|
Hastaya yalan
söylemenin tek amacı moralini bozmamaktır. İyileştiğinde yalan
ortaya çıkarsa çok umursamaz, iyileşemezse de yalan söyleyenin
problemidir artık.
Alp neden yalan söyledi, bilmiyorum. Nastya'nın olup olmaması
beni çok bağlayan bir durum değil açıkçası. Belki de konuyu
hatırlamama yardımcı olması için böyle söyledi. “Ozan ve Arda
aşağıda, geri dönüyoruz” dese İstanbul'a döneceğimizi de
düşünebilirdim.
İstanbula niye döneyim ya?
Ekibe Arda'nın katılması benim açımdan güzel oldu.
Alp-Ozan-Gökhan üçlüsü aynı anda ağızlarını açtıklarında
çekilmez olabiliyor. Nastya'nın bizi çok iyi anlayamaması onun
açısından iyi bir şeydi. Arda bu konuda bir çeşit Birleşmiş
Milletler Barış Gücü, Tampon Bölge. Hepimizin nabzına göre
şerbet verdiği için uzun süreli tartışmalar yaşamıyoruz. Bunlar
yolda kafamda kurduğum şeyler, kafama şemsiyelerin uçları
çarparken. Herkesin yağmurda yürümeyi sevdiği bir ülkede yine
herkesin şemsiye kullanıyor olması da garip bir ayrıntı.
Mavi Karga'ya varıyoruz, köşeye geçeceğimizi belli eden kafa
hareketleriyle ilerliyoruz. Işıkla ve gelen geçenlerle ilgimiz
olmayacak, arkada, karanlık tarafta oturmak mantıklı. İnsanlar
konuşurken yüzlerine odaklanamama gibi bir problemim var ve
karanlık ortamlarda konuşmak rahatlatıcı olmuştur. Ben pek fazla
konuşmayacağım zaten, Alp'ten detayları bekliyoruz. Hastane
yemeklerinden nefret ettiğim için kurt gibi açım.
Alp'in anlattıklarını anlamıyorum, aslına bakarsanız
dinlemiyorum. Kusursuz bir plan kurduğuna öylesine eminim ki;
yürüyerek gideceğimizi söylese gidip yeni bir ayakkabı alacağım.
Alp'e odaklanamama sebebim ise Arda ve onun bir şölen haline
getirdiği gazete okuma seansı... Gazeteyi bir kitap ebatlarına
getirip okuyacağı köşe yazısını suratına denk gelecek şekilde
hizalayıp dünyadan uzaklaşıyor. Mavi kabloyu mu, kırmızı kabloyu
mu yoksa her ikisini de mi kesmesi gerektiğini hesaplayan bomba
imha uzmanı gibi... Dünyadan uzaklaşmıyor aslında, söylenenleri
duyup cevap verebilecek halde oluyor ama cevapları iki kelimeden
fazla olmuyor. “Nasıl abi?” diye girerse gazeteyi bırakıp konuya
ilgi gösteriyor, diğer cevapları ise “Evet”, “Hayır” veya “iki
şeker” şeklinde. Biz kıçımıza baka baka döndüğümüzden Alp'in
yolculukla ilgili anlatacakları dışında kalan konuları pek
umursamıyoruz. Arda ise her şey yoluna girer bir şekilde
felsefesiyle hareket ediyor, zaten Alp bu detayları daha önce
belki de onlarca kez anlatmıştır .
---
Bundan önceki ekibin ilk toplandığı yerdeyiz; Alp'in evi. Muhit
olarak ne kadar rahatsız olsa da evin kendisi ruhen rahatlatıcı
benim için. Neden, bilmiyorum, belki tek başıma kaldığım o büyük
dairenin ruhsuzluğuna zıt bir yer olduğu için, belki burada tek
başıma kalmadığım için.
Arda ile yolluk hazırlıyoruz. Bizim yolluğumuz su böreğinden,
köfteden oluşmuyor (maalesef). MP3 çalarlarımıza şarkı yükleme
çabasındayız. Bu işi Arda'ya devrediyorlar aslında ama ben de
hem Arda'nın yoldan çıkmasını engelliyorum hem de Ozan'ın mutfak
becerisine gölge düşürmek istemiyorum. Gerçek yollukları Ozan ve
Alp hazırlıyorlar. İşin aslı; Ozan ve Alp, birbirlerinin
ayaklarına dolanıp, kısa sürede bitirebilecekleri bir işi, bir
mevsime yayma çabasındalar. Arda'nın kaybolduğu bir anda, birkaç
şarkının ismini değiştirip; başlarına “Z” harfi ekleyip makineye
atıyorum. Liste uzadıkça çığrından çıktığı için en altlarda
gözükmesi zor olacak.
Teknolojik aletlerin bize pek faydası olmayacağından, daha
doğrusu; teknolojiden uzak durmak istediğimizden kağıt-kalem
kullanma fikrine alışmamız gerekiyor. Tamam, telefon, mp3 çalar
gibi ufak ve işlevsel şeyler kullanabiliriz ama bilgisayar bu
gezi için fazla gereksiz. Yapraklarına kıyamadığım için
yıllardır üstüne çizik atmadığım bir defterim var, onu
kullanmayı düşünüyorum.
Sokağa çıkıyorum. Sanki Alp'te yokmuş gibi, bir bakkala dalıp
kalem soruyorum, bir trenmişim gibi beni inceleyen esnafa.
