NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
NBA
WALLPAPERS
COURTSIDE
|
Arda
ARŞIK
2 KASIM 2005, ÇARŞAMBA
New Orleans Anofels*
Birkaç sezondur serbest düşüş yapan takımımız geçen sezon hayırlısıyla kafa üstü çakıldı. Tam kafa üstü değil aslında, klişe yorumların bir numaralı adamı Mad Dog Fred Carter'lı 76ers'ın o az galibiyetli rekorunu kırsaydı bu lafı asıl o zaman kullanmak gerekirdi.
Katrina da zaten iyi gitmeyen işlerin üzerine acayip bir sos oldu. Serbest düşüşün sonuna geldik herhalde, zemini buldu artık Hornets, bundan daha aşağısı olamaz, varsa biz olmayalım zorlamaya gerek yok.
Draft lotaryasında 'Bundy Laneti'nden örnekler sergileyerek dördüncü seçme hakkını kazandı fakat sonuçta istediğine ulaştı diyebiliriz, Chris Paul takıma katıldı. Deron Williams'ı istiyorlardı ama Chris Paul olunca sevindiler.
Hornets'ın bulunduğu şehirle - ki New Orleans'tan bahsediyorum zaman boyunca ilerliyoruz beyler arkada yer var her zaman olduğu gibi - yine bir problemi çıktı. Yeni antrenman sahasını şehrin doğu yakasında bir yerlere yapmaları konusunda anlaşmışlar, oraya bir de alışveriş merkezi yapılacakmış şehrin o bölgesi canlansın diye, ona göre fon alacaklarmış şehirden, ama New Orleans Arena'nın hemen yanına yapma imkanı doğunca oraya yapmak istemiş takım, böyle olunca da, size o parayı vermeyiz, demiş şehir (şehir bu tip şeyleri, bir meydana insanların toplanıp hep bir ağızdan bağırmasıyla söylüyor; demokrasi).
Tabii bu tartışmalar Katrina öncesinde kaldı, şimdi bu tartışmalar yapılmıyor doğal olarak, takım şehre geri dönsün isteniyor, NFL takımı Saints şehri satmış gibi durduğundan, şehirle arasındaki bağları düzeltmek isteyen bizim takımın sahibi George Shinn herkese şirin gözüküp "biz bu şehrin takımıyız" dedi. Hatta Ercan Saatçi'nin 05 edasına sahipti "biz burdayız gitmeyiz ülkemizi bekleriz...karşı çıkan olursa anasını..." bile diyebilirdi. Bu tür söylemlerin adamlarının ortak noktası olan kaypaklığı bizim kaypak da yaptı pek tabii. Oklahoma City'ye ilk gittiğinde profesyonel bir spor takımına sahip olmak isteyen şehre 'burda kalabiliriz tabii ki de, neden olmasın' boncukları dağıttı ama sanırım büyük abiler enseye bir şaplak patlattılar da, baba o sularda yüzmemeye başladı artık. "Biz New Orleans takımıyız, varlığım New Orleans'ın varlığına armağan olsun, Oklahoma da güzel bir beldemizdir ve kesinlikle profesyonel bir takıma sahip olmayı hak etmektedir fakat bildiğiniz gibi ben zenginim, sizden aldım, şu zamana kadar artık geri veririm New Orleans'ın yeniden inşasında" falan filan dedi.
Bu kadar laf salatasından takımın Oklahoma'ya gittiğini anlamışsınızdır Katrina ertesinde. Bu sezonki 41 iç saha maçının 35'i Oklahoma'daki 19 bin küsurluk (şimdi arayıp bulamam kesin sayıyı, yazının sonuna not düşerim rakam delisi arkadaşlar için) Ford Center'da yapacaklar diğer altı maçı da Louisiana eyaletinde LSU'nun Pete Maravich Assembly Center'ında oynayacaklar. Eğer New Orleans Arena işler hale gelirse bu maçların bir kısmı orada oynanacak.
Oklahoma, demişken, oraya gitmeden evvel başka yerlerin de (Kansas City, San Diego, Nashville, Las Vegas) adı geçti tabii ki ortada para dönüyor. Fakat New Orleans'a en yakın olan ve salonu New Orleans Arena'yı da işleten SMG tarafından işletilen, ilerisi için de bir takımı olursa ne güzel olur, denilen Oklahoma'ya karar verildi. Oklahoma'nın teklifi de çok iyi, takım zarar etmeyecek hiçbir şekilde, eğer ederse zararı şehir karşılayacak, eğer kâr edilirse yarı yarıya paylaşılacak.
