başlamıştır. Albüm 5 parça içerir, ilk üçü Bastille Day,
I Think I'm Going Bald ve Lakeside Park birbirinden güzel parçalardır
ama özellikle daha önce gözden kaçırdığım "I Think I'm Going
Bald - Galiba Kelleşiyorum"u iki sene önce dinlerken dağılmıştım,
"bu herifler nasıl bizim hayatımızı böyle özetleyebilmiş"
diye:
I
looked in the mirror today;
my eyes just didn't seem so bright.
I've lost a few more hairs.
I think I'm going bald,
I think I'm going bald.
Seems like
only yesterday
We would sit and talk of dreams all night,
Dreams of youth and simple truths.
Now we're all so involved,
So involved with life.
I walk down
vanity fair,
Memory lane ev'rywhere
Wall Street shuffles there,
Dressed in flowing hair.
Once we loved
the flowers,
Now we ask the price of the land.
Once we would take water,
But now it must be wine.
Now we've been and now we've seen
What price peace of mind.
Take a piece of my mind.
My life is
slipping away.
I'm aging every day.
But even when I'm grey,
I'll still be grey my way.
Bu parça,
zamanında haftasonları dağlarda tepelerde kamp ateşi başında yaşamı
sorgularken şimdi, iş, güç, hisse senedi, evlilik, bebek bezi
vs. gibi kavramlardan başka bir şeye kafası basmayan, şu anda
30'larının başındaki elemanlara ithaf edilmiştir (İzmir'de bunu
üzerine alınacak pek çoğunu tanıyorum, hehehe).
Albümdeki parçaların ikisi, su katılmamış progressive rock parçaları
olarak unutulmazlar arasına girerler: Necromancer ve Fountain
of Lamneth. Bunların ilki 12.5, ikincisi 20 dakika sürer ve kelimelerle
anlatılamazlar. Bu konuda ciddiyim, bu parçaları dinlemeden ne
olduklarını anlamak mümkün değildir, o yüzden sözün bittiği bu
yerde saygıyla sükut ediyoruz.
Gelecek
Yazı: Rush, zirvesini buluyor 2112!
29
Ağustos 2001, Çarşamba
Autobiography
Of A Supertramp
Geçtiğimiz
günlerde batug.com'da Selim Ataz'ın harika yazısıyla Beyaz Gölge'yi
hatırlayan ve "ooof of" şeklinde iç geçiren neslin bir
özelliği daha vardır:
"Take look at my girlfriend, she's the only one i've got"
mısralarını duydukları anda yüzlerine müthiş keyifli bir gülümseme
yerleşir ve kendi kendilerine "I'm a winner, I'm a sinner
- do you want my autograph" falan demeye başlarlar.
Siz (yeni nesil) tabii Britney Spears bakire mi değil mi, Jenifer
Lopez'in popo ölçüsü ne kadar, Eminem'in şarkı sözleri ne kadar
fütursuz falan gibi mühim konularla ilgilendiğinizden (Türk popu
mu? Ne popu?) şimdi "ne diyor bu yaşlı adam?" der, geçersiniz.
Ama o neslin hayatındaki en büyük güzelliklerden birisidir Breakfast
In America.
Tüm müzik tarihinin en iyi melodik prog-rock parçalarını yapan
gruptan gelir: Supertramp.
"Joint"ten
doğdular(!)
Bu grup, Rick Davies'in 1969'da tanıştığı bir Hollandalı milyonerin
sponsorluğunda kurulmuştu (bu sıralarda Rick Davies'in çaldığı
grubun adı "The Joint" idi!) Roger Hodgson'u da içeren
grubun adı başta az daha "Daddy" oluyordu (karizmayı
en başta bırakıp yola çıkıyorlarmış, direkten dönmüşler) fakat
bahsi geçen milyonerin önerisiyle ve "The Autobiography of
A Supertramp" adlı eserden hareketle, Supertramp oldular.
Grup
iki albüm çıkardı, ilgi görmedi, sağa sola epey borçlandı, sonra
da dağıldı! Ancak iki sene sonra Hodgson ve Davies, aralarına
gerçek şov adamı John Helliwell'i de alarak tekrar bir grup topladılar
ve 1974'de ilk çıkışlarını gerçekleştirdiler: Crime Of The Century.
Bu albüm, "School" gibi olağanüstü bir açılış parçasına,
"Crime Of The Century" gibi görkemli bir kapanış parçasına
sahip, arada "Dreamer" gibi bir Supertramp klasiği de
içeren müthiş bir albümdü. Ardından gelen "Crisis? What Crisis?"
(benim en sevdiğim albüm kapaklarından birine sahiptir-sağda)
ve "Even In The Quietest Moments" albümleri, "A
Soapbox Opera", "Even In The Quietest Moments",
"Babaji" (az bilinen Hintli gurunun adına yapılan parça),
"Give A Little Bit" gibi, hem duygu yoğunluğu, hem melodik
yoğunluk açısından zirvede gezinen parçalar içeriyordu.
Sonra "Breakfast In America" geldi. Bu albüm, punk müziğin
yükselmeye başladığı ve prog-rock müzisyenlerinin dinozor muamelesi
görmeye başladığı dönemde parlayan bir yıldız gibidir ve punk
gibi saldırgan ve sevimsiz bir müziğe karşı yoğun ve nitelikli
müziğin nasıl olduğunu anlatan anıt-eser olarak kabul edilebilir.
"Breakfast In America"ya bir girenin bir daha çıkabilmesi
mümkün değildir. Mutlaka takılınacak bir parça vardır. Benim için
bu, "Goodbye Stranger" olmuştu. Halen de "Goodbye
Stranger"ı Supertramp'ın en iyi 3 parçasından birisi olarak
kabul ederim. Albümde, "Breakfast In America" ile efsanevi
"Logical Song" da müthiş birer hit haline dönüşmüşlerdi.
Albümün en iddiasız parçası "Oh Darling" bile Rick Davies
ile Hodgson'un müthiş uyumunu gösteren bir melodi harikasıydı.
1979'da çıkan bu albümden sonra rock dünyasının en iyi live albümlerinden
biri olarak kabul edilen "Paris" ve Roger Hudgson'lu
son albüm "Famous Last Words" geldi. Bu albümdeki "Know
Who You Are", dinleyeni alt-üst edecek bir kişilik sorgulamasıdır
örneğin. Roger Hodgson'un ayrılmasından sonra Supertramp bitti
zannedenler, 1985'de olağanüstü "Brother Where You Bound"
ile karşılaştılar. Bu albümdeki "Brother Where You Bound",
16 küsur dakika sürer ve Supertramp'in "progressive"
tanımına en uygun parçasıdır. Bu albümden sonra grubun beyninin
Rick Davies olduğu iyice aşikardır artık. Roger Hodgson ise solo
albümler çıkarır, 88 yazındaki "London"u unutmayız örneğin
(o ne yazdı arkadaşlar ya, son kaliteli yaz müziğini o sene dinlemiştik
lisedeyken, An "Englishman In New York", "London",
Black'in "Wonderful Life"ı, Terence Trent D'Arby'nin
"Rain"i birarada.)
1997'de çıkan son stüdyo albümleri "Some Things Never Change",
bazı şeylerin gerçekten asla değişmeyeceğinin garantisi gibidir;
Supertramp'in olağaüstü zariflikteki, melodik, karmaşık müzik
yapısı gibi. Albümde "Some Things Never Change" ve müthiş
güzellikteki "Sooner Or Later" lokomotif parçalardır.
İşte seneye İstanbul'a konsere beklediğimiz grup, böyle bir gruptur.
Şimdi biz açıkhavanın önüne çadır kurmayalım da kim kursun?
"Be
In My Video"
Arkadaşlar,
şimdi birşeyi itiraf etme zamanıdır. Bu yazı dizisi artık fena
halde kontrolden çıktı. Hayatımın hiçbir döneminde düzenli, sebatlı,
prensipli bir insan olma iddiası taşımamışımdır lakin bu yazı
dizisine başlarken kafamda belli bir şablon vardı, "işte
şunlardan bahsederim, oradan şu konu başlığına geçerim" falan
gibi. Gel gör ki, yazı artık kendisini yönetmeye başladı ve beni
de bir piyon şeklinde kullanıyor. Örneğin şimdi sıra, durup duruken
Frank Zappa'da.
Psychedelic alt türünden bahsederken adını anmıştım ama Zappa'yı
hiçbir tarafa koyamazsınız ki? Hiçbir tarafa koyamayacağımız için,
herhangi bir zaman Zappa'dan bahsedilebilir aslında.
Zappa
müzik hayatı boyunca 50'ye yakın albüm çıkarmış (toplamalarla
falan 70'i bulur) ve her birinde de stilini değiştirmiş bir adam.
Teenagerlar için aşk şarkıları da olan, "Jazz From Hell"
gibi eleştirmenlere göre insan kulağının ulaşabileceği en tuhaf
noktalara uzanmış albümleri de olan bir adam. Bana göre Zappa'nın
en önemli özelliği, "mizahı nitelikli müzik ile en iyi kaynaştıran
müzisyen" olmasıdır. Zaten Zappa'ya olan ilgim, en bilinen
Zappa parçalarından olan "Be In My Video"nun bir konser
performansını izleyip mest olunca başlamıştı. Adamlar sahnede
kafadan eğleniyorlardı. "Böyle eğlenirken bu derecede nitelikli
birşeyler yapabilmek gerçekten büyük iş" diye düşünmüştüm
(Sinemadan bir örnek: Arkadaşlar, her ne kadar yüzlerce kere TV'de
oynadıysa da, Tosun Paşa'yı her seyredişimde çok eğlenirim. O
filmdeki hamam sahnesi kült sahnedir örneğin.)
Şimdi sizi birkaç Frank Zappa parçasının isimleriyle baş başa
bırakıyorum, bakın bakalım başka gruplarda veya müzisyenlerde
böyle parçalar bulabilecek misiniz?
