Çolakoğlu / arşiv all-around arşivi
Orkun ÇOLAKOĞLU


NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ


KNICKS TARİHİNDEN


ENCORE

Haftanın lafı, gafı ve safı...


COURTSIDE

Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler vs.


Elinin ayarını...

Dördüncü çeyrekteydi sanırım, yayıncı kuruluş (ki hastayız bu ifadeye, bir tür ''ismi lazım değil'' tadı veriyor) Magic'le ayaküstü bir söyleşi yaptı. Magic kibar bir şekilde ''bok gibi maç oluyo'' demeye getirdi ve haklıydı. Kobe Efendi her ne kadar, ''güzel ya da çirkin bir oyun farketmez, playoff'tayız ve mühim olan kazanmak'' dese de, diğer ev sahiplerinin rahat kazandığı bir akşamda böyle ıkınmak ve de epey kötü bir maç izlemek hiç de hoşumuza gitmedi. Detroit'in fark 24'e çıkmış ve maç çoktan garantilenmişken ortaya koyduğu oyunu, hırsı gördükten sonra hele, iyice buruşuyor suratımız.

Maçtan sonraki değil, öncesindeki görüşümdür: Galibiyet oranında önemli bir fark yaparak ligi daha yukarıda bitiren Memphis'i, Houston'a tercih ederdim. Çünkü playoff'un onlar için daha ağır bir durum olduğunu düşünüyorum. Rockets'ın takımı üzerine kurduğu iki adam, Francis ve Ming, her ne kadar ilk playoff tecrübelerini yaşıyor olsalar da, bütün Memphis oyuncularından daha üst düzeydeler ve sert savunmalara, üzerlerinde yoğunlaşan dikkatlere çok daha alışıklar. Bu seviyede mücadele, yabancı olmadıkları bir şey. Bir diğer mühim adam Jim Jackson zaten kaşar. Her ne kadar ilk maçın bu kadar sancılı geçmesinde bizimkilerin de payı bulunsa da, ilk tur maçlarını Memphis üzerinden atlatmak daha ''şeker'' olurdu.

Peki en azından kendi evinde terlememesini beklediğimiz Lakers'ı Jackson'ın kaçan üçlüğünün deli gibi sevindirdiği maçta ters gidenler nelerdi?

-- Karl Malone... Yani başlığın sebebi... Malone'un orta mesafe şutları bu takımın hücumunda hayati noktalardan biri, çünkü o şutların tehdidi, içerideki kalabalıktan bir kişi temizliyor, hem Shaq'a daha ferah bir pota altı bırakıyor ve tabii ona top gelmesi için de daha açık bir yol. Mailman dün rezalet şut attı (3/14). Önemli bölümünde de savunma onu riske ederek Shaq'a yakın durmuştu, yani açık sayılabilecek şutlardı. Houston'a karşı idare ettik ama böyle devam etmez, atacaksın bunları Karl Baba. Ayrıca hücum performansı bir yana, savunmada da pek iyi değildi, çaldığı üç topa rağmen. Mo Taylor neyseki faul problemi yüzünden az oynadı.

-- Rick Fox... Bu herifin durumu ve halen ilk beşte sahaya çıkıyor olması artık trajikomik bir hal aldı. Bırakın ilk beş çıkışını ve Devean'ı kesişini, bence Bryon Russell'ın bile önüne geçememesi gerekir. Kendi bir boka yaramadığı ve takımı resmen dört kişi oynattığı gibi, sezon başında Fab 4'a gayet yararlı bir beşinci parça olan George'un da kenarda kalmasına ve verimsizleşmesine sebep oldu. Tabii burada esas sorumlu Phil Jackson. Somut şeyler konuşsun:

Devean George'un, Fab 4'dan en az üç tanesinin bir arada oynadığı ve kendisinin de starter olduğu ilk 28 maçtaki istatistikleri: 11.1 sayı, %50.8 şut isabeti, %40.5 üçlük isabeti (maç başına 1.2 isabetle), 5.1 ribaunt, 1.5 top çalma. Nasıl, faydalıymış değil mi?

Bir de Fox'ın 34 maçına bakalım: 4.8 sayı, %39.2 şut isabeti, %24.6 üçlük isabeti (maç başına 0.4 isabet), 2.7 ribaunt, 0.7 top çalma.
batuğ'un mevzu ile yarı-ilgili notu: Ben de kendi hesabıma, Bill'in VGM kadrosuna Rick Fox'ı almasına yarılmıştım:)

Fox denen hayvanın (bu laf yüzünden bana dava açsalar kendimi savunabilirim, eheh) eskisi gibi savunmaya da hiçbir katkısı olmuyor. Hücumdaki hali istatistiklerle de görülebileceği gibi lağım faresinden hallice. Mal olduğu için doğal olarak diğerlerine giden yardımlar sonucu boş kalıyor, ama boş şutu da sokamıyor. Kendi de vaziyetinin farkında olduğu için bazen eline geçen bomboş şut fırsatını kullanmıyor, şuursuzca içeriye hareketleniyor. Yalnızca şut sokamasa iyi. Sahanın her bölgesinde türlü gerzeklikler yapıyor. En olmadık yerde topu kaybediyor, Spurs maçında bomboş turnikeyi, Duncan dört adım arkasında koşarken tırsıp kaçırıyor, Milwaukee maçında kendi adamı Kobe'ye yardıma gitmişken köşeden ortaya inmiyor, ama akıl edemiyor ki Kobe kendisine o topu atamaz zira hemen hayvanın yakınında Shaq'ın savunmacısı Skinner bir yandan o bölgeyi de kolluyor pas arası yapmak için ve neticesinde Kobe'yi süre biterken zorlama bir şut çıkarmak zorunda bırakıyor...

Uzayıp giden saçmalıklar... Jackson kusura bakmasın ama, Fox'ın bu takımda oynamasının, sezon sonunda şampiyon olursak diğer takımlarla ''ulan dört kişiyle şampiyon olduk be'' diye dalga geçme fırsatı yaratma dışında hiçbir olumlu tarafını göremiyorum.

-- Ribauntlar... İki hafta evvel oynanan regular season maçını Lakers 58-35'lik ribaunt dominansıyla koparmıştı. Cumartesi gecesi ise 51-41'lik Houston üstünlüğü söz konusuydu. Yalnız burada kulağı çekilmesi gerekenler, uzunlardan ziyade kısalar. Örneğin iki hafta evvelki maçta o üstünlüğü yaratan en belirgin nokta, Payton'ın (sezon ortalaması 4.2) 13 ribaunt alışıydı. Aynı maçta kanguru Francis (sezon ribaunt ortalaması 5.5) 5 ribauntta kalmıştı. Önceki akşam ise Francis 9 ribauntla takımına katkıda bulunurken, Payton üç seken top toplayabildi. Yine o maçta Kobe 7, Mobley ise 3 ribaunt alabilirken, dün Mobley 7, Kobe 5 ribaunt aldı. Jackson her iki maçta da 12 ribauntla çok ciddi bir iş yaptı, bizim kısa forvetimiz Fox ise malumunuz, raporlu. Bu noktada bir kez daha Devean George'un bu ligdeki en atletik oyuncuları arasında sayıldığını, yukarıda da verdiğimiz gibi sezonun başındaki 28 maçta 5.1 gibi önemli bir ribaunt ortalaması tutturduğunu, Rick Fox'ın ise dizinin sakat ve 35 yaşında olduğunu hatırlatmak gerekir.

-- Shaq'ın 4/14 faul atışı... Beyzâdenin tembel bir karakter olduğunu düşünürsek, kariyerinin en kötü serbest atış performansının, en iyi kadronun kurulduğu sezona denk gelişi bence hiç de tesadüf değil. Tamam, herifin kötü attığını biliyoruz ve tolerans gösteriyoruz ama yuh yani, bu kadar da değil! Eyvallah, Kobe'nin airball'unu kapladığı yer sayesinde alıp faule rağmen smaçladı ve maçı aldı ama o kadar uğraşmamıza sebep olan şeylerden bir tanesi de bu rezalet faul atışları işte.

-- Kobe kendine gel! Bence ilk yarıda Kobe süper oynadı. Yalnızca 1/2 ya da 1/3 şut atmıştı sanırım, faul atışlarıyla beraber 4 sayısı vardı ama müthişti. 4 ribaunt, 5 asist, 4 top çalma gibi çok önemli katkılar yapıyordu. İkinci yarıda hayvan kaçırdığı bomboş üçlükten bir sonraki pozisyonda, yine bomboş pozisyonda korkup atmayınca, o ara takımda herkesin topu ''benden gitsin'' misali atmasına sinirlenen seyirci Kobe'ye tezahürat yapmaya başladı, bizimki de yine kontrolü kaybetti, saçmaladı. Bazen o kadar maçtan kopuk oynuyor ki, zorlama bir şut atıp, girmeyen top kucağına düştüğünde daha zor ikinci bir şut atmaktan çekinmiyor.

Bu halleri, takımın yaşadığı ciddi konsantrasyon problemine bağlayabiliriz. Oyuncuların içi geçmiş hallerini izlerken sezebiliyorsunuz. Yine de savunma performansı iyiydi fena değildi. Fakat acilen silkinmeleri lazım. Spurs serisinin ilk iki maçı dışarıda olacak ve oraya giderken bu ciddiyeti kazanmış olmak gerekiyor. Kobe'nin de o seriye kadar, kendisinin Bowen'ı yenmesinin değil, takımının Spurs'ü yenmesinin şampiyonluk için gerekli olduğunu hatırlaması...

Şimdi buraya ''neticede Lakers, Shaq'ın etkili oyunuyla sonuca gitti'' yazıp bağlamak vardı ama yapmıyorum.

NOT: Son üç yazı itibariyle (ki yaklaşık 1 yıllık bir süreye yayılıyorlar) all-around köşesini ''All About Lakers''a çevirdim, farkındayım ve özür diliyorum. Telafi edeceğim bu durumu. Playoff esas gündem tabii ama bir tane de Washington yazısı yazmak istiyorum. Kimsenin sallamadığı bu takımı önemsiyorum ben, sebebini izah etmeye çalışacağım.

(19 Nisan 2004, Pazartesi)

orkunco@excite.com


Dertsiz başa ağrılar

Ligin kağıt üzerinde en güçlü basketbol topluluğuna, hatta daha ileri gidersek NBA tarihinin en iyisine sahip kulübün taraftarı olan insanların kafasını -hem de ciddi biçimde- kurcalayan, kurdukları tartışma platformlarında ağırlıklı konu haline gelen, anlaşmazlıklara yol açan birşeyler söz konusu. Peki ama ne? Yarısı eriyip biten sezonla mı ilgili acaba bu huzursuzluk? Acele etmeyelim, bakalım...

Mesela takımın istikrarsız performansı ve onun ötesinde, Sacramento'nun arkasına düşülmüş olması mı problem? Denilemez. Tamam, zaten ezelden beri gittiği her deplasmanda özel ''Beat LA'' muamelelerine maruz kalmış bu takım, şimdi yeni kadrosuyla, resmi daireden belgeli ''team to beat'' durumunda... Haliyle Los Angeles'tan her çıkışta, kafalarında sezonun en önemli maçını oynayan rakipler, ilâveten onları delicesine destekleyen seyircilerle karşı karşıya geliniyor ve bu ''günlük onur mücadeleleri'' şimdiden mağlubiyet hanesine ciddi eklemelerde bulundu. Lâkin hedef maçlarda şu ana kadar çizilen performanslara bakılırsa, deplasmandaki Memphis maçını kaybetmek ya da Malone'un oynamadığı, O'Neal'ın da henüz başında sakatlandığı bir Seattle deplasmanında son şutla yenilmek, Lakers için pek de iplenesi şeyler değil. Çünkü bu ekip, taraftarının ''aha bu akşamki maç mühim bak, dernekte seyredelim'' dediği günlerin akşamında Dallas'a season opener'da Kobe'siz geçirdi, San Antonio'yla ''oynadı'', o an kendisiyle birlikte NBA'de zirveyi paylaşan Indiana'ya ''hadi yavrum, hadi doğulum, hadiiii'' dedi, kısa deplasman turunda üstüste iki gece çıktığı maçlarda Mavs ve Spurs'ü bu kez Teksas'ta, evlerinde yendi. En ön sırada oturan Jack'ten tutun, salonun en tepesindeki ücra köşelerden birinde maçı takip etmeye çabalayan göçmene, başkan Buss'tan Beşiktaş'taki Kaan Kural'a kadar bütün Lakerlar için de mühim olan buydu. Takım belki kusursuz gitmiyordu, hatta ligin zirvesinde bile değildi ama gereken yerlerde gereken mesajlar veriliyordu.

