ARŞİV SAYFASI
NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ

O DEDİ, BU KODU!

KNICKS TARİHİNDEN

TRANSITION
NBA'den kısa kısa...

ENCORE
Haftanın lafı, gafı ve safı...
NBA WALLPAPERS


TÖRKİŞBASKETBOL

YUROBASKET


COURTSIDE

Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler vs.

sixth man


satranç köşemiz
CHESSMAN
(kafanı kullan bilader)

TIKLAYIN

EFVAN

Ahmet SOYSALER
Alim KARASU
Emre YALÇIN

TIKLAYIN


Selim ATAZ

TIKLAYIN

oyunun hası
vi-ci-em

Bedri ÖZGÜR
TIKLAYIN

rikonunyeri


TIKLAYIN

bilardo-mobil
Ali BAŞKAN

TIKLAYIN


PROGRESSIVE
Levent GÖKGÜNNEÇ

ELOY efsânesi

27 Ocak 2002, Pazar

Selam arkadaşlar. Bu sefer arayı fazla uzun tutmayalım dedim, çünkü daha girip de çıkmanın mümkün olmadığı İngiliz gruplarına çok var ve sırada da bekleyen geniş ekoller var - İtalyan ve İsveç ekolleri gibi. Bu yüzden işte size Eloy üzerine özel bir bölüm...

I. DÖNEM

Eloy'un ismi, söylenenlere göre H.G. Wells'in "Time Machine" eserindeki bir ırkın isminden alınmış. Frank Bornemann, müziğe 60'larda Shadows ve Beatles gibi grupların etkisiyle başlamış. 60'larda Alman gruplarının, sadece cover yapan ikinci sınıf gruplar olduğunu söyler Bornemann bir söyleşisinde. (Şüphesiz ki bu durum 69'da efsanevi Amon Duul önderliğinde Krautrock sahneye çıktığında tamamen değişmişti. Hatta "keyboard ağırlıklı space-progressive" Alman gruplarını tanımlamak için kullanılır oldu ve bazı İngiliz grupları da dahil olmak üzere progressive camiasını derinden etkiledi.) Adamımız da bir kolej grubu kurup Moody Blues, Who ve Cream'in coverlarını yapmaya başlar. 1970'de Eloy adını alıp lokal bir "en iyi yeni grup" ödülü alırlar ve kendi bestelerini yapmaya başlarlar. 1971'e gelindiğinde ise ilk albümlerini çıkarmaya hazırlardır artık (aslında ilk albüm bazı kaynaklarda 1972 olarak da gösteriliyor.)

Eloy (1971): Aslında Eloy'un ilk albümüyle Rush'ın ilk albümü arasında pek bir benzerlik vardır, her ikisi de "pre" Eloy/Rush olarak kabul edilebilir. Bu ilk albümde standart Eloy özelliklerini göremiyoruz ama bazı sağlam ipuçları vardır. Özellikle de Something Yellow ve Eloy adlı parçalarda. Bu albüm, Frank Bornemann'ın vokal yapmadığı tek Eloy albümüdür, vokalde Erich Schriever vardır. Frank Bornemann, grubun ilk albümüyle ilgili şunları söylüyor:

"En baştan beri farklı, progressive'den etkilenen müzik yapmaya çalıştık. Erich çok iyi bir solistti ama profesyonel olmak istemiyordu. Ayrıca konser vermek de istemiyordu. Fazlasıyla politik görüşlüydü ve bakış açısı bizim yapmak istediklerimiz için biraz dardı. O ayrıldıktan sonra grubun lideri ben oldum. Aslında Erich yerine bir solist almayı düşünüyorduk ama sonra birkaç küçük konserde ben solistlik yaptım, iyi olduğuma karar verdik, böylece söylemeye devam ettim."

Burada kilit nokta, Bornemann'ın ex-solisti Erich hakkında söyledikleridir arkadaşlar. Bornemann'ın Eloy'u asla politik müzik denen zevzekliğe dalabilecek bir grup değildi -ki bunu Ocean ve özellikle Silent Cries Mighty Echoes'un sözlerini ve spacey içeriğini gördüğümüzde daha net anlıyoruz. Bornemann tamamen kişisel arayış ve yaşam, bilinmezlik, ölüm gibi değerler üzerine yoğunlaşmak istiyordu.

Inside (1973): İşte Eloy'un uçuşa başladığı albüm. EMI etiketiyle çıkan albümde 4 parça bulunur ve açılıştaki 17 küsur dakikalık Land Of Nobody, aynen Grateful Dead için söylenenler gibi, kaydın yapıldığı stüdyoya duman falan salındığını düşündürtür insana! Albümdeki Future City, Amerika'da bazı radyo istasyonları tarafından "yılın en iyi 10 parçası" arasına alınır, grup dikkat çekmeye başlar ve Beggar's Opera, East of Eden gibi İngiliz prog. rock gruplarının alt grubu olarak turnelere katılır. Bu arada Frank Bornemann'ın aksanlı İngilizce vokali de Eloy'un önemli özelliklerinden birisi olmuştur artık.

Floating (1974): Eloy olgunlaşmaktadır. Açılıştaki Floating ve The Light From Deep Darkness, gitar ve klavyenin müthiş uyumuyla yüksek-uçuş parçalarıdır. Bu albümün kayıt hikayesi ilginçtir. Albüm, Scorpions'un Fly to the Rainbow albümüyle aynı stüdyoda kaydedilir ve çakışma olmaması için geceleri çalışırlar (bu noktada aklımıza Winds of Change geliyor ve dehşetle ürperiyoruz arkadaşlar!) Bu albüm aynı zamanda Eloy'un kendi prodüktörlüğünü yaptığı ilk albümdür.

Power And The Passion (1975): Hızlı bir üretim sürecine giren ve neredeyse her albümden sonra eleman değiştiren Eloy, ilk döneminin en uçurucu albümünü sona saklar ve zamanda yolculuk çevresinde gelişen bir hikaye anlatan konsept Power And The Passion'u çıkarır. Bu albüm "bir bilim adamının oğlunun laboratuarda "acid" denerken uçup zamanda 6 yüzyıl geriye gitmesi ve burada Merlin tipi bir büyücünün kızına aşık olmasını" anlatır. Albümün bir yerlerinde büyücünün kızı da adamımıza "al bunu dene" diye birşeyler verir ve adamımız naklen bir uçuş session'ını anlatır. Albüm özellikle Almanya'da iyi satış rakamlarına ulaşır. Ve sonra Eloy dağılır! Yine Bornemann'ı dinleyelim:

"1975'teki dağılmanın nedeni, müzik konusundaki anlaşmazlıktı. Kişisel olarak ben Eloy'un, bu albümdeki gibi konsept ve karmaşık senfonik yapısı olan progressive müzik yapmasını istiyordum. Ancak diğer elemanlar buna karşıydı. Menajerimizle olan bir sorun yüzünden beş parasız da kalmıştık, dolayısıyla grup dağıldı. 1976'da ise grubu benimle aynı vizyona sahip çok yetenekli müzisyenlerle tekrar kurdum."

II. DÖNEM

Dawn (1976): Eloy'un ikinci dönemini oluşturan bu yeni kadrosu, gerçekten çok parlak ve Eloy'un zirvesini oluşturan bir kadrodur: Bornemann'ın yanında Klaus Peter-Matziol (bas), Jurgen Rosenthal (davul) ve Detlev Schmidtchen (klavye) bulunmaktadır. Özellikle Jurgen Rosenthal, Neil Peart ve Bill Bruford gibi devlerle bir tutulan ve parçaların sözlerini de yazan çok önemli bir davulcudur. Dawn yine konsept albümdür ve Eloy'un en senfonik albümüdür (doğal olarak, çünkü bir senfoni orkestrasıyla beraber kaydetmişlerdir albümü...) Dawn, karanlık, uçurucu, tamamen kişisel arayış üzerine kurulu, senfonik derinliği olan son derece iyi bir albümdür.

Ocean (1977): Bazı anlar "Yıldızın parladığı an" olarak tanımlanır, bir kişinin veya bir grubun, yetkinliğin, yaratıcılığın, niteliğin üst seviyesine ulaştığı anlardır bunlar. Bu kişi veya grup daha önceden de mutlaka kaliteli eserler ortaya çıkarmıştır ama bazen öylesine birşey üretir ki, karşısında şaşırır kalırsınız... Örneğin Kitaro'nun Kojiki'si, Yes'in Awakeen'ı, John Woo'nun Face/Off'u, Gaudi'nin Sagrada Familia'sı gibi. Eserin hangi sanat türünde olduğu önemli değildir, o niteliği ve kendini aşma çabasını gördüğünüzde tanırsınız. İşte Ocean bu anlardan birinde üretildiği belli olan inanılmaz bir albümdür.

Dört parçadan oluşan albüm, Atlantis'in kuruluşunu, yükselişini, çürümesini ve batışını anlatır: Poseidon's Creation, Incarnation Of The Logos, Decay Of The Logos, Atlantis' Agony at June 5th 8498, 13 P.M. Gregorian Earthtime.

Poseidon's Creation, prog. rock tarihinin en konsantre girişlerinden birisine sahiptir. (Bence Anglagard'ın Jordrok'unden sonra 2 numarada gelir.) Atlantis' Agony, albümün en uzun parçasıdır (prog. rock tarihinin en uzun parça isimlerinden biridir aynı zamanda) ve tanrıların Atlantis'e nasıl kızıp batırdıklarını anlatır. Albüm Almanya'da çıktığı sene Queen, Genesis gibi devleri satışlarda geride bırakır. Ocean gerçekten sözcüklerle anlatılabilecek bir albüm değildir, dinlemek gerekir. Özel bir kapak resmine de sahip olan albümün kasedi 90'ların ortalarında Türkiye'de çıkıp bizi şaşkınlığa düşürmüştü, sanırım halen bulabilirsiniz.

Live (1978): Eloy'un muhteşem dörtlüsüyle verdiği konserlerden oluşan Live albümü 1978'de çıkar, son 3 albümden parçalar içerir. Özellikle orjinali 15.5 dakika olan Atlantis' Agony'e yaptıkları 21 dakikalık yorum dinlemeye değer.

Silent Cries Mighty Echoes (1979): Eloy'un kötü zamanlarda çıkardığı hazine... 1979, prog. rock'un resmi ölüm yılıdır aslında. Daha önce de birkaç kez belirttiğim gibi, artık punk müzik veba misali her tarafı ele geçirmiş ve prog. rock müzisyenlerinin nesli tükenmiştir. Pek çok prog. rock grubu, yaptıkları müziği yayınlayamazlar (bu albümlerin çoğu 90'larda prog. rock'ın ikinci dirilişinde yayınlandı.) Ancak Eloy, kişisel olarak benim için en önemli albümünü 1979'da yayınlar, hem de konsantre progressive bir albümdür bu. (Albümdeki The Apocalypse "doğru zaman, doğru yer" şeklinde dinlediğim ve sözlerine şoka uğradığım bir parçaydı çünkü o sırada her ne düşünüyorsam, Eloy bunu yıllar önce dile getirmişti!) Pilot To Paradise, astral bir girişe sahip olan Master Of Sensation gibi muhteşem parçalar içeren albüm, ne yazık ki Eloy'u zirveye taşıyan dörtlünün ayrılmasını da beraberinde getirir.

