NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ

O DEDİ, BU KODU!

KNICKS TARİHİNDEN

TRANSITION
NBA'den kısa kısa...

ENCORE
Haftanın lafı, gafı ve safı...
NBA WALLPAPERS


TÖRKİŞBASKETBOL

YUROBASKET


COURTSIDE

Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler vs.

sixth man

PROGRESSIVE
Levent GÖKGÜNNEÇ

JETHRO TULL ve
İtalyan ekolüne giriş


19 Haziran 2002, Çarşamba

Selam arkadaşlar. Artık yaşamın benimle nasıl oynadığını anlamış bulunuyorum. Amerikan gruplarından bahsederken "bu herifler prog. rock yapamaz" dedim, sonra Djam Karet, Happy The Man gibi Amerikan gruplarından müthiş şeyler dinledim. Eloy'u incelediğimiz bir önceki yazıda, "Ocean-2'nin, ilkinin ruhunu yakalamış olmasına ihtimal vermiyorum" dedim, hemen sonra Ocean-2'yi buldum ve dinledim. Albüm inanılmaz. Uzun süredir bu kadar etkileyici bir albüm dinlememiştim. Özellikle kapanıştaki muhteşem "The Answer", Bornemann'ın tüm cevapları verip Eloy'a koyduğu olağanüstü bir nokta gibi görünüyor. Klaus-Peter Matziol'un bası ve Bornemann'ın gitarı, gerçekten ilk Ocean dönemindeki kimyayı yakalamış. Ah bir de davulda Rosenthal olsaymış! Sonuç, Bornemann'ın The Answer'da dediği gibi:

Bizarre
sublime
soreal
intensive
so bright
so clear
unique
superior

Böyle bir albümün 1998'de kaydedilmiş olması büyük güzellik. Herhalde bir daha stüdyo albümü çıkarmazlar ama belli de olmaz.

Şimdi gelelim yaşam ile aramızdaki oyunun yeni bir aşamasına. Madem oynamayı seviyor, ben de oynarım: Ben hayatım boyunca, bedava da verseler, Ferrari'ye binmem arkadaşlar. Hayatta olmaz. Ferrari'nin iyi bir araba olduğuna inanmıyorum, beş para etmediğine bahse girebilirim (hohoyt, bir dahaki yazıyı bir GT 355'den yazmam garanti artık).

Her neyse, madem Ferrari dedik, sırada İtalyanlar var, dolayısıyla ben yokum. Ancak İtalyan prog. rock ekolüne girmeden önce özel bir gruptan bahsedeceğiz - ki burada yine ben yokum.

Arkadaşlar, ıssız bir adaya düşsem yanıma alacağım ilk üç, 30 veya 300 albüm arasında hiç bir şekilde Jethro Tull albümü olmaz. Ha, elemanlar benim için tabii ki Modern Talking veya Madonna'dan önce gelir. (Şimdi bunu dedim ya, J. Tull da bana süper gelmeye başlar!) Dolayısıyla, Jethro Tull özel bölümü için sözü, Progressive köşemiz için İtalyan ekolünü de yazacak olan ve J. Tull konusunda uzman olan kardeşim Mert Gökgünneç'e bırakıyorum:

JETHRO TULL (Yazı: Mert Gökgünneç)

Jethro Tull'ın müziği, hard-rock, blues ve folk melodilerinin bir karışımıdır. Ian Anderson liderliğindeki grup, çizgisinden sapsa da, 1960'ların sonlarından bugünlere kadar gelebilmiştir.

Jethro Tull'ın kökleri, 1960'ların sonlarında patlayan British Blues akımına dayanır. 10 Ağustos 1947, Edinburgh-İskoçya doğumlu Ian Anderson'ın İngiltere'de bulunduğu ilk grubun adı The Blades idi. Bu grupta Michael Stephens gitarda, Jeffrey Hammond-Hammond basta ve John Evans davulda yer alıyordu. Bu grup, kulüplerde jazz, blues ve güney dans müziği karışımı bir müzik çalıyordu. Grup 1965'de önce adını John Evan Band, daha sonra John Evan Smash Band olarak değistirdi. 1967'nin sonlarına doğru Hammond-Hammond'ın yerine bas gitara Glenn Cornick gecti.