Ya son dönemdeki sakatlıklar? Geçiniz; adamlar bir hafta içerisinde sırayla dönecekler; kimsenin kolu kopmadı ya da bacağı kırılmadı. Takımın bu sıhhatsiz dönemde aldığı yenilgiler de, belki playoffta tüm takımlara karşı iç saha avatajı elde etme fırsatından adım adım uzaklaştırıyor bizi ama en ciddi sorunumuz olacak kadar değil. Hatta tam tersi, şahsen ben bir Laker olarak yedekleri bir de böyle izleyebildiğim, ciddi fırsatlar buldukları bu maçlardaki performanslarını görme şansını yakalayabildiğim ve özellikle de Fab-4'un gölgesinde kalan bu gururlu savaşçıların, birkaç gün evvel takım arkadaşlarına kanıtlanmamış (ve hatta an itibariyle düşmüş gözüken) bir dava yüzünden aşırı bir protestoda bulunan, bunu yaparken yalnızca ''hadisenin o bölgede meydana gelmesi'' gibi saçmasapan bir noktadan yola çıkan Denver'lıların takımını Staples'ta evire çevire yenip gönderişinin keyfine varabildiğim için gayet memnunum. Yalnızca kendi merakımı tatmin açısından değil tabii ki, daha çok koç Jackson'a opsiyonlar sunma açısından sevindiriciydi bu periyot. Yedeklere daha sonra tekrar dönmek istiyorum ama şimdilik burada keselim.

Toparlarsak, yoluna aksak devam ediyor olsa da Lakers takımı destekçisi için saha içi / sezon içi konularda ciddi bir endişe yaratmıyor. Kobe'nin davası da hızla sorun olmaktan çıkıyor, gözüken o ki sezon başında yaptırılan ve arkasında ''8 - Innocent'' yazan formalar doğru söylüyormuş. Her daim varolan ve ansızın bir mail gönderip ''kardeşim ne biliyosun masum olduğunu, belki yaptı da kanıtlanamadı'' diyebilitesi mevcut kişiler için de ''en azından yalan söyledikleri konusunda bir delil yok'' diyelim de, bitsin bu mevzu burada.

Peki cızırtı nerden geliyor öyleyse, off-season civarlarından mı? Aaaha, evet!

FREE KOBE

Mahkeme önünde atılan slogan değil, yaz aylarındaki statüsü olarak... Kobe'nin kontratında yer alan player option'ı kullanacağı geçen sezondan biliniyordu. İlk duyulduğunda ''ayrılmayacak olsa bile piyasayı görmek istiyor, kariyerinde ilk kez free agent olacak ve ilgilenmese de talepler onu heyecanlandıracak'' şeklinde yorumlanan ve herifin kariyeri üzerindeki Shaq gölgesinden kurtulma fırsatını değerlendirme ihtimalini akıllara getirmeyen bu vaziyet, sezon açılışından yalnızca birkaç gün evvel aniden patlayan ''Shaq vs Kobe - volume 2'' olayıyla (birincisi hatırlarsınız 2001'de vizyondaydı, bir bok olmamıştı sonunda) renk değiştirdi, aniden medya için çekici bir hal aldı.

Ekim 2003'e dönelim... Tuhaf şeylerin olacağı, Hawaii kampının henüz başında Shaquille'ın verdiği demeçten belliydi. O dönem davası henüz başlayan Kobe, kampa daha sonra katılacağını bildirirken Shaq etrafına toplanan basın mensuplarına ''Takımda eksik yok. Tam kadro olarak kamptayız'' açıklamasını yaptı.

Olaylar ise Shaq Attack'in bir sonraki bölümüyle gelişti. İlk birkaç hazırlık karşılaşmasını kaçıran Kobe, Los Angeles'taki Clippers maçıyla takıma dönmüştü. Taraftar zor günler geçiren Kobe'nin lehine delice tezahürat yaptı, şut atması için maç boyunca ısrarcı davrandı, böyle bir ortamda, zaten basketbolu özlemiş bir oyuncu olarak Kobe de pek tabii ki gaza geldi, yüzdeli atamasa da epey şut kullandı (4/14). Bir sonraki Sacramento maçı da benzer şeylere sahne oldu, bu kez Kobe 3/10 attı ve bu arada maçlar da kaybediliyordu.

Bu noktada Shaq, problemin Kobe'den kaynaklandığına karar vererek müdahale etme gereği duydu: ''Gücü yerinde değil, bacakları kendine gelene dek şut atmaktan mümkün olduğunca kaçınıp pas vermesi hem onun için hem takım için daha iyi.''

Kobe bu azar soslu nasihatten hoşlanmamıştı ve medya yoluyla Shaq'a kendi işine bakması telkininde bulundu. Film kopuyordu, Kocaoğlan öfkelendi ve coştu:
''Burası benim takımım! Gary ve Karl kimin için burdalar dersiniz? Kobe beğenmiyorsa çeker gider!''

Ama Kobe, altta kalmadığı gibi, konuşulmayan / bilinmeyen bazı şeyleri de dile getirerek belki de Shaq'ı ağzını açtığına pişman etti. ESPN'den Jim Gray'e verdiği röportajda Kobe; Shaq'ın takımı sahiplenmeye hakkı olmadığını çünkü takımı sahiplenmeye kalkacak birinin Shaq gibi en ufak sakatlıkta dinlenmek üzere köşesine çekilme lüksü bulunmadığını, malum olaydan sonra Stanislav Medvedenko'dan Tiger Woods'a, Mark Madsen'dan Michael Jordan'a samimiyet mesafesi bakımından türlü insanın kendisini aradığını ama Shaq'ın bir kere bile telefon etmediğini ve belki de en önemlisi, takımdan ayrılmayı ciddi biçimde düşündüğünü tek tek söyledi. Daha sonra maçlardaki diyaloglar, mimikler, sevinçler gibi referanslara bakıldığında ikisinin arası yapılmış gözükse de, esas olan şu ki söylenenler yenip yutulacak türden şeyler değildi ve Kobe bugüne kadar içinde tuttuklarını ortaya dökmüştü.

İşte şimdi Kobe'nin o player option'ı Lakers için çok ciddi bir problemdi. Kobe takımda kalmaya sıcak bakmadığını bizzat beyan etmişti, varlığı kendisine rahatsızlık kaynağı olan adam en az iki sezon daha takımdaydı ve elbette onu göndermek söz konusu bile değildi, üstelik sezon sonunda serbestti ve Lakers'ın işine gelecek bir takas anlaşması bekleme mecburiyeti yoktu.

Peki Kobe'yi başka bir formayla görmek olasılığı bu kadar ciddi boyuttayken, ayrılık ne derece olumlu ya da olumsuz; şimdi ona gelelim.

LAKERS'SIZ KOBE?

Kobe Bryant, yedi sezonluk NBA tecrübesi boyunca takım içerisinde birçok konumu yaşadı: Liseden direkt NBA'e gelen yetenekli çocuk oldu, aynı sıralarda kısıtlı süre alan çaylak oldu, daha sonra ciddi bir bench katkısı oldu, loser bir takımda ligin ''iyi'' fakat bariz eksikleri bulunan, ''en iyiler'' seviyesinin altında skorerlerinden biri oldu, bir sezon sonra bu kez şampiyon takımda o kişi oldu, daha sonra eksiklerini hızla kapamayı sürdürdü ve krem tabakanın mensubu oldu, playoff'ta en zor deplasmanlarda 45, 48, 36 gibi sayılara ulaşan ve artık MJ'le karşılaştırılmaya başlanan biri oldu, bu karşılaştırmaları körüklercesine üstüste dokuz maç 40 sayı ve üstünde atarak göz kamaştırıcı bir rekora sahip oldu, defalarca son çeyreklerde şahlanıp takımı kurtaran oldu ve nihayetinde geçen sezon takım içinde en skorer oyuncu oldu. İmrenilecek şeyler doğrusu...

Ama halen bir eksik var: Shaq'ın önüne geçemedi. Lakers şampiyonluk kupalarını kucaklarken, Finalin MVP'si ödülü üç seferde de O'Neal'ın elleri arasındaydı. NBC'nin maç reklamlarında Lakers'ı temsil eden resim hep O'Neal'ınkiydi. Ya da bu sezon başında yapılan ''Lakers Reloaded'' esprisi için yedi oyuncunun (Fab 4 + George + Fisher + Fox) katılımıyla çektirilen resimde tam ortada olanca heybetiyle dikilen yine Shaq'tı.

Şimdi Kobe'nin önünde iki seçenek var: Bir tanesi bu durumdan kurtulma, diğeri ise durumu değiştirme şansı sunuyor. Hakim olan görüş, ilk yazdığımı seçip o "ilk adam" olabileceği şimdinin küçük takımlarından birine gideceği yönünde. Hatta bu senaryo o derece benimsenmiş ki, benim gözlemlediğim kadarıyla insanlar Lakers'ta kalma olasılığını hiç hesaba katmadan Kobe'ye takım beğeniyorlar. Doğrusu Kobe de yazın yaptığı açıklamayla buna çanak tuttu, yani esas isteyen oydu.

Gider mi? Gidebilir elbette. Hem kadroyu onun etrafında şekillendirecek, hem de salary cap sıkışıklığı bulunmayan takımlar (herkesi ayıklasak bile en azından iki tane; Phoenix ve LA Clippers) mevcut.

Ama gitmeli mi? Acaba bu takımlar Lakers gibi olabilirler mi?

Kobe buralarda hem yıldızlaşıp hem de şampiyonluğa oynayabilecek mi? Yoksa Vince ya da Tracy gibi sıradan takımların süperstarı ve yalnızca normal sezonun MVP adayı mı olabilecek?

Kobe'nin aklına bu soruları getirmesi gerekiyor. Örneğin Phoenix'te takım ve para hazır gözüküyor fakat olay Kobe'nin transferiyle bitmiyor. En basitinden, Kobe sonrası konumundan pek memnun olmayacağını düşündüğüm ve zaten gereksiz hale gelecek Shawn Marion'ın ihtiyaç duyulan biri karşılığında postalanması bile bir problem. Kobe "kendisi orada diye herkesin bayılarak Phoenix'e geleceğini ve doğru parçalarla iyi bir takımın kolayca oluşturulabileceğini" düşünür mü bilemem ama kadrosunda Duncan'ı barındıran son şampiyona bile dudak bükülürken, Arizona'nın oyuncular için bir Kobe sayesinde hemen cazip hale gelemeyeceğini tahmin etmek de pek zor değil.

Clippers'a gelince... Esneklik ve kadro yapısı bakımından Suns'a benziyorlar, hatta biraz daha avantajlılar çünkü Maggette, Marion gibi ayıklamak gereken bir problem olmayacaktır. Dahası, özellikle geliştirerek düpedüz ''iyi'' kategorisine soktuğu şutuyla, Brand-Kobe yanında tam da ihtiyaç duyulan üçüncü skorer olur. Kadroyu bir kenara koyduk. Coğrafi bakımdan da avantajlılar: Phoenix gibi çölün ortasında değil, Lakers'la aynı yerde! O zaman bu da Kobe'yi çekmek için büyük bir artı. Değil mi? ''Eeeveeeeeeeeeeeet!'' mi diyorsunuz? Atlamayın, değil işte! Shaq'a meydan okuyup, ona üstünlük sağlamak için Los Angeles'ın ikinci takımına gitmek... Shaq NBA'in en büyük franchise'larından birinde devam ederken, bugüne kadar hep başa dönmüş bir camiaya gelmenin riski... Ve hepsinden önemlisi, hiçbir zaman şehrin tamamının desteğini arkasına alamayacak olma... O kadar da cazip gözükmüyor.

Belki Laker gözüyle bakıyorum ama yine de Kobe adına son olarak söyleyeceğim, oyuncuların büyük çoğunluğunun hayalindeki takımda, ya da bir başka deyişle hayallerdeki şehrin esas takımında oynama fırsatını çocukça geri tepip kariyerini de tuhaf risklere atarsa enayilik eder. Kobe öncelikle gideceği takımları hemen şampiyon yapamayacağı, en az iki sezonluk bekleme süreci sözkonusu olduğunu kabullensin.

Daha sonra etrafına bir baksın. Shaquille O'Neal'a baksın. Adamın çaptan düştüğünü ve bu takımda eninde sonunda ön sıranın kendisine kalacağını farketsin. Karşılaştırmayı yapsın.