-- Call Any Vegetable
-- America Drinks & Goes Home
-- What's The Ugliest Part Of Your Body?
-- Prelude To The Afternoon Of A Sexually Aroused Gas Mask
-- My Guitar Wants To Kill Your Mama
-- Why Does It Hurt When I Pee?
-- The Rejected Mexican Pope Leaves The Stage Undaunted
-- Sexual Harrassment In The Workplace
-- Broken Hearts Are For Assholes
Zappa'dan
bir şarkı sözü örneği:
"Watch out where the Huskies go
Don't you eat that yellow snow!"
Sizce neden bahsediyor olabilir? (İpucu: Parça, "Dreamed
I was an Eskimo" şeklinde başlar.)
Bunların yanında 1986'de Frank Zappa, "Does Humour Belong
To Music?" diye sorar albümünde. Zappa sözkonusuysa, evet!
Burada yazdıklarımdan, Zappa'nın hafif müzik yaptığını zannetmeyin,
son derece üst düzey kalite içerir Zappa müziği. Zaten bu yüzden
pek çok araştırma ve tezin konusu olmuştur. En sonunda da zaten
kendisi "The Real Frank Zappa Book" isimli bir de kitap
yazmıştır.
İşin enteresan tarafı, Zappa müziğe başladığı 1966'da davul çalıyordu
ve sonradan gitara merak saldığında, çevresindekiler tarafından
"kötü bir gitarist" olarak tarif edilmişti. Uh! Bizim
hiç şansımız yok demektir… (Yine sinemadan bir örnek: Eleştirmenin
biri Kubrick Usta'nın son başyapıtı Eyes Wide Shut için "Tom
Cruise'un o filmdeki karizmasına ve para harcama kapasitesine
sahip bir adam bile New York'da hatun bulamadan dolaşıyorsa, bizim
hiç şansımız yok demektir" demişti.)
Progressive
rock'tan ziyade "All-around Progressive music" olarak
kabul edilir Zappa. Her ne kadar ben onu psychedelic akımında
saydıysam (67-68 civarlarında onu da yapmıştır) da özellikle LSD
ve uyuşturucu kullanmaya karşı olduğu için Eylül 1968'de çıkardığı
albümün ismi "We're Only In It For The Money"dir...
Yani Frank Zappa ve grubu Mothers Of Invention, psychedelic kavramlar
için değil, para için yapar müziklerini! Jerry Garcia'nın bir
röportajda "Grateful Dead ilk kurulduğunda 'acid test' yapılan
klüplerde çalıyorduk, kimse de ne çaldığımızla ilgilenmiyordu,
herkes test için geliyordu" demesiyle Zappa'nın aynı dönemdeki
yaklaşımı zıttır.
Zappa'nın "Freak Out!" ile 1966'da başlayan müzik serüveni,
olağanüstü güzellikte ve aynı derecede eğlenceli albümler ve parçalar
içerir. Örneğin, "Peaches En Regalia", "progressive
rock parçası nasıl olur" sorusuna cevaben "standart
sample" gösterilebilecek iki parçadan birisidir (ötekisi
Mirthrandır'ın "Conversations With Personality Giver"ıdır.
Bkz. Amerikan Prog Rock grupları.)
İyi müzik arayan herkesin, bir tarafından Zappa'yı tanıması gerekir
bence!
Ustaların
Ustası
Şimdi yazı
benim kontrolüme girmek için son birşey daha rica etti, ondan
da bahsedersem artık daha düzenli gideceğine söz verdi arkadaşlar.
Bu, tüm müzisyenlerin ustası, müziğin Zeus'u, ortada bir takım
üstadlar varsa onların da üstadı olan bir kişidir. Onunla ilgili
en güzel yorumu, Kanat Atkaya'nın bir yazısında okumuştum: "Adını
anmadan önce ağzımızı çalkaladığımız büyüğümüz..."
Bu sene bir-iki yerde "İstanbul'a gelse de konser verse"
şeklinde söylemler duydum. O da olursa seneye 40 ekonomik kriz
daha geçirsek de terk etmem İstanbul'u. Şimdi üstünüzü başınızı
bir düzenleyin, temizlenin, traş olun, öyle okuyun bundan sonrasını.
Field Commander
Cohen
Ustaların
Ustası Leonard Cohen ilk albümünü 1968'de çıkardı: "Songs
Of Leonard Cohen" ve bu albüm içinde "Suzanne",
"So Long Marianne" gibi muhteşem parçalar içeriyordu.
Daha sonra 1969'da "Songs From A Room", 70'de "Songs
Of Love And Hate" çıktı.
Leonard Cohen'i diğerlerinden ayıran, sözlerdi... Cohen'in şiirleri
yani. Bir de şüphesiz dinleyenin içinde saygı ve huşu uyandıran
derin sesi. Cohen 70'ler boyunca son derece melankolik ve ağır
albümler çıkardı, onunki aslında tam bir ozanlıktı, sıradan müzisyenlik
değil. Daha sonra 1984'de "Various Positions" çıktı,
içinde güzeller güzeli "Dance Me To The End Of Love"
ile. 1988'de ise Cohen kriterleri için disko parçası sayılabilecek
"First We Take Manhattan"ı içeren "I'm Your Man"
çıktı. "First We Take Manhattan"ın klibini benim kuşağım
iyi hatırlar:
"They
sentenced me to twenty years of boredom
For trying to change the system from within
I'm coming now, I'm coming to reward them
First we take Manhattan, then we take Berlin"
Şimdi, müzik
tarihi boyunca pek çok grup veya müzisyen, "I'm Your Man"
veya "I'm A Man" falan gibi parçalar
yapmışlardır (Bkz. Chicago, Moody Blues etc.) ancak hiçbirisi
Cohen Usta gibi söyleyememiştir bunu:
"If
you want a lover, I'll do anything you ask me to
And if you want another kind of love, I'll wear a mask for you
If you want a partner, take my hand
Or if you want to strike me down in anger
Here I stand. I'm your man
If you want a boxer, I will step into the ring for you
And if you want a doctor, I'll examine every inch of you
If you want a driver, climb inside
Or if you want to take me for a ride
You know you can
I'm your man"
Bu albüm,
dediğim gibi, Cohen ölçütleri içinde piyasa albümü sayılır ama
bence süper parçalar içerir; "Everybody Knows" (Everybody
knows that the war is over/ Everybody knows the good guys lost
/Everybody knows the fight was fixed/ The poor stay poor, the
rich get rich /That's how it goes/ Everybody knows…), "Take
This Waltz", "Jazz Police", "Tower Of Song",
anlayacağınız tüm albüm!
1992'de ise "Democracy" ve "The Future" gibi
iki inanılmaz epik parça daha içeren "The Future" çıkar.
Şu anda California'da 2000 küsur metrede bir çiftlik evinde inzivada
yaşayan bu ozan/besteci/müzisyen üstadı atlamamanızı tavsiye ederim
arkadaşlar. Mutlaka dinleyin, okuyun, niteliksiz olan herşeye
karşı bir panzehir olarak yanınızda bulundurun.
Progressive
Rock ekolleri
Evet saygıdeğer
arkadaşlar, yazının başında biraz söylendik sızlandık ama yazıyı
en sonunda istediğim doğrultuya getirmeyi başardık. İşte bundan
sonrası, ülke bazında progressive rock gruplarını daha yakından
tanıyarak geçecek.
İngiliz
grupları
Şimdi İngiliz
Progressive Rock ekolü gibi bir şeyden bahsedemem, çünkü bu işin
kompetanı zaten bu adamlardır. Yani progressive rock'ın beşiği
Britanya'dır. Dolayısıyla en iyi progressive rock grupları da
genelde buradandır. Yes, King Crimson, Van Der Graaf Generator,
Gentle Giant gibi gerçek devlerin her birinden ayrı ayrı bahsedeceğiz.
Bu konuya şimdi girsem, NBA'in regular season'ı bittiğinde Yes'in
giriş kısmını bitirmiş, gelişmeye doğru meyletmiş falan olurum.
O yüzden bu grupları en sona bırakıyoruz. Ama şunu söyleyebilirim,
ilk yazılarda bahsettiğim tüm alt-türlerin kaynağı Britanya'dandır.
Zaten Early British Progressive diye bir alt türden daha bahsedilir,
bu 67-68'lerde psychedelic'den progressive geçiş olarak kabul
edilen dönemdir.
Amerikan
grupları
Beni çok da
fazla ilgilendirmeyen bir konuyla karşı karşıyayız arkadaşlar.
Bu herifler iyi koşabilir, iyi zıplayabilir, iyi yönetilebilir,
iyi sporcular, sanatçılar yetiştirebilir ama progressive rock
konusunda acayip zevksizdirler. Amerikan müzik listeleri her zaman
kötüdür ve son dönemde zıpçıktı ne varsa bunlardan çıkıyor zaten.
O yüzden progressive rock sahnesinde pek esameleri okunmaz. Yani
Amerikalıların bir futboldan, bir de progressive rock'tan anlamadıklarını
kesinlikle kabul edebiliriz.
Progressive rock'a uzak olmaları son derece doğal, çünkü progressive
rock parçaları öyle seri üretilebilecek, hemen de tüketilebilecek
şeyler değillerdir. Yalnız 2000'ler bu heriflerin olabilir (90'lar
kesinlikle İsveçlilerindi) çünkü 2000 yılında ne kadar Best Prog
Rock ödülü varsa hepsini Spock's Beard diye bir grup götürdü.
Bu herifler Amerikalı ve de henüz biryerlerden bulup dinlemediğim
için ahkam kesemeyeceğim. Yalnızca benim Amerikan müzik zevkiyle
ilgili önyargım vardır, o yüzden beğenmeye uğraşır mıyım, bilmem.