III. DÖNEM

Colours (1980): Jurgen Rosenthal ve Detlev Schmidtchen gruptan ayrılır. Frank Bornemann'a göre bu sefer neden müzik ile ilgili değildir. Jurgen ve Detlev'in egolarıyla başa çıkamamasıdır. Solo kariyer yapmak isteyen Jurgen ve Detlev, gruptan ayrıldıktan sonra "Ego on the Rocks" isimli bir ortak albüm çıkarırlar. Bornemann ve Klaus Peter onları geri dönmeleri için ikna edemezler ve gruba 3 yeni müzisyen katılır. Yeni müzisyenlerle beraber Colours albümü kaydedilir. Bu albüm, bir önceki Silent Cries'ın karanlığını ve zarafetini taşımayan, gitar ağırlıklı, daha sert ve kısa parçalardan oluşan bir albümdür. Bununla beraber Sunset gibi muhteşem bir enstrümantal parçayı da içerir (karşılaştırmak için bkz. Elegy-Jethro Tull.)

Diğer albümler (1981 ve sonrası): İşte bu aşamadan sonra Eloy'un albümleri ne yazık ki "diğerleri" kategorisine girer arkadaşlar. 1984'e dek Colours kadrosu dört albüm daha çıkartır. Bornemann'a göre, müzikal açıdan uyumsuzluklar gittikçe büyümektedir. Yeni elemanlar, artık biten progressive ekolünden uzaklaşıp daha sert, daha gitar ağırlıklı albümler yapmak istemektedirler. Bornemann aslında bir double albüm olarak tasarlanan ancak birer yıl arayla çıkarılmasına karar veren iki albüm boyunca kontrolü elinde tutmayı başarır. Bunlar 81 tarihli Planets ve 82 tarihli Time To Turn'dur. Bir bilimkurgu hikayesi çevresinde kurulan bu konsept albümler biraz kendini tekrarlar, şaşırtıcı hatta şok edici Eloy özellikleri albümlerde eksik kalmış gibidir. Yine de bu albümler, On The Verge Of Darkening Lights, Through A Somber Galaxy, End Of An Odyssey, Say Is It Really True gibi iyi parçalar içerir. Bir seçim yapmak gerekirse, Time To Turn daha başarılı ve melodik bir albümdür.

83 tarihli gerçekten başarısız olan Performance albümünün ardından (Bornemann bunun Eloy'un en zayıf albümü olduğunu söylüyor) kadro Metromania'nın (84) kaydı tamamlandıktan sonra albüm daha piyasaya verilmeden dağılır. Bu Eloy'un ikinci dağılışıdır. Metromania neredeyse space-metal olarak kabul edilen oldukça sert ama fena olmayan bir albümdür, Follow The Light ve Nightriders gibi iyi parçalar içerir. Eloy bir tür veda turnesine çıkar ve birisine Marillion'un solisti Fish'in de katıldığı konserler verir (Marillion da bu sırada Misplaced Childhood gibi bir güzellik çıkarmıştır ve neo-progressive adı altında prog. rock'ı canlandırmaya çalışmaktadır.)

Frank Bornemann'sız kadro 85'te "Codename: Wildgeese" filminin müziği için bir araya gelir ve bir soundtrack albüm çıkarır. (Bu film sinemalarda Yaban Kazları adıyla oynamıştı.)

3 yıllık aradan sonra 1988'de Bornemann ve tesadüf eseri karşılaştığı Michael Gerlach (klavye, davul) ikili olarak Eloy'u tekrar canlandırmaya karar verirler. Yanlarına session müzisyenleri toplayarak Ra'yı çıkarırlar. Rainbow gibi tüyler ürpertici bir parça içeren Ra, bir an önce unutmak için çaba gösterdiğimiz bir albümdür. Daha sonra bol miktarda toplama Best Of'lar çıkar. 1992'de Bornemann ve Gerlach bir deneme daha yapar ve Destination'u çıkarır. Klaus Peter Matziol'un da iki parçada konuk müzisyen olarak bas çaldığı albüm, Time To Turn'den beri Eloy'un çıkardığı en iyi albümdür diyebiliriz. Bornemann/Gerlach ikilisi bu albümde, 70'lerdekini olmasa da 80'lerin başındaki Eloy soundunu yakalamayı başarır. Klaus Peter Matziol bu albümden sonra gruba tekrar katılır ve grup 93'te Chronicles albümü için eski parçaları tekrar stüdyoya girip çalar. İşte burada grup kimyasının ne demek olduğu ortaya çıkar. Chronicles için kaydedilen Ocean'ın açılış parçası Poseidon's Creation, aynı notalarla çalınmasına rağmen, Ocean'daki orijinal versiyona göre inanılmaz yetersizdir. Aynı şey Silent Cries… parçası Apocalypse için de geçerlidir. İşin ilginç tarafı, Ra ve Metromania döneminin parçalarını da Chronicles derlemesinde daha iyi çalarlar (ee tabii, Klaus Peter-Matziol var bu sefer.) Eloy'un ikinci döneminde görülen türden bir kimya yakalayan grupların neden efsane mertebesine eriştiğini ve albümlerin de neden dinlemekten asla bıkmadığımız klasikler haline dönüştüğünü, bu Chronicles'ı dinlerken daha iyi anlamıştım. Her neyse, grup daha sonra 94'de Destination ayarındaki The Tides Return Forever albümünü çıkarır. Hatta bu albüm, 10 dakikalık parçaların geri dönüşünü içerdiği için daha değerlidir bile diyebiliriz.

Eloy, en son 1998'de Ocean-2'yi çıkarır. Henüz bulup da dinleyemediğim Ocean-2, okuduğum eleştirilere göre, "ilk Ocean'ın ruhunu yakalamayı başarmış başarılı bir albüm" olarak kabul ediliyor. Buna çok ihtimal vermesem de, Bornemann/Peter-Matziol ikilisini içeren albüm yine de heyecan verici görünüyor.

İşte Eloy'un hikayesi bu şekildedir arkadaşlar. Eloy asla Amerika'da konser vermemiş ve albümlerini hep Avrupa'da yayınlamıştır. Müziğin ticari bir ucube haline gelmesine yol açan Amerikan müzik endüstrisine hiç bulaşmamaları ve Bornemann'ın ısrarla progressive geleneğine bağlı kalmaya uğraşması (kendisinin de hiç beğenmediği Performance'dan sonra "İşte oldu, artık Eloy da bir hard-rock grubu" diyenlere inat, grubu dağıtmıştır), Eloy'u benim için özel yapan nedenlerdendir.

Özellikle ikinci döneminde zirvesini bulan Eloy, klavye ağırlıklı space-rock veya sağlam senfonik-progressive dinlemek isteyenler için çok ideal bir başlangıç noktasıdır. Kesinlikle kayıtsız kalmamanızı tavsiye ederim.


Avrupa'ya dönüş

29 Aralık 2001, Cumartesi

Sıcak yaz günlerini fena halde özlediğimiz ve üşümekten klavyeye doğru dürüst basamadığımız şu günlerden selamlar arkadaşlar. Son yazımızda Avrupa'ya kesin dönüş yapıyorduk ve buradaki progressive rock hazinesi ekollerden bahsetmeye hazırlanıyorduk. Bu durumda light-progressive ile başlamak en iyisi olacak; yani yolumuz Hollanda'ya düşüyor.

HOLLANDA GRUPLARI

Genel olarak Hollandalıların yaptığı prog. müzik, light-progressive olarak kabul edilir. Gayet melodik, daha kolay dinlenilebilir (Finch hariç), fazla fantazi ve tuhaflığa kaçmayan (Finch hariç) eli-yüzü düzgün müzik yaparlar ve çok iyi melotron kullanırlar. Prog. rock dünyasının en iyi kadın solistlerinden birisi de Hollanda'dandır. Bu arada grupların çoğunun Peter Gabriel's Genesis'den etkilendiğini de belirtelim. İşte Hollandalıların kare ası;

KAYAK

Kayak, bırakın progressive olmayı pop-rock olarak bile kabul ediliyor. Ancak Kayak'ı iki ayrı dönemde ele aldığımızda, ilk dönemin prog. rock ağırlıklı olduğunu söyleyebiliriz. Daha sonra Camel'da da bulunan klavyeci Ton Scherpenzeel ve solist Max Werner, Kayak'ın ön plandaki ikilisidir. Ben özellikle Max Werner'in farklı sesini ve tekniğini çok tutarım. Kayak'ın özellikle ilk 3 albümü (See See The Sun 73, Kayak 74, Royal Red Bouncer 75) iyi prog. rock albümleri olarak kabul edilir. Bu albümlerde Serenades, They Get To Know Me, Mammoth, Ballet Of The Cripple gibi insanı saran gerçekten iyi parçalar bulunur. Bu dönemde Kayak'ın bazı parçaları güçlü melodik yapıları açısından Supertramp'la bile kıyaslanır. Daha sonraki çalışmalar biraz daha hafifleşir ve son albümler Abbavâri pop albümlerine dönüşür. Son stüdyo albümleri, 82 tarihli Eyewitness'dır.

EARTH & FIRE

Jerney Kaagman'ın olağanüstü vokali ve King Crimsonvâri muhteşem melotron içeriğiyle, bana göre en iyi Hollandalıdır Earth & Fire. İlk albümlerini 1969'da çıkaran grup, 1975'e dek uzanan dönemde muhteşem prog. albümler hediye etmiştir dinleyicilerine. Bu dönemde Earth & Fire (69), Songs of Marching Children (71), Atlantis (73), To the World of the Future (75) albümlerini görürüz. Earth & Fire'ın zirvesi Atlantis, albümün bir yüzünü kaplayan aynı isimli parçayla bilinir. Jerney'in vokali, eşsiz Annie Haslam'la bile kıyaslanmıştır. Songs Of Marching Children'da Ebbtide ve Storm & Thunder gibi parçalar son derece iyi melotron/keyboard kullanımıyla öne çıkar. Earth & Fire'ın sonraki albümleri Reality Fills Fantasy (79), Andromeda Girl (81), In a State of Flux (82), Phoenix (83) aynı Kayak gibi daha bir poplaşmış ve prog. özelliklerini yitirmiştir. Earth & Fire'ın bir efsane halini alan Atlantis'i çıkardıktan sonra 73'de Türkiye'ye gelip İstanbul ve İzmir'de de konserler verdiğini de not edelim. (Hatta söylentilere göre İzmir Alsancak Stadı'ndaki konser performansı beğenilmemiş ve sahneye domates atılmış. Ne kadar doğru bilmem ama domateslerden birini attığını söyleyen sağlam bir kaynağım var!)

FOCUS

Focus, Hollanda'nın prog. rock dünyasına hediye ettiği en bilinen ve tanınan prog. rock grubu olarak kabul edilebilir. Gitar virtüözü Jan Akkerman ve flütçü/vokalist Thijs Van Leer öncülüğündeki grup, 1970-78 arasında, bazıları gerçekten klasik haline gelmiş çok önemli albümler çıkarmıştır. Grubun efsanesi, "Yo-da-leh-huu" vokaliyle (Bavyera'da geçen mühim RTL filmlerini hatırlatan) ünlü olan Hocus Pocus parçasıdır. Focus'un albümleri; In And Out Of Focus (70), Moving Waves (71), Focus 3 (72), Live At The Rainbow (73), Hamburger Concerto (74), Ship Of Memories (74), Mother Focus (75) ve Focus Con Proby (78) dir. İlk iki albüm daha kısa parçalar içerirken, Focus 3 ve Hamburger Concerto, Focus'un zirvesini oluştururlar. Focus'un bazıları caz ağırlıklı olan tüm albümleri çok iyidir ama özellikle Focus 3 albümünü tavsiye ederim.