Kararını vermeden evvel Lakers'taki konumunu bir de uzun vadede değerlendirsin.

Not 1: Bu mevzu üzerine daha söyleyeceklerim var, ayrıca Shaq'ın extension isteğini de katmak istiyorum ama şimdilik baymaması için kesiyorum. Fakat bu kez arayı uzun tutmayacağıma söz veriyorum.

Not 2: Gerek bu konu gerek başkaları üzerine dönen çok keyifli tartışmalara yazılarıyla katkıda bulunan, ''ya birinin ismini unutursam'' çekincesiyle burada tek tek saymadığım (onlar kendilerini bilirler:) bütün Nah Beat LA üyelerinin hastasıyım.

(2 Şubat 2004, Pazartesi)

orkunco@excite.com



Nike için Kobe nedir, LeBron nedir?

''Nike, replika Jordan'ına kavuştu.''

Kobe Bryant'ın Nike'la yaptığı anlaşmanın haberinde yer alan bu ifade, LA Times yazarı Tim Brown'a ait. Buraya taşımamın sebebi, Nike'nin Kobe'ye bakışını gayet güzel özetleyiveren, son derece sade bir cümle olması. ''Replika Jordan'' tanımıyla Brown ne anlatmak istiyor (ya da ben ne anlıyorum), Nike için Kobe'nin ve LeBron James'in önemi nedir; bunları açıklayacağım. Fakat önce küçük bir report gerekiyor, zira kontratın açıklanmayan miktarı son derece mühim ve yazının temelini oluşturuyor.

Lakers'ın 8 numaralı oyuncusunun, NBA'in sponsorsuz oyuncular için belirlediği modellerle geçen bir sezonun ardından Nike ile anlaşma yapmış olduğu malumunuz, bunu herhangi bir kaynaktan öğrenmişsinizdir. Basına yapılan açıklamada para veya süreyle ilgili herhangi bir miktar belirtilmedi. Bazı yerlerde rekor bir anlaşma yapıldığına dair söylentiler de çıktı ki, LA Times'ın haberine göre (her ne kadar insider dayanaklı olsa da) bunlar uydurmasyon. Zira Bryant, beş yıllık bir süreyi kapsayan anlaşması karşılığında 40-45 milyon dolar arası bir para alacak. LeBron James'in 7 yıllık kontratı ise Nike'a 90 milyon papele patlıyor.

Times'taki haberde aynen şöyle bir paragraf var: ''Bryant NBA'in en göz önündeki takımında yedi sezon oynadı, üç şampiyonluk kazandı, iki kez All NBA First Team'e seçildi, beş kez de All Star olma onurunu yaşadı. LeBron James mi? Evet, onun da başarıları var: Lise takımını Ohio eyalet şampiyonu yaptı.''

Fakat Kobe gibi çoktan kendini kanıtlamış biri senelik 9 milyona razı olurken, LeBron denen, daha çaylak sezonunu bile yaşamamış çocuk, Kobe abisinden senelik 4 milyon daha fazlasına imza atıyor.

İşte kilit nokta da burası: ''Kendini kanıtlamış olma...''

Kobe için replika Mike diyorduk. Evet, küçümseme amaçlı değil ama Nike'nin Kobe'yle anlaşma amacı kontratlara göre gayet açık ve Kobe için bu tanım cuk oturuyor. Tıpkı o internetteki store'larda gördüğümüz replika formalar gibi, bire bir aynı değil ama idare edecek nitelikte. Kobe de, LeBron patlayana dek Nike'nin pazardaki bir numaralı süper yıldızı olacak. Adidas'ın T-Mac'ine ve Reebok'ın Iverson'ına karşı... Bu arada firma içinden bir kaynağa göre Nike'nin Kobe'den, basınla olan ilişkilerinde daha ılımlı olması ve daha sempatik bir profil çizmesi yönünde istekleri olmuş. Kobe'nin evliliğinden ötürü iki yıldır arasının açık olduğu babasıyla geçen hafta barışması da Nike'nin bu dayatmasına bağlanıyor.

LeBron ise replika değil, hakiki Mike olacak; tabii ürün olarak. En azından Nike'nin tasarladığı işleyiş bu şekilde. Çünkü o kendini kanıtlamış olan değil, kanıtlayacak olan. Her ne kadar bu Ohio'lu çocuğun şu andaki süksesi, North Carolina'dan yeni mezun olmuş Jordan'la karşılaştırılmayacak kadar büyükse de, neticede NBA tarihinde halen bir hiç. Dolayısıyla büyüyecek, yıldız / süperyıldız olacak, takımını şampiyonluklara taşıyacaksa, bütün bunlar Nike ile birlikte olacak. Los Angeles'taki Sports Business Group'tan David Carter'a göre Nike'nin planı, tıpkı MJ'e yaptıkları gibi henüz başlangıçtan itibaren bu çocuğun elinden tutmak ve Nike ile bir yere gelmesini sağlamak. ''Kobe böyle birşey için fazla ilerlemiş vaziyette'' diyor Carter. ''Eyvallah, dil biliyor, çok yakışıklı. İkisini on kategoride değerlendirsek, dokuzundan Kobe üstün çıkar. O kalan 'bir' ise, Nike tarafından yaratılmak için fazla gelişmiş oluşudur.''

Oregon Üniversitesi'nde Warsaw Sports Marketing Center diye pek de anlamadığım birşeyin müdürü olan Rick Burton'ın yaklaşımı ise şöyle: ''Kobe'ninki ortaya konulmuş bir potansiyel. LeBron'un potansiyeli ise insanlar için tam bir bilinmeyen. Kobe bu oyunda tüm zamanların en iyilerinden biri olabilir fakat bu, LeBron'un gizemini alt etmeye yetmez.''

İnsanlar LeBron'u merak ediyor. Bilinmeyen ve merak edilen o. Dolayısıyla izlenecek olan da... Ve tabii ki Nike için daha değerli.

(26 Haziran 2003, Perşembe)

orkunco@excite.com


Beverly Hills Grubu basın duyurusu

Herşeyden önce, Staples'ta Spurs'ün gazını alan Lakersımız'ı can-ı gönülden tebrik ederiz. Ayrıca Beverly Hills Grubu olarak takımımızı San Antonio deplasmanında bu kez de yalnız bırakmayacağımızı, maç için Universal Studios'un önünden 12 otobüs kaldiracagimizi da bildiririz. Bizler Spurs'ün ''Çilgin Teksaslilar'' ya da Suck Kings'in ''Genç Sacramentolular'' grupları gibi yönetimden otobüs dilenmeyiz; otobüsümüzü senelerdir kendi imkanlarimizla, kimseye yük olmadan kaldırırız.

Bizi bu basin duyurusunu hazırlamaya iten konu, Staples'taki sosyete kesimi.

Hep söyledik, oyuncular maç sonrasi ellerini kaldirip seyirciye selam gönderiyorsa, bu şükran selamları ön sıradaki süslü püslülere degil (elbette Jack Baba'yi, Dustin Baskan'i, Steven Spielberg abimizi ve Penny Marshall ablamızı tenzih ederiz. Bu güzel insanlar bizim aramizdan çıktılar, konumları gereği oraya kaydılar lakin nerden geldiklerini de unutmadilar), arkalarda takımı göremeden, kör bir aşık misali hançeresini yırtan cefakar taraftaradır.

Yaz kış, yağmur çamur demeden Disneyland Açık'ta yerini alan, kimi zaman sıçana dönen bizlere, Beverly Hills Grubu'nadir.

Her kritik maçta bir tribün şovu hazırlayan, sezon içindeki Dallas deplasmanında sazan Dallas taraftarina ''Cobarde Gallina Najera'' pankartı açtıran Inglewood'lu Sarilar'adir.

Ekmek parası kazanmak için çoğu kez mabede gelemeyen, fakat belki de maç saatlerinde baska boyutlara geçen, sezonun son Kings maçinda grubumuzun salonda olmasini firsat bilerek lokalimize kalleşçe saldıran Sacramento taraftarlarını sokaklarda kovalayan LA esnafınadır.

Senelerdir Justin Timberlake, Leonardo Di Caprio gibi topu eline alsa bomba diye karakola götürecek oğlanların, Pamela Anderson gibi bu ligde kendisiyle alaka kurabileceğimiz tek camianın Motor City'nin Pistons'i olan milli servetlerin, Philadelphia yalakasi olmasina ragmen utanmadan Staples'a ugrayan Will Smith gibi ikiyüzlülerin salonumuzun ön sıralarını işgal edip gerçek Lakers taraftarlarının dışarda kalmasına sebebiyet vermelerine göz yumduk. Fakat pazar gecesi Lakers benchinin yanından etrafa sırıtan iki şahıs, bardağı taşıran son damlalardır. Evet Ben Affleck, tahmin ettiğin gibi senden ve yanındakinden bahsediyorum. Boston orijinli olduğunu biliyoruz. Sen Allah bilir 80'lerde Garden'da deli gibi tezahürat da yapmışsındır.Şimdi utanmadan piyasa yapmaya geliyorsunuz buraya. Yanındaki karının Lakers'la, Los Angeles'la alakası olsa sesimizi çıkarmayacağız. Ama Bronx'ludan bize hayır gelmez. Anca o koca kıçıyla iki koltuk birden işgal edip etrafı keser.

Şunu bir kez daha tekrarlıyoruz: Staples'in ön sıraları bu ruhsuzların tekelinde olmasa, kontrol gerçek Lakers taraftarına geçse bu takim sahasindaki maçlarda bırakın yenilgiyi, 10 sayıdan aşağı fark atmayız. Ancak maalesef Şampiyon, saha avantajını yüzde yüz hissedemiyor.

Ve son olarak uyarımızı da yapalım: Ola ki bu takım yenilirse oyuncuların hiçbiriyle işimiz olmaz. Ama eğer sinirlenirsek bu takımda ne Mitch Kupchak kalır, ne de ön siralara adam sokarız seneye.

Ona göre...

(13 Mayıs 2003, Salı)

orkunco@excite.com


Ne zamandır aklımdaydı bunlar...

Sabah 06.30'da tenimin yatakla teması kesilmeliydi (oha lan, fazla erotik oldu) ve o ayrılık vaktine yaklaşık yedi saat kalmıştı. Bir an evvel uykuya dalmalıydım fakat Fantaziperver Oscar'ın yüzünden yediğimiz gol gecemi alt üst etmişti, dahası kar yağışı dalga geçer gibiydi ve okul henüz tatil olmamıştı. Her neyse, nihayetinde bir şekilde uçmayı becerebilmişiz. Ama nereye kadar? Densiz bir arkadaşınız varsa, bir saat sonrasına kadar...

Aleti elime aldım (bu defa porno oldu), minik ekranda beliren AlimBigDog yazısı hiç de sevimli gelmiyordu. Uyku vaziyetinde sesim çatallaştığından anlamlı bir açılış lafı sarfedememiş olabilirim ama neticede ''buyur'' mealinde bir ses çıkarabildim. Beşiktaş'ın yenildiği bir gece için fazla neşeliydi ve kabaca Payton'ı aldıklarından bahsediyordu. Trading deadline olduğunun farkındaydım ve tam bir sene evvel, takasın son gününde ICQ Chat'te ne kadar fazla balon ortaya attığımızı da gayet net hatırlıyordum. E uykum da vardı, daha doğrusu uyumalıydım. Dolayısıyla ''hadi len'' dedim, telefonu kapadım ve yatağa döndüm. Fakat ikinci kez beceremedim (pornoya devam!).

Oldukça sinirli bir vaziyette bilgisayarı açtım. ''Doğruymuş ulan'' diyebildim.

PAYTON-ALLEN DEĞİL, KONTRAT ALIŞVERİŞİ GÜZEL

Evet millet, benim trafiğe bakış açım budur, Milwaukee açısından. Daha doğrusu şöyle söyleyeyim, bence Milwaukee'nin yapması gereken budur. Ayrıntılarını yazacağım. Fakat diğer yandan, Milwaukee'nin benim gibi düşündüğünü de hiç sanmıyorum açıkçası. Bakarsak...