Ancak birkaç çok iyi gruptan bahsetmeden geçemem tabi. Onu da
sonraki yazıya bırakalım!
levto99@hotmail.com
(13
Ağustos 2001, Pazartesi)
Blues for Allah
The thousand
stories have
come round to one again
Arabian Night
our gods pursue their fight
What fatal flowers of
darkness spring from
seeds of light
Bird of Paradise - Fly
In white sky
Blues for ALLAH
In'sh'ALLAH
Let's see
with our heart
these things our eyes have seen
and know the truth will still lie
somewhere in between
Under eternity
Under eternity
Under eternity
Blue Bird of Paradise
Fly
In white sky
Under eternity
Blues for ALLAH
In'sh'ALLAH
Merhaba arkadaşlar.
İşte güzellememizin girişi. Grateful Dead ve Blues for Allah'ın
sözlerinin bir bölümü. Söylenenlere göre, Grateful Dead'in 1975'de
suikaste kurban giden Suudi Arabistan kralı Kral Faisal için yazdığı
parça. Kral Faisal'ın sıkı bir Grateful Dead hayranı (yani Deadhead)
olduğu biliniyormuş. Parçanın sözleri "The needle's eye is
thin - İğnenin gözü dar" şeklinde açılıyor. Bu, Hz. İsa'nın
"Zengin bir adamın cennete girmesi, devenin iğne deliğinden
geçmesinden daha zordur" sözüne bir gönderme.
(Hoş,
sonradan ortada bir kara delik ve onun olay ufku olunca deveyi
çekim gücüyle moleküllerine ayırıp iğne deliğinden geçirmenin
epey kolay olacağını öğrendik. Sadece kara delik teknolojisini
kullanabilecek uygarlığı bulun yeter.)
Grateful Dead'den önce Blues for Allah'tan bahsetme nedenim, bu
parçanın bugüne kadar yazılmış gelmiş geçmiş en psychedelic parça
olması (bana göre tabii.)
Bu parça sabah veya öğlen ortada güneş ve sıradan günlük hayatın
gürültüleri varken çalmaz arkadaşlar. Yani teybinize koysanız
da çalmaz, teyp sükut eder. Ancak sabaha karşı 4-6 arası dinlenebilir
bu parça. Yaklaşık 20 dakika sürer ve belli bir yerden sonra kopar.
Yani cidden kopar, gider. Siz o sırada "amanın, bu ne böyle"
şeklinde parçaya takıldıysanız siz de beraber uçarsınız. Aoxomoxoa'dan
beri, Grateful Dead'in albümlerini kaydederken stüdyoya 'joint'
veya benzeri uçurucu dumanların verildiği bilinen birşeydir. Bu
parça canlı bir kanıttır yani. Standart etki-tepki yasalarına
göre hareket eden normal insanlar, böyle bir parça yapamaz.
"We
will survive…"
Grateful Dead
tarihi üzerine ahkam kesmeye niyetim yok, çünkü bir Deadhead değilim.
Sanırım kendilerine Deadhead diyen Grateful Dead hayranları kadar
sıkı bir hayran kitlesi yoktur hiçbir grup için.
Hatta Grateful Dead, konserlerini asla yazılı veya görsel olarak
ilan etmeyen tek gruptur.
Grubun tarihi boyunca verdiği tüm konserler Deadhead'lerin "Abi,
bizimkiler şu saatte şurada bir konser veriyorlar" şeklinde
birbirlerine haber vermesiyle yapılmıştır. (Aslında batug.com'a
da bir tür Grateful Dead oluşumu diyebiliriz, ehehe!)
İnanılmaz olan, Grateful Dead'in bu şekilde tıklım tıklım dolu
stadyum konserleri falan vermiş olmasıdır. Günümüzde bir konserden
aylar önce promosyonunun
başladığını düşünürsek, Jerry Garcia, Phil Lesh, Mickey Hart,
Bob Weir ve söz yazarı Robert Hunter'ın karşısında önümüzü ilikleyip
saygı duruşunda bulunabiliriz.
Grateful Dead, 1967'de çıkan ve kendi isimlerini taşıyan ilk albümünden
sonra, 1969'daki psychedelic rock klasiği Aoxomoxoa, 1975 tarihli
Blues for Allah, 1977 tarihli Terrapin Station (bu albüm bana
göre Grateful Dead'in en olgun ve dolgun albümüdür, albümle aynı
adı taşıyan Terrapin Station yine 18 küsur dakika süren inanılmayacak
kadar güzel bir parçadır) ve 1987 tarihli In The Dark gibi muhteşem
albümlere imza atmıştır.
In The Dark, özel bir albümdür, açılış parçası Touch Of Grey için
Grateful Dead tarihinin tek video klibi çekilmiştir. Parça, Jerry
Garcia'nın bilinçsiz komaya girdiği ve uzun bir süre de çıkamadığı
bir dönemden sonra tekrar kendini topladığı zaman yazdığı bir
parçadır: "I will get by, I will survive…We will get by,
we will survive."
Jerry Garcia, 9 Ağustos 1995'de öldüğünde arkasında bir efsane
ve milyonlarca Deadhead bırakmıştır.
Garcia'nın ölüm nedeni mi?
Prostat veya trafik kazası değil tabii ki... Sizce ne olabilir?
Senfonik
Rock
Aslında bahsedilecek
daha pek çok alt tür var. Ama bir süre daha senfonik rock çevresinde
dolanalım derim.
Daha önce belirttiğim gibi senfonik rock, prog müziğin en bilinen
ve ana akıma, listelere en yakın şeklidir. Son derece iyi senfonik
rock grupları arasında üç tanesine özel önem vermemiz gerekiyor;
Queen, Moody Blues ve Barclay James Harvest. Haydi çarpılmamak
için bir de Alan Parsons Project diyelim!
Kraliçe'nin
önceki günü, dünü, bugünü
Bir
dönem medya maymununa dönüşmek gibi bir şanssızlık yaşasa da Queen,
kaliteli müzik arayan/dinleyen birisi için vazgeçilmezdir. Özellikle
Keep Yourself Alive ile açılan ilk albümlerinden, 1980 tarihli
The Game'e dek olan süreç içinde. Freddie Mercury, Brian May,
Roger Taylor ve John Deacon'dan kurulu grup kurulduğu tarihten,
FM'nin öldüğü 1991'e dek aynı kadroyu korumuştur.
Aslında bu derece başarılı bir grup için az görülen bir şeydir
bu. BBC'de Rock Family Tree'yi izliyorsanız bilirsiniz; Yes, Deep
Purple, Fleetwood Mac, King Crimson gibi gruplar karmakarışıktır,
giren çıkan belirsizdir (aslında bu yüzden bu gruplar birer okul
kabul edilir) ama Queen başladığı gibi bitmiştir.
Şunu kabul etmekte yarar var ki, yazarınız lise boyunca Queen
fanatiği olarak dolaşmıştır. Sonradan "Living On My Own"un
dance mixini dinlediğimde "mixtir etme zamanı artık, bu adamlar
fazla oldu" dediysem de, Queen iyi müzik dinlemeyi öğreten
bir okul gibiydi.
Her biri farklı gruplarda öğrencilik yıllarında çalan grup elemanları,
bir araya geldikleri 1972'de
glam-rock grubu olarak başlamışlardı işe. Hatta Freddie Mercury,
ilk solo 45'liği I Can Hear Music'i (Beach Boys parçasıdır) Larry
Lurex adıyla çıkarmıştı (geçen yazıda sorduğumuzu bu yazıda yanıtlarız,
şekil 1-a'da görüldüğü gibi.)
İlk konserlerinde Freddie'nin üstü başı David Bowie'yi aratmayacak
derecede renkli ve şaaşalıydı. İlk iki albümleri Queen I ve II,
grubun kendini aradığı albümlerdi. Sheer Heart Attack'taki Killer
Queen ve Brighton Rock ise bulduğu parçalar. Daha sonraki A Night
At The Opera ve bu albümdeki Prophet Song, Queen'in zirvesidir.
Yine bu albümden Bohemian Rhapsody ise İngiltere'de yüzyılın en
iyi ikinci parçası seçilmişti yanlış hatırlamıyorsam Imagine'den
sonra.
Bohemian Rhapsody MTV'nin kurulmasına yol açan şarkıdır diyebiliriz.
Şimdi nasıl olur bu diyeceksiniz, Bohemian Rhapsody için müzik
tarihinin ilk video-klibi yapılmıştır. Daha önceki tüm parçalar
bir konser ortamında veya stüdyoda çekilirken, BR, konserde çalmak
için biraz karışık kabul edilmiş ve grup elemanları onun için
özel birşeyler çekmek istemişlerdi. Sonuç, büyük ihtimalle hepinizin
izlemiş olduğu BR klibiydi. Bu klip, parçanın tanınmasını kolaylaştırmıştı,
öyle ki diğer tüm gruplar yeni ve iddialı parçaları için böyle
tematik klipler çekmeye başladılar. Eh, sonrası da MTV oldu işte.
Daha sonra MTV iyice lavuklaşınca, VH1 nispeten kaliteli müzik
yayınlama bayrağını eline aldı ama bu başka bir hikaye.
Queen'i ayırt edici yapan vokalleriydi. A Night At The Opera ve
A Day At The Races'daki (muhteşem Somebody To Love) vokaller tamamen
kendilerine özgüydü. Kendilerine özgü olan bir diğer husus, gitar
sesiydi. Brian'ın BHM-1'i yani. Efsaneye göre, Brian'ın babasının
sahilde ağaç kütüğünden bulup yaptığı ilk gitarını örnek alarak
tasarladığı BHM-1, gerçekten de nev'i şahsına münhasır bir sese
sahipti.
Bazı kaynaklarda art rock grubu olarak geçen Queen'i senfonik/art
rock arası yapan, biraz da sahne performanslarıydı. Uçsuz bucaksız
bir egoya sahip olan Freddie, konserleri tiyatral bir şova çeviriyordu
(I don't want to be a star, I want to be a legend gibi alçakgönüllü
söylemler ona aittir.)