Masanın üstünde duran kurşun kalemi görüyor ama daha ağzını
açmadan (30 saniye süreceğine de eminim bu işlemin) “kurşun
kalem değil, tükenmez veya dolmakalem” diyorum. İyiden iyiye
alıklaşıyor, özellikle dolmakalem kelimesini duyunca sivilcesini
patlatmışım gibi bir ifade beliriyor kare suratında. Sonra
kafasının üstündeki hayali gaz lambası alev alıyor bir anda,
ampul onun için fazla teknolojik. Ayağa kalkıp, arka tarafa
yöneliyor. O tarafı içeri girerken farketmemiştim çünkü bir iç
mimarı intihara sürükleyebilecek yapıdaki bu dükkânda, arka
kısım, kraker kalınlığındaki rafların üstünde dizili duran
çamaşır deterjanlarından gözükmüyor. Birkaç saniye sonra, kütük,
elinde bir kutu kurşun kalemle ortaya çıkıyor. Gelişi; çizgi
filmlerde önce bacası daha sonra kendisi beliren gemilere
benziyor, önce kalemler daha sonra en az kalemler kadar
bükülmesi imkansız odun beliriyor. Çok klişe olmasa adama
“Tamam, kamera nerede? Hangi kanal?” diye soracağım ama şaka
olamayacak kadar gerçekçi hareket ediyor. Kurşun kalem
istemediğimi tekrarlıyorum. Elindeki kutuyu yine uzun bir
merasimle arka tarafa götürüp aynı yavaşlıkta yerine oturuyor,
dökük masanın paslanmış çekmecesini açıp içini biraz
kurcaladıktan sonra muhtemelen bir eczacının unuttuğu ya da
yerde bulduğu, üstündeki yazıları silinmiş, üç kelime yazdıktan
sonra sayfayı yırtabilecek kapasitedeki bir kalemi bana doğru
uzatıyor. Ağzından “Elli kuruş” lafı çıkıyor.
Yaklaşık bir dakika süren sessizlik ortamında önce kafamın
içinde saçmasapan bir şarkı dönüyor. daha doğrusu bir şarkının
girişi yankılanıyor:
”Dum kah kah dum kah kah... Gitme, gelme, yapma etme
derken...”
Kalemi alıp boğazına batırıyorum... İçeri girerken attığı boş
bakışlarla önce kaleme sonra bana daha sonra tekrar kaleme
bakıp, yere düşüyor.
İnsan vücudu gerçekten ilginç... Meselâ bir insanın şah damarına
kalem saplanınca, hiç beklemeyeceğiniz kadar kan, çok kısa bir
sürede boşalabiliyor. Ben yaptığım bu hareketin sonucunun “Ah!”
nidâsından öteye gitmeyeceğini farzetmiştim. Bunu nereden
çıkardım peki? Ortaokulda koluna kalem sapladığım arkadaşım
böyle bir tepki vermişti. Hatta o kalemi alıp, benim koluma
saplayıp intikamını almıştı.
Çocukken ya da gençlik zamanlarında, toplamda bir saniye süren
ama günler belki aylar sonra hatırlayınca utanç dolu bir
kızarmaya neden olan anlar yaşamıştır herkes. Anneye, babaya,
arkadaşlarla uzun süre vakit geçirmekten kaynaklanan argo bir
kelimeyle hitap etmek gibi, gaza gelip Tayfun Duygulu'nun
kasedine para vermek hatta o kasedi dişi bir insana hediye etmek
gibi salakça şeyler. Az önce yaptığım hareketi çok daha uzun
süre, bir ömür boyu hatırlayacağım ve daha da kötüsü
hissedeceğim tek duygu utanç olmayacak.
İyi tarafından bakacak olursak; insan ırkının gen havuzuna bir
kilo klor eklemiş olabilirim.
“Hayır mı şer mi bilemem ama ateşteyim ben ateşte...”
Abi adam öldü lan!
- Hangi adam abi?
- Bakkal...
- Hangi bakkal lan, ne diyorsun?
- Abi adresi veriyorum, buraya bi' geliverin.
Bizimkiler geliyor, kapıyı kapatıp kilitlemiştim. Camdan
geldiklerini görünce içeri alıyorum. Uzun, hararetli bir
tartışma başlıyor. 'Bunu nasıl yapabildiğim konusu'na
yoğunlaşılan bu tartışmanın sonunda, cesedi ne yapacağımız
sorusu geliyor.
En ufak bir fikrimiz yok!
Ufak parçalara ayırıp ormanlık bir araziye atma fikri ilk
çürütülen oluyor çünkü içimizde bunu yapabilecek geniş mideli
biri yok. Tamam, katil olabilirim hatta oldum galiba ama o kadar
canî değilim. Boğazın serin sularına bırakma fikri peşinden
geliyor ama fazla dikkat çekeceği için bundan da vazgeçiyoruz.
Boş bir araziye gömme, yakma, bu halde bırakıp kaçma
seçeneklerini de eliyoruz.
Ozan : Abi bence adamı taşıyalım iki kişi, omuzlara yüklenip.
Böyle bir film vardı hatta...
Alp : Ne saçmalıyorsun lan?
Ozan : Ya filmin adını hatırlamıyorum da, ölü bir adam vardı
böyle, iki eleman omuzlarında taşıyordu adam sanki sarhoşmuş
gibi.
Alp : Ya abi makaranın sırası mı a....koyim şimdi?
Ben : Şey lan o, filmin adı... Dur bulucam...
Arda : Boynuna da fular falan bağlarız
Gökhan : Çılgın Tatil'di filmin adı... İyiydi film.
Alp : Hatırladım lan ben de, güzel filmdi hakkaten...
Biri cama tıklatıyor...
|