Oyun kurucu pozisyonunu Cassell gibi bir All Star'a teslim etmiş olan Milwaukee'ye, Payton neden cazip gelsin ki? Ya Seattle'dan böyle bir teklif gelince ''ulan iyi olur valla, hem şu Allen'ın kontratından sıyrılırız, hem de Cassell fazlalık olur, takas malzemesi diye kullanırız'' demiş olabilirler (ki ben Milwaukee'nin bu doğrultuda hareket ettiğini düşünüyorum. Eğer doğru ise, Sprewell-Cassell değişimi dedikodusu da bunun kanıtıdır zaten), ya da yine teklif gelince, ''Allen'ın kontratının daha iki buçuk senesi var, şu Payton'dan ise yazın kurtulup salary cap'te açılan yerle ihtiyacımız olan uzun oyuncu için piyasaya iddialı dalış yaparız'' şeklinde düşünmüş olabilirler, ki bana göre mantıklı olan bu. Neden? Oraya gelelim...

Bakınız, bu Cassell denen adam, Milwaukee'ye sağladığı yarar karşılığında hakettiği paranın çok altında bir miktara oynuyor; 5 milyon küsur birşey. Daha bile azdı da, ağlayınca biraz zam yaptırabildi hatırlarsanız. Diğer adamımız Payton'ın kontratı ise Sam'inkinin iki mislini aşıyor. Peki Payton'ın performansı da Cassell'e tur bindiriyor mu? Hayır, yok öyle birşey. Bilâkis, aralarında ciddi bir fark bile yok. Peki o zaman, ben bir Milwaukee yöneticisi olarak niçin kucağımdaki bu nimeti geri tepeyim? Yapılacak şey bellidir: Payton'dan sene sonuna kadar faydalanırsın, kontratının bitiş tarihiyle birlikte adamı çağırıp ''görüşürüz canım'' dersin, helâlleşirsin. Böylece oyun kurucu mevkiinde Cassell tekrar yalnız kalır, Payton-Cassell ikilisini beraberce sahaya sürdüğün için kenarda kalan Redd-Mason ikilisi de 2 numarayı pek güzel götürürler beraberce. Payton'dan kurtularak salary cap'ini ferahlatmış olacağın için, rahatlıkla free agent piyasasına dalış yapabilirsin. Pivot ihtiyacın var, buna karşılık pazarda gayet iyi pivotlar da var. Brad Miller'a sarkarsın, o olmadı Olowokandi, neyse artık... Bu dediğimi, Payton'ı direkt salarak değil de, ''at artık imzanı, git bir an önce" (sign & trade) yöntemiyle de yapabilirsin, hangisi işine gelirse... Sonra da ilk beşini kurarsın: Cassell - Redd - Thomas - Mason - Transfer. Benchten Kukoc ve Desmond Mason gibi iki sağlam güç... Daha ne olacak?

Velâkin, ben Milwaukee'nin Cassell'i gözden çıkaracağını ve onun tatlı kontratını tepeceğini düşünüyorum, George Karl-Payton geçmişini de düşünerek. Ha, tabii üçüncü bir seçenek de var: Şu anda olduğu gibi Cassell-Payton çift PG devam ederler. Fakat Milwaukee'nin şiddetle uzun adama ihtiyacı varken, bu da şımarıklığın daniskası olur bence, geri zekalılık olur, komik olur. Çok daha alt düzey bir Doğu Konferansı'nda final oynamaktan öteye gidememiş (ve hatırlatırım, 2001 senesinde Milwaukee takımı Philly karşısında Iverson'a değil, çoğu zaman tek yönlü bir oyuncu olarak gördüğümüz, ofansta yarım adam saydığımız Mutombo'ya teslim oldu, doğru dürüst bir uzunu olmadığı için - en azından benim görüşümce, ki Batuğ Abi'nin de bana katıldığını hayal meyal hatırlıyorum) Milwaukee, o dönemde sırtında gittiği Big Three'nin bence daha dandik bir versiyonuyla, çok daha kuvvetli olan Doğu'da finali bile göremez.

Bir de elimiz değmişken takası kısa vadede, yalnızca bu sezon için değerlendirelim.

Bence kaybedilen birşey yok. Milwaukee, Allen'la nereye kadar gidebilecekse, Payton ve Desmond'la da en kötü o noktaya varabilecektir bu sezon. En fazla playoff ikinci turu...

Seattle'ı ise hiç anlamadım, ne halleri varsa...

UYAN TORONTO!

Trading deadline'ı geçtiğimiz için bu dakikadan sonra pek anlamı yok ama (ulan sanki geçmesek olacaktı, GM'ler benden akıl alıyormuş gibi) yine not düşelim de buraya, ileride ''ben demiştim'' kanıtı olsun.

Bakınız, yaklaşık iki ay evvel, foruma ne yazmışım:

**********

''Şimdi, Carter, Toronto taraftarları tarafından çok sevilen ve gönderilmesi halinde kulübün basılacağı bir adam, doğrudur. Fakat biz tarafsız gözle, soğukkanlı düşünelim. Şu sorulara cevap vererek...

Bu adamın sevilmesindeki en büyük etken nedir?

Cevabı basit: Spektakülerin daniskası, atletik bir adam oluşu...

Başka bir soru: Adamımızın, geçen sezonun yaklaşık üçte birini, bu sezonun da geride kalan kısmının üçte ikisini kaçırmasına sebep olan sakatlığı, vücudunun hangi bölgesinde etki etmektedir?

Cevap: Dizinde...

Peki bu diz, bir oyuncunun esnekliğinde, zıplaklığında, driplinginde vs. tesirli midir?

Cevap: Ziyâdesiyle!

Şimdi buradan başka bir örneğe sıçrayalım: Bugün Carter Toronto için ne kadar mühimse, birkaç sene evvel Grant Hill de Detroit için o derece mühimdi. Ve Hill'in Michigan yöresindeki son senesinde geçirdiği sakatlık, onu Carter'ınki kadar takımından uzak bırakmamıştı. O yaz Pistons -belki vaziyetin gelişimini öngörerek, belki de istemeyerek- Hill'in gidişine seyirci kaldı. Şimdi görülüyor ki, o yaz kazanan taraf Pistons'mış.

Dönelim Kanada'ya... Carter belki bu sakatlıktan kurtulacak ve eski günlerine dönüş yapacak, kariyerinin sonuna kadar da en ufak bir sakatlık problemi yaşamadan oynayacak. Belki de Hill'den beter olacak, ''out for season'' acısını yaşayacak, Allah korusun, kariyerini erken noktalamak mecburiyetinde kalacak. Bunu bilemeyiz. Fakat ortada, son bir buçuk sezon boyunca kaçırılmış 50 civarında maç var. Bu sayı yeterince tehditkâr.

Genellikle bir takımda iki oyuncuya maksimum kontrat verilebilir. Diğer oyuncuların performansları ve ekstra katkıları da elbet mühimdir fakat kaderinizi şekillendirecek olanlar, bu esas oğlanlardır. Bazısı takımı neredeyse çift başlarına sırtlarlar (Kobe-Shaq), bazısı da ortamın içine eder, cap'i boşu boşuna tıkarlar (Houston, Kemp vs.). Toronto geçen yaz Carter'ın önüne kontratı uzatırken kesinlike doğru hamleyi yapıyordu. Fakat şimdiki şartlar ışığında bu kontrat bir ziyana dönüşecek gibi gözüküyor.

Dolayısıyla bütün bu laflarımın özeti, zararın neresinden dönülse kârdır, Carter'dan kurtulabilmek için Howard'ın alınması mübahtır. Howard kontratı ölçüsünde ligin en rezil oyuncularından biri ama nasıl olsa Toronto için bu sezon artık kaybedilmiş vaziyette ve Howard'ın kontratı da sene sonunda nihayet bitiyor.''

**********

Bu kelamları, o vakitler forumda ''Howard-Vince takası olur mu lan'' diye geyik yaparken sarfetmişim. Denver'ın zaten SG ihtiyacı var ve yazın paralarının bir bölümünü buna harcamaları muhtemel, dahası Carter'ın her ne kadar burada Toronto'nun kurtulması gereken adam olduğunu söylesem de, hepimizin bildiği gibi Denver'ı seyirci bakımından coşturabilecek bir isim. O herşeye rağmen All Star oylamasının üçüncü ismi.

Carter'ın Toronto taraftarlarınca çok sevildiğinin ve onu yollayan GM'in bir süre evine uğrayamayacağının farkındayım... Ama yapılması gereken buydu bence. Tabii etik açıdan tartışılabilir bu ama Carter'ın da Toronto'ya bayılmadığına eminim.

VE BİR-İKİ NOT...

-- Lakers mail-list'imiz ''Nah Beat LA!'', özellikle Anıl'ın son yazısının kıçına bağladığı tanıtım sayesinde coştu. Şu anda 35 kişiyiz ve övünmek gibi olmasın, takım mail-list'leri arasında hem üye sayısı, hem de mesaj trafiği olarak açık ara öndeyiz, hatta mesaj trafiğimiz kimi günler genel mail-list'i dahi solluyor. Ayrıca Radikal gazetesi ve gazetem.net'ten tanıdığımız çok değerli Sevin Okyay da listemize renk katmaktadır. İlgilenen olursa, Anıl'ın son yazısının kıçında, katılmak için ne yapmanız gerektiğine dair bilgi var.

-- Son yazımı ciddiye alıp olayları gerçek zannedenler olmuş, yapmayın arkadaşlar... Basketbolseverler.com'da (isim veriyorum çünkü herhangi bir kaygımız yok, kendimizden eminiz) okuyucu yorumları gibi bir bölüm var, biri oraya ''Shaw, George ve Samaki, koç Jackson'ın kuyusunu kazıyorlar'' yazmış, beynimden vurulmuşa döndüm. Bir de geçen gün biriyle konuşurken, bana ''ya o Jack Nicholson'ın Tyra'ya yaptığını duydun mu?'' dedi. ''Ne yapmış ki?'' dedim, alacağım cevabı tahmin ederek. Kız bana aynen yazımdakileri anlattı. ''Yalandır ya, inanma'' diyebildim. Söylediğine göre ona da bir başkası anlatmış. Ey o ''bir başkası'', aman dikkat! Fakat dürüst olup hoşuma gittiğini de söylemeliyim.

-- İmsakiyeli Pirelli Takvimi projemiz için bize poz verecek bayan arkadaşlar arıyoruz, çok ciddiyiz. Övünç Özbilgiç okulun panosuna duyuru asacak. Türbanı takıp yırtmacı açacaksınız, muhteşem olacak, garanti veriyorum.

-- ESPN'in maç yayınlarında arada bir herif çıkıyor, Sal Masakele gibi birşey ismi. Aha buraya yazıyorum, o herif ileride herhangi bir Amerikan kanalına ''Sal Firarda'' diye program yapar. Türk modeli de böyle girmişti bu camiaya, hatırlarım dün gibi...

-- Bir sonraki yazımın konusu, Anıl'la birlikte üzerinde çalıştığımız ''İslam'da Anti-Laker'lık caiz midir?''

Saat 04.43

zzzzzzzzzz...........

(25 Şubat 2003, Salı)

orkunco@excite.com



Los Angeles Lakers geyikleri...

Benim için sabahın rutinlerinden olan 10 dakikalığına CNN Text ve NBA TV'ye bakma işleminin rutin moral bozucu sonucu haline geldi, Lakers'ın yenildiği maçların sonucunu öğrenmek.

Ortalığı dağıtamayacağımızı tahmin etmekle birlikte, her normal insan gibi ben de, O'Neal'ın sahaya üzerinde formasıyla ayak basışından itibaren kıçı toparlayacağımızı düşünüyordum, ilk haftalardaki ''koymayan'' mağlubiyetler esnasında. Lakin neye uğradığımızı şaşırmış vaziyetteyiz.

Favori sıfatıyla işe başlayıp folloş sıfatına terfi eden her camiada olduğu gibi, LA'de de kazan fokurduyor. Fakat geçen pazar NBC'de yayınlanan Telebasket programında resmen işin çivisi çıktı, rezaletler season-high yaptı.

İlk bombayı programın yorumcularından Ahmad Rashad patlattı. Camiada en çok tartışılan isimlerden biri olan yardımcı antrenör Kurt Rambis hakkında, ''Kurt; 1-Sinsi 2-İçten pazarlıklı 3- Samimi değil; ve fakat çok iyi bir insan'' dedi. Rashad, Rambis'in daha evvel de Del Harris'in kuyusunu kazdığını ve yerine baş antrenör olduğunu söyledi ve şimdi de Phil Jackson'ın yerine geçmek istediğini iddia etti.

Programın tartışmasız yıldızı ise Phil Jackson'ın şoförü Stephen Redblood'dı. NBC muhabirine telefonda konuşan bu zâtın zehir zemberek açıklamaları, kısaca şu şekildeydi:

''-- Inglewood'un köstebeği Kurt Rambis, ayrıca bazı oyuncu kasetlerini saklayan da o!''