Aklıma gelmişken, Zanzibar (Tanzanya) doğumlu olan Freddie'nin
asıl adı Farookh Bulsara'dır arkadaşlar. Evet, bildiğimiz Faruk
yani. Ailesi İngiltere'ye göç ettiği zaman Frederick Bulsara adını
almıştı, sonra da FM oldu. Şimdi düşünüyorum da, maazallah bu
aile İstanbul'a falan göç etseydi de, bizimki Kasımpaşalı Faruk
falan diye ortaya çıksaydı halimiz nice olurdu?
Albümlerine "no synthesizers" ibaresini büyük bir gururla
koyan ve bu sayede hayranlarını mest eden grup, ne yazık ki 1980'de
The Game albümünde ilk synth'ini kullandı: Bir Oberheim OB-X.
Aslında bu albüm de hiç fena değildi ama sonra Hot Space faciası,
Radio GaGa skandalı, The Works rezaleti falan geldi. Yani Queen'in
önceki günü (70'ler) parıltılı ve muhteşemken, dünü (80'ler) iyi
gitmedi. Grup hayran kitlesini değiştirdi (işin enteresanı yeni
hayranlar da buldu), müziğini değiştirdi, iyi halt etti falan.
Sonra da Innuendo'yu patlattılar. Yaklaşık 7 dakika süren Innuendo,
eski hayranları affallatacak kadar iyi bir parçaydı. Albümün kapanış
parçası Show Must Go On, o dönem hepimizin "Abi bu herif
gidici galiba" şeklinde yorum yapmamıza yol açan bir vasiyetti.
Ardından gelen anma konserleri, mixler, remixler ve
Made In Heaven saçmalığı ile Queen'den koptuk zaten.
Freddie
Mercury, ünlü soprano Monserrat Caballe (o dönemki müzik medyası
hatuna Monster Rat Caballe adını takmıştı. Allah hiç bir operacıyı
popüler müzik medyasına düşürmesin) ile bir klasik olan Barcelona
düetini yaptığında, diğer Queen'cilerle "ülen bu herif Barcelona
gibi kıytırık(!) bir şehre bu parçayı yaparsa, İzmir'de Kordon'da
gün batımını görse neler yapar" diye de düşünürdük hani ama
sonradan elemanın ömrü vefa etmedi, Barca'yı da 92 olimpiyatları
için bir daha inşa edip güzeller güzeli bir şehre çevirdiler.
Sırt çantasıyla dolandığımız günlerde ağzımız açık Sagrada Familia'ya
bakarken, "bu şehre değermiş bu parça" demiştik.
Moody Blues:
Blues'dan senfoniye
Gelelim bana
göre en iyi senfonik rock grubu olan Moody Blues'a... MB ilk kurulduğunda
aslında bir Rhytm'n'blues grubuydu. Go Now gibi bayağı da iyi
parçaları vardı. 1966'da gruba katılan John Lodge ve Justin Hayward,
grubun gidişatını belirledi. Ve hemen ardından daha önce bahsetmiş
olduğum Days Of The Future Passed çıktı. Rock tarihinin ilk konsept
albümüydü bu.
MB daha
sonra 1968'de muhteşem In The Search Of The Lost Chord'u çıkardı.
Bu albüm daha ziyade psychedelic klasiğidir, Timothy Leary için
yazılmış Legend Of A Mind, Visions Of Paradise, The Word ve Om
gibi gerçekten etkileyici parçalar (ve şiirler) vardır.
The Word, evrenin sürekli titreşen ve sonsuza uzanan bir müzik
tınısı olduğunu, hepimizin aradığının da bu tınıdaki kayıp bir
akort olduğunu anlatan bir şiirdir (davulcu Greame Edge, her albümde
kendi yazdığı bir şiiri okur.) Vurucu olan sözler ise Mike Pinder'dan
gelir. Grup 1970 tarihli Question Of Balance albümünde bir zirve
daha yapar. Albümdeki The Question, And The Tide Rushes In, Greame
Edge'in şiiriyle The Balance ve efsanevi Melancholy Man kusursuz
parçalardır. 1972'ye dek çıkan albümlerde Mike Pinder daha Jon
Andersonvari kişisel arayış ve aydınlanma konularıyla uğraşırken
(bkz. My Song), Justin Hayward melankolik ve romantik sözler yazar
(bkz. Nights In White Satin). 1972'de bu çelişki sonucu grup dağılır
ve herkes solo albümler yapmaya koyulur. 78'de biraraya gelen
grup, son kez Mike Pinder'lı kadrosuyla Octave albümünü çıkarır
ve Pinder gruptan ayrılır.
3 sene sonra 1981'de çıkan olağanüstü güzellikteki Long Distance
Voyager albümü müthiş bir sürpriz içerir: klavyede Yes'den gelen
Patrick Moraz. Daha sonra Your Wildest Dreams, Sur La Mer gibi
80'lerin en iyi albümleri bu kadrodan gelir. Moodies (grubun hayranları,
yani Deadheads gibi) bu süre boyunca grubun sağlam izdeşleri haline
gelir. En son 2000 yılında tekrar konserler vermeye başlayan grup,
yaş ortalaması 45-50 olan Moodies ile enteresan görüntüler oluşturur
(hatta Serdar Turgut yazdıydı bir ara; Moody Blues tekrar konsere
başlarsa seyircilerin konser sonunu göremeyip bunamalarından korkarım
falan diye!)
MB, Queen gibi yeni nesili kendine bağlamamıştır, hayranları daha
ziyade Deadheadler ile karşılaştırılabilir... Hint felsefesiyle,
varoluşla uğraşan, duygu yoğunlukları yüksek insanlar. Moody Blues,
senfonik ve klasik ögeleri rock müzikte kullanan en iyi gruplardandır
(bence en iyisidir) ve elemanlar 35 senedir en üst düzeyde müzik
yapmayı sürdürüyorlar.
Barclay
James Harvest'ın kelebeği
1967 yazında
kurulan BJH'ın en ayırdedici özelliği, tüm albüm kapaklarında
yer alan kelebektir.
BJH ilk kurulduğu andan itibaren yeni müzikal formlar arayışı
içindeki gruplardan birisidir. İlk stüdyo albümleri kendileriyle
aynı adı taşıyordu ve kısa bir süre içinde BJH kendi plak şirketini
de kurdu (elemanların bir 18. yüzyıl şatosunda yaşadıklarını ve
stüdyo kayıtlarını burada yaptıklarını gözönüne alırsanız, arkası
sağlam bir grup olduğunu anlarsınız!)
Lakin en iyi albümleri olan 1974 tarihli Everyone Is Everyone
Else, Polydor etiketiyle çıktı ve Child Of The Universe gibi bir
başyapıt içeriyordu.
70'ler boyunca klasik müziği rock ile bütünleştiren son derece
iyi albümler çıkardılar. 1980'deki Eyes Of The Universe, daha
ticari kabul edilir, tabii bundan sonraki albümler de öyle. Ancak
1984 tarihli Ring Of Changes albümünün açılış parçası olan Fifties
Child gibi müthiş güzellikte parçalar da bu dönemde albümlere
serpiştirilmiştir.
En son geçtiğimiz Nisan ayında Mockingbird - The Best Of Barclay
James Harvest albümü piyasaya çıktı ancak 90 sonrası parçaları
içeren bir best of albümüydü. BJH'yi tanımak için daha önceki
dönemleri içeren Collection'ları tavsiye ederim.
"I,
Alan Parsons"
Daneel
Oliwaw benim yıllardır sinemada beklediğim bir karakterdir. Bunun
öncüsü olan Bicentennial Man, başrolünde Robin Williams ile geçen
sene sinemalarda gösterildi ama nedense Türkiye'ye gelmedi (enteresandır,
Daneel'i oynayabilecek tek aktör olarak Robin Williams'i görüyordum.)
Müzik dünyasında ise bu işi yapan Alan Parsons olmuştur. Yani,
Asimov'un epik İmparatorluk Serisi'nin öncü kitabı I, Robot'u
albümünde kullanan müzisyen. Pardon, daha doğrusu prodüktör!
Bu eleman çok ilginçtir, APP'de ne beste yapar, ne söz yazar,
ne de herhangi birşey çalar. Aslında bu projenin isminin Eric
Woolfson Project olması gerektiğinden bahsedenler de olmuştur
ama Alan Parsons, projenin direktörüdür. O ne derse, o olur.
Adamımızı efsanevi Dark Side Of The Moon'un prodüktörü olarak
biliriz. Bir de koleksiyoncular için bir 'rare gem' (az bulunur
mücevher) değerindeki Al Stewart'ın Year Of The Cat albümünün
prodüktörü. (Bu albüm, Year Of The Cat, çok az bulunur şekilde
albümün tamamının kusursuz melodik parçalarla dolu olduğu, Al
Stewart'ın olağanüstü yumuşaklık ve güzellikteki vokaliyle öne
çıkan, senfonik ağırlıklı bir mücevherdir, yanılmıyorsam 1976
tarihli. İstanbul ve İzmir'de aramadığım yer kalmayan albümü en
sonunda Ankara'da Tunalı pasajında eşinip bulmuştum da, aldığım
plak dükkanının sahibi 'hörmet ederim, inanılmaz bir güzellik
buldun' demişti.)
Alan Parsons'ın teknik dehasıyla Eric Woolfson'un yaratıcı dehasının
bir birleşimi olan APP, 1976'da Tales Of Mystery and Imagination
albümüyle müzik dünyasına girdi. Bu albüm bir Edgar Allan Poe
tribüte'u idi. Ama bir sonraki benim için daha önemlidir, Isaac
Asimov'un I, Robot romanı üzerine kurulu aynı isimli albüm.
Aslında APP'nin tüm albümlerini konsept albümler olarak kabul
etmemiz mümkün, 1990 tarihli Freudiana'ya dek. 1987'de çıkan Gaudi,
ünlü İspanyol mimar ve heykeltraşın yaşamını ve çalışmalarını
anlatan bir albümdür. Sagrada Familia için yazılan "La Sagrada
Familia", eserin kendisi kadar görkemlidir (bu kilise, ölmeden
mutlaka görülmesi gereken yerler listesinde olmalı arkadaşlar.
