Bir
taraftar olarak NBA’de desteklediğiniz
ve şampiyonluğa oynadığını düşündüğünüz
takımdan ne beklersiniz? Kendi adıma
ben; tüm maçlarda daha ilk çeyrekten
başlayan ve rakiplere “ben buradayım,
buyum, şimdi izle ve bu iş nasıl yapılır
öğren” diyen caydırıcılık, üç maç iyi
bir maç kötü beş maç süper iki maç vasat
oynamak yerine, istikrarlı ve uzun
galibiyet serileri, futbol tabiriyle
“sokaktan çevrilen çocuğun bile gözü
kapalı (göz kapalı olunca daha mı zor
oluyor bu iş tam emin değilim ama,
neyse) sayabildiği bir kadro” ve
Berlusconi tadında bir başkan beklerim.
Tamam, sonuncusu şakaydı, ama diğerleri
kafaya oynayan bir takımdan
beklenebilecek özelliklerden bazıları.
İşin tuhaf tarafı Orlando’nun bunlardan
hemen hiçbirini tam olarak
yap(a)mamasına rağmen hala galibiyet
oranında ligin en iyi dördüncü takımı
olması ve şampiyonluk adaylarından biri
olarak hala adının anılıyor olması. Peki
nasıl oluyor da Orlando, Boston gibi
caydırıcı ve istikrarlı, Lakers gibi
derin kadrolu ya da Cavaliers gibi
süperstarlı (Howard potansiyel olarak
değil ama performans olarak Kral James
kadar oyunu domine edemiyor maalesef)
olmadan bunu başarıyor? İşte film burada
kopuyor.
4-4-2 mi döver, 3-5-2 mi ?
Sessizliğin sesi diye bir tabir vardır
ya hani, işte bizimki de öyle bir şey;
“mecburiyetin sistemsizliği”. Howard
dört yıldan sonra ilk maçını
kaçıracakmış, sakatlanmış, Jameer dört
maç oynamayacakmış, Hidayet ve çaylak
Lee oyun kuracakmış veya geçen sene
garbage time’ın bile ne anlama geldiğini
öğrenecek kadar oynamamış olan Gortat
ortayı kapatacakmış; ya da ne bileyim
geçen sene üçlükçü diye adı çıkan takım
üçlük sokamıyormuş (Utah maçının ikinci
yarısını kayıt dışı tutuyorum) falan
filan… Şimdiye kadar bize vız geldi
tırıs gitti. Takım bir şekilde tüm bu
zorluklarla baş ederek oynamayı öğrendi.
Bu yüzden artık, “ tabi, len n’olcak
olum, sizde Howard içeriye çekiyor tüm
savunmayı dışarıdan boş leblebi atar
gibi üç atıyo sizin adamlar” şeklindeki
haksız ve sığ eleştirileri dinlemek
zorunda kalmayacağız.
Takım oyun kurucusu kadar konuşur; ama
söz gümüşse sükût da altındır.
Evet,
biliyorum bunu söylemek bana da kolay
gelmiyor ama Jameer oyun kurma yetisi
olmadan da takıma katkılı olabileceğini
gösterdi bizlere bu sezon. Şimdiye kadar
en çok eleştirildiği noktalarda kendini
geliştirme yolunda hızla ilerliyor.
Savunmadaki gayretini anlatmak için
küçük bir örnek: Geçen sezon 48 dakika
başına rakiplerine %48.4 oranıyla 20.3
sayı izni veren Nelson, bu sene şu ana
dek %43.1 oranıyla 19.3 sayıya izin
veriyor. Hücumda ise geçen seneyi 11,9
sayı ortalamayla kapatan Jameer bu sene
15,1 ortalama tutturmuş durumda. Sezon
başında düşen asist sayısı ise eskisi
gibi 5.3 seviyesine yükseldi. Aslına
bakarsanız asist sayısının daha da düşük
olmasını bekliyordum çünkü Magic
şutörleri gerçekten sezona çok kötü
başladı ve bu da Nelson’ın her maç
yapacağı 3-5 beleş asistin yok olması
demek. Yani Orlando’nun bu badireli
günleri (Gogol hikayeleri gibi birazcık
acıklı oldu bu söylem ama hal verirsiniz
ki takım sakatlıklardan belini bir türlü
doğrultamadı ki zaten olmayan bench
katkımızın sıfıra yaklaştığı bile
söylenebilir) atlatabilmesinde Jameer’in
-yineliyorum belki ama- saf oyun kurucu
olmadan takıma yaptığı katkıyı unutmamak
gerekir.
HE-DO = He did / He does
Sayıları boş verin, istatistikleri
unutun, bu sezon Hidayet Magic’in
hücumunun işlemesini sağlayan kişi
rolünü iyiden iyiye üstlendi. Belki şut
yüzdesi düştü, belki asist sayısı
artmadı ve her gece dört blok, dört top
çalma, yedi ribaund gibi büyüleyici ve
çok yönlü istatistikler yapmıyor ama her
Magic hücumunda top mutlaka ilk onun
eliyle buluşuyor; artık takım onun
yönlendirdiği oyunları oynuyor ve onun
istediği hızla hücum ediyor. Yani artık
üçlük atan bir Korver ya da Kapono değil
de takımın olmazsa olmazı; ya da daha
sofistike olan yeni tabirle x-factor’ü
gibi oynuyor. Kontrat yılı olduğu için
sene başında pek çok spekülasyona maruz
kalmasına rağmen -ki hala daha çeşitli
forumlarda sezon sonu free-agent olarak
gitmemesi için hala bir takas değeri
varken takas edilmesi gerektiği
konuşuluyor- işini yapmaya devam ediyor.