''-- Samaki Walker, Devean George ve Brian Shaw takım içinde grup oluşturmuşlar, koç Jackson'ı göndertmek istiyorlar.''

''-- Başkan Jerry Buss yazarları satın almış durumda.''

''-- Birgün GM Mitch Kupchak bana geldi, Kurt Rambis'i kastederek, 'söyle o orospu çocuğuna, Phil Jackson'ın kasetlerini göndersin' dedi.''

Redblood'un bu açıklamalarının ardından programa Lakers yöneticisi Paul Bowie bağlandı ve Ahmad Rashad'la ağız dalaşına girdi. Ahmad Rashad, ''Sayın Bowie, basiretsizlik ediyorsunuz'' deyince, Bowie ''sen bu lafınla mahkemelik oldun bi' kere ama hadi devam et bakalım'' şeklinde karşılık verdi.

Bowie'nin telefonunun ardından, Phil Jackson'ın ısrarla yardımcı antrenörlüğe getirilmesini istediği ancak yönetimin soğuk baktığı James Worthy canlı yayına önce telefonla, hemen akabinde de bizzat stüdyoya gelerek iştirak etti ve Lakers'ta göreve geleceği söylentilerinin ayyuka çıktığı dönemde, başkan Jerry Buss'ın kendisini arayarak ana avrat küfredip ölümle tehdit ettiğini, ''Lakers'tan uzak dur'' dediğini açıkladı. Bu açıklamalar üzerine yayına bağlanan bir başka Lakers yöneticisi de ''o tehdit değil, uyarıydı'' diyerek yüreklere su serpti!

Bu esnada stüdyodaki yorumcular arasında gelişen olağan tartışmalardan birinde Dr. Jack Ramsay, Ahmad Rashad'a, ''Ahmad, sen basketbol fakirisin'' dedi, bunun üzerine Rashad, ''kalbimi kırdınız, bundan sonra size 'ağabey' demeyeceğim'' şeklinde triplere girdi.

* * *

Olaylar bu programla sınırlı olsa iyi... Ancak maalesef tartışmalar çok daha fazla yere sıçramış durumda. Muhalefetin güçlü isimlerinden Dustin Hoffman geçenlerde düzenlediği basın toplantısında, Phil Jackson'ın, başkan Jerry Buss'ın kızı Jenny Buss'la olan ilişkisine atıfta bulunarak, ''sorarım sizlere, tarihte sübyancı Zenmaster var mıdır? Gencecik bir kızı ağına düşüren, kendisine güvenen başkanını, kızını düdüklemek suretiyle sırtından hançerleyen Zenmaster olmaz olsun!'' dedi. Ayrıca olağanüstü kongre çağrısında da bulunan ve Hollywood'un starları ağırlıklı, son derece kuvvetli bir liste oluşturma çabasında olan Hoffman'ın, yakın çevresine ''herkesin gönlündeki GM'i ve koçu getireceğim'' dediği öğrenildi. Hoffman'ın ''herkesin gönlündeki koç & GM'' diyerek, Pat Riley ve Jerry West'i kasdettiği de sızan haberler arasında.

Camianın büyük bölümünün güvenini yitiren Phil Jackson'a artık ''Montana Köylüsü'' yakıştırması yapılıyor. Son olarak, pazartesi akşamları ESPN'de yayınlanan ''48 minutes'' programının sunucusu Mark Morgan, programında ''Jackson için söylenecek tek şey var: Fiyasko, fiyasko, fiyasko!'' yorumunda bulundu.

Bir de magazin yönü ağır basan haber: LA Times gazetesi, Phil Jackson'ın, sakallarını kestikten sonra hiç mi hiç karizmatik olmadığını yazdı ve Jackson için bir takım imaj önerilerinde bulundu.

Hadiselerin göze batmadan en ilginç olan kısmı ise camianın duayenlerinden Jack Nicholson'ın sessiz kalması ve konuyla ilgili fikri sorulduğunda da güneş gözlüğünü çıkarmadan 32 dişini (yahut ne kadar kaldıysa artık) göstererek sırıtması olarak nitelendirilebilir. Önceleri bu gibi durumlarda orta parmak tepkisi gösteren Nicholson'ın, eski dostu ve zamparalık arkadaşı Magic Johnson'ın Lakers ile bağlarını koparmasından sonra mevcut yönetime karşı pasif muhalefete geçtiği, bu sebeple esasen vaziyetten çok da şikâyetçi olmadığı, aynı nedenden dolayı takım maç kaybettikçe suratındaki hınzır mütebessim ifadeyi koruduğu, saman altından da Dustin'i desteklediği ileri sürülüyor. Yine de, Staples'daki vs. Mavericks comeback'inde kendini tutamayarak ayağa fırlayan ve Sacramento Kings maçında da C-Webb'in manitası Tyra Banks'e akşam yemeği teklif ederken poposunu çimdikleyen Jack'in, herşeye rağmen Laker ruhunu koruduğu düşünülüyor.

Budur Pasifik kıyılarının olayı...

(23 Aralık 2002, Pazartesi)

orkunco@excite.com


''İYİ'' BİR PİVOTLA DA
LAKERS BİLDİĞİNİZ GİBİ

San Antonio ile Sacramento arasındaki rekabet beni ilgilendirmez. Hangisinin daha iyi bir takım olduğu da, cevaplaması zor bir soru açıkçası. Ancak benim gözümde Spurs, zaten sakat olan bir numaralı silahımıza karşı koymak konusunda Kings'e nazaran daha etkili olmaları ve takımın yıldızının, Kings'in ''king''i Webber gibi playofflarda hâlâ tam olarak güven duyulamayacak bir oyuncu olması nedeniyle, Lakers'a karşı saha avantajı olan tek takım konumundaki Sacramento'dan daha ters bir takımdı. Dolayısıyla şampiyonluk yolunda en mühim virajı aldığımızı düşünüyorum... Her ne kadar post-season'dan evvel pek ciddiye almadığım bir sorun, Kings serisi öncesi ciddi biçimde kaygı yaratsa da.

Şimdi seriden aklımıza kalanlara değinelim:

-- Shaq... Elden ayaktan düşene kadar ligin dizginlerini elinde tutacak olan bu adama, geçici bir elden ayaktan düşme durumu ''dur'' dedi. Adam gerçi kulak asıp tam anlamıyla durmadı ama yavaşlamadan da edemedi! Sezon boyunca çektiği ayak başparmağındaki sakatlık, zaten yeterince ciddi bir tatsızlıktı. Yetmiyormuş gibi, seri öncesinde eli de uf oldu, hem de yine gayet ciddi bir biçimde. Şut atarken topla temas etmesi farz olan parmağı ile avucu arasına 7 dikiş atıldı. Öyle ki, bu sürpriz sakatlık, asıl büyük problemi de unutturdu. Kobe'nin bir maç sonu röportajında da söylediği gibi, Shaq sıçrayamıyor, yeterince yukarıya uzanamıyordu. Pota altında pas aldığında ya da hücum ribaundunu kaptığında, o bölgedeki tüm ahâliyi savurarak bastığı smaçlara alışkın olduğumuz Big Daddy, bu kez acınacak biçimde rakiplerine teslim oldu, bloklar yedi, topları fazla inat etmeden rakiplere verdi. Yani ligin dominant gücü, bu dönemde yalnızca 10 üzerinden 7'lik bir pivot gibi oynuyor. Ama bu Lakers'a neyse ki koymuyor.

-- Kobe seri boyunca, Bowen gibi bir savunma silahına rağmen, süper değil ama gayet iyi oynadı. Süper tarafı ise son periyodlardaki Jordanımtrak tek kişilik gösterileriydi. Son 3 maçta sırayla 11, 12 ve 10 attı. En önemlisi ise 12 attığı 4. maçtı. Maçın son 8 sayısına imza attı... Özellikle 5 küsur saniye kala aldığı zor hücum ribaundu ve ardından attığı basketi izlemek büyük keyifti. Gelecek turda karşısına, en az Bowen kadar sıkı bir savunmacı olan Christie dikilecek. Ama Kobe'nin o Christie karşısında geçen sezon playofflarda, hem de Arco'daki maçlarda önce 36, sonra da 48 attığını unutmamak lâzım.

-- Jackson ile Popovich'in cesaret farkları... Jackson, ibrenin Spurs'e dönük olduğu dakikalarda dahi daha çok Shaq'ı, bazen Kobe'yi, hatta ilk maçta 10 sayı gibi bir farkla yenikken ikisini birden kenara alabilirken, Popovich daha 45 saniye evvel oyundan aldığı Duncan'ı "Shaq giriyor" diye, Bowen'ı da Tuncaboylu'nun da bahsettiği gibi "Kobe giriyor" diye apar topar oyuna soktu. Elbette mantıksız diyemeyiz. Popovich'e korkak damgası vurmak da ağır olabilir çünkü Kobe ve Shaq'tan çekinmek ayıp değil. Ama Popovich bu seride Duncan, Rose, ve Parker dışındaki oyuncularından kayda değer bir verim alamamasının nedenini de kendine sormalı. Farkındayım, Antonio Daniels'ı saymadım, çünkü ondan çok daha fazlasını elde edebilirdi, aşağıda bahsedeceğim. Öte yandan ''diğerleri''ne duyduğu ve aşıladığı güvenin Jackson'a getirdikleri de ortada. Shaq'ın yerine oyuna soktuğu Samaki Walker, 3. maçın ilk çeyreğinin sonlarında Spurs'e karşı tek başına direniyor, oyunda kaldığı sadece 16 dakika içerisinde 6'da 5 şut isabetiyle 12 sayı, 5 ribaundluk katkı yapıyor. Bu Samaki Walker, Spurs'ten şutlanan değil mi?

-- Samaki Walker demişken... Portland serisinde tam anlamıyla ''sıçan'' bu adam, bu seride 19 dakika gibi gayet kısıtlı bir süreye rağmen %74 şut isabeti, 7.6 sayı ve 5.8 ribaunt ortalamaları tutturarak, Blazers maçları esnasında kendisini bir güzel fırçalayan Phil Baba'nın güvenini tekrar kazandı. Ayrıca kenarda oturduğu dakikalarda meşgul olduğu bisikletiyle de beni epey bir gülme krizine soktu.

-- Bu seride elinden geleni yapan Antonio Daniels'ı yedekler arasında görünce, Spurs kadrosundan haberi olmayan bir insan, o takımın SG'si Tracy McGrady falan zanneder. Oysa bence Daniels, sorun yarattığı için kıçına tekme vurulan (buna eyvallah, o şartlar altında doğru hareketi yapmıştı Spurs yönetimi) Anderson'ın yeni modeli olabilir. Hem şutu var, hem atletik, hem de savunması iyi. Oynadıkça da şimdikinden daha iyi olacağı kesin, Derek Anderson'ı da geçerdi bence. Popovich'in saha içerisinde koltukta otursa farkedilmeyecek olan Steve Smith'i tercih etmesi bana pek mantıklı gelmiyor.

Spurs serisi, 3. maçtaki kritik galibiyet sayesinde rahat geçse de, tek tek maçlara baktığımızda gayet zevkli mücadelelere tanık olduk aslında. Beş maç arasından bir seçim yapmak gerekirse, kesinlikle 4. maç derim. Hakikaten değdi, uyku derdi olmadan, keyifle izleyebilmek için anne özel izniyle okulu astığıma. Maçı beklerken Paramparça Aşklar ve Köpekler'i izleme fırsatı bulmam, geceyi daha da fıstık hale getirdi. Anneme huzurlarınızda teşekkür ederim, sanata ve spora olan bu katkısından ötürü. (ben de ederim... - batuğ)

Sırada Kings var. Shaq'ın Spurs serisindeki kadar etkisiz kalmayacağını ve 25 sayı civarına çıkacağını umuyorum. Serinin öyle 100'lü sayılarla biten maçlara sahne olacağını da sanmıyorum çünkü Dallas yok karşılarında. Örneğin Mavs serisinde hayatının maçlarını çıkaran Bibby, sanmıyorum ki bu kez öyle at koşturabilsin. Stojakovic'in olmayışı da gayet güzel. Hido'nun 20 sayı 13 ribaundu Dallas serisinde kaldı. Peja'nın ölüsü, yani Fox'ın savunmasına kilitlenmiş olanı bile daha büyük tehdit.