Taşlarla organik bir bina yapılır mı ya?)
***
Şimdi, konuyu biraz uzattık ama ne yapalım, bu yazıda adı geçen
tüm müzisyen ve gruplara gönül borcumuz var - daha ekstrem ve
uçuk kaçık müzisyenlere uzanan basamaklar oldukları için.
Gelecek yazıda, seneye İstanbul'da konser vereceği söylenen (öyleyse
şimdiden açıkhavanın önünde kuruyorum çadırımı) Supertramp için
de bir saygı yazısı döşenip bilinmedik sulara açılmaya başlayacağız.
Bizi izlemeye devam edin!
levto99@hotmail.com
1
Ağustos 2001 Çarşamba
"Bebek
anne karnında dinlediği müziği hatırlıyor!"
İngiliz psikologlara
göre bebekler, doğumdan üç ay öncesine kadar duydukları sesleri,
bir yıldan uzun bir süre bile hatırlayabiliyorlar. Araştırmaya
katılan Leicester Üniversitesi psikologlarından Alexandra Lamont,
"Ceninin gebeliğin baslangıcından 20 hafta sonra duymaya
başlayabildiğini biliyorduk. Şimdi, bebeklerin doğduktan bir yıldan
uzun bir süre sonra annelerinin karnında duydukları müziği hatırlayabildiklerini
ve tercih ettiklerini keşfettik" dedi.
Arkadaşlar, bu yazının girişini, geçen gün İnternet'te gördüğüm
bir habere ayırdım. Şimdi sizi bir kez daha üstteki haberi dikkat
ve ibretle okumaya davet ediyorum. Birkaç yıl önce Bruce Springsteen
ile Kitaro (Büyük Üstadın asıl ismi Masanori Takahishi'dir bu
arada. Görüldüğü gibi Kitaro daha efendi bir isim) arasındaki
bir diyaloğu okumuştum. Efendim, Boss'un Grammy ya da benzer bir
ödül kazandığı bir toplantıda Kitaro, Boss'un yanına yaklaşır
ve
"Bay Springsteen, beni tanımayabilirsiniz ama ben sizin büyük
hayranınızım, yaptığınız tüm albümleri çok beğenirim" der
(bak, bak, bak. Yaa, alçak gönüllü olmanın da bir sınırı vardır.
Sen bu gezegendeki en etkileyici, en kozmik müziği yap, sonra
git elaleme böyle de.) Lakin Boss, Kitaro'yu görünce önünde yere
kapaklanır (burayı abarttık tabii) "Nasıl tanımam. Asıl siz
benim her zaman hayranlıkla dinlediğim insansınız. Hatta bebeğimiz
doğduğu zaman eşimle odasında her zaman sizin müziğinizi çalmıştık"
der.
Şimdi Bruce Springsteen Jr'ın dance, hiphop, fantazi-arabesk vs.
dinlemesine imkan var mı arkadaşlar? Daha doğduğu andan itibaren
ruhu böylesine şık bir gıdayla beslenen velet hiç fast-food'a
düşer mi?
İstisnalar da mevcut tabii
Yukarıdaki haber benim yıllardır söyleyip duyduğum birşeyin bilimsel
kaynaklı konfirmasyonudur. Ben de hep, ola ki bir çocuk sahibi
olursam (ve bundan haberim de olursa) ilk günden itibaren beşiğine
hafiften Yes yayını yapmayı düşünürdüm. Görüldüğü gibi bu etkili
olabilirmiş. İstisnalar yok mu? Olabilir şüphesiz. Yine geçen
gün gazetede, İstanbul'a konsere gelen Frank Sinatra Jr'ın "elektronik
müzik ve rock, ruhu olmayan kaba müziklerdir" türü beyanatlarını
okudum. Hmm...Yok, babaya duyduğumuz saygıdan dolayı fazla yorum
yapmayalım. Lakin şunu da ekleyelim, isminin arkasında "junior"
eki taşıyanlar, yorum yaparken dikkatli olmalı arkadaşlar. İsimde
zaten utanç var, bari söyledikleriyle utancı büyütmemeli bu insanlar.
Aklıma nedense "That's My Bush" dizisi geldi. Neyse.
Bu kadar dağınık ve alakasız bir girişten sonra tekrar progressive
müziğe dönüş yapalim artik. Geçen haftaki alt türlerden biraz
daha bahsedelim.
Özellikle en sona attiğimiz türlere biraz daha geniş yer ayirabiliriz.
Glam Rock
ve David Bowie
Glam Rock,
70'lerin başında İngiltere'de görülen bir fenomendi ve sadece
müzik ile değil, kostümler, konser performansları, hatta sanatçıların
isimleriyle de ayırdediciydi (Örnek: Larry Lurex'in kim olduğunu
bilen var mi?) Glam rockçılara göre, rock müzik 70'lerde zirve
noktasıina glam ile ulaşmıştı ve bu punk-rock'ın yükselişine dek
sürdü. Tabii progressive'ciler açısından doğru değil bu tanım.
Ancak Glam Rock'ı tanımlayanlara göre 70'lerde Prog-Rock altın
çağını yaşarken, bazı insanlar 20 küsur dakika süren, klasik ve
senfonik müzikten etkilenen ve sürekli değişen parçalar dinlemek
istemiyordu. Bu insanlar 50'lerde, 60'larda jukeboxlarla karakterize
edilen basit ve hareketli rock müziği arıyorlardı. Bu arayış,
rengarenk, ışıl ışıl bir moda gösterisiyle birleşti ve sonuç Glam
Rock oldu.
Glam Rock
dinleyicileri kendilerini her zaman Prog-Rock'ın altında kalmış
hissettiler. Bir Sweet hayranının sözlerini okumuştum İnternet'te:
"Tüm Yes fanatiği arkadaşlarım Sweet plaklarıma gülüyorlardı.
T-Rex bile onlar için bir şakadan ibaretti." (Size geçen
yazıda Progressive Ego'dan detaylı biçimde bahsetmiştim, değil
mi?)
Glam Rock'ın devleri Marc Bolan (T-Rex), Roxy Music/Brian Eno
ve David Bowie idi. Marc Bolan için İngiltere'de "ikinci
bir Beatlemania fenomeni" denir.
Roxy Music ise Brian Eno ile beraber son derece iyi albümler çıkarmıştır
o dönemde.
Ama David Bowie başkadır.
"Ground
Control to Major Tom..."
Aslında 8
Ocak 1947'de doğan David Robert Jones, müziğe Glam-Rock ile başlamamıştı.
1966'da David Bowie ismiyle müzik dünyasına giriş yaptı ve 1969'da
popüler müzik tarihinin en iyi parçalarından olan "Space
Oddity" ilk çıkışı oldu. Zamanında Türkiye'de bir müzik dergisinde
(Hey olabilir) ismi bir kitsch efsanesi olarak "Ground Control
to My Tomb" olarak yazılan Space Oddity, büyük bir sürpriz
içeriyordu: Parçadaki olağanüstü melotronu çalan
Rick Wakeman idi! (Bu parça, aslında Rick Wakeman'ı popüler müzik
sahnesine tanıtan parçadır.
Parçanın prodüktörü Gus Dudgeon, Rick için "İnanılmazdı!
Tam istediğimiz gibi çaldı ve tek kayıtta bir başyapıt çıkardı"
der.)
Bundan sonrası Bowie için çok hızlı oldu. Aralarında "Life
On Mars?" gibi müthiş bir güzellik içeren parçaların bulunduğu
birkaç albümden sonra, Glam-Rock'ın resmi baslangıcı sayılan albümü
geldi: Ziggy Stardust and Spiders From Mars. 1972'de çıkan bu
albümdeki gitar tonları pek çok kişiye göre heavy-metal'in doğusunu
simgeler. Ziggy Stardust ise Glam-Rock'ın zirvesini simgeler.
Daha sonra Bowie kendi isteğiyle bu projeyi bitirir ve bana göre
punk esintileri taşıdığı için en başarısız albümleri olan Diamond
Dogs ve Young Americans'ı çıkarır. Young Americans'ın çıktığı
1975 yılının sonu da zaten Glam Rock'ın resmi olarak sonu kabul
edilir.
Bowie her zaman öncü oldu
Bowie kariyeri boyunca müzik akımlarına öncülük etmiştir, hatta
pek çoğuna göre bu akımlar onu izleyerek çıkmıştır. Ziggy Stardust
ile Glam-Rock tarihi yazar, bu albümden heavy-metal doğar, Diamond
Dogs punk'ın yükselişini başlatır, Let's Dance 80'lerin dans müziğini
ortaya çıkarır, 89'da kurduğu Tin Machine ise alternative rock/grunge
akımını başlatır. Bence 90'larda çıkardığı en iyi albüm olan Outside,
konsept bir cyberpunk-bilim/kurgu hikayesidir. Bazı eleştirmenlere
göre bu albümün hikayesinde X-Files'in alt yapısı görülebilir.
1997'de Earthling ile Prodigy ve türevlerine "bakın gençler
alternatif dans müziği böyle yapılır" mesajı gönderir. Son
albümü Hours ise eli yüzü düzgün, sağlam ve sakin bir hava içerir,
tüm parçalardan olgun bir ustalık akar.
İşte bu David Bowie'nin kısa bir hikayesi. Zaten piyasada hem
Madonna'yı, hem de Marilyn Manson'ı etkileyebilen (yelpazenin
genişliğine bakar mısınız!) başka biri de yoktur. Aklıma gelmişken,
eleman 1997'de İnternet'ten parça yayınlayan (Telling Lies) ilk
müzisyenlerdendir aynı zamanda.