FINCH

Tüm Hollanda grupları light olacak değil, tam aksine Finch, pek çok sağlam prog. rock eleştirmenine göre "tüm zamanların en iyi 20 prog. rock grubundan birisi" olarak kabul edilen, karmaşık, ağır, kataloglardaki tanımla "killer-progressive" yapan çok önemli bir topluluk. 1973-77 arası 4 albüm çıkaran Finch'in gitaristi Joop Van Nimwegen, Steve Howe ve Jan Akkerman'dan yoğun şekilde etkilenmiştir, dolayısıyla ilk albümleri Glory Of The Inner Force, Yes/Focus hayranları için mutlaka dinlenmesi gereken bir albüm.

ALMAN EKOLÜ

Alman Progressive rock ekolü, en geniş ve önde gelen prog. rock ekollerinden birisi olarak kabul edilir. Hatta tamamen Alman gruplarına ayrılmış olan Krautrock gibi bir alt tür de var. Bu, kökeni aslında psychedelic akıma dayanan ve efsanevi Amon Duul II önderliğindeki bir alt türdür. 60'ların sonuyla 70'lerin başında yarı-psychedelic, karanlık ve uçurucu müzik yapan Alman grupları, Krautrock alt türüne atfedilir. Almanların aslında o kadar çok süper-grubu vardır ki, çoğundan burada kısaca bahsetme densizliğini göstermek zorundayım. Benim için Alman grupları Eloy ve diğerleri olarak ikiye ayrıldığı için Eloy üzerine albüm albüm bir inceleme yapacağım. Şüphesiz ki bu Eloy'dan bile iyi olan bazı gruplara haksızlık olacak ama şu anda yapılabilecek başka bir şey yok. Önce diğerleriyle başlayalım:

AMON DUUL I, II, UK: Amon Duul, Berlin merkezli bir komündür ve o kadar etkili bir efsanedir ki, ortada bilinen üç versiyonu vardır. 69'da komün bölündükten sonra çıkan ilk Amon Duul, 1969'da ilk albümünü çıkaran, avantgarde/deneysel müzik yapan ancak çok da fazla etki bırakmayan bir gruptur. Uçurucu space-rock/pschedelic yapan fraksiyon ise Amon Duul II'dir. AD II, aynı zamanda Krautrock'un da babası sayılır. 1970 tarihli Yeti ve 71 tarihli Dance Of The Lemmings, mutlaka dinlenmesi gereken albümlerdir. Hatta AD II, Hawkwind'in bile yol göstericisi olarak kabul edilir. Galler'de kurulan Amon Duul UK fraksiyonu ise 1980'de kurulmuştur ve Van Der Graaf Generator efsanesinden Guy Evans'ı da içerir.

AGITATION FREE: Bir diğer Krautrock efsanesi... Özellikle 72-77 arası electronic space olarak kabul edilen (bkz. Far East Family Band) süper müzik yapmışlardır. Klavyecileri Michael Hoenig, daha sonra bir diğer efsane Tangerine Dream'e geçmiştir.

ANYONE'S DAUGHTER: Süper senfonik-progressive yapan ve ağırlıklı olarak Genesis'den etkilenen grup. Özellikle 79 tarihli Adonis ve 80 tarihli Anyone's Daughter albümleri süperdir. Aslında klavye kullanımı açısından Eloy'dan da fena halde etkilenmişlerdir.

ASH RA TEMPEL: Albümlerinin birinde efsanevi Timothy Leary'nin de olduğu muhteşem psychedelic grubudur. Manuel Gottsching ve Klaus Schulze'un da (ki o da sonra Tangerine Dream'e geçer) bulunduğu grup Almanlar içinde en çok izdeşi olan gruplardan birisidir. New-age'e daha yakın müzik yaparlar.

EMBRYO: Bir diğer Krautrock devi. 1970-89 arası albümlerinde space'den etnik-jazz'a dek epey geniş bir yelpazede gezinmişlerdir.

GROBSCHNITT: Senfonik-progressive efsanesi. Özellikle live albümleri (Solar Muzik Live) tüm zamanların en iyi live performanslarından birisi olarak kabul edilir.

HOELDERLIN: 70'lerin en büyük Alman senfonik-progressive devlerinden kabul edilen Hoelderlin'in özellikle ilk albümleri Hoelderlin's Traum (72) ve aynı isimli albümü (75) çok iyidir. Kadın vokalistleri Grace Slick'i hatırlatır ve sözler çoğu Alman grubunun aksine Almanca'dır.

JANE: İkinci Eloy olarak kabul edilen muhteşem space-rock grubu. Müzik Eloy'un ilk döneminden oldukça etkilenmiştir ancak daha bile karanlıktır. All My Friends ve Fire, Water, Earth & Air gibi muhteşem albümler "brain-classic" olarak kabul edilir.

NEKTAR: Pink Floyd ve Hawkwind gibi space-rock devlerine Almanya'nın cevabı olarak kabul edilen efsanevi Alman grubu. 1971-80 arası 12 albüm çıkaran Nektar'ın özellikle 73 tarihli Remember The Future ve 74 tarihli Down To Earth albümleri zirve albümleridir. Onları efsane yapan önemli özelliklerden birisi de konser performansları ve konserlerindeki ışık gösterileridir.

NOVALIS: Senfonik-prog. ancak light-progressive olarak bile kabul edilebilirler. Eğlenceli ve melodik müzik yaparlar.

POPOL VUH: Bir diğer Krautrock efsanesi. Pek çok eleştirmene göre de en iyilerinden birisi. Enstrümantal ağırlıklı müziği space/psychedelic/etnik/new-age arası gezinir. 1971-98 arası albümler çıkarmıştır.

TRIUMVIRAT: Muhteşem klasik-progressive müzik yapan ve ELP'den çok etkilenmiş olan Alman devi. Özellikle ilk albümleri Mediterranean Tales (72) son derece senfonik ve olgundur. Illusions On A Double Dimple (73) ve Spartacus (75) grubun zirvesi olarak kabul edilir ancak bence ilk albümleri hepsinden iyidir. Old Loves Die Hard (76) ve Pompeii (77) de iyidir ancak Ala Carte (79) ve son albümleri Russian Roullette (80) ile daha pop-rock vari bir havaya bürünürler.

WALLENSTEIN: 70'lerin başlarında Krautrock olarak başlayan, daha sonralar süper-senfonik progressive'e dönen grubun özellikle Stories, Songs & Symphonies albümü her senfonik rocksever tarafından dinlenmesi gereken bir albümdür.

WEREWOLF: Eloy-Renaissance arasıı müzik yapan süper space-rock grubu. Müzikleri Gerd Heuel'in önderliğinde uçurucu klavye içeriğiyle ön plana çıkar ancak asıl etkileyici olan solist Gitta Lowenstein'ın müziğe kattığı zerafettir (zaten o yüzden Renaissance benzerliğinden bahsedilir).

2066 & THEN: 70'lerin ilginç Alman klasik prog. rock gruplarından birisi olarak kabul edilen grubun en ayırt edici özelliği, sesi fena halde Rod Stewart'a benzeyen solistleridir. Uzun süre Rod Stewart'ın bir Alman grubunda ne işi var diye düşünmeme yol açan solist, aynı zamanda grubun zayıf tarafı olarak da kabul edilir ve vokalinin müziğin karmaşıklığıyla başa çıkamaması eleştirisini alır.

Herhangi bir progressive katalogunda İngiliz ve İtalyan gruplarıyla beraber en çok yer kaplayan ekol olan Almanlar, araştırdıkça ve dinledikçe bitmeyecek bir hazine gibidir. O yüzden sadece "efsane" olarak kabul edilen ve benim de dinleyebildiğim grupları burada kısaca tanıtmak istedim. Burada unuttuğum, atladığım daha pek çok dev olduğundan emin olabilirsiniz. En azından Amon Duul, Embryo, Triumvirat, Jane gibi gruplara sayfalar ayrılması gerektiğinden de emin olabilirsiniz. Şimdi gelelim tüm zamanların en büyük efsanelerinden birisi olan ELOY'a.

ELOY

Hangi sınırlı sözcükler Eloy'u anlatabilir ki? Ocean'ın prog-rock tarihinin en iyi albümlerinden olduğundan mı bahsetmeli, Inside ve Floating'deki müthiş uçuşlardan mı, Power & The Passion'un acid-trip hikayesinden mi, Frank Bornemann'ın aksanlı ve tamamen kendine has vokallerinden mi, Jurgen Rosenthal'ın sözlerinden mi? Aynı Rush'da yaptığımız gibi Eloy'u da albüm albüm incelememizde yarar var. Alman prog. rock ekolünün bu en güçlü ve sağlam temsilcisi başka türlü anlatılamaz!

I.Dönem
Eloy (71)
Inside (73)
Floating (74)
Power And The Passion (75)

II. Dönem
Dawn (76)
Ocean (77)
Silent Cries And Mighty Echoes (78)
Live (78)

III. Dönem
Colours (80)
Planets (82)
Time To Turn (82)
Performance (83)
Metromania (84)
Codename Wildgeese Soundtrack (85)
Ra (88)
Destination (92)
The Tides Return Forever (94)
Ocean 2 (98)

Gelecek yazı: Eloy'un 3 dönemi!


Rush efsanesinde son dönem

17 Kasım 2001, Cumartesi

Uzuuun bir aradan sonra selam arkadaşlar! Mâlum NBA başladı, heyecan ve dikkatler artık maçlara veya VGM'e kaydı; lâkin kaliteli müzik, asla unutulmaması gereken bir faktör hepimizin hayatında. Bunu ben mi uyduruyorum? Şüphesiz hayır... Buyurun geçen gün okur okumaz "A-ha! Yıllardır biliyordum zaten" dediğim habere:

Amerikalı araştırmacılar, sevdikleri türde müzik dinledikleri zaman insanların beyinlerinde yemek ve seks gibi etkiler oluştuğunu tespit etti. Uzmanlara göre iyi müzik dinlemek, sinirsel bakımdan aynı güzel bir yemek veya karşı cinsten biriyle birlikte olmak kadar beyni etkiliyor. Doktorlar ayrıca araştırmaya katılan kadın ve erkeklerin beraberlerinde getirdikleri sevmedikleri müziklerden örnekler çalarken, aynen beğenmediği yemeği zorla yiyen çocuk beyinlerinin yayınladığı dalgalar benzeri sinyaller algıladıklarını da belirtiyorlar. Araştırmacılar, beyinde müzik, yemek ve öteki hoşlanılan işlere yönelik yerlerin aynı olduğunu vurguluyor. (6 Kasım 2001)

Eh artık bana diyecek fazla bir şey kalmadı. Sadece bu haberi okudum ve gidip Robert Fripp Usta'dan bir gitar solo aldım.