(16 Mayıs 2002, Çarşamba)

orkunco@excite.com
EASTERN PLAYOFFS BREAKDOWN

Yazıya başlamadan evvel, batug.com cemaatinden, sezon öncesinde yaptığım iğrenç Doğu tahminlerimden ötürü özür dilemek boynumun borcudur. NBA Finali için tek geçtiğim Milwaukee'nin, malumunuz, playoff'a bile kalamamasından tutun, şans vermediğimiz New Jersey, Detroit ve Boston'ın ilk 3 sırayı paylaşmalarına kadar birçok sürpriz gelişme suratımıza şamar oldu. Neyse, bu üç takımın koçlarının Yılın Koçu ödülü için aday durmunda olmaları, bizim salak olmadığımızı, hadisenin sürpriz olduğunu gösteriyor zaten. Yalnız sezon başında tahmin yürüten diğer arkadaşlarımı ve abilerimi de kamuoyundan özür dilemeye davet ediyorum :=)

Gelelim konumuza. Benim için oldukça sıkıcı geçen, bir ara canlanan Heat'i takip ederek kendimce zevkli hale getirmeye çalıştığım ancak Heat'in de beni yanıltarak tahminimden erken su koyvermesiyle son iki haftası yine monotonlaşan normal sezon, çok şükür bitti. Geçen sene playoff mevsiminin başında herkes postseason'ın çok çekişmeli maçlara sahne olacağı konusunda ümitliydi. Hatta NBA bunu vurgulayan bir slogan bulmuştu da, şimdi hatırlayamadım. Nitekim Doğu'daki macera hakikaten güzeldi ancak esas oğlanların konferansında Lakers heyecan meyecan bırakmayınca, playoff'lar genel olarak hayal kırıklığı olarak kaldı aklımızda.

Bunları niye hatırlatıyorum? Çünkü şimdi de ümitliyiz, şöyle esaslı bir playoff dönemi bekliyoruz. İnşallah geçen seneye benzemez.

Şimdi Doğu'dan başlamak suretiyle eşleşmeleri ameliyat edelim.

NETS - PACERS

Yazın, ''yapılmaz böyle adilik'' dediğimiz takasın sonunda Jason Kidd kariyerinin en büyük zaferini kazanırken, Nets'in bu takıma ait olmaktan zerre haz etmeyen, kaderlerine lanet eden oyuncularını da hayata döndürdü. Başarılardan aslan payını alan kişi Kidd ama takımın hiçbir elemanının da bundan şikayetçi olmak gibi bir düşüncesi söz konusu değil, zira herkes kapasitesi ölçüsünde oyunun içinde, yani herkes hakkı ve yeteneği kadar rol sahibi. Neticede geçen senenin en kötülerinden olan Nets'i şimdi Doğu'nun Efendisi rolünde görüyoruz. Peki bu ünvanı almış olmaları, Doğu playoff'larının da en iyisi olmaları için yeterli mi? Korkarım değil... Zira sezon boyunca alkışladığımız bu takımın ilk 5'inde yalnızca Kidd, seyircilerin atılan ilk basketleri bile deli gibi alkışladığı, ıslıkların son 2 dakikada değil, maç boyu duyulduğu, kurt oyuncuların kendilerine has cinliklerini yaptığı bu ortamın havasını daha evvel solumuş bir oyuncu. Kaldı ki onun da playoff tecrübesi, asla favori olmayan, ikinci turdan ötesini göremeyen Phoenix'le çıktığı, genellikle kazanacak tarafın belli olduğu maçlardan, serilerden. Neyse, uzatmanın lüzumu yok, nasıl olsa Nets'i tecrübesizliği bu turda pek rahatsız etmez zira rakibin de Reggie Miller dışında kurt oyuncu donanımından söz etmek mümkün değil. Zaten Nets'ten hemen sonra sıralanan Detroit ve Boston da aynı sorunu aşağı yukarı yaşıyorlar.

Pacers, sezon ortasındaki takastan sonra da söylediğim gibi, geleceği hakikaten çok parlak bir takım. Ancak bu genç adamlar henüz istikrar denen şeyin uzağındalar. Genelde biri oynarken biri duruyor, bir türlü bütün olamadılar. Belki Isiah Thomas da yetersiz kalıyor. Sonuçta Pacers en azından şimdilik ve sadece kağıt üzerinde iyi. Nets'e karşı pota altında ağır basıyorlar ama genel olarak Nets komple bir takım.

İki tarafın da iyi oyun kurucuları var ancak Pacers'ınki henüz çaylak sezonunda ve rüştünü tam olarak ispat ettiğini söyleyemeyiz. Ama olacak. Karşı cepheninki ise şimdiden ligin en iyisi. Dolayısıyla, Yetenekli Bay Tinsley'e rağmen Nets bu pozisyonda gani gani ağır basıyor.

Şutör gardlarda az farkla da olsa Pacers üstünlüğü var ancak Reggie'nin bir playoff azmanı olduğunu düşünürsek bu farkın sahada Pacers lehine daha da artacağını söyleyebiliriz.

Kısa forvetlerde Van Horn, hücum bakımından çok daha ileri. Artest'in de savunması iyi ancak yeni takımında istikrarı sağlayamadı. Üstelik 2.01'lik boyuyla, 2.08 olan Van Horn'a karşı kısa kalıyor. Pacers, Croshere'a başvurabilir (Ve tabii ki nerdesin Harrington, aaaaah!) Yalnız Van Horn da hiçbir zaman yarattığı bu matchup sorununun önlerine sunduğu fırsatları sonuna kadar zorlayacak, kalkıp 30+ sayılık performanslar gösterecek bir oyuncu gibi gözükmez bana.

Power forvette elbette Jermaine... Şahane bir sezon geçiren, All-Star olan, ligin en baba forvetleri arasında sayılan bu adamı, daha dün bokken bugün kokan, ilgi çekmek için çirkefliği tavana vurduran, aklı başka cinliklere işlediği için yeteneklerini heba eden Kenyon denyosuyla mı kıyaslayacağız yani? Bir de şunu eklemeden geçemeyeceğim, Kenyon'ın bu serseri ayakları playoff'ta kimseye sökmez, adama yedirirler o pozları.

Pivotta da Brad Miller, Todd MacCulloch'a basar geçer.

Bunların üzerine Pacers'ın bench'i de Nets'inkinden daha iyi. Ancak dediğim gibi, Pacers yalnızca kağıt üzerinde iyi. Nets'in daha düşük kapasiteli oyuncuları, takım halinde çok daha iyiler. Zaten kurayla birinci olmadılar ya!

Tahmin: 3-1 Nets

PISTONS - RAPTORS

Larry Bird'ün asistanı olarak tanıdığımız Rick Carlisle, NBA'deki ilk koçluk deneyiminde öyle bir şekil yaptı ki, parlak gözüken kariyerinin devamında elde edeceği olası şampiyonluklar bile gölgede biraz zor bırakır bu sezonki başarısını. Sezon başında Detroit formasını değiştirdiğinde, ''ulan icat çıkartıyolar, formayı değiştirince eski ruh dan diye geri mi dönecek?!'' demiştim ama Carlisle üstadımız hakikaten de Detroit seyircisine bütün bir sezon boyunca flashbackler yaşattı. Belki kadro birebir aynı değil, örneğin bu takımın Thomas gibi süper bir oyun kurucusu yok, dahası bu takım her ne kadar başarılı bir sezon geçirmiş ve Doğu'yu ikinci bitirmiş de olsa, ve hatta playoff'larda da engelleri birer birer aşıp konferans şampiyonu da olsa, çok iyi biliyoruz ki bir contender değil. Ama uyuşan bir özellikleri var; o da sıkı savunmaları. Ve Detroitliler, geçen sene rezil bir durumdayken bu sene Merkez Grubu Şampiyonluğu gibi çok hoş bir armağan veren, üstelik bunu çok benimsedikleri ''iyi savunma yapan takım'' kimliğiyle gerçekleştiren bu takımı ayakta alkışlıyorlar pek tabii ki.

Diğer takımımız Toronto da, sezon başındaki beklentilerin çok uzağında bir sezon geçirse de, tam ''sezon bitti'' derken, hatta bunu düşünerek Vince Carter'ı da erkenden ameliyat ettirmeye karar vermişken, Bucks'ın dikey inişi ve Pacers'ın beklenenden çok daha fazla zorlanması neticesinde, elbette kaymak gibi fikstürünün de yardımıyla birden kendini playoff'ta buldu ve sezon başı beklentileriyle alakasız bir performans çizmesine rağmen alkışlandı. Aslında Toronto alkışlandı demek yerine, Toronto eksi Carter alkışlandı dersek, bu çelişkili duruma bir açıklık getirmiş oluruz sanırım.

Seriye gelince... Her ne kadar mücadeleyi bırakmayarak, yıldızlarından (ama liderlerinden değil, Carter lider olamadı) yoksun olmalarına rağmen mücadeleyi bırakmayan Raptors oyuncularını alkışlasak da, kıçı kurtardıkları son dönemde iki defa Cleveland, Washington, iki defa Atlanta, Ivy'siz Philly, iki defa Chicago ve işi garantiye almış, büyük ihtimalle de o maçta yatmış New Jersey'le oynadıklarını unutmamak gerekiyor. Yani Toronto'nun son dönemdeki ivmesiyle Detroit'e kafa tutabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Dahası, Toronto'nun şu son dönemdeki performansında aslan payına sahip olan Antonio Davis-Keon Clark ikilisi, bela kere bela Ben Wallace ve Cliff Robinson karşısında, o saydığım maçlardaki kadar rahat olmayacaklar şüphesiz. Yani Toronto'ya playoff biletini getiren frontcourt üstünlüğü bu kez söz konusu değil ve arkadaki elemanlar; Alvin, MoPete falan da asla bir turu çözecek nitelikte oyuncular değiller. Pistons'ta ise, şahsen T-Mac'in, Payton'ın, Kobe'nin yanında süper yıldız kategorisine koymayı reddettiğim ancak yine de rakibin tüm kısalarına basıp geçecek yetenekte bir Stack var.

Tahmin: 3-0 Detroit

CELTICS - SIXERS

Boston'ın şu anki yeri pek de sürpriz olmadı zira onlar bu sezon yapacaklarının sinyallerini geçen sene Pitino gidip de O'Brien geldiği günden beri azar azar vermişlerdi. O değişiklik biraz daha erken olsaydı belki geçen sene de playoff'a girebilirlerdi ki öyle bir durum bu sezon için gayet kıyak olurdu. Zira takımı sırtlayan ikili Walker ve Pierce daha önce bu mevsimde evlerinde oluyorlardı. Geçmiş yıllarda televizyondan maç seyrederek kendilerini ne derece hazırlamışlardır bilemeyeceğim ama oyunlarındaki olası herhangi bir düşüş beni hiç şaşırtmaz. Ayrıca bekaretlerini gayet sert ve savunmacı bir takım olan Sixers'a karşı bozduracak olmaları da mühim bir dezavantaj. Eşleşmeyi değerlendirirken lig sıralamasına bakıp Celtics'in ligi 3., Sixers'ın ise ancak 6. bitirmesine kanmamak lazım. Philly tam 22 maça Iverson'sız çıktı. Bu arada ismi geçmişken; Iverson'ın durumu halen belirsizliğini koruyor.

Iverson'sızlığın Sixers için söz konusu bir playoff maçı olsa da mağlubiyetle eşanlamlı olmadığını bu takım bize geçen sene, hem de Milwaukee'yi yenerek kanıtladı. Yalnız şimdi seri daha kısa, 3 yapan kazanıyor ve Iverson'ı sadece bir maç dinlendirmek bile pahalıya patlayabilir. Biz yine de yürekli bücürün oynayacağını düşünerek değerlendirmemizi yapalım.

Oyun kurucularda tarafların belirgin bir üstünlüğü yok. Gerçi Snow, Iverson'ın sakat olduğu son dönemde çok iyi oynadı, hatta emeğinin karşılığını da bir kez Player Of The Week seçilerek aldı ama playoff'ta Kenny Anderson'dan daha fazla iş yapacağını sanmıyorum. İkisi de mühim hücum oyuncuları değil, dolayısıyla birbirlerine savunmada pek zorluk çıkarmayacaklardır. Kaldı ki ikisi de boş savunmacılar değil.