Glam Rock'ı günümüzde sürdüren en önemli topluluk olan Suede'in
solisti Brett Anderson içinse yeni jenerasyonun David Bowie'si
diye boşuna dememişlerdir. Suede gerçekten iyi müzik yapar ve
süper parçaları vardır (Trash, Animal Nitrate, Electricity vs.
Arada She's In Fashion gibi çürükler de çıkıyor ama olsun.) Özellikle
söylediğimiz, yaptığımız, yaşadığımız
şeylerin boşluğundan, beş para etmezliğinden bahseden ve hepimizi
çöplük olarak gören "Trash" bence 90'ların kült klasiklerindendir.
Space-Rock
ve Hawkwind
Şimdi
neredeyse sadece Hawkwind'in nev-i şahsına münhasır bir alt tür
olan Space Rock'tan bahsetmezsem, gecenin bir yarısı dinlerken
bu adamlar beni çarpabilirler arkadaşlar. Aslında 1969'da kurulan
Hawkwind, Psychedelic Rock ekolünden sayılabilirdi. Ama müzikleri
öylesine eşsizdi ki, Space Rock gibi enteresan bir alt tür oluşmasına
yol açtı. Hawkwind'in pek çok parçasında var olan "ses hızı
üzerinde uçuşa geçmiş uzay gemisi" ritmi olarak görülen Blanga
tamamen onlara has bir olaydır örneğin. Dave Brock ve tayfası
olarak kabul edebileceğimiz Hawkwind'de bir dönem Ian "Lemmy"
Klister da bulunmuş ve daha sonra ayrılıp Motörhead'i kurmuştu.
Hawkwind'i tanımak için "In Search Of The Space" albümünü
mutlaka tavsiye ederim. Bu albümdeki "You Shouldn't Do That"
başka hiçbir yerde eşi benzeri görülemeyecek bir parçadır örneğin.
Hawkwind'in Blanga ritmi geleneğine anormal şekilde bağlı olan
fanatikleri, bu ritmi içermeyen albümlere fena halde kıl olurlar
ve Anti-Blanga müziği "13 yaşında testislerini aldırmış olan
veya çok sesli kilise ilahilerinden başka birşeyi bilmeyen müzisyenlerin
yaptığı müzik" olarak kabul ederler. Ülen bir de Blanga-Eğo
var galiba. Örneğin bence 1980 tarihli albümün aynı isimli parçası
"Levitation" müthiş parçadır ama has Hawkwind fanatiklerinin,
bu albümden bahsederken bile tepeleri atar. Zaten bu gruplar ne
çekiyorsa fanatiklerinden çekiyor. Hayır kendimin de Trevor Rabin'e
olan düşmanlığımı hatırlarım da. Neyse sıra Yes'e gelince bol
bol anarım onu!
Psychedelic
Rock
Şimdi madem
sözü Hawkwind'e getirdik, psychedelic era'ya girmenin zamanı geldi
demektir. Aslında prog. rock'ın kökeni buradadır. Hepsinin birden
kökeni de Robert Johnson'dur ama o ayrı bir hikaye (Zaten bu hikaye,
kıyısından Coen kardeslerin Brother Where Art Thou filminde anlatılıyor.
Hikayenin tamamı ise Üstad Steve Vai'nin muhteşem bir şeytan kompozisyonu
çizdiği Crossroads filminde var.) Psychedelic era, efsanevi 67
yazında başlar (daha pek çoğumuz plan olarak bile yokuz yani ortalıkta.)
Ortalıkta olan söylemler döviz kuru, yatırım fonu, reel piyasa
dalgalanmaları vs. değil, Flower Power, Peace, Make Love Not War
vs.dir! Konuştuğu zaman sözü dinlenenler, ekonomistler veya borsacılar
değil, Jiddu Krishnamurti, Timothy
Leary, Aldous Huxley gibi insanlardır. The Doors filminin başındaki
plajı hatırlayın. Ortam öyledir işte. Ralph Waldo Emerson'un 1880'de
yazdığı "There was a new conscioussness - Yeni bir bilinç
olusmuştu" cümlesi öncü olarak kabul edilmiştir. Henry Thoreau'nun
"Ormanda yürürken önüme iki yol çıktı, ben az kullanılanını
seçtim" söylemi efsane haline gelmiştir (Ya bu söylemi o
kadar çok ve alakasız yerden duydum ki, az kullanılan yollar otobana
dönüştüğü için şu sıralarda ana yolları tercih ediyorum, daha
boş oluyorlar.)
Ortam böyleyken bu arkadaşların oturup da "Dandini dandini
dastana, danalar girmiş bostana" tipi müzikler yapmayacağı
ve dinlemeyeceği açıktır herhalde.
Grace Slick'in dobra sözleri ve haplar
Jefferson Airplane'in muhteşem solisti Grace Slick ile yapılan
bir röportaj seyretmiştim zamanında BBC'de. Hatunu dinlerken şunu
nerede bulsam da hörmet
ederek elini öpsem diye düşünmüştüm. Röportajda Grace Slick'e
soruyorlardı, "Şarkı sözleriniz açıkça LSD ve uyuşturucu
kullanımını teşvik ediyordu, bundan hiç mi rahatsızlık duymuyordunuz?"
diye.
Grace Slick yanıtlıyordu: "Siz ne diyorsunuz, bizim müzik
yapmaya başladığımız dönem 1967 idi. Bizden önceki şarkılar hala
I Wanna Hold Your Hand falan diyorlardı. Düşünebiliyor musunuz
daha hala elele tutuşmaktan bahsediyorlar! Biz dürüst davrandık.
Yaşadığımızı ve inandığımızı söyledik. Bizi hep yeni nesillere
kötü örnek olmakla suçladılar. Halbuki kültürümüzde daha çocukluktaki
masallarda psychedelic kavramlar vardır. Alice Harikalar Diyarı'nda
Alice'e kırmızı hap verilir, Peter Pan ise değişik bir toz sayesinde
'uçar'. Eh işte, biz de uçuyorduk." (Alakasız not: Kırmızı
hap/mavi hap Matrix'te Morpheus Usta'nın Neo'ya sunduğu haplardır
aynı zamanda! Neo kendisini Morpheus'a götüren yolculuğa White
Rabbit (Beyaz Tavşan) dövmesini izleyerek çıkar. Bunun Jefferson
Airplane'in psychedelic klasiği White Rabbit'e gönderme olduğu
söylenir. Çünkü White Rabbit 'One pill makes you larger and one
pill makes you small - Bir hap seni büyütür, bir hap seni küçültür'
diye başlar. Taa en başta ne demiştik? Matrix sinemadan öte birşeydir!)
Jefferson Airplane psychedelic müziğin kült isimlerindendir, aynı
Quicksilver Messenger Service, Velvet Underground, Bob Dylan,
Country Joe & The Fish, Frank Zappa & Mothers Of Invention
ve hatta Pink Floyd gibi. "Set the Controls to the Heart
of the Sun" diyen Pink Floyd'un bu dönemdeki albümleri bence
en iyi albümlerindendir. Zaten onların efsanevi Pompei konserlerini
izlemiş birinin bir daha kalitesiz birseyler dinlemesi veya izlemesi
çok zordur. Bu konseri ben TRT'de izlemiştim, halen merak ederim
nasıl olabildi böyle bir şey diye.
Bir ismi atladık sanmayın, onu sona sakladik: Grateful Dead. gelecek
yazımızda ısrarla Grateful Dead üzerine yazılmış güzellemeleri
arayın. Şimdilik bu kadar, bir sonraki yazıya kadar kulağınıza
kalitesiz sesleri değdirmeyin!
levto99@hotmail.com
18
Temmuz 2001, Çarşamba
Tekrar selam arkadaşlar! İlk yazıda progressive rock üzerine ufak
çaplı ahkamlar kesmiş, biraz bilinen grup isimleriyle ortalığı
hafif de olsa ısındırmaya çalışmıştık. Şimdi yavaş yavaş statümüzü
Ahkam Abi'liğe yükseltip daha underground konulara giriş yapabiliriz.
Progressive
Ego
Öncelikle
progressive rock dünyasındaki ufak bir tartışma konusunu kısaca
anlatalım: Progressive Ego (bunun için "her daim kaliteli
müzik dinlemekten fazlaca ilerlemiş ego" şeklinde kısa bir
çeviri yapabiliriz...)
Özellikle 20'lerin başlarındaki arkadaşlar için geçerlidir bu...
Progressive rock dinleyenler biraz daha ukala ve kendini beğenmiş
olurlar. "Benim dinlediğim müzik son derece sofistike, ileri
ve de derin, çevredeki başka bir şeye benzemez bu" havasıdır
Progressive Ego.
Örneğin
Internet'teki bir Progressive FAQ sayfasında "Eğer progressive
müziğin Red Hot Chili Peppers veya The Cure tarafından da yapıldığını
ya da MTV'de Alternative Nation, 120 Minutes gibi programlarda
çaldığını düşünüyorsanız bu FAQ sayfasını terk etmeniz daha iyidir"
falan yazar. Ama burada sağlam bir neden vardır.Yukarıdaki bahsedilen
hava doğrudur. Konsantre progressive rock dinleyicileri, gecenin
bir yarısı iyi bir müzik sistemiyle, sözlerine dikkat ederek,
hepsinden önemlisi albüm kapaklarını dikkatlice inceleyerek müzik
dinlemenin yükseltici duygusunu bilirler. (Albüm kapakları
progressive rock için hayati önem taşır. Her progressive rock
dinleyicisi, Roger Dean adını bilir örneğin.)
Yeni tanıştığınız birinin "ne müzik olsa dinlerim" demesi
bu yüzden ağızda hoş olmayan bir tat bırakır. Bu neye benzer biliyor
musunuz; büyük gazetelerdeki yazarlardan biri NBA finaliyle ilgili
"Lakers, Kobe ve Shaq'ın etkili oyunuyla sonuca gitti"
yazdığında tepenizin atmasına. Aynı şey yani.