Şimdi gelelim epey ara verdiğimiz Rush'ın diskografisinin üçüncü ve son bölümüne. Bu bölümde Rush'ın artık kendisini 80'lerin müziğine bir şekilde uydurduğunu görüyoruz. Bu dönemde bizim nesil devreye giriyor zaten. Biz büyürken ne bâdireler atlattık arkadaşlar, yeni nesillerin bunlardan hiç haberi yoktur; Modern Talkingler, Sabrinalar, Sandralar, Falcolar hep bizim başımıza geldi. Hatta Beavis & Butthead'i bile dumura uğratabilmiş tek grup olan Milli & Vanilli'yi bile atlattık. Hangi kriz bize yan bakacakmış, şaşarız yani. Neyse, zevzekliği bırakıp Rush'a geçelim.

SIGNALS: Eylül 1982'de Rush tamamen kısa parçalardan oluşan ve hiçbir parlaklığı bulunmayan, artık standart olmuş şaşırtıcı Rush özelliklerini içermeyen Signals'i çıkardı. The Weapon dışında bu albümü genelde unutma eğiliminde oluruz, Rush hayranları olarak.

GRACE UNDER PRESSURE: Vay sen misin Rush'ın bir albümüne burun kıvıran! Nisan 1984'de Rush, aslında içerik olarak Signals ile aynı tarzda olan ancak çok daha çarpıcı ve olgun Grace Under Pressure'ı çıkarır. Bu albümdeki Distant Early Warning, Red Sector A, Body Electric mutluluk verici parçalardır. Tabii ki bir Hemispheres ile asla kıyaslanamazlar ama tarihe dikkat arkadaşlar: 1984. David Bowie bile bu sıralar Let's Dance gibi bir zırva çıkarmıştır, bize de "Buna da şükür" demek düşer.

POWER WINDOWS: 1985'te Rush bir zirve daha yapar. Bu, üçüncü dönemin zirvesidir. Power Windows, Territories gibi bir başyapıt ve Marathon, Manhattan Project, Big Money, Mystic Rhythms gibi melodik rock'ın sözlük tanımı olarak verilebilecek klasikler içeren süper bir albümdür. Bu albümü benim için eşsiz kılan özelliklerden birisi de, Rush'a giriş parçam olan Marathon'un burada olmasıdır (bkz. iki önceki yazı.) Albümde sözler yine vurucudur ama özellikle Territories'de Neil Peart artık fütursuzluğu eline almıştır;

The whole wide world
An endless universe
Yet we keep looking through
The eyeglass in reverse
Don't feed the people
But we feed the machines
Can't really feel
What international means
In different circles, we keep holding our ground
In different circles, we keep spinning round and round

They shoot without shame
In the name of a piece of dirt
For a change of accent
Or the colour of your shirt


HOLD YOUR FIRE: Eylül 1987'de Force Ten ve Time Stands Still gibi muhteşem iki Rush klasiği daha içeren Hold Your Fire gelir. Özellikle Time Stands Still, bana göre Rush tarihinin ilk 10 parçasından biridir. Bu parçanın klibini de yine daha önce bahsettiğim TRT'deki rock programında izlemiş ve videoya kaydetmiştim. Hehehe, bizim neslin bir özelliği daha ortaya çıktı arkadaşlar, herbirimizin evlerinde bulunan dinozor büyüklüğünde Beta videolar ve otobüs büyüklüğündeki video kasetler. İşte bendeki Beta video kasetlerde Rush klipleri saklıdır.

A SHOW OF HANDS: 1989'da çıkan konser kayıtlarından oluşan A Show Of Hands (yanda), Rush'ın "artık uzun parça yok" düşüncesine uyar. 15 parça içeren bu double albümdeki en uzun parça 6 dakikadır. Zaten parçalar da son üç albüm ağırlıklıdır. İyi bir live albümdür bu.

PRESTO: 1989'da çıkan bir diğer albüm olan Presto, Rush'ı değiştiği için suçlayan hayranlarıyla barışma albümü olarak kabul edilir. Eski Rush kalitesi ve sağlamlığı burada bir kez daha ortadadır. Show Don't Tell, Scars, Presto, Anagram for Mongo gibi güzellikler içerir Presto.

CHRONICLES COMPILATION: 1990 tarihli bu double toplamayı "Rush da ne ola ki" diyen herkese mutlaka ve mutlaka tavsiye ediyorum. Rush'ın bahsedilen üç dönemini de burada birarada bulmanız mümkündür.

ROLL THE BONES: Geldik Neil Peart fanatiklerini şaşkınlığa düşüren albüme. Arkadaşlar, şimdi bir Yaşam Ustası düşünün. Bu Usta, her önünüze geldiğinde tuhaf şeyler söylesin, kafanızı zorlasın, düşüncelerinizi açsın, defalarca "Oha, doğru ya" şeklinde birşeyleri idrak etmenizi sağlamış olsun. Sonra da aradan geçen bir sürü seneden sonra bu Usta şunları söylesin;

Why are we here?
Because we're here
Roll the bones
Why does it happen?
Because it happens
Roll the bones

Ve en sonunda Neil Peart Usta "Neden buradayız?" sorusuna nihai yanıtını vermiştir. Bu yanıt Roll The Bones gibi muhteşem bir parçada verilmiştir. Albüm aslında genelde hiç de pozitif eleştiriler almamıştır ancak sadece aynı isimli parça yeter!

COUNTERPARTS: Düalist mantığa göre her iyinin bir kötüsü, her zirvenin bir dibi olmalı. Buna uygun olarak Rush da 1993'de Counterparts albümünü çıkarmış olsa gerek. Rush ölçütleri için heavy metal denecek ölçüde sert olan albüm, ne yazık ki "hiç bir Rush hayranını tatmin etmeyen tek albüm" olma özelliğini de taşır. "Worst of Rush" olarak kabul edilebilir yani.

TEST FOR ECHO: 1996'da çıkan Test For Echo da sert bir albümdür ve bir önceki Counterparts'dan sadece bir gömlek üstün olarak kabul edilir. Yine de Virtuality gibi epey ilginç bir parçayı da içerir.

DIFFERENT STAGES: 98 tarihli bu triple live CD, kesinlikle her arşivde bulunması gereken muhteşem bir kaynaktır. En azından seneler sonra 23 dakikalık bir live kayıt dinlemek bile yeter (2112).

İşte Rush efsanesi böyledir arkadaşlar. Bu arada ben hayret edilecek kadar çok kişiden Rush'a en iyi alternatif olarak Watchtower'ı duydum. Bu grup yanlış hatırlamıyorsam Belçikalı ve Rush'tan daha iyi olduğunu iddia edenler bile oldu. Neyse, bu günahkârları affedelim ve henüz dinlememiş olduğum Watchtower'ı bir şekilde dinleyip sonradan yorumlamak üzere bir kenara koyalım.

NIGHTWINDS

Kanada'dan çıkan ilginç progressive rock gruplarından birisi Nightwinds'dir. Kaynaklarda "Rush meets Genesis" şeklinde yorumlanan grup, Geddy Lee'ye inanılmaz benzeyen bir sese sahip solistleri sayesinde ilgi çekmiştir. Zaten tarzları da Rush'a epey yakındır, We Were The Young gibi çok iyi parçaları vardır.

JAPON GRUPLARI

Amerikan ve Kanada gruplarından sonra geçelim Japonya'ya... Japonlar da progressive rock dünyasına epey ilginç gruplar armağan etmişlerdir. Ancak tahmin edilebileceği gibi bu gruplar genelde Batılı grupları taklit ederek işe başlamışlardır. O yüzden her Japon grubu için "filanca grubun çok benzeri" şeklinde bir tanım verilir. Şimdi örneklere geçelim.

FAR OUT

Japonlardan bahsedildiğinde ilk akla gelen grup Far Out'dur. Bu grup, içinde iki efsane barındırır. Bunlardan birisi, ünü Uzakdoğu'nun dışına fazla çıkmamış olan Fumio Miyashita, diğeri ise evrendeki her canlının müziğini bildiğine emin olduğum Masanori Takahishi.
Bu isimden daha önceki bir yazımda bahsetmiştim, dikkatli okuyucular hatırlayacaktır; KİTARO. Aslında grup sadece bir stüdyo albümü kaydetmiştir, 1972 tarihli Far Out. Bundan sonra grup çok hızlı bir değişim sürecine girmiş ve Far East Family Band adını almıştır, Kitaro gruptan ayrılmıştır vs. Far Out fena halde "spacy early Pink Floyd" olarak kabul edilir. Şimdi "bu nasıl olur?" diyeceksiniz. Çünkü Pink Floyd, ilk zamanlarında zaten fena halde uçmuş durumdadır. (Bkz: Saucerful of Secrets) İşte Far Out, uçuş konusunda bu dönemin Pink Floyd'unu bile yaya bırakabilecek güçte bir albümdür.

FAR EAST FAMILY BAND

Far Out albümünden sonra 1975'e dek grubun sesi soluğu çıkmaz. Daha sonra Kitaro ayrılır ve bir diğer efsane Klaus Schulz'un prodüktörlüğünde (söylentilere göre ilk albümde vardır Kitaro ancak ismi geçmez) Far East Family Band olarak albümler çıkarmaya başlarlar. Klaus Schulze electronic/space prograssive'in en büyük isimlerinden olarak kabul edilir, Tangerine Dream ve Ash Ra Tempel gibi dev gruplarda bulunmuştur. Hatta efsaneye göre Kitaro'nun bile ustasıdır (ben de "hadi len, daha neler!" dedim ama belki de öyledir.) FEFB, ilk albümü Cave Down to Earth ile Klaus Schulz'un dikkatini çeker. Daha sonraki albümlerinde prodüktör artık Schulz'dur. Grubun en iyi albümü 1976 tarihli Parallel Worlds, Fumio Miyashta (vokal, synth, gitar, bambu flüt), Hirohito Fukushima (gitar, koto, vokal) ve Yujin Harada (davul, perküsyon) kadrosuyla çıkar. Bu gerçekten müthiş bir uçuş albümüdür. Timeless Phase, Nagare, From Far East gibi olağanüstü parçalar içerir. Son albümünü 1977'de çıkaran FEFB'in albümlerini bulabilirseniz mutlaka dinleyin, özellikle Pink Floyd'un Careful With That Axe, Eugene'i falan sizi çarptıysa. Çünkü burada daha da iyisini bulacaksınız.

BI KYO RAN

Geldik Uzakdoğu'nun King Crimson'ına. Bi Kyo Ran, Crimson'un Red dönemi üzerine kurulmuş olan bir gruptur. Gitarist Kunio Suma olayı abartarak gitar çalarken Robert Fripp'in ruhunun içine girdiğini söyler. Müziğini dinlediğinizde haklı olabileceğine dair şüpheler beliriyor kafanızda. İlk iki albümleri Bi Kyo Ran ve Parallax, "Red albümü üzerine çeşitlemeler" gibi kabul edilebilir. Ancak grubun geri kalanı Suma'nın ustalığını gösteremediği için çeşitli eleştiriler de almışlardır. Parallax bana göre en iyi albümleridir, bu albümdeki 21 küsur dakikalık değişken ve hafif tedirgin edici parçaları Suite Ran da en iyi parçaları. Bi Kyo Ran daha ziyade heavy progressive olarak kabul edilen ve KC'ın Red dönemi fanatiklerine mutlaka tavsiye edebileceğim bir gruptur.