SG'de Boston'ın Pierce'ı kullanması, son maçlara bakılırsa kesin gibi. Pierce bela bir savunmacı, sene içerisinde başta T-Mac ve Kobe olmak üzere birçok baba swingman'in başına bela oldu. Ama Iverson 1.98 civarı bir adam değil, bücür ve çok çok çabuk, dolayısıyla da Pierce'ı hepsinden fazla zorlayabilir. Tabii Pierce'ın da 15 cm'lik boy avantajı var. Aslında O'Brien'ın elinde Delk gibi bir alternatif mevcut, Eric Williams benche, Pierce forvete çekilebilir, Iverson belasıyla da Delk uğraşır. Daha akıl karı gözüken kadro bu ama son maçlarda Eric Williams istikrarlı biçimde ilk 5 çıktı, o yüzden Pierce-Iverson eşleşmesini de imkansız görmemek gerekir. Delk ilk 5 çıkarsa elbette Iverson'a çare olamaz ama en azından Celtics'in en mühim hücum silahı Pierce'ın nefesi savunma yaparken kesilmez.

Kısa forvetlerde Harpring, Eric Williams'a biraz ağır basıyor ama Boston benchinde Rodney Rogers gibi bir güvence oturuyor. Özetle backcourt'ta iki takımın da belirgin bir üstünlüğü yok.

Gelelim pota altına... Boston'ın burada, özellikle de pivot pozisyonunda zaafı var. Biraz hücuma yatkın bir oyuncu Boston maçlarında epey ekmek çıkarıyor boyalı bölgeden. Gelgelelim Philly'nin pivotu Mutombo'yu boş bıraksan üç defa düşünür topu potaya atmak için. Yine de Deke, üzerinden oynanırsa 15 civarı bir ortalama tutturur seride. Öte yandan Philly'nin de pota altı gayet iyi, özellikle de savunmada. Ama bu da Boston'ı etkilemez. Zira Walker sayılarını çember altında itişmekten ziyade, dışarıdan bileğiyle bulan bir oyuncu. Rogers'ın da şutu iyi, o da işini dışarıdan göreblir pekala. Battie'yi zaten geçiniz, kimsenin ondan skor beklediği yok. Tabii bu değerlendirmelerin yanında, Coleman ve Mutombo'nun tecrübe bakımından Boston cephesindekileri kat be kat aştıklarını da söylememek olmaz.

Kağıt üzerinde terazi dengede duruyor gibi ama yalnızca kadrolar bakımından. Sakatlık problemi olmazsa Sixers bu seriyi geçer diyorum. Celtics de saha avantajı sayesinde sonuna kadar direnir.

Tahmin: 2-3

HORNETS - MAGIC

Hatırlarsınız, Doğu'yla ilgili geçen yazımda Hornets'a playoff takımları arasında yer vermemiştim. Takımı, daha doğrusu Mashburn'ü hafife almışım. Mash'in o günlerde gösterdiği rezil performansı referans kabul etmiştim ama şimdi açıkça görülüyor ki adama süre tanımak lazımmış. Sakatlıktan sonra Mashburn yavaş yavaş formunu buldu ve onun önderliğinde Hornets, hem de çok sıcak bir biçimde playoff'a geldi. Geçen sezon Doğu şampiyonu olabileceklerine inandığım (isteyen arşivden bakabilir) Hornets'ın playoff'ta yer alması benim için sevindirici. Doğu'da çok işlerine yarayabilecek sağlam pota altlarına bu sezon Magloire diye zıpkın gibi bir eleman eklendi (''eklendi'' derken, performans bakımından, takımdaki ilk sezonu olmadığını biliyorum) ve Hornets pota altı iyice güçlendi. Lee Nailon da, Eddie Robinson'ın gidişine üzülenleri fazlasıyla teselli etti. Kalitesini zaten bildiğimiz Baron da, Mashburn ve Wesley'nin yokluğunda lider oldu, kendine güvenini epey geliştirdi, son topları kullanabilecek kıvama geldi.

Rakip Orlando beni morartan bir başka takım. Ben Orlando'nun, daha doğrusu T-Mac'in playoff'a kapak atamayacağını düşünüyordum ama diğer oyuncular onu yalnız bırakmadılar ve ''Orlando'', hem de gayet rahat bir biçimde postseason'a kadar geldi. Yalnız son dönemdeki gelişmeler pek iç açıcı değil. Malumunuz, Mike Miller bu sezon doğru dürüst oynayamadı. Playoff maçlarına yetişebileceği söyleniyor ama bu sezon istikrarlı bir biçimde sahada yer alamamış, sürekli sakatlıkla boğuşmuş bir oyuncuya şimdi nasıl güvenilebilir ki? Daha kötü bir haber; T-Mac'in, kendisini bir dönem kenarda sivil kıyafetle oturtan sırt problemi halen rahatsız edici boyutta.

Pota altı güçlü dediğimiz Hornets ile, frontcourt'unun zavallı halini bildiğimiz Magic'in pozisyon pozisyon karşılaştırmasını yapmayı gereksiz görüyorum. Orlando yalnızca SG'de üstün. T-Mac sezonun ikinci bölümünde oynadığı gibi 1 buçuk kişilik oynamalı, sırtındaki problemlere rağmen oynayacaktır da, ama takıma tur atlatmasını bekleyemeyiz. Orlando ancak evinde bir maç alabilir, diğer maçlarda Hornets şans tanımaz. Kafa kafaya giden maçlar bile sürpriz olur bence.

Tahmin: 3-1

(19 Nisan 2002, Cuma)

CİLLOP TAKAS: BULLS, PACERS'I POTAYA İTTİ

Doğu takımlarına teşekkür ederim. Neden mi? Sıralamadaki yeri hiç önemsenmeyecek kadar favori bir takımın taraftarını fena halde sıkması gereken regular season'ı, girdikleri amansız playoff mücadelesiyle renklendirdikleri için...

Doğu'da şu anda tam 11 takımın playoff treninde yer alma ihtimali var. Bunlardan yalnızca dördünün tuzu kuru gibi görünüyor. Başka bir deyişle, yedi takım Nisan'a kadar playoffa taş çıkartacak bir savaş verecekler.

İşin daha da keyif verici tarafı, bu takımlardan bazıları, daha playoff biletini bile garantiye alamamış durumda olmasına rağmen, ''final oynamaya aday takım'' şeklinde telaffuz edilebilirler.

Sezon içi takas yasağının başlamasından bir gün önce, Doğu'nun bu müthiş karmaşık vaziyetine çok baba bir katkı Chicago'dan geldi. Hepinizin bildiği takas neticesinde, son dönemde büyük düşüş yaşayan ve önceki gün playoff adayı olarak görmediğim Indiana, ileriki seneler için ümit saçan kadrosuna süper ve takımın dinamizmiyle örtüşen takviyeler yaptı. Üstelik, bu başarılı organizasyonun tamamlanmasında yalnızca, biri yedeklikten, öbürü de umduğu kadar ön planda olamamaktan ötürü mutsuz ve takımı yakın zamanda terketmelerinin kaçınılmaz olduğu bilinen iki oyuncudan feragât etmek suretiyle... Böylece, Al Harrington'ın sakatlığından sonraki maçlarda galibiyetlerinden fazla sayıda olan yenilgilere rağmen Indiana, tekrar çok tehlikeli bir takım haline geldi.

HEM GENÇ, HEM DE HAZIR

Takastan sonra Pacers'ta Reggie Miller haricindeki en yaşlı oyuncu, 30'luk Kevin Ollie. O da takasta zaten cap filler (ücret dengeleyici) olarak yer almış ve Pacers için mühim olmayan bir eleman. Ollie'den sonraki en yaşlı oyuncu ise 27'lik Austin Croshere! İlk beşi Tinsley - Reggie - Artest - O'Neal - Brad Miller şeklinde düşünürsek, bu beşlinin yaş ortalaması, 37'lik Reggie'ye rağmen yalnızca 26. Onu çıkarıp Harrington'ı koyduğumuzda ortalama 23.8'e iniyor. Elbette olay gençlikle bitmez ama Pacers'ın gençleri de lige yeni gelmiş toy oğlanlar değil; hem yeterince hazır, hem de gelişimini sürdürecek oyuncular.

Bakın kadroya:

Tinsley, Indiana adına tartışmasız bir steal oldu. İstikrarsızlığını çaylak olması nedeniyle hoş görebileceğimiz, daha ilk senesinde asist krallığının zirvelerinde dolaşarak zaten beklentilerin kat be kat üzerine çıkmış bir oyuncu.

Reggie'nin şimdiki haline bakmayın, geçen seneki playoffları hatırlayın derim. O şimdi demleniyor, playoffta azmasını bilir. Gelecek sezonun sonunda da paşa paşa bırakır yerini.

Artest'ın Bulls'ta bir boka yaramayan savunması, Pacers'ın çok işine yarayacak. Düşünün ki hücumda etkinliği sınırlı olan Bruce Bowen bile sırf savunmasından ötürü kıymetli bir oyuncu. Eh, Artest hem savunma yapıyor, hem de ofansif yeteneği Bowen'la kıyaslanmaz.

Jermaine, 20 sayı, 10 ribaunt seviyesine gelmiş ve All-Star olmuş bir adam, birşey eklemeye gerek var mı?

Brad Miller, bir yıldız olmasa da, herhangi bir Doğu takımının ''yarabbi şükür''den başka birşey demeyeceği, ligdeki genel pivot kıtlığında, hele ki Pacers gibi en büyük problemi bu mevkide olan bir Doğu takımı için ''bulunmaz Hint kumaşı'' tâbirinin mübalağa sayılmayacağı bir oyuncu.

Yedekler deseniz şahane... Her ne kadar kontratı imzalayıp hayvan gibi parayı garantiledikten sonra kebap yapmaya başlasa da, Croshere hala etkili. Üstelik biri tehdit mi etti ne, birkaç maçtır silkinmiş gözüküyor.

Harrington sakatlanmasa "best 6th man" ödülünü alacaktı. Müthiş bir joker. Dönüşünde ilk 5'e bile terfi edebilir.

Mercer'ın ücreti bu takasın Indiana için bir olumsuzluğu olsa da, salary cap'te bir sorun olmadığına göre şimdilik düşünmesek de olur. Kontratının adamı olmasa da mühim bir oyuncu. İş ki yedeklik koymasın.

Jeff Foster kazma mazma, maç başına 7.6 ribaund alıyor, onun da vazifesi bu.

Ve benim adamım... Geldiğinden beri kaydadeğer birşey yapamamış olsa da hala ümidimi kesmediğim Jonathan Bender... Son dönemde biraz kıpırdanma var, inşallah adam olacak. Hem pek atletik, hem de dış şutu gayet iyi. Artık silkinme vakti geldi. Zira Indiana onun uğruna Antonio Davis'ten vazgeçmişti.

Şimdi mesele, eldeki bu malzemeden maksimum verimi alabilmekte. Uyum süreci elbette önemli ve Pacers'ın önünde bir sorun. Yine de bu kadroyla playoffa gidememek bence Thomas'ın ayıbı olur.

DOĞU'DA DÜŞENE YAZIK OLACAK

Şimdi tekrar ilk paragraftaki playoff savaşına dönelim. Hakikaten de playoff sınırındaki takımlar birbirlerine o derece yakınlar ki, Nisan'da epey dramatik maçlar yaşayacağımızı tahmin etmek güç değil. Ancak hangi takımların bu acıyı yaşayacağını kestirmek fena halde zor.

Sıralamaya şöyle bir bakıyorum ve ilk dördü kafadan playoffa koyuyorum. (Bu arada sadece playoffa kalacak takımları tahmin etmeye çalıştığımı, sıralamayla kafa yormadığımı da belirteyim.) Evet, playoff potasından bana dört takım kaldı: Orlando, Indiana, Philadelphia ve Toronto. Dışarıdan zorlayan takımlarsa dokuzuncu Hornets (28-29) ile bir galibiyet geride olan Wizards... Ve aşağıdan gümbür gümbür gelen Heat: 23-32... Miami'yi sakın .418'lik galibiyet oranına bakıp değerlendirmeyin zira bunların toparlanma süreci başladıktan sonraki durumu, 15 galibiyet ve 5 yenilgi; yani .750! Haydi bu 15-5'ten önceki 3 galibiyet ve 3 yenilgiyi de katalım, bu defa da 18-8 oluyor ki, yine çok iyi.

MJ'in sakatlığı ve ameliyatıyla grafiği düşüşe, kendi de ilk sekizin altına geçen Wizards'ın tekrar playoff spotu yakalayacağını düşünmek zor... Son havadislere göre de Jordan'ın diz operasyonu başarılı geçmiş ve sezonu kapatmamış olduğu, bir ay civarında bir aradan sonra dönebileceği duyuruldu. Bu durumda Wizards'ı eleme fikrimizi gözden geçiriyoruz ve bunu burada kesin olarak dile getirmekten cayıyoruz. Şansları yine de oldukça azalmış durumda ama Mart sonu veya Nisan başında döneceği açıklanan Jordan'ın, regular sonuna kadar önünde yeterli sayıda maç kalırsa, ne halt edebileceğini kimse bilemiyor tabii...