"Bak şu ana kadar basketbol konuşmadık Sevgili Erman, hep tahkim, hep hakem."
Saha içine bakarsak takım artık çok genç, en yaşlı adam P.J. 36 yaşında, sonra Desmond Mason geliyor 28 yaşında. Sonraki oyuncuların yaşları birer ikişer aşağı iniyor, 5 adet 1985 doğumlu oyuncu var kadroda. Maç içinde dağılmaya çok müsait bir kadro yani ama arada bir kendinden beklenmeyen işler de yapacaklar bu sene. Örneğin dün geceki Sacramento Kings vakası. Hazırlık maçlarında bile "savunma, savunma" diye ağlıyordu Byron Scott ama Kings sağolsun, Hornets'ı bir Detroit, bir San Antonio gibi göstermiş.
Marc Stein'dan öğrendiğimize göre Chris Paul ve J.R. Smith ikilisi lig tarihinin en genç arka alanını oluşturuyorlarmış. Artık takımı bu ikisinin üzerine kurmak istiyorlar malum olduğu üzre. Ancak arada bir Magloire takası oldu, kendisi de durmak istemiyordu takımda. Hatta kendisinde bir Toronto'ya gitme, takımda ise gönderme isteği vardı ama olmadı, sonuçta Desmond Mason, draft hakkı ve bir miktar nakit karşılığında Bucks'a gitti. Ucuza gitti. Desmond Mason'ın Oklahomalı olmasının bu takasta bizim takımın aklını çelen en önemli faktör olduğunu düşünüyorum. Magloire'u isteyecek birçok takım bulunurdu, 2.10'un üzerindeki kütüklerin birçok milyon dolar aldığı şu günlerde bir uzun için hızlı olan Magloire'un talibi de olurdu, seçenekler iyi araştırılmadı kanımca. Bu takas ne hedeflendi, derseniz de, "Avrupa'da Başarı" diyebiliyorum ancak.
Takımın en mühim hamlesi olan Chris Paul'u izlemediğim için ancak hakkında söylenilenleri iletebilirim. Aklımda kalanlar çok iyi bir point guard olduğu, oyun görüşünün ve olgunluğunun yaşının çok üzerinde olduğu, sayı üretebilen bir adam olduğu, gerektiğinde sorumluluk almaktan kaçmadığı. Çok hızlı veya çok yavaş denmediğine göre normal bir insan evladı olduğu sonucuna varıyorum. İzleyip göreceğiz.
Öte yandan Magloire da gittiğine göre bu sene de pivotluk görevi yine P.J. Brown'a kalıyor, kendisine verilen paranın karşılığı da istenmiş oluyor böylece, kendisi de her zaman ağzını açmayıp işini en iyi şekilde yaptığı için saygıyı hak ediyor bir kez daha. Burda bir parantez açalım; David West'in sözlemesindeki opsiyon kullanılarak bir sene uzatıldı kontratı ve iyi bir hazırlık dönemi geçirdiği için oynaması bekleniyordu ilk beşte. Kontrat uzaması hazırlık dönemi ertesinde oldu tabii ki de. Oynadı da dün gece ilk maçta ancak burnu çatladı. Bu sebeple Chris Andersen ilk beşte görev alabilir bir süre.
Yazın gerçekleşen NBA tarihinin ortada en çok oyuncu dönen takasında (13 oyuncu) Hornets da yerini aldı, haklarını elinde tuttuğu Roberto Duenas'ı Miami'ye yolladı, bu sırada takıma Rasual Butler ve Kirk Snyder katıldı. Bu iki arkadaşla kadro derinliği oluşturuluyor. Şu ana kadar Rasual Butler'dan iyi performans alınmış. Kirk Synder da kariyeri boyunca kendinden bekleneni verememiş bir oyuncu ama olursa ne güzel olur diyorlar, takımda üç adet birinci tur adamı olmuş olacak deniyor. Ancak şutuna hayran olduğumuz, gözü kapalı faul sokanlar diyarından Arvydas Macijauskas'ın takıma monte edilmeye çalışılmasının daha faydalı olacağını düşünüyorum. NBA standartlarına göre zayıf olduğu için zorlanacağı aşikar ama takımda güvenilir bir şutör olmadığından üzerinde durulmalı.