SOCIAL TENSION

İşte Japonya'nın ELP'ı. Bu Japon trio, fena halde ELP'dan, özellikle de Keith Emerson'ın çalışmalarından etkilenmiş olan bir gruptur. Burada da keyboard'cu Nobuo Kodomo Endoh liderdir. Müzikleri ELP'den daha heavy olarak bile kabul edilir. Nitekim uzun ve karmaşık parçalar yaparlar. Son albümlerini 1990'da çıkarmış olan Social Tension, 80'li yıllarda halen keyboard merkezli bir trionun iyi müzik yapabileceğini gösteren bir örnek olarak kabul edilir progressive dünyasında.

AIN SOPH

Sizce ilk albümlerinin ismi "Ride On A Camel" olan bir grup kimden etkilenmiştir? Doğru tahmin ettiniz, şüphesiz ki her dev grup gibi, Camel'ın da, yol gösterdiği epey izdeşi vardır. İşte Ain Soph. Sadece Camel'dan değil, Canterbury ekolü olarak kabul edilen Caravan ve Soft Machine'den de derin izler taşıyan grup, Japonya'nın en iyi progressive rock gruplarından birisi olarak kabul edilir. 1978'deki ilk albümlerinden sonra dönem dönem progressive jazz'a da kayan çalışmalar yapmışlar ve Yozox Yamamoto'nun önderliğinde iyi eleştiriler alan albümler çıkarmıştır. Ben sadece Ride On A Camel ve Marine Menagerie (bu bir Star Trek hikâyesinin ismidir) albümlerini dinledim ama fazla iz bırakmadı. Normaldir çünkü Canterbury ekolü pek sevdiğim bir ekol değildir. Canım Camel çektiğinde de oturup Mirage'ı dinlerim zaten!

MUGEN

İşte benim Far East Family Band ile beraber favori Japon grubum! Bazı grupların yaptığı müzik, zarafeti, derinliği, senfonik alt yapısıyla sizi sarar ve büyüler. Örneğin Renaissance. Bu grupların müziklerinin sözlerini anlamak zorunda değilsiniz, müzikte kaybolursunuz. Mugen bu gruplardan birisidir işte. Sözler Japoncadır ama hiç önemi yok, müziklerinin derinliği inanılmazdır. Özellikle 1984 Moon Symphony albümleri. Mugen'in müziği çok güçlü senfonik progressive olarak kabul edilir. Öyledir de.

TERU'S SYMPHONIA

Henüz dinlemediğim ama en çok hürmet edilen, övgüyle bahsedilen Japon gruplarından biridir. Süper senfonik progressive olarak kabul edilirler. Renaissance benzerliği bu grup için de söylenir. Bununla beraber Marillion gibi neo-progressive gruplarından da etkileşimler taşıdıkları söylenir, 1988-91 arası albümler çıkarmışlardır.

KENSO

Gelelim Japonya'nın en ünlü progressive rock grubuna. Şimdiye kadarki tüm Japon grupları bir şekilde devlerden birinden etkilenmiş ve çok benzer müzikler yapmışlardır. Ancak Kenso, hiç bir kategoriye sokulamayan, kendisi bir ekol olan gruplardan kabul edilir. Zaten müzikleri de progressive fusion'dır. 1980-96 arası dokuz albüm çıkarmış olan Kenso, her albümde stilini değiştirebilmiş ve diğer Japon progressive gruplarından bahsedilirken "Kenso influenced" diye referans gösterilmiş ender gruplardandır.

Japon gruplarına baktığımızda, ağırlığın senfonik progressive'de olduğunu görüyoruz. En iyi gruplar da zaten senfonik progressive yapanlar. Bunun yanında Uzakdoğu'da en ciddi etkiyi gösteren grubun da King Crimson olduğunu görüyoruz. Japon gruplarının yarıya yakını, bir şekilde King Crimson'dan etkilenmişlerdir. Avant-garde rock da Japonya'da epey dinleyici edinmiş türlerdendir. Aslında Happy Family (KC'ı bilenler, hangi dönemden etkilendiğini hemen anlamış olmalılar!), Il Berlione (Kenso influenced), Novella (muhteşem senfonik progressive), Shingetsu (benim dinlemediğim bir diğer efsane. İlk dönem Genesis benzeri) gibi çok iyi progressive rock gruplarından da bahsetmek gerekir. Anlayacağınız Japonlar, progressive rock dünyasında bir ekol olmasalar da, çok sayıda iyi grup çıkarmışlardır ve camiada önemli yer tutarlar. Yani popüler kültüre katkıları sadece Pokemon veya (yine bizim nesil için unutulmaz olan) Voltran ile kısıtlı değildir. Size birşey diyeyim mi, aslında kimse Japonlar kadar zeki değil, her neslin bilinç altına bir şekilde kendilerini yerleştiriyorlar. Hem de tam zamanında, yani çocukken. Bir zamanlar G-Force vardı, sonra Voltran, şimdi Pokemon. Biz de hala Amerikalılara kızıyoruz, herkesi bir örnek yapmaya çalışıyorlar diye. Geçiniz yahu, onlar şimdi kendi arkalarını kurtarmaya çalışıyorlar!

Her neyse... Gelecek yazıdan itibaren progressive rock'ın anavatanı eski kıta Avrupa'ya kesin dönüş yapıp Almanya veya Hollanda'dan başlayabiliriz.

Müzikle kalın!


20 Ekim 2001, Cumartesi
Rush zirvesini buluyor: 2112

Progressive'den bir kez daha merhaba! Kaldığımız yerden devam etmeden önce, unuttuğumuz, atladığımız bazı noktalardan bahsedelim, hörmet edelim, sonra Rush'a devam edelim:

-- 96.2 Radyo Eksen'de "Progressive" başladı. Batuğ zaten duyurmuştu size ana sayfadan. Cumartesi geceleri saat 22:00'den itibaren, bu sayfalarda okuduğunuz grupları ve fazlasını Radyo Eksen'de dinleyebilirsiniz.

-- Senfonik rock'tan bahsederken unuttuğum çok iyi bir grubu, bir okuyucunun mesajıyla hatırladım; Electric Light Orchestra. Aslında Jeff Lynn'i 1990'ın süper grubu Travelling Wilburrys'e (doğru mu yazdım acep grubun adını? Roy Orbison ölmeden önce en son bu grupta boy göstermişti) acayip yakıştırdığım için, ELO bende daha soft/folk-rockvari bir imaja sahiptir ama 1972-75 arası çok sağlam senfonik parçalar da yapmışlardır. Kendilerine hörmet etmek boynumuzun borcudur.

-- Amerikan grupları benden intikam alıyor. Happy The Man'in inanılmaz güzellikte bir albümünü dinledim, albüm kendileriyle aynı ismi taşıyor. Bu adamlar sahiden Amerika'nın en iyisiymiş. Bunun yanında "Hadi ya, bunlar da mı Amerikalıydı?" dediğim bir sürü grup çıktı! Spock's Beard'den yeni şeyler dinledim lâkin fikrim pek değişmedi. Sadece basçılarının Chris Squire'ı hatırlatan epey iyi bir basçı olduğunu farkettim. (bkz. bir ve iki önceki yazılar.)

-- Yukarıda bahsettiğim süper gruplardan birisi Pavlov's Dog. Benim geçen haftaya dek İngiliz sandığım bu grup meğer Amerikalıymış, dolayısıyla şimdi ondan bahsetme zamanıdır. Pavlov's Dog'u progressive yapan, süper solistleri David Surkamp aslında. Surkamp'in sesi hiçbir yerde eşi benzeri olmayacak derecede ilginçtir. Geddy Lee'nin sesini alın, birkaç oktav daha inceltin ("yok daha neler, Geddy'nin sesi nasıl olur da incelir" demeyin, olmuş işte) işte size David Surkamp. Bu elemanların özellikle 75 tarihli ilk albümleri Pampered Menial çok iyi bir albümdür. İyi melotron kullanırlar ve müzikte kemânın özel bir yeri vardır. Bu albümdeki Julia ve muhteşem Song Dance, progressive dünyasında kült mertebesine erişmiş parçalar arasındadır. İkinci albümleri The Sound Of The Bell'de ise ayrılan davulcularının yerine Bill Bruford konuk davulcudur. Bu arada geçen sene Pavlov's Dog 2000 diye bir de toplama albüm çıktığını öğrendim fakat buralarda bulunur mu, bilmem.

Şimdi dönelim tekrar Rush'a

Geçen yazıda Caress Of Steel'de bırakmıştık ve sırada da Rush'ın ilk zirvesi 2112 vardı.

2112: Rush'ı süper grup mertebesine getiren ilk albüm. Bir önceki albümlerini "standart hard rock ile prog. rock arası geçiş" olarak gören çok bilmiş eleştirmenler bile 2112'nin önünde saygıyla eğilmişlerdir. Pek çok Rush fanatiğinin müzikte gidilebilecek son nokta olarak gördüğü 2112, Neil Peart'ın Ayn Rand ve Objektivizm felsefesi üzerine oturttuğu sözleriyle, muhteşem bir bilim-kurgu epiğidir. Sinemada "2001: A Space Odyssey" neyse, müzikte de 2112 odur.
Albümün açılışı, yaklaşık 21 dakika süren 2112'dir. Parçanın bir sürü alt bölümü vardır ama özellikle Temples Of Syrinx, unutulmaz olandır. Parça, tek bir bireyin, tüm Federasyon Gezegenleri'nin kültürünü elinde tutan Syrinx Rahiplerine karşı eski müziği keşfetmesine ve "sisteme uymaz koçum" şeklinde reddedilmesine dayanır. Adamımız müziğin güzelliğini, zarifliğini ve insanlık için neler yapabileceğini keşfeder ama Rahipleri aşamaz. Parçanın son bölümü "Grande Finale", Rahiplerin şu seslenişiyle biter;

Attention all Planets of the Solar Federation
We have assumed control.
We have assumed control.
We have assumed control.

Albüm şüphesiz ki sadece 2112'den oluşmaz, güzeller güzeli A Passage To Bangkok (Kolombiya'dan başlayarak Jamaika, Fas, Lübnan, Afganistan, Nepal, Tibet, Tayland şeklinde dolaşan bir alternatif kültür turunu anlatır - "We only stop for the best!")
Lessons, Twilight Zone, Tears ve Something For Nothing albümü tamamlayan parçalardır. Bunlar, Rush'ın 3 dakikalık kısa parçalara bir vedası gibidir ve bundan sonra Rush efsanesinin ikinci bölümü başlamaktadır.

ALL THE WORLD'S A STAGE: 2112 çıktıktan sonra aynı sene içinde bir turneye çıkan Rush, konser parçalarını biraraya getirir ve ilk live albümünü çıkarır.

A FAREWELL TO KINGS: Rush'ın diğer epik albümü A Farewell To Kings, Eylül 1977'de çıkar. Albüm, Xanadu ve Cygnus X-1 Book-I gibi iki olağanüstü parça daha içerir. Yanlarında da krema şeklinde, inanılmaz güzellikteki Closer To The Heart vardır.
Albümün açılış parçası A Farewell To Kings, Rush'ın yenilenen yüzünün kusursuzluğunu gösteren bir parçadır. Kısacık Madrigal, en az Yes'in Madrigal'i kadar iyidir (Madrigal, Ortaçağ'da halkın duygularını müziğe döktüğü kısa parçalarmış, Yes de Tormato albümünde muhteşem bir Madrigal'e sahiptir.)
Bir diğer güzellik olan Cindirella Man'den sonra, albümün ağır topu Cygnus X-1 gelir. Cygnus X-1, keşfedilen ilk kara deliğin ismidir. Bilim-kurguya gönülden bağlı adamımız Neil, daha Cygnus'un kara delik olduğu bilimsel olarak kanıtlanmadan, üzerine parça yazmıştır. Cygnus'un kara delik olup olmadığıyla ilgili olarak, ünlü fizikçiler Stephen Hawking ile Kip Torn'un 1 yıllık Penthouse aboneliğine bahse girdiğini okumuştum bir keresinde. Sanırım 80'lerin başında Cygnus'un "keşfedilen ilk karadelik" olduğu kanıtlandı ve Kip Torn o seneyi Penthouselarıyla mutlu geçirdi. Cygnus X-1'de uzay gemisi Rocinante ile dolanan astronotumuz kara deliğe yakalanır ve yutulur;

The x-ray is her siren song
My ship cannot resist her long
Nearer to my deadly goal
Until the Black Hole ---
Gains control...