Pacers, yukarıda da bahsettiğim gibi, hemen uyum sağlayamayacak olsa da, bence playoffu kaçırmaz.

Şu anda ilk sekizde olan takımlardan Orlando ve Toronto'dan biri üzülecek. Toronto bu sona daha yakın ama Carter'ın dönüşünden sonra Raptors'ın, Wizards'ın devre dışı gibi olacağı şu görüntüde, şahlanmasa da en azından ilk sekizde tutunabileceğini düşünüyorum. Beşinci sıradaki Orlando'nun ise bu gayet avantajlı durumunu muhafaza edemeyeceğini iddia ediyorum, her ne kadar son günlerde aldıkları üstüste galibiyetlerle dumura uğratsalar da.

Potanın son sırasındaki Philly, tahminimce bırakmaz playoffu... Ve yazının başında bahsettiğim gibi, playoffa son sıradan bile katılsa, finale adaydır Philadelphia...

Miami, sekizinci ile arasında önemli bir mesafe olmaına rağmen bence bir mucizeye imza atacak ve treni yakalayacak. Kanımca bu hızla finale bile gitme şansları var.

Charlotte'a ise Mash takviyesi bir miktar çare oldu ama acaba sezonun ilk yarısındaki vaziyeti düzeltmeye yetecek mi?

Özetle; New Jersey - Milwaukee - Boston - Detroit - Philly - Indiana - Toronto - Miami şeklinde oynuyorum kuponumu. (Sırayla olmadığını söylemiştim, değil mi?)

Krause'a da teşekkür ederim, ortalığı canlandırdığı için.

(28 Şubat 2002, Perşembe)

SWINGMAN TARTISI

Jordan'ın Bulls kariyerinin son senelerinde, "Majesteleri'nin veliahtını belirleme" trendi sözkonusu olmuştu. Sadece ligi onun gibi domine edebilecek bir oyuncu değil, pozisyonu itibariyle de ona yakın biri arandığı için, Shaquille gibi bir adam bile (ki Jordan mı, yoksa Shaq mı daha etkili, tartışılır) beklentilere cevap veren isim olamazken, şiddetle yeni bir Jordan'a ihtiyaç duyan medya ve NBA, iki genci öne çıkarıyordu: O zamanlar sadece atletik yetenekleriyle heyecan verici bir oyuncu olan ancak henüz çok genç yaştaki ve önü açık Kobe; bir de, daha ilk senesinde ligi birbirine katan, ayrıca zebellah gibi oyuncuların arasında çelimsiz kalan vücuduyla insanların belki de daha ''dünyalı'' gibi gördükleri ve karmaşık geçmişi, habire etrafa laf yetiştirmesiyle tam da aranan ''sansasyonel kan'' gibi görünen Allen Iverson...

Zamanla yıllanan ve tecrübe kazandıkça da çaylak sezonlarında sinyalini verdikleri oyuncular olma yolunda adım adım ilerleyen bu ikisine daha sonra, aynı okuldan olması ve müthiş atletik yetenekleriyle ''dışarıdan'' MJ'e en yakın oyuncu gibi gözüken Vince de katıldı. Sonra T-Mac ve Ray Allen daha fazla ön plana çıktılar vs... Ama çok şükür ki tartışma, ''Jordan'ın veliahtını arayış'' çizgisinden sapmış gözüküyor. Zira Jordan'ın ''en iyi'' oluşu bir tabu halini almış durumda ve bunu yıkmak, herifin teki gelip olağanüstü istatistikler eşliğinde takımını şampiyonluğa taşımadığı sürece imkânsız. O yüzden veliaht aramak yersiz. Ancak pekala genç benzerleri Kobe, Vince, Ivy, T-Mac, Ray Allen, hatta Michael Finley ve Paul Pierce arasında bir karşılaştırma yapabiliriz.

Peşinen fikrimi beyân edeyim; bu elemanlardan iki tanesi, Kobe ve Allen diğerlerinden ayrılıyor bence. Bu ikisi dışındakiler belli kategorilerden geçer not alamazlarken, Kobe hem skorer, hem çok yönlü, hem sorumluluk alabilen, hem yanında bir başka büyük egoyla oynayabilen, hem de heyecan verici olabilen bir oyuncu... Ray Allen da bence, sonuncusu dışındakileri, Kobe kadar etkili olmasa da yerine getirmektedir.

Sırayla bakarsak...

Bu oyuncuların tümü skorer. Iverson biraz öne çıkıyor ama malumunuz, adamın o takımda hücum yetkisi sınırsız. Hill'den kurtulan (aşağıda neden bu ifadeyi kullandığımı açıklayacağım) T-Mac de yakın zamanda Ivy'yi yakalayabilir. Bu kategoriyi pek önemsemiyorum zira takımların yapısına bağlı bir hadise. Emin olun ki takımların yerini değiştirsek, istatistikler de tepetaklak olur. Çok yönlülük konusunda ise öne çıkan isimler T-Mac, Kobe ve Carter. Tabii bunlar regular season istatistikleri ve pek kayda değmez. Yoksa Ray Allen'ın da kasınca bunlardan pek geri kalacağını sanmam. Finley kezâ...

Benim için asıl önemli kriterlere gelince...

Birincisi, yanında kendi seviyesinde başka bir büyük egoyla sorunsuzca oynayabilmek. Bryant hâlihazırda bu konumda ve herhangi bir problem de sözkonusu değil. Ray Allen, Michael Finley ve Paul Pierce da hücumdaki rolleri, yanlarındaki süperstar seviyesindeki diğer oyuncularla paylaşmak zorundalar. Diğer üçü ise takımlarının yegâne süperstarları konumundalar. T-Mac bunun sınavını sezon başında verdi ve bana göre başarısız oldu. Grant Hill devre dışı kalmadan önceki T-Mac ile Hill'in sakatlığı sonrasındaki T-Mac'i karşılaştırırsanız, demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Eğer Toronto'da Carter'la geçen iki senenin ardından yeniden "başarıyı paylaşmak" zorunda kalmak onu rahatsız ettiyse, bu onun için çok önemli bir eksi puan. Eh, Iverson da zamanında Stackhouse'u kovdurmuş, koçundan, ''bu adam Jordan gelse bile pas atmaz'' diye azar işitmiş bir adam. Bu üç ''bekar'' arasından sadece Carter iyi bir ''eş'' olabilir bence. Zaten herif dünden hazır üstündeki sorumluluğu atmaya, aşağıda sözedeceğim gibi...

İkinci önemli kriter ise taşın altına el sokabilite. Burada Carter'ı kafadan eliyorum. Bütün numarası oyunun rahat olduğu dönemlerde. Maç elden giderken ortaya çıkıp ''bi dakka birader, nereye?'' diyebildiği çok nadir. Onlar da regular season'da LAC, GSW gibi takımlara karşı oluyor ancak... Carter'ın bu handikapının taptaze örneği, geçen gün Wizards-Raptors maçında yaşandı. İlk çeyreği 18 sayıyla tamamlayan kıçımın ''Prince''i, takımı 15 sayı üstünlükten maçı verirken ağırlığını koymak bir yana dursun, kılını dahi kıpırdatamadı, âciz kaldı ve maçı 23 (yazıyla yirmi üç) sayıyla tamamlayabildi.

T-Mac bir buçuk sezondur şöyle ''ciddi'' bir maç yapmadığı için değerlendirmek güç. Ancak Raptors'taki son senesinde playoff'ta Knicks'e karşı Vince Efendi sahadan silinirken meydana çıkıp takımını ayakta tutması bende iyi bir intiba bırakmasını sağlamıştı. Paul Pierce da korkusuzca sorumluluk üstlenen ve başarılı da olan bir oyuncu gibi gözüküyor ancak kariyerinde henüz playoff tecrübesi olmadığı için kendisini değerlendirmeye katamayacağım. Iverson, Finley, Allen ve Kobe'ye bu konuda diyecek sözüm yok. Ivy bencil mencil ama herif winner'ın hası. Finley, yanında maç çevirebilek iki adam daha olduğu için bu tür macera filmlerinde daha az rol alıyor ama onun da ''clutch'' yönü iyidir. Ray Allen geçen sezon playoff'ta sergilediği performansla hem Big Three'nin biggest'ı olduğunu, hem de gerektiğinde vites arttırmayı becerebildiğini gösterdi. Kobe de... Ehehehe yani!

Toparlarsak...

Kobe "komple"ye en yakındır.

Ray Allen biraz daha az skorer, çok yönlülük konusunda biraz daha geride, göze hitabetme konusunda hepsinin gerisinde ancak "komple"ye Kobe'den sonra en yakındır.

T-Mac, Hill'le beraberken kötü oynamasının sebebinin sadece bir "sezon başı formsuzluğu" olduğunu kanıtlarsa, o takdirde bunlara en yakın olandır.

Paul Pierce iyi gitmektedir ancak henüz ciddi sınavlardan geçmemiştir.

Finley iyi hoştur ama çok istikrarsızdır.

Vince şöyle bir silkinmeli, kendisini sorgulamalı, belki de Oakley'nin söylediklerini bir kez daha düşünmeli, marifetin balta bir Fransız'ın üzerinden smaç koyup ardından maymunluk yapmaktan başka şeylerde olduğunu idrak edebilmelidir.

Iverson da takımını tek başına şampiyonluğa taşıyabilecek kapasitede bir oyuncu olmadığını...

Görüşürüz.

NOT 1: Az önce Toronto-Lakers maçı vardı. Kobe bir kez daha Carter'ı madara etti. Kobe, Vince'i yalnızca 2 faul yaparak savunurken, 22'de 10 isabetle 24 sayıda tuttu. Ayrıca Carter 8 top kaybı yaptı.

Vince'in savunmasına gelince; 5 faul yapmasına rağmen Kobe'nin 20'de 12 isabetle 31 sayı atmasına engel olamadı. Carter'ın yarısı kadar top kaybı yapan Kobe'nin Lakers'ta çoğu zaman topları taşıdığını da belirtelim.

Maçı Lakers 20 sayı farkla kazandı.

NOT 2: Digitürk mücadelesi süresince mail atan, telefon açan, bir şekilde çaba sarfeden herkese teşekkürler.

(9 Aralık 2002, Çarşamba)
Ligin yeni rengi: NETS

Aslında sezon boyunca köşeyi düzenli olarak haftada bir yazı göndermek suretiyle güncellemeyi planlıyordum. Ancak hem okul ve dershane karın ağrılarının beni sıkıştırması, hem de habire haftalık değerlendirme yazmak sonradan pek aklıma yatmadığı için epeyce bir ara vermiş olduk. Elimin kaşıntısını araya serpiştirdiğim BJK maç yazılarıyla dindirdim ancak NBA'in tadı başka. Bu yazıda da, favorileri şimdiden öne çıkmış gözüken ligi daha bir izlenir hale getiren sürpriz takımların en sürprizi olan New Jersey'i dikizleyeceğiz.

Zaten çok matah olmayan kadrosunun önemli isimlerini, senelerdir, basketbol tanrıları tarafından lanetlenmişçesine sakatlıklara, hem de kıl dönmelerine değil, oyuncuları aylarla telâffuz edilen süreler boyunca sahalardan uzak tutan sakatlıklara kurban veren ve bunun sonucunda doğal olarak Atlantik'in diplerinde hedefsizce dolanan New Jersey, bu sezonun başında da sıkı ribauntçu Jamie Feick'ı kaybetti ama evvelden ciddi sakatlıkları mevcut olan ve Feick'tan çok daha mühim üç elemanı şu anda sağlam. Yanlarında Jason Kidd'le...

Kidd'in önderliğinde toplandılar

Off-season'ın en radikal takası diyebileceğimiz, Suns ve Nets arasındaki alışverişin sonucunda Atlantik'in bu önemsenmeyen takımına gelen Kidd, transferden sonra ''40 galibiyet alabiliriz'' dediğinde, kendi kendime okkalı bir ''hadi leeen'' çekmiştim. Doğu'da 40 galibiyet alan takımlar, en kötü ihtimal altıncı-yedinci sıradan playoffa giriyordu. Oysa bana göre, Nets'i 8. sıraya koymak bile haddini bilmezlikti. Lâkin New Jersey, en azından şu ana kadarki görüntüsüyle, beni ve sanırım daha birçok kişiyi morarttı.

Peki ne yapıyor Kidd, "one man show" mu?