Londra'daki British Blues patlamasını yakından takip edebilmek icin grup Luton'a taşındı ve burada Anderson ile Cornick, gitarist Mick Abrahams ve davulcu Clive Bunker ile tanıştı. Aralık 1967'de dördü yeni bir grup kurdu. Önceleri farklı isimler kullandılar; Navy Blue ve Bag Of Blues gibi... 18. yüzyılda yaşamış ve modern tarım makinelerinin icadı ile geliştirilmesinde mühim rol oynamış bir çiftçinin adı olan Jethro Tull daha popüler ve akılda kalan bir isim oldu ve bu adı kullanmaya başladılar. Ocak 1968'de MGM Records'dan "Sunshine Day" adlı bir single çıkardılar. Single başarılı olamadı ama grubun Londra'daki Marquee Club'da oldukça popüler bir şekilde çalmasını sağladı.

29 Haziran 1968'de Hyde Park'taki Pink Floyd konserinde ön grup olarak çaldılar ve Ağustos ayındaki Sunbury Jazz ve Blues Festivali'nin yıldızı oldular. Yazın sonlarına doğru Island Records ile anlaştılar. Kasımda ilk albümleri "This Was" piyasaya verildi. Aynı ayın sonlarında Mick Abrahams grubu terketti. Grup, ileride Black Sabbath ile çalışacak olan Tony Iommi ile bir hafta çalıştı, Nice'in gitaristi Davy O'List'in ardından, Martin Barre ile anlaştı. Martin Barre'in çaldığı kadronun "Living in the Past" parçası İngiltere'de 3 numaraya kadar yükseldi. O yaz festivallerde çaldıktan sonra, bir sonraki albümleri "Stand Up" piyasaya verildi ve İngiltere'de bir numara oldu. Bu albümde Tull'ın ilk orkestra kullandığı parça olan "Reasons for Waiting" yer alıyordu (Orkestrasyon: David Palmer).

Grubun bir sonraki albümü "Benefit", blues esintileri olan son albümleri oldu. Bu albümde eski bir dost, John Evan (Evans olan soyadını Evan olarak degiştirmiş) klavyelerde kendini gösterdi (artık davul çalmıyor). Temmuz 1970'de grup Atlanta Pop Festivali'nde Jimi Hendrix, BB King ve Johnny Winter gibi isimlerle birlikte çaldı (200.000 kişinin önünde). Takip eden aralık ayında Cornick gruptan ayrıldı ve Anderson'ın çocukluk arkadaşı Jeffrey Hammond-Hammond basta gruba dahil oldu.

Bir sonraki yıl, rock dünyasının klasikleri arasında yer alan ve kimilerine göre Jethro Tull'ın zirve noktası olan "Aqualung" albümünü gerçekleştirdiler. Bu albümde Anderson (solda), Tanrı ve insan arasındaki ilişkiden bahsediyordu ve onun bakışına göre organize dinler bu ilişkiyi zedeliyordu. Albümde blues etkisi yoktu, hard rock ve folk aynı potada eritilmişti. Aqualung, ABD'de 7, İngiltere'de 4 numaraya kadar yükseldi ve bunu başarılı bir ABD turnesi izledi.

Clive Bunker evlenmek için grubu bıraktı (vay öküz!) ve yerine davula Barriemore Barlow geçti (John Evan Smash Band'de çalmıştı). 1971'in sonlarına doğru "Thick as a Brick" üzerinde çalışmaya başladılar. 1972'de çıkan albümün gazete şeklindeki plak kapağı epey ilgi uyandırmıştı. İlginç olan, uzun tek bir parçadan oluşan bu albümün İngiltere'de 5, ABD'de ise 1 numara olmasıydı. Bu, Jethro Tull'ın ABD'de İngiltere'den daha fazla sevilmeye başlandığının göstergesi olan ilk albümdü.

Haziran 1972'de yoğun talep üzerine grubun önceki singleları ve Carnegie Hall konserlerindeki parçalardan derlenen "Living in the Past" piyasaya verildi. Temmuz 1973'de çıkan "A Passion Play" albümü, parçaların uzunlukları ve karanlık lirikleri nedeniyle eleştirmenler tarafından topa tutuldu. Tüm eleştirilere rağmen albüm ABD'de 1 numaraya kadar yükseldi (İngiltere'de 13 numara).

Turneler ve konserlerle geçen 16 aydan sonra, Kasım 1974'de "Warchild" piyasaya verildi. Bu albüm, hiç gercekleşmeyen bir film projesinin ürünüydü. Hayranları Jethro Tull'ın normal süreli parçalara dönmesini memnuniyetle karşıladılar. Bir sonraki albüm, Eylül 1975'de piyasaya verilen "Minstrel in the Gallery" oldu.