Burada onun için ayrı bir bölüm
ayırmasaydık Magic’in konumunu tam
anlamıyla anlayamazdık.
Dwight Howard
Mantalitenin
nasıl maddeye hükmettiğinin en güzel
örneklerinden birini sergiliyor bu sene
Howard, kendisine sürekli olarak telkin
edilen “domine etmek” fikrini hayat
felsefesi haline getiriyor. Gerek
yardımcı koç Pat Ewing ile yaptığı özel
çalışmalar, gerekse yazın ulusal takımda
kazandığı hücum agresifliği onu gerçek
bir winner olma yolunda çok şeyler
kattı. Artık sadece ribaund alan ya da
yer kaplayan bir uzun olmanın kendisine
yetmeyeceğine dair inancı o kadar
gelişti ki; her topu bloklamak, her
pozisyonda var olmak ve her topu en iyi
şekilde kullanmakla, bu oyunda iplerin
nasıl ele alınacağının tadını alıyor,
sonra her maç daha da agresifleşiyor.
Her ne kadar o, saha içi başarılarıyla
olduğu kadar saha dışı hareketleriyle de
ikinci bir Shaq olma yolunda ilerlese
de, bu kostümlerle ortalarda dolaşmanın
rakipler üzerinde etkisi ne olur buna
pek emin değilim
Pollyanna bir gün ormanda kötü kalpli
kurtla karşılaşır…
Peki,
her şey bu kadar güzel mi? Tabi ki
hayır, ama yukarda yazdıklarımız da göz
ardı edilemeyecek gerçekler. Eğer
aksayan taraflarımıza değinmemiz
gerekirse;
-
Brian “Cookie Monster” Cook: Hani üçe üç
yarı saha maç yaparken yeterli adam
olmaz da koftiden, yaşça büyük
basketbolla alakası olmayan tipler
alınır ya takıma. Hani her hücumda “ver
bakayım topu, şşt bana ver, delikanlı
buradayım” şeklinde top isteyip de topu
her alışında potaya doğru “savuran”
tipler vardır ya, işte o tip bizim Brian
Cook. Bu amca top her eline geldiğinde
sanki kutsal bir ritüelin çok hassas bir
parçasını yerine getiriyormuşçasına
salıyor topu potaya, yüzünde ise cennet
müjdesi alanlara has bir sükûnet! Yahu
bu kadar mı gamsız olur bir adam
birader, pes.
-
Bireysel savunma hataları: En son
Phoenix maçının son saniyesinde Grant
Hill’in boş atışıyla yüzümüze tokat gibi
çarpılan ve hemen her maçta başka bir
oyuncumuzun başına bela olan bu bireysel
savunma hatalarının ise savunması ile
bilinen Van Gundy tarafından fark
edilmemiş olmasını, hayal bile
edemiyorum. Ama hepimizin bildiği gibi
savunma bir alışkanlık işi. Maalesef bu
huyu edinene kadar bu hatalara sık sık
rastlayacağımızı düşünüyorum.
-
Takvim avantajı: Her ne kadar avantaj
yazsam da şu ana kadar çoğunlukla ligin
kalbur üstü olmayan takımlarına karşı
aldığımız galibiyetleri kamufle etmemize
gerek yok. Galibiyet oranı .500’ün
üzerinde takımlarla oynarken sıkıntı
yaşamamız ve bu takımlara karşı dişe
dokunur bir başarı sağlayamamış olmamız
ise düşündürücü noktaların başında
geliyor.
-
Kabak tadı veren oyun kurucu
dedikoduları: Oyun kurucunuzun moralini,
takımınıza yeni bir guard transfer
etmekten daha çok bozan tek şey, oyun
kurucunuzun sürekli olarak yeni bir
guard aradığınızı duymasıdır sanırım.
Hadi Atkins neyse de diğer adaylar çok
can sıkıcı yahu. Arroyo geri dönsün,
Wahington çabuk davrandı Javaris
Crittenton’ı elimizden aldı, hatta ve
hatta geçen yıl Galatasaray Cafe
Crown’da oynayan Dee Brown süper olur
diyenler bile var.
-
Lewis ve Hidayet’in her gece çok fazla
saha da kalmak zorunda olmaları playoff
zamanı geldiğinde onların performansını
düşürecektir. Van Gundy’nin bir şekilde
bu ikiliyi dinlendirmeye başlaması lazım
yoksa normal sezon sonunda Hidayet ve
Lewis’ten anca geriye kalanlarla idare
etmek zorunda kalacağız.
Her
ne kadar hızla yükselen San Antonio
Spurs’ün kısa süre sonra Power
Ranking’deki yerimizi alacağını da
düşünsem şu ana kadar ki onurlu
mücadelemizle beni mutlu etmeyi başardı
Orlando. Ama artık azla yetinmemeyi
öğrenen Orlando taraftarı daha fazlasını
istiyor. Umarım savunmayı huy edinmekte
biraz daha çabuk davranırız da
şutlarımız girmediğinde de güveneceğimiz
bir silahımız olur. Zira şutlar
girmediğinde kenara bakıp katkı
bekleyeceğimiz isim sadece Reddick.
Not: Hücumu zorlamak
yerine hücumun kendisine gelmesine beklese
Lee’den mükemmel bir ikinci Ariza elde
edebileceğimizi düşünüyorum, malum
gittiğinden beri gözlerimiz hala onu arıyor.