Spinning, whirling,
Still descending
Like a spiral sea,
Unending

Sound and fury
Drowns my heart
Every nerve
Is torn apart...

(to be continued)

Alttaki bu "to be continued" ibaresi bir sonraki albüme hazırlar dinleyicileri, çünkü hikayenin devamı orada olacaktır.

HEMISPHERES: Ekim 1978'de, bildiğimiz popüler müzik tarihinin gelmiş geçmiş en iyi albümlerinden, hatta ilk 3 albümünden birisi olan Hemispheres çıkar. Bu albüm bana göre Rush efsanesinin doruk noktasıdır. Rush fanatikleri içinde Hemispheres'i Best of Rush olarak gören epey insan olduğunu da, İnternet'teki yazışmalarım sayesinde anlamıştım. İki uzun, iki de kısa parça içeren Hemispheres'teki her nota, her söz kusursuzdur. Kısalardan Trees, asla unutulmayacak bir Rush klasiği halini almıştır.

There is unrest in the forest,
There is trouble with the trees,
For the maples want more sunlight
And the oaks ignore their pleas.

Bu şekilde başlayan parça, ormanda eşit güneş ışığı isteyen ağaçların mücadelesini anlatır. Eleştirmenler bu parçada çok sağlam politik göndermeler olduğunu söylerken, Neil Peart'ın yorumu "yok yahu ne politikası, bu sözler çizgi film seyrederken aklıma geldi" şeklinde olmuştur.
Diğer kısa parça Circumstances, albümün diğer muhteşem parçaları arasında fazla dikkat çekmez ama çok sağlamdır.
Ve gelelim La Villa Strangiato (An Exercise in Self-Indulgence)'ya... 10 dakikalık bu enstrümantal parça, inanılmaz bir ustalık gösterisidir. Rush'ın neden üç kişi devam ettiği ve başka bir elemana ihtiyaç duymadıkları, bu parçada âşikar şekilde açıklanmaktadır: Bu düzeyde bir kimya, başka hiçbir yerde yoktur!
Albümün açılış parçası Cygnus X-1 Book II ise yine 20 dakikaya yakın süren apayrı bir olaydır. İlkinin bıraktığı yerden alan parçanın hikayesi, Neil Peart'ın çalışmaları içinde bir zirvedir. Kara deliğin yutmuş olduğu Rocinante gemisi, zamansız ve mekânsız bir ölümsüzlük beldesine gelmiştir. Burada aklı simgeleyen Apollon ve duyguları simgeleyen Dionysos, insanlığın kaderini ellerine almak için çatışmaktadır. Apollon insanları akla davet eder;

I bring truth and understanding,
I bring wit and wisdom fair,
Precious gifts beyond compare.
We can build a world of wonder,
I can make you all aware.
I will find you food and shelter,
Show you fire to keep you warm
Through the endless winter storms.
You can live in grace and comfort
In the world that you transform.

İnsanlar Apollon'u dinler, teknik olarak çok gelişirler, şehirler, binalar inşâ ederler ancak bir gün gelir, herşey anlamsızlaşmaya başlar. Bir eksik vardır hayatlarında. O zaman devreye Dionysos girer;

"I bring love to give you solace
In the darkness of the night,
In the Heart's eternal light.
You need only trust your feelings;
Only love can steer you right.
I bring laughter, I bring music,
I bring joy and I bring tears.
I will soothe your primal fears.
Throw off those chains of reason
And your prison disappears."

Bu defa insanlar şehirleri boşaltır ve doğaya gider... Müzik, dans, aşk ve şenliktir artık hayatlarındaki herşey. Ta ki kış gelene, soğuk ve açlık yüzünü gösterene dek. Apollon ve Dionysos, insanın bölünmüş ruhunun temsilcileridir, bunlar birbirinden habersiz yarı-küreler gibidir (hemispheres). Kara deliğin yutmuş olduğu adamımız, Olympos'da Apollon ve Dionysos'un yanında belirir ve onlara gözlemlerini anlatır. Apollon ve Dionysos etkilenir, aşağıya şüphe ve korku tarafından gölgelenmiş dünyaya bakarlar ve kararlarını verirler;

Looking down from Olympus
On a world of doubt and fear,
Its surface splintered
Into sorry Hemispheres.

They sat a while in silence,
Then they turned at last to me.
"We will call you Cygnus,
The god of Balance you shall be."

Parçanın en sonu, zihin ve kalbin mükemmel bir bütün (sphere) şeklini almasını anlatır;

The Sphere: A Kind of Dream

We can walk our road together
If our goals are all the same.
We can run alone and free
If we pursue a different aim.
Let the truth of love be lighted,
Let the love of truth shine clear.
Sensibility, armed with sense and liberty,
With the Heart and Mind united in a single perfect Sphere.

Hemispheres, progressive rock'ın zirvelerinden birisi olarak yerini almıştır ve 90'larda İsveç gruplarının yaptığı müzikten daha iyisinin şu sıralarda yapılamadığını düşünürsek, daha iyisinin yapılmasının çok zor olduğu sarsılmaz bir zirve olarak kalacaktır.

PERMANENT WAVES: 1 Ocak 1980'de Rush, hayranlarına muhteşem bir yılbaşı armağan verir; Permenant Waves. Rush'çıların kayda değer bölümü için en iyi albüm budur. Albümde daha öncekilerdeki gibi 20 küsur dakikalık parça yoktur ama muhteşem güzellikteki Jacob's Ladder (bu isimde bir de film vardı ve o da muhteşemdi arkadaşlar, hatırlayan var mı?) ve Natural Science, 10'ar dakikaya yakın süren parçalardır.
Albüm ayrıca iki süper klasik içerir; Freewill ve Spirit of Radio. Özellikle Spirit of Radio, bir şekilde eline gitar alan herkesin mutlaka takıldığı bir parça olmuştur. Albümün zirvesi olan Natural Science, yine birkaç alt bölümden oluşur. Zaten bu durum artık alışılageldik bir durumdur, sürekli değişen ve asla sabit kalmayan parçalar... Natural Science'in alt bölümlerinden Permanent Waves'de Neil Peart (ki artık kafayı quantum fiziği ile kırdığı belli olmaktadır) bilimi doğayla kıyaslar, sanatı ise ticari kampanyalar olarak değil, kişisel bir ifade aracı olarak görmek istediğini belirtir;

Permanent Waves

Science, like nature
Must also be tamed
With a view toward its preservation.
Given the same
State of integrity,
It will surely serve us well.

Art as expression,
Not as market campaigns
Will still capture our imaginations.
Given the same
State of integrity,
It will surely help us along.

MOVING PICTURES: Rush'ın ikinci döneminin kapanış albümü Moving Pictures, Şubat 1981'de çıkar. Bu albüm Rush'ın en temel, en popüler albümlerinden birisi olmuştur. Genelde Rush'ı yeni tanımak isteyen kişilere tavsiye edilen referans albüm budur. Albümde bir Tom Sawyer vardır arkadaşlar, cidden bu parça da sözcüklerle anlatılabilmenin ötesine geçer. Tom Sawyer, ancak dinlenip sindirilebilecek bir fenomendir. Bir kez daha üç kişiyle oluşturulabilecek orkestral yapının zirvesindedir bu parça...
Albüm ayrıca Limelight, Red Barchetta, Witch Hunt gibi klasikleri içerir, önemli özelliklerinden birisi, son uzun Rush parçası 11 dakikalık Camera Eye'ı da içermesidir. Bundan sonraki albümlerde Rush daha kısa ama sağlam yapılı ve melodili parçalara yönelecektir. Bunun ilk sinyalini de yine 1981'de çıkardıkları EXIT… STAGE LEFT'de verirler. Bu live albümde Cygnus serisi gibi uzun parçalar yoktur, sadece Xanadu'nun 12 dakikalık bir versiyonunu çalarlar.

Bundan sonrası, Rush'ın üçüncü dönemi olacaktır.


levto99@hotmail.com


22 Eylül 2001, Cumartesi

Merhaba arkadaşlar! Oturup bir tez yazalım, bir MS Degree'miz daha olsun diye uğraştığımız şu dönemde bir sürü gelişme oldu ve bir sürü konu birikti. Önce biraz aklımda biriken güncel konuları temizleyeyim, sonra Amerikan gruplarına geçelim;

-- Avrupa Şampiyonası ve batug.com: Şimdi herkese tek tek mesaj göndermeye üşendiğim için (bkz. bir önceki yazıda bahsettiğim sebatsızlık ve plansızlık sendromum) buradan tüm batug.com yazarlarına teşekkürlerimi iletiyorum. Avrupa Şampiyonasındaki hemen bütün maçları (sadece Türkiye'ninkileri değil) müthiş keyifli yazdılar ve ben turnuva boyunca gazete falan okumaya gerek görmedim (okusam tepem atacaktı büyük ihtimalle, Çetin Altan'ın da bahsettiği anlatım hamaseti karşısında.) Herkese bir kez daha teşekkür!

-- Amerika'da olanlar: "Bu adamlar progressive rock'tan anlamaz" dedim, sonra başlarına gelmeyen kalmadı. Amerikan gruplarına fazla yer ayırmayacağım, zaten pek müzik dinleyecek halleri olmasa gerek. Her ne kadar nitelikli müzik her derde deva olabilse de…

-- En sonunda Spock's Beard'ü dinledim (bkz. bir önceki yazı.) Bunun önyargıyla ilgisi yok arkadaşlar, bu progressive rock değildir ya! Foo Fighters dinlediğimi sandım uzun bir süre, kaldı ki Foo Fighters'ın video klipleri çok eğlencelidir. Geçiniz.

-- Blues Brothers yine Türkiye'ye geldi: Büyük güzellik oldu bu. İlk BB'yi 47 (kırk yedi) kere seyretmiş ve tüm replikleri ezberlemiş biri olarak (Jake, Jake are you sure this is the place?) daha ilk konserlerine İzmir'e gittim tabii. İzmir müthiş keyifli bir şehir olmuş, benim gibi bırakanlara inat. Konser de müthiş keyifliydi. Gerçi orijinal filmden sadece Steve "Colonel" Crapper ve Alan "Fabulous" Rubin vardı ama olsun, onlar da yeter.

-- James, Leonard Cohen klasiği "So Long Marianne"i yorumlamış. Tabii kimse Ustaların Ustası gibi olamaz ama denemeleri bile güzel. Zaten "Getting Away With It" de bayağı güzel parça olduğu için James ile yakinen ilgilenmenizde yarar görüyorum.