Lakin iyice moruklayıp 30'larına başlayınca yeni çıkan zirzop
müzik türlerini pek iplemeyip çoktan bilinçaltına dek oturmuş
olan şaşmaz 'kaliteli müzik hissiyle' baş başa olmak yeterlidir.
Bu sıralarda nitelikli her sese duyarlılığınız gelişir, ille de
progressive rock olsun diye bir takıntınız kalmaz. Örneğin Buena
Vista Social Club dinlerken, "bu kadar ruhu olan iyi müzik
nasıl yapılabilir" diye büyülenirsiniz.
Vay be, iki paragrafta hayatımızı özetledik işte. (40'larında
progressive rock dinlemenin nasıl birşey olduğunu bilemiyorum
tabi.)
Her neyse, sonuç olarak Progressive Ego, tüm progressive rock
dergileri ve eleştirmenleri tarafından kabul edilen ve "napalım
biz öyleyiz işte" şeklinde karşılanan bir ukalalık durumudur.
(İlk yazıda 1967 öncesi Beatles'a "çığlık atan kızların grubu"
demem biraz bundandı arkadaşlar. "Be hey kafir! Beatles'ı
tanımaz mısın" şeklinde birkaç yorum aldım da. Siz onu bırakın,
zamanında radyo programı yaparken "Janis Joplin'in sesine
nasıl tahammül ediyorsunuz" dediydim de santral kitlenmişti.
Burada adı geçen radyo, İzmir'in efsane radyosu Radyoaktif'tir,
bilmem hatırlayan var mı?)
Bu arada eleştirmen dedim de aklıma geldi, geçen yazıda bahsettiğim
"engin" progressive rock tanımını, Geoff Nicholson,
"Rock Guitar in the 1990's" adlı kitabında yapmış ve
pasaj da şöyle birşey:
"Progressive rock, 60'ların sonuyla 70'lerin başında yetenekli
ve zeki müzisyenlerin üç buçuk dakikalık teenage aşkı parçalarını
çalmaktan sıkılıp, bu sıkıntıyla herşey hakkında on buçuk dakikalık
parçalar çalmaya başlamalarıyla oluşmuştur."
Progressive
rock'ın alt türleri
Progressive
müziğe atfedilen pek çok alt tür vardır - öyle ki, farklı kaynaklar
karıştırırsanız asla bir standart oluşturamazsınız. Ancak genel
hatlarıyla şöyle bir sınıflandırma yapabiliriz:
-- Progressive rock & metal
-- Neo-prog
-- Senfonik rock
-- Art-rock
-- Fusion, Deneysel
-- AOR
Progressive
rock & metal: Bunlar aslında diğerlerini kapsayan
ana akımlar olarak kabul edilebilir. Örneğin senfonik-progressive
dendiğinde buraya Yes de girer, Anglagard da. Progressive metal
ise rock'tan daha ağır (doğal olarak!), daha hızlı ritmler,
ağır distorsiyonlu gitarlar vs. ile karakterize edilir. Bu işin
kompetanı Dream Theatre kabul edilir ama oralarda bir yerlerde
benden başka Shadow Gallery'nin DT'den iyi olduğunu düşünen var
mı, halen merak ederim.
Neo-prog:
Progressive müziğin 80'lere duhul etmiş hali olan bu alt türü
tanımlayan en iyi grup Marillion'dur. Taa ortaokullardayken dinleyip
de "bu ne güzellik" dediğimiz Kayleigh'den beri Marillion
iyi müzik yapar. Neo-prog, güçlü melodiler ve keyboard ağırlıklı
müzikle tanımlanır, aslında bu türün kökleri Peter Gabriel's Genesis'e
dek dayanır. (Arkadaşlar iki tür Genesis vardır, bir PG's Genesis
yani delikanlı Genesis, bir de Phil Collins's Genesis yani tırışka
Genesis. Bu konudan ileride sinirle bahsedeceğiz.)
Senfonik
rock: Bu tür süperdir işte. Aslında tüm bu alt türler
arasında ana akıma
(yani listelere) en yakın olan da budur. İyi senfonik rock
grupları herkes tarafından bilinir; Moody Blues, Alan Parson's
Project, Barclay James Harvest, hatta Queen vs. Adından da anlaşılabileceği
gibi, bu grupların yaptığı müzikler klasik ve orkestral etkileşimler
taşır (fasetto'nun ne demek olduğunu bile öğrenmiştik "A
Night At The Opera" sayesinde!) Bu alt türe klasik rock
da denebilir ve bu durumda ELP (Emerson, Lake, Palmer)
gibi bir dev de bu alt türe dahil edilebilir.
Art-rock:
Aslında bu türün progressive rock ile çok yakın bir ilgisi yok.
Ama bazı kaynaklarda bir alt tür olarak kabul ediliyor. Bu tür,
glam-rock ile çok benzeşir, hatta aynıdır bile diyebiliriz. Glam-rock
da, progressive rock gibi, 70'lerin başlarında ortalığı kasıp
kavuran bir akımdı ve de ana akıma, pop müziğe
daha yakındı. Art-rock veya Glam-rock'ta müziğin kalitesi kadar,
görüntü ve şov da önem taşıyordu. Todd Haynes'ın müthiş filmi
Velvet Goldmine (David Bowie'nin hayatını anlatır) glam-rock
ile ilgili çevrilmiş en iyi filmdir örneğin. Bu türün 3 dev ismi
günümüzde bile yeni yetme popçuları etkilemeye devam eder: Marc
Bolan (T-Rex), Bryan Ferry (Roxy Music) ve eşsiz
David Bowie. Şimdi bu grupta önce Dünyaya Düşen Adam, sonra da
Dünyayı Satan Adam olan David Bowie, apayrı bir olaydır arkadaşlar,
ona bilahare (bir sonraki yazıda) özel bir bölüm yakışır.
Bazı kaynaklarda art-rock alt türü, prog-lite (light progressive
rock) ile paralel kabul edilir. Bu prog-lite enteresan bir
olaydır, sadece 1 kalori içeren yağsız progressive rock yani!
Özellikle Hollanda grupları (Kayak, Focus gibi) bu türden
müzik yaparlar. Kayak'ın bazı parçaları süperdir, bazıları Abba'yı
hatırlatan derecede dehşet vericidir. Bu gruplar aslında progressive
rock'a yavaş yavaş ısınmak için idealdir.
Fusion,
space-fusion, deneysel: Bazı kafirler Rush'ı fusion olarak
kabul ederler. Yani jazz, klasik, rock, progressive, heavy vs.
herşeyin bir karışımı. Halbuki Rush, kategoriler ve sınıflar üzeridir,
kategorize edilemez, deneyen çarpılır. Bu alt-tür bence Rush'tan
ziyade Mahavishnu Orchestra veya Ozric Tentacles'a falan yakışır.
Elemanlar stüdyoya kapanırlar ve deneysel çalışmalar yaparlar.
Aslında progressive rock için "müziğin laboratuarı"
denir. Notalarla yeni denemeler yapan bilimadamlarıdır progressive
rockçılar. Bu tanımı bu alt türde daha net görebiliriz.
AOR
(Adult Oriented Rock): Şimdi çok nazik bir konuya temas
ettik arkadaşlar. AOR'un progressive rock ana başlığında bir alt
tür olarak kabul edilmesi, pek çok Progressive Ego'yu fena halde
irrite edebilir. Çünkü AOR, konuyla ilgili çok insan tarafından
progressive rock'ın tersi olarak kabul edilir. İsimdeki Adult
Oriented yazısını görünce aklınıza neler geldiğini biliyorum
(o aklınıza gelenler cyberpornlinks.com adresinde falan) ama
burada kastedilen, 30'lu yaşlarında, ilkgençlik dönemlerini bırakmış,
iş güç sahibi insanlar.
AOR güçlü melodik yapısı (Melodic hard-rock da denir netekim)
ve genelde kadın-erkek ilişkilerini ele alan sözleriyle karakterize
edilir (parçaların yarısının isminde bir şekilde "love"
geçer zaten. Out Of Love, I Cant Stop Loving You, I Want To Know
What Love Is vs.) Bu gruplardaki müzisyenler birer Usta'dır.
Size en iyi iki AOR grubunu söylersem, bilenler "Haa, tamam"
diyecektir zaten: Toto ve Foreigner. Bu arkadaşlar, 20'li yaşlarda
her açıdan zıpkın gibiyken pek çekilmezler ama 30'lu yaşlar başladığında,
"ülen yaşlanıyoruz" triplerine bire bir iyi giden müzikleri
vardır. AOR klasikleri olarak ise Foreigner'in Agent Provocateur
ve Toto'nun Seventh Sign albümlerini tavsiye edebilirim. Hatta
Seventh Sign'daki AOR klasiği "I Can't Stop Loving You"da
Jon Anderson geri vokaldedir.
Asia için bir parantez açayım
Progressive Rock'çıları "AOR" dendiğinde sinir eden
bir diğer faktör de Asia'dır.
Şimdi bunu açıklamak için NBA'e bir gönderme yapalım arkadaşlar.
Bir takım düşünün ki C-Webb, Shaq, Iverson ve Kobe birarada oynasın.
Ve bu takım geçen sezonki Chicago Bulls istatistiklerine sahip
olsun.
Amma büyük hayal kırıklığı!
İşte Asia böyle bir gruptur. Grup, All-Star bir kadroya sahiptir
- vocal+bas John Wetton (Uriah Heep, King Crimson), gitar
Steve Howe (Yes), davul Carl Palmer (ELP) ve klavye
Geoff Downes (Yes)
Daha yazarken parlıyor kadro ya. Bir de albüm kapaklarında Roger
Dean'in muhteşem çizimlerini düşünün. Bu grubun albümlerinin,
bu gezegende yapılmış en konsantre müzik olacağına bahse girebilirsiniz.
Gel gör ki Asia AOR yapar. Aslında Allah için epey de iyi yapar.