Clive Bunker'ın ayrılmasından sonra çıkan dört albümde değişmeyen kadrodan Ocak 1976'da Hammond-Hammond ayrıldı ve yerine John Glascock geldi. Aynı yıl çıkan "Too Old to Rock'n Roll, Too Young to Die"'in ardından Mayıs 1977'de çıkan "Songs from the Wood" albümünde (ki bu, benim Tull'ı dinlemeye başladığım oldukça başarılı folk ağırlıklı bir albümdür) grubun orkestra kullanılan parçalarında yıllarca beraber çalıştığı David Palmer resmen bir üye olarak gruba katıldı ve klavyeli çalgıların başına geçti. (John Evan da var tabii klavye çalan.)

1970'lerin sonlarına doğru Jethro Tull kendini yepyeni bir müzik ortamının içinde buldu. Punk rock çılgınlığı etkisini gösteriyordu. "Repeat" adını verdikleri bir best of albümünden sonra, Nisan 1978'de "Heavy Horses", daha sonra 78'in sonbaharında double konser albümleri "Live-Bursting Out" piyasaya verildi. 1979 yılı grup için oldukça acı bir tecrübe oldu. "Stormwatch" albümünün yayınlanmasından beş hafta sonra, bir kalp ameliyati sırasında John Glascock hayata gözlerini yumdu. Yerine Fairport Convention'ın basçısı Dave Pegg alındı. Önceleri Ian Anderson'ın solo albüm olarak yayınlamayı düşündüğü "A", bir Jethro Tull albümü olarak yayınlandı. Bu albümde kemanda Roxy Music ve King Crimson'da da çalmış olan Eddie Jobson yer alıyordu. Başarılı olmayan bu albümün ardından Barlow, Evan, Palmer ve Jobson'in ayrılmasıyla Barre, Pegg, Anderson, davulda Gerry Conway ve klavyelerde Peter-John Vettesse ile neredeyse yeniden yapılanan Jethro Tull, geyik geyik albümlerle müzik yapmaya devam etti...

The Broadsword and the Beast - 1982
Under Wraps - 1984 (grubun en az satan albümü - o tarihe kadar)
Crest of a Knave - 1987 (Steel Monkey - puah!)
20 Years of Jethro Tull - 1988 ( 65-song boxed set )
Rock Island - 1989
Catfish Rising - 1991
A Little Light Music - 1992
Roots to Branches - 1995
J-Tull Dot Com - 1999

Bu arada 1989 yılında Grammy ödül törenlerinde Best Hard Rock/Metal Performance ödülünü "Crest of a Knave" ile kazandılar.

Not: Jethro Tull'ın blues dönemininden ziyade, "Aqualung"la başlayan ve "A" albümüyle son bulan bir dönem var ki... Gerçekten top-notch bir dönem. "Ya sev ya terket" gibi bir dönem yani. İşte bu dönemdeki albümler, gerçek progressive rock tanımıyla bir tutulabilir.


Evet arkadaşlar, işte Jethro Tull yazısı bu. Aklıma gelmişken, yukarıda Mert'in en sona koyduğu nota göre, ben "terket" bölümüne dahilim. Hatta diyebilirim ki, onun "puah!" şeklinde dışladığı "Crest Of A Knave" albümü ve o albümdeki "Budapest", benim Tull ile tek ilgimdir. Hem "Steel Monkey" de iyi parçaydı… Neyse, harbi Tull fanatiklerinin tepesini daha fazla attırmadan konuyu keselim. Jethro Tull'ı sevenlerine bağışlıyor ve yine hakkında çok fazla fikrim olmayan İtalyan ekolüne giriş yapıyorum.

Aslında İtalyanlarla aram altı ay öncesine göre çok daha iyi. Çünkü bir tarafından (Le Orme ile) giriş yaptım ve büyüleyici şeyler dinlemeye başladım. 2001'in bana getirisi, İtalyan prog. rock ekolü oldu yani. Şu anda da harıl harıl İtalyanları araştırıyor ve dinliyorum. Le Orme, Semiramis, Il Rovescio Della Medaglia, Banco, Maxophone, New Trolls, Deus Ex Machina, Devil Doll gibi süper gruplar var. Kısa süre sonra 96.2 Radyo Eksen'de bunları siz de dinleyeceksiniz. Lâkin İzmir'de 90'ların ilk yarısının efsane radyosu 103.5 Radyoaktif'te Mert, Contrappunti diye bir radyo programı yapmıştı ki, program tamamıyla İtalyan progressive rock ekolüne ayrılmıştı. Muhtemelen ülkemiz radyoculuk tarihinde bu kadar konsantre ve uzmanlaşmış bir radyo programı olmamıştır ve hâlihazırda da yoktur. Radyoaktif'teyken ben İsveçliler dışında birşey görmediğim için pek ilgilenememiştim ama şimdi İtalyan ekolünden bahsetmenin tam sırası.