Evet, gelelim Amerikan progressive rock gruplarıyla ilgili kısa bölümümüze.

Mirthrandir

Duyduğum kadarıyla bu adamlar isimlerini Tolkien'den almışlar. Tolkien'in ilk 35 sayfasında içi acayip sıkılıp bırakanlar arasında olduğum için bilemiyorum (Ben Kara Kule'ciyim, Silahşör Roland ve arkadaşları tercihimdir.) Mirthrandir "For You The Old Women" isimli 1975 tarihli çok iyi bir albüm ve o albümde "Conversations With Personality Giver" gibi inanılmaz güzellikte bir parça yapan gruptur. Bu parça gerek girişi, gerek içeriği, gerekse parça içi değişimler ve müzisyenlerin ustalığı gibi pek çok faktörden dolayı "progressive rock nedir?" sorusuna verilebilecek "standardize numune"dir. Müziğin sürekli değişen, bir durup bir hızlanan multi-melodik yapısı ve John Vislocky'nin güçlü vokalleriyle Mirthrandir, pek çok eleştirmene göre Amerika'nın "bu herifler progressive rock yapamaz" eleştirilerine bir cevabıydı. Grup Yes'ten etkilenmişti ama müzikleri Gentle Giant'a kayıyordu. Bununla beraber karmaşık melodik yapının iyi koordine edilmemiş olması gibi bazı eleştiriler de aldılar. Mirthrandir'in birkaç albümlük ömrü daha olsaydı, daha iyi bir yer edineceği kesindi progressive rock tarihinde.

Black Sun Ensemble

İşte benim favori Amerikan progressive rock grubum. Gitarist Jesus 'Dagan' Acedo ve grubu. Yanlış hatırlamıyorsam Arizona merkezli bir gruptur bu ve son derece iyi albümleri vardır. Kendileriyle aynı adı taşıyan ilk albümlerini 1986'da çıkarmışlardır. En iyi albümleri benim de favorim olan Lambent Flame (1991) ve Elemental Forces'dır (1992). Parçaların çoğu Jesus Acedo ile solist Odin Helgison'a aittir. Bu arada grupta Funny Bunny, Ratshit gibi müstesna şahsiyetler olduğunu da söylemeden geçemem. Grup, Jesus ile solist Odin'in çevresinde döner, Odin'in sesi biraz kontrolsüzdür ama BSE'nin müziği çok kategorize edilebilir ve kontrollü müzik olmadığı için birbirlerine çok yakışırlar. Örneğin "Celestial Cornerstone" jazz'a kayan bir progressive rock harikasıyken, "Three Picks In A Bottle" Ravi Shankarvari uçurucu bir multi-sitar parçasıdır. Bununla beraber Black Sun Ensemble, Amerika'da bile çok bulunabilir değildir, bir yerlerden ulaşabilirseniz kaçırmayın derim.

Diğerleri

Şimdi doğrusunu söylemek gerekirse basitçe "diğerleri" şeklinde geçiştirilmesi günah olan gruplar da var burada ama heyhat, Amerikan progressive rock stili ile ilgimiz bu kadardır. Bu acımasızlığı ve umursamazlığı bir de İtalyan progressive rock ekolünde yapacağım zaten (ya da bu konunun üstadı olan tanıdıklarıma yazdırırım. İtalyan ekolünü sevmediğim için "cahil" olarak adlandırılıyorum zaten onlar tarafından.)

Djam Karet: Genelde enstrümantal prog. rock-avantgarde/atmosferik rock olarak kabul edilirler. İlk albümlerini 1982'de çıkaran, en son 99'da bir Live albüm çıkaran Djam Karet, "love it or hate it" tipi bir gruptur, ortası yoktur. Bazılarına göre Amerika'nın gelmiş geçmiş en iyi 5 progressive rock grubundan biri, bazılarına göre de Amerika'nın en abartılmış 5 progressive rock grubundan biridir. Ben dinlemeyi deneyip pek ısınamadığım için sevdiklerine bağışlamayı tercih ediyorum.

Happy The Man: Olasılıkla en iyi Amerikan progressive rock grubu. Yes-Gentle Giant-Genesis'den etkilenen ve progressive'den new-age'e dek kayabilen müzik yapan bir gruptur. Aslında herhangi bir progressive rock grubu için "Yes veya Genesis benzeri" ibaresini gördünüz mü, o grupla ilgilenmek gerekir. Kaldı ki, HTM için bunların yanında "Gentle Giant influenced" da denir kaynaklarda. Stüdyo albümlerinde sadece birini dinleyebildim, Yes'in Fragile dönemine benzer bulmuştum. Pek çok eleştirmen Amerika'da HTM'yi rakipsiz görür. Bu arada klavyecileri Kit Watkins'in de solo çalışmalarıyla epey bir dinleyici kitlesi olduğunu belirtelim.

Bunların dışında isimleri daha öne çıkmış gruplar arasında Cathedral, Zazen, Yezda Urfa, Grits bulunur. Heavy-progressive'de ise benim de çok tuttuğum Shadow Gallery ve Magellan ön plandadır. Shadow Gallery'nin müziğini Dream Theatre'dan daha çok tuttuğumu söylemiştim, bu tabii ki teknik üstünlük anlamında değil, Heavy Progressive camiasında kimse DT üyeleri ayarında ustalık sergileyemez ama bu ustalık biraz fazla kompüterize geliyor bana, Shadow Gallery'de ruh daha fazla (bkz. Alaska.)

KANADA GRUPLARI

Geldik en önemli bölümlerden birisine. Kanada grupları dendiğinde tek bir gruptan bahsedeceğimiz herhalde aşikardır. Bize Celine Dion, Bryan Adams gibi işkence odakları bahşeden Kanada'dan öyle bir grup çıkmıştır ki, yüz Celine Dion'un yapacağı tahribattan koruyabilecek bir sığınak gibidir (Allah korusun, yazdıktan sonra farkettim, bu hatundan 100 tane olsaydı ne yapardık, birisi bile yeterince sinir katsayımızı arttırdı zaten. Brrr...)

RUSH: Temples Of Syrinx

Sene 1990. Üniversiteye yeni başlamışız, artık Queen ve Moody Blues falan kesmiyor, Michael McDonald ve Spyro Gyra ile pop-jazz'a kaymaya başlamışız, "lavuklaşmayalım, rocktan şaşmayalım, biraz kendimizi toparlayalım" diye takılacak bir grup arıyoruz. Santana ve The Band ile yakinen ilgiliyiz. Bu ahval ve şerait içinde bir arkadaşın Karşıyaka'daki evinde yayılmış, TRT'de Rock Saati'ni izliyoruz... (Burada bir parantez açmak lazım: 90'ların başında gerçekten kaliteli müziğe alıştıysak, bunda TRT'de görmeyi beklemediğimiz derecede kaliteli programlar yapan Şener Yıldız ve Serdar Öktem'e [soyadından emin değilim, umarım başka bir Serdar ile karıştırmamışımdır] çok şeyler borçluyuz. Şunu söyleyebilirim ki, şu anda ortada bir kamyon kanal varken, cnbc-e hariç, bu derecede kaliteli müzik programı yok halen. İkisine de hörmetler.)
Neyse, bir klip başlıyor. Bir stadyum konseri, ilgisiz gözlerle seyretmeye başlıyoruz. Müzik hayret edilecek derecede sağlam ve iyi melodik yapıya sahip, solist hem bas çalıyor hem de çok ayırt edici, güçlü bir vokali var. Ama o davulcu ne öyle? Adam yerinde durmuyor. İnanılır gibi değil, bu herifin 8 kolu falan olmalı. 5.5 dakika süren klip bittiğinde ikimiz de nefes almayı bile unutmuş durumdayız ve birbirimize soruyoruz, "bu neydi ya?" (Bunu bir de 10 sene sonra Matrix bitip de salonun ışıkları yandığında yaşadık!)
Bu, Rush'ın "A Show Of Hands" albümünden "Marathon"un klibiydi. "Marathon", bizim için bu gezegende yapılmış olan en kaliteli müziği tanımaya açılan bir maratonun giriş kapısıydı.

Rush'ın müziği, kusuru olmayan, hemen hemen "insanüstü" kabul edilebilecek bir yapıdır. Nitelik üzerine inşa edilmiş bir tapınaktır yani.
Bir arkadaşım, Leonardo da Vinci için şöyle der: "Biz insansak, o neymiş? Yok bu adam insansa, biz neyiz?"
Aynı şeyi ben hep Rush için düşünürüm (bir de Yes): "Bu adamların yaptığı müzikse, diğerleri ne yapıyor? Yok diğerlerinin yaptığı müzikse, bunlar ne yapmış?
Üstelik bu müziği sadece üç kişi yapar: Geddy Lee (bas+vokal), Neil Peart (davul), Alex Lifeson (gitar).
Şimdi Rush'ı albüm albüm tanımakta yarar görmekteyim:

Rush (74)
Fly by Night (75)
Caress of Steel (75)
2112 (76)
All the World's a Stage (76)
A Farewell to Kings (77)
Hemispheres (78)
Permanent Waves (80)
Moving Pictures (81)
Exit: Stage Left (81)
Signals (82)
Grace Under Pressure (84)
Power Windows (85)
Hold Your Fire (87)
A Show of Hands (89)
Presto (89)
Chronicles Compilation (90)
Roll the Bones (91)
Counterparts (93)
Test For Echo (96)
Retrospective I (97)
Retrospective II (97)
Different Stages-Live (98)

RUSH: Rush 1970'de yola çıktığında, aslında işin içinde başka başka üyeler de vardı ama 3 sene içinde Geddy Lee, Alex Lifeson, John Rutsey üçlüsüne indirgendiler, önce 45'likler, sonra da 74'de ilk albümlerini çıkardılar: Rush. Aslında bu albüm Pre-Rush olarak kabul edilebilir çünkü bariz Led Zeppelin etkileri taşıyan bir hard-rock albümüdür. Finding My Way, Before And After, Working Man gibi sağlam rock parçaları içerir ama albümün ası What You're Doing'dir. Bu parça Rush'ın ileride daha neler yapabileceğini gösteren süper bir parçadır. Ancak bu albümde henüz Neil Peart yoktur, muhteşem lirikler yoktur, bunlar bir sonraki sene yerine gelecektir.

FLY BY NIGHT: Artık adamlarımız kadroyu tamamlamıştır: Neil Peart davuldadır! Bu üçlü, müzik dünyasında görülen en iyi kimyayı yakalamış kadrodur, Rush'ı ilk dinlemeye başladığımız yıllarda gitarda Steve Hackett veya Steve Howe tipi daha yumuşak bir gitarist olsa grup iyice inanılmaz olurdu falan diye ukalalık ederdik ama o zaman Rush'ı oluşturan kimya olmazdı, bunu sonradan anladık. Blues Brothers Band için filmde "idrarı benzine çevirebilen müzik yapan grup" denir ya, Rush'da bunu yapar işte. Hatta bu kimya değil, simyadır resmen!
Albüm Anthem ile açılır, bu parça ve bir sonraki Best I Can bir önceki albümden esintiler taşır. Ancak Beneath, Between and Behind'da Rush'ın yenilenen yüzü iyice aşikardır; yerinde durmayan, inanılmaz dinamik bir davul. 8,5 dakikalık By-Tor and The Snow Dog ise Rush'ın prog. rock dünyasına girişidir. Bu parça aynı zamanda Neil Peart'ın bilim-kurgu ve mitoloji kaynaklı liriklerinin ilk örneğidir. Özellikle Asimov, LeGuin, Philip K. Dick gibi yazarları yutmuş olan Neil, bilim-kurguya olan düşkünlüğünün yanında Conan kültüründen örnekler taşıyan By-Tor tipi lirikleri de çok sever aslında. Albümün iç kapağında yazdığına göre parçadaki By-Tor Geddy Lee, Snow Dog ise Alex Lifeson'dur! Bir sonraki parça Fly By Night, artık bir Rush klasiği haline gelmiştir. Making Memories muhteşem melodik yapısıyla, Rivendell yumuşaklığıyla, In The End ise girişteki Anthem ayarında sağlamlığıyla gönlümüzde yer etmişlerdir. Fly By Night, nispeten daha hafif bir Rush albümü olarak her zaman, her yerde, her şartta dinleyip keyif alınabilecek bir albümdür.