Herhalde herifler bir tür Harlem mantığıyla kurdular bu gurubu,
ne diyeyim. Zaten Asia üzerine yapılmış röportajlarda Geoff Downes
"bu bir maceraydı" derken, Steve Howe Usta da "progressive
müzik ile pop arasında bir köprü kurmak istedik ve grubun başarılı
olması için çalıştık" diyor. Bahsettiği başarı, liste başarısı
tabi. Asia'nın özellikle Amerika listelerinde bayağı iyi iş yaptığını
belirtelim.
Ve diğerleri...
Aslında altı
başlık koyduk ama bunların yanında Avantgarde Rock, senfonik/opera
metal (Savatage'ın çok iyi olduğu rivayet edilir ama ilgilenemedim
fazla), Canterbury ekolü, Space Rock (ve muhteşem Hawkwind),
Krautrock, RIO (Rock In Opposition), Electronic Progressive
(Tangerine Dream, Kraftwerk ve hatta J.M.Jarre bile bazen dahil
ediliyor), Zeuhl (albümlerinde kendi dilini oluşturan eşsiz
Fransız grubu Magma'nın oluşturduğu bir akım) gibi daha bir
kamyon alt tür sayılabilir. O yüzden progressive rock'ın tam tanımı
ve tam sınıflandırması yoktur zaten.
"Progress", ilerlemek demek...
Ve progressive rock da her an, her şekilde ilerleyiş içindedir.
Bir sonraki yazımda biraz daha grup-spesifik olmaya başlayabiliriz
artık.
Bu arada mesaj gönderen ve iyi dileklerini ileten tüm müzik dostlarına
çok teşekkür ederim.
Bir kez daha bol müzikli günler!
levto99@hotmail.com
(9
Temmuz 2001, Pazartesi)
PEŞREV:
Selam arkadaşlar. "Batug.com'da müzik yazısının ne işi var?"
diyebilirsiniz ama rock, özellikle de progressive rock, müzikten
öte bir şeydir. Nasıl ki Matrix sinemadan öte birşeyse, progressive
rock da öyledir. (İnşallah aranızda Avrupa filmlerinden başka
film tanımayan mühim sinema eleştirmenlerinden yoktur!)
Batuğ'a "sitede rock tarihiyle ilgili bir bölüme ne dersin
usta?" şeklinde alakasız görünen bir soru yönelttiğimde, "harbiden
kıyak olur, rock'un sporla alakası olmadığını asla düşünmem"
diyerek beni ihya etti ve işte sonuçta "progressive" köşesi
de açılmış oldu.
Nereden çıktı bu progressive köşesi? Bu sorunun yanıtı için sizi
3 sene önceye davet ediyorum arkadaşlar. İlki sinema tarihinin gelmiş
geçmiş en büyük kültlerinden olan Blues Brothers'ın ikincisi BB2000
de Elwood (Dan Aykroyd) yanındaki ufaklığa bir ders veriyordu,
bilmem hatırlar mısınız? Özet olarak dediği şuydu:
"Biz
(blues'cuları kastediyor) mücadele etmezsek, nitelikli müziği
tanıtmazsak, ortalık kalitesiz popçulara, rapçilere kalacak. Yeni
nesiller gerçekten kaliteli müziğin ne olduğunu
öğrenemeden yaşayıp gidecekler".
Sinemada arkadaşlarla göz yaşları içinde izlediğimiz bu sahneden
sonra Elwood'un söylemini üzerimize alındık ve liste müziği ne kadar
rezilleşirse rezilleşsin, kaliteli müzik için gönüllü olduk. İşte
"progressive" köşesi de bu anlayışın bir ürünüdür.
Şimdi; bu köşe biraz subjektif olacak arkadaşlar.
Aslında ağırlık olarak progressive rock üzerinde duracağız ama örneğin
prog. rock'ın üç ana ayağından Yes'e sayfalar ayıracağız...
Genesis'e Phil Collins'e kıl olduğumuz için fazla yüz vermeyeceğiz...
Bu gezegende bir araya gelmiş üç kişinin bugüne dek yaptığı en iyi
müziği yapan Rush'ı "progressive ötesi" olarak kabul edeceğiz...
İsveç progressive rock ekolünü ayrıntılı tanıtacağız...
İtalyan ekolünden biraz uzak duracağız falan.
Aslında rengimizi şimdiden koyalım. Bu köşe Yes fanatiğidir. Eğer
batug.com bir rock sayfası olsaydı ve de 6th man'ler gruplar için
yazı yazıyor olsaydı ben Yes yazarı olurdum
ehehe!
BAŞLANGIÇ:
Aslında her şey "Sgt. Pepper's Lonely Heart Club Band"
ile başladı diyebiliriz. O güne dek "çığlık atan kızların
grubu" olan Beatles'ın 26 Mayıs 1967'de piyasaya çıkardığı
bu albüm, pek çok eleştirmene göre ilk prog. rock albümü olarak
kabul edilir.
Aslında içerik olarak değil ama etkilediği müzisyen açısından
doğrudur bu. Peki nedir bu progressive rock?
İlginçtir ama bu sorunun net bir yanıtı hiç bir zaman olmamıştır.
Hatta bir eleştirmen, "Bu konuda diyebileceğim tek şey, 60'ların
sonlarında yetenekli ve zeki, genç müzisyenler artık teenage aşkını
anlatan 3 dakikalık şarkılar yapmaktan sıkıldılar. İşte prog.
rock o zaman doğdu" şeklinde engin bir açıklama bile yapmış.
Bunun nedeni prog.rock'ın sürekli değişen ve evrim geçiren bir
tür olması. Ama söylenebilecek bazı karakteristik özellikler var.
Bunlar:
-- Daha uzun
parçalar
-- Parça içi değişimler
-- Daha karmaşık enstrüman kullanımı
-- Daha karmaşık sözler ve konsept fikirler
Prog. rock
parçalarının 20 dakikayı geçmesi kimseyi şaşırtmaz. Hatta bu işin
fanatikleri, "iyi bir
prog. rock parçası 7 dakikadan az olmamalı" şeklinde işi
abartırlar bile. Bazen -hatta bazenden daha sık- albümün bir yüzünün
tek bir parça olduğunu görürüz. Bununla beraber Yes'in Wonderous
Stories'i gibi, olağanüstü güzellikte 3.5 dakikalık parçalara
da rastlamak mümkün.
Prog. rock'ın her nasılsa çok sık rastlanan özelliklerinden birisi
de konsept albümler. Rock tarihinin ilk concept albümü, Moody
Blues'un Days Of The Future Passed (1967) albümü olarak kabul
ediliyor. Bu albüm, gün doğumundan gece yarısına dek bir günü
anlatır. The Sunset veya Tuesday Afternoon gibi muhteşem parçalar
içeren albümün efsanesi ise geceyi anlatan "Nights In White
Satin" dir. Her ne kadar bu parça bizde, kapaklarında deniz
kıyısında
gün batarken birbirlerine içli bir şekilde bakan gençlerin olduğu
Anılar-9 tipi kasetler vasıtasıyla popüler olduysa da, gerçekten
çok güzel parçadır (ya arkadaşlar, o Anılar kasetlerinde Epitaph
da vardı. Ben King Crimson fanatiği olsam o kasetler toplanana
dek sokağa çıkmam!)
Moody Blues'un bir sonraki konsept albümü, In Search Of The Lost
Chord (1968) ise bir psychodelic klasiğidir. Bunlardan, Moody
Blues'a sıra gelince, bilahare bahsederiz.
Progressive rock'ın altın çağları 68-78 arasındaki 10 senedir
diyebiliriz. Düşünebiliyor musunuz, o dönemde bir Bilboard listesine
bakıyoruz ve pırıl pırıl boyband'lar, orasını burasını açmış teenage
girl-band'ler ve de soul müziği dehşet verici şekilde katleden
zenci gruplar yerine ilk 10'da Moody Blues, King Crimson, Rolling
Stones, Queen falan görüyoruz. Bu ne güzelliktir ya. (Bu aynen,
çok izlenen büyük TV kanallarının spor haberlerinde, ilk beş haberin
"Bugün GS'liler hamama gitti / FB'nin masörünün burnu kanadı
/ BJK idman yaparken Fulya'da martı uçtu" yerine Wimbledon
finali, NBA post-season analizi veya Newey'in Jaguara geçme olasılığı
falan olduğunu görmek gibi birşey.)
Her
neyse, daha sonra yazarınızın günahı kadar sevmediği punk yükselen
değer haline geldi ve prog. rock'cılar dinozor muamelesi görmeye
başladı (Allah için The Clash'ın bazı parçaları ve Sid Vicious'un
My Way yorumu süperdir ama punk kötü bir müzik işte.)
Daha sonra her nasılsa 90'larda gayet underground şekilde de olsa
İsveç grupları sayesinde prog. rock ikinci bir altın dönem geçirdi.
Bunlardan da İsveç ekolü başlığı altında bahsederiz tabii.
Şimdi, bu prog. rock'ın ilk döneminde müzik yapan arkadaşlar,
biraz Maharishi, biraz Krishnamurti, biraz da Jack Kerouac/Alan
Watts'ın Beatnikleri sayesinde, kafayı varoluşla ve felsefi önermelerle
bozmuş durumdaydılar. Dolayısıyla bu, yazdıkları şarkı sözlerine
de fena halde yansımıştır. Neil Peart'ın, Jon Anderson'un, Mike
Pinder'in, hatta sonraları bize Radio GaGa acılarını falan yaşatan
Freddie Mercury'nin o dönemlerdeki şarkı sözleri inanılmazdır
(bkz. Bohemian Rhapsody...) Şimdi burada da "bu şarkı
sözlerinden, her gruba ayrı bir bölüm ayırdığımızda bahsederiz"
diyeceğim, "yeter ülen herşey sonraya bırakılır mı?"
diye kızacaksınız. O açıdan, ayrıntılara girme işini bir sonraki
yazıya bırakıp ilk yazıyı kapatıyorum. Bol müzikli günler!
levto99@hotmail.com
|