Pek çok sağlam prog. rock eleştirmenine göre, progressive müziğin ulaşabildiği en zarif ve güzel nokta, 70'lerin İtalyan ekolüdür. Bu eleştirmenler, bırakın progressive'i, genel popüler müzik tarihinde 1970'lerde İtalya'da görülen cinsten bir yaratıcılık ve güzelliğin bir daha hiç görülmediğinden bahsederler.

Bu dönemde İtalya ile ilgili ilginç bir nokta, bu ülkede geniş kitleler tarafından takip edilen ve en popüler olan grubun Peter Gabriel's Genesis olmasıdır. Ama bundan daha ilginci, Van Der Graaf Generator gibi cidden ağır ve konsantre bir grubun da neredeyse "halk kahramanı" mertebesinde falan görülmesidir. VDGG ve büyük usta Peter Hamill, hiç bir zaman kalabalıklara yönelik müzik yapmamıştır ancak Roma'ya konsere gittiklerinde gördükleri ilgiden neredeyse boğulacaklarından ve 40.000 kişi gibi VDGG için müthiş sayılan bir kalabalığa konser verdiklerinden bahsedilir. Inter-rail yaptığım dönemde neredeyse kasaba kasaba dolaştığım İtalya'da bunu ben de gözlemiştim. Örneğin Brindisi'den Napoli'ye gittiğim trende tanıştığım sağlam elemanların hepsi bir şekilde VDGG dinlemişti. Ya da Genova'da alâkasız bir dar sokakta bulduğum bir plakçının tüm duvarları ve arşivi Peter Hamill ve VDGG resimleriyle doluydu. Eleman Türkiye'den geldiğimi öğrenince hörmet etti, çünkü ablası bir Türk ile yaşıyormuş. Ülen, prog. rock veya sanat yahut bilimde fazla iz bırakmıyor olabiliriz ama sonuçta biz de Battal Gazi'nin torunları olarak genlerimizi sağa-sola döküp saçmak suretiyle yeterince iz bırakıyoruz! Aklıma gelmişken off-season'da size bir Inter-rail gaz yazısı patlatayım da, batug.com efradı cümleten sırt çantalarını kapıp dolansın biraz.

Her neyse, sonuçta İtalyanlar için 60'ların sonuyla 70'lerin başında İngiliz progressive rock akımı gayet kabul gören ve sevilen bir akım olmuştu. İtalyan grupları yola herhangi bir İngiliz devinden etkilenerek çıksa da (Genesis ve VDGG'nin yanında Yes, Gentle Giant, ELP vs.) ulaştıkları nokta her zaman kendilerine has, eşsiz bir yer oluyordu. Bu yüzden ayrı bir İtalyan prog. rock ekolünden bahsedilir ve bazılarına göre de boynuz kulağı çoktan geçmiştir.

İtalyan gruplarının en büyük özelliği (ve güzelliği), İtalyanca söylemeleridir. Tamam, bizde Al Bano-Romina Power gibi bir facia yaşanmış olsa da, İtalyanca gerçekten bu grupların yaptığı senfonik ve zarif müziğe müthiş uyuyor. Bir diğer müthiş güzellik de, senfonik ögeleri müziklerine inanılmaz güzellikte yedirmeleridir. Burada anahtar isim Luis Bacalov... Bu, İtalyan senfonik progressive gruplarının "orchestral arrangement"larını yapan elemandır. Grup kim olursa olsun, Luis Bacalov isminin olduğu tüm albümler muhteşem.

Şimdi konuyu biraz uzattık. Bir sonraki yazıda sözü (yani kalemi) Mert'e bırakıyor ve İtalyan gruplarına başlıyoruz. İtalyanlar bitince de İsveç ekolüne uzanıyoruz. Gerçi böyle giderse asla planladığım gibi şöyle en az bir sene sürecek Yes özel bölümüne giremeyeceğim. (Hmm, bu durumda gelecek yazıdan itibaren Yes'e de ucundan kıyısından başlıyoruz!)

Gelecek yazı: Bol bol İtalyan, ayrıca YES'in Magnification (2001) ve Keystudio (2001) albümlerinin yorumları.

levto99@hotmail.com