CARESS OF STEEL: Şubat 1975'de çıkan bir önceki albümden 8 ay sonra, Ekim 75'de Caress Of Steel çıkar ve artık muhteşem Rush ekolü başlamıştır. Albüm 5 parça içerir, ilk üçü Bastille Day, I Think I'm Going Bald ve Lakeside Park birbirinden güzel parçalardır ama özellikle daha önce gözden kaçırdığım "I Think I'm Going Bald - Galiba Kelleşiyorum"u iki sene önce dinlerken dağılmıştım, "bu herifler nasıl bizim hayatımızı böyle özetleyebilmiş" diye:

I looked in the mirror today;
my eyes just didn't seem so bright.
I've lost a few more hairs.
I think I'm going bald,
I think I'm going bald.

Seems like only yesterday
We would sit and talk of dreams all night,
Dreams of youth and simple truths.
Now we're all so involved,
So involved with life.

I walk down vanity fair,
Memory lane ev'rywhere
Wall Street shuffles there,
Dressed in flowing hair.

Once we loved the flowers,
Now we ask the price of the land.
Once we would take water,
But now it must be wine.
Now we've been and now we've seen
What price peace of mind.
Take a piece of my mind.

My life is slipping away.
I'm aging every day.
But even when I'm grey,
I'll still be grey my way.

Bu parça, zamanında haftasonları dağlarda tepelerde kamp ateşi başında yaşamı sorgularken şimdi, iş, güç, hisse senedi, evlilik, bebek bezi vs. gibi kavramlardan başka bir şeye kafası basmayan, şu anda 30'larının başındaki elemanlara ithaf edilmiştir (İzmir'de bunu üzerine alınacak pek çoğunu tanıyorum, hehehe).

Albümdeki parçaların ikisi, su katılmamış progressive rock parçaları olarak unutulmazlar arasına girerler: Necromancer ve Fountain of Lamneth. Bunların ilki 12.5, ikincisi 20 dakika sürer ve kelimelerle anlatılamazlar. Bu konuda ciddiyim, bu parçaları dinlemeden ne olduklarını anlamak mümkün değildir, o yüzden sözün bittiği bu yerde saygıyla sükut ediyoruz.

Gelecek Yazı: Rush, zirvesini buluyor 2112!


29 Ağustos 2001, Çarşamba

Autobiography Of A Supertramp

Geçtiğimiz günlerde batug.com'da Selim Ataz'ın harika yazısıyla Beyaz Gölge'yi hatırlayan ve "ooof of" şeklinde iç geçiren neslin bir özelliği daha vardır:
"Take look at my girlfriend, she's the only one i've got" mısralarını duydukları anda yüzlerine müthiş keyifli bir gülümseme yerleşir ve kendi kendilerine "I'm a winner, I'm a sinner - do you want my autograph" falan demeye başlarlar.
Siz (yeni nesil) tabii Britney Spears bakire mi değil mi, Jenifer Lopez'in popo ölçüsü ne kadar, Eminem'in şarkı sözleri ne kadar fütursuz falan gibi mühim konularla ilgilendiğinizden (Türk popu mu? Ne popu?) şimdi "ne diyor bu yaşlı adam?" der, geçersiniz. Ama o neslin hayatındaki en büyük güzelliklerden birisidir Breakfast In America.
Tüm müzik tarihinin en iyi melodik prog-rock parçalarını yapan gruptan gelir: Supertramp.

"Joint"ten doğdular(!)

Bu grup, Rick Davies'in 1969'da tanıştığı bir Hollandalı milyonerin sponsorluğunda kurulmuştu (bu sıralarda Rick Davies'in çaldığı grubun adı "The Joint" idi!) Roger Hodgson'u da içeren grubun adı başta az daha "Daddy" oluyordu (karizmayı en başta bırakıp yola çıkıyorlarmış, direkten dönmüşler) fakat bahsi geçen milyonerin önerisiyle ve "The Autobiography of A Supertramp" adlı eserden hareketle, Supertramp oldular.
Grup iki albüm çıkardı, ilgi görmedi, sağa sola epey borçlandı, sonra da dağıldı! Ancak iki sene sonra Hodgson ve Davies, aralarına gerçek şov adamı John Helliwell'i de alarak tekrar bir grup topladılar ve 1974'de ilk çıkışlarını gerçekleştirdiler: Crime Of The Century. Bu albüm, "School" gibi olağanüstü bir açılış parçasına, "Crime Of The Century" gibi görkemli bir kapanış parçasına sahip, arada "Dreamer" gibi bir Supertramp klasiği de içeren müthiş bir albümdü. Ardından gelen "Crisis? What Crisis?" (benim en sevdiğim albüm kapaklarından birine sahiptir-sağda) ve "Even In The Quietest Moments" albümleri, "A Soapbox Opera", "Even In The Quietest Moments", "Babaji" (az bilinen Hintli gurunun adına yapılan parça), "Give A Little Bit" gibi, hem duygu yoğunluğu, hem melodik yoğunluk açısından zirvede gezinen parçalar içeriyordu.
Sonra "Breakfast In America" geldi. Bu albüm, punk müziğin yükselmeye başladığı ve prog-rock müzisyenlerinin dinozor muamelesi görmeye başladığı dönemde parlayan bir yıldız gibidir ve punk gibi saldırgan ve sevimsiz bir müziğe karşı yoğun ve nitelikli müziğin nasıl olduğunu anlatan anıt-eser olarak kabul edilebilir.
"Breakfast In America"ya bir girenin bir daha çıkabilmesi mümkün değildir. Mutlaka takılınacak bir parça vardır. Benim için bu, "Goodbye Stranger" olmuştu. Halen de "Goodbye Stranger"ı Supertramp'ın en iyi 3 parçasından birisi olarak kabul ederim. Albümde, "Breakfast In America" ile efsanevi "Logical Song" da müthiş birer hit haline dönüşmüşlerdi. Albümün en iddiasız parçası "Oh Darling" bile Rick Davies ile Hodgson'un müthiş uyumunu gösteren bir melodi harikasıydı.
1979'da çıkan bu albümden sonra rock dünyasının en iyi live albümlerinden biri olarak kabul edilen "Paris" ve Roger Hudgson'lu son albüm "Famous Last Words" geldi. Bu albümdeki "Know Who You Are", dinleyeni alt-üst edecek bir kişilik sorgulamasıdır örneğin. Roger Hodgson'un ayrılmasından sonra Supertramp bitti zannedenler, 1985'de olağanüstü "Brother Where You Bound" ile karşılaştılar. Bu albümdeki "Brother Where You Bound", 16 küsur dakika sürer ve Supertramp'in "progressive" tanımına en uygun parçasıdır. Bu albümden sonra grubun beyninin Rick Davies olduğu iyice aşikardır artık. Roger Hodgson ise solo albümler çıkarır, 88 yazındaki "London"u unutmayız örneğin (o ne yazdı arkadaşlar ya, son kaliteli yaz müziğini o sene dinlemiştik lisedeyken, An "Englishman In New York", "London", Black'in "Wonderful Life"ı, Terence Trent D'Arby'nin "Rain"i birarada.)
1997'de çıkan son stüdyo albümleri "Some Things Never Change", bazı şeylerin gerçekten asla değişmeyeceğinin garantisi gibidir; Supertramp'in olağaüstü zariflikteki, melodik, karmaşık müzik yapısı gibi. Albümde "Some Things Never Change" ve müthiş güzellikteki "Sooner Or Later" lokomotif parçalardır.
İşte seneye İstanbul'a konsere beklediğimiz grup, böyle bir gruptur. Şimdi biz açıkhavanın önüne çadır kurmayalım da kim kursun?

"Be In My Video"

Arkadaşlar, şimdi birşeyi itiraf etme zamanıdır. Bu yazı dizisi artık fena halde kontrolden çıktı. Hayatımın hiçbir döneminde düzenli, sebatlı, prensipli bir insan olma iddiası taşımamışımdır lakin bu yazı dizisine başlarken kafamda belli bir şablon vardı, "işte şunlardan bahsederim, oradan şu konu başlığına geçerim" falan gibi. Gel gör ki, yazı artık kendisini yönetmeye başladı ve beni de bir piyon şeklinde kullanıyor. Örneğin şimdi sıra, durup duruken Frank Zappa'da.
Psychedelic alt türünden bahsederken adını anmıştım ama Zappa'yı hiçbir tarafa koyamazsınız ki? Hiçbir tarafa koyamayacağımız için, herhangi bir zaman Zappa'dan bahsedilebilir aslında.
Zappa müzik hayatı boyunca 50'ye yakın albüm çıkarmış (toplamalarla falan 70'i bulur) ve her birinde de stilini değiştirmiş bir adam. Teenagerlar için aşk şarkıları da olan, "Jazz From Hell" gibi eleştirmenlere göre insan kulağının ulaşabileceği en tuhaf noktalara uzanmış albümleri de olan bir adam. Bana göre Zappa'nın en önemli özelliği, "mizahı nitelikli müzik ile en iyi kaynaştıran müzisyen" olmasıdır. Zaten Zappa'ya olan ilgim, en bilinen Zappa parçalarından olan "Be In My Video"nun bir konser performansını izleyip mest olunca başlamıştı. Adamlar sahnede kafadan eğleniyorlardı. "Böyle eğlenirken bu derecede nitelikli birşeyler yapabilmek gerçekten büyük iş" diye düşünmüştüm (Sinemadan bir örnek: Arkadaşlar, her ne kadar yüzlerce kere TV'de oynadıysa da, Tosun Paşa'yı her seyredişimde çok eğlenirim. O filmdeki hamam sahnesi kült sahnedir örneğin.)
Şimdi sizi birkaç Frank Zappa parçasının isimleriyle baş başa bırakıyorum, bakın bakalım başka gruplarda veya müzisyenlerde böyle parçalar bulabilecek misiniz?

-- Call Any Vegetable
-- America Drinks & Goes Home
-- What's The Ugliest Part Of Your Body?
-- Prelude To The Afternoon Of A Sexually Aroused Gas Mask
-- My Guitar Wants To Kill Your Mama
-- Why Does It Hurt When I Pee?
-- The Rejected Mexican Pope Leaves The Stage Undaunted
-- Sexual Harrassment In The Workplace
-- Broken Hearts Are For Assholes

Zappa'dan bir şarkı sözü örneği:
"Watch out where the Huskies go
Don't you eat that yellow snow!"

Sizce neden bahsediyor olabilir? (İpucu: Parça, &quo