Brandon Bass'ı tanımıyorum, tanışınca izlenimlerimi yazarım.
Düşünüyorum düşünüyorum elde bunlar var, takım genç, atletik, tecrübesiz. Golden State Warriors'ın yakın geçmişteki hali gibi ama Chris Paul gibi bir umut sebebi var. Son iki sezondur takımın yaşlı adamlarla yüksek tempolu basketbol oynaması düşünülüyordu ve olmuyordu kalite eksikliğinden de istenilen. Şimdi en azından hızlı hızlı oynayacaklar.
Başarılı sistemlerin kopyası yapılır hemen sonra. Princeton Hücumu böyle yine popüler olmuştu Sacramento Kings ve Byron Scott'ın Nets'i sonrasında, şimdi de geçen seneki Phoenix Suns var elde. Onlar gibi olmak çok zor ama. Steve Nash gibi oyun görüşü olan bir adama ve belki daha çok Amare gibi bir azmana ihtiyaç var, yanındaki Marion da unutulmamalı tabii ki. Bizimkiler neyi imite edecekler dersek, sanırım yine Byron kendini imite etmeye çalışacak zamanla.
Gidenlerin arkasından konuşmak istiyorum son olarak. Sürekli ayrılıp barıştığımız sevgilimiz Lee Nailon'a "Somewhere, sometime Lee" diyorum. Casey Jacobsen'a Ümit Can Erdoğan'la Tau'da başarılar diyorum. Dan Dickau; sen iyi bir çocuksun. George Lynch; sen de gitmek istiyordun, yolun açık olsun, çok güvensem de sana, pek bir işimize yaramadın şu güne kadar, birkaç kez Paul Pierce'ı durdurdun gerçi. Big Cat'e de "No hard feelings" diyorum önce, bundan sonrasını da Türkçe bilen bir arkadaşına sormasını tavsiye ederek "Abdurrahman Çelebi'sin" diyorum.
* Sn. Kural'ın espriyi yapan arkadaşına saygılar
Sayı delisi arkadaşlar için yıldız koymadım: 19,675 kişilikmiş salon.
22
MART 2005, SALI
Gonzo team, gonzo time
Baron Davis ve Jamal Mashburn'ün gidişiyle artık resmi olarak
bir yeniden yapılanmaya girdi takım. Allan Bristow'un elbette
Türkçe-İngilizce karışık bir şekilde ("rebuildinge girmeyeceğiz,
yumuşak bir geçiş olacak") söylemediği, ama tamamen İngilizce
kelimelerle anlattıklarının (parantez içindekiler, ilk parantezler,
yukarda) da artık yalan olduğu aşikar. Kalan sağlar bizimdir,
demekten başka yapacak bir şey yok. İki adamı da çok severim,
üzüldüm.
Baron'un gidişi güzel olmadı ama, konuşmasa büyüklük onda kalacaktı
ama gittikten sonra "orası bir hapisane gibiydi" demesi yakışık almadı. Jamal'den ise ses çıkmıyor, iyi de yapıyor,
parayı alıyor.
http://www.sfgate.com/cgi-bin/article.cgi?file=/chronicle/archive/1999/06/23/SP105746.DTL
Akın Akın Anadolu'da olduğu gibi görüntülü bir şekilde
zamanda yolculuğa çıkmak isterdim ne yazık ki elimden yukardaki
geliyor. Baron Davis zaten zamanında Warriors'a gitmek istiyormuş
işte, istediği geç de olsa oldu, hayırlı olsun.
Baron konusunda söylenecekleri Övünç'ün
Golden State yazısında karşı tarafın optimist gözünden
okuyabilirsiniz, başlarda belli miktar pesimizm olsa da sanat
yapmış sanırım üstad. Bu tarafın optimist gözünden ise bu adamın
artık kronik bir sakat olduğunu, disiplinli olmadığı bu sebeple
bir dobi olmaya devam ettiğini (ve yine bu sebeple o sakatlıklarının
sürekli nüksettiğini), liderlik vasıflarının bulunmadığını, sezon
başında yamuk yaptığını dinleyebilirsiniz. Kararınızı kendiniz
verirsiniz. Tabii ki de takasın kimin işine gelip gelmediğini,
her zaman 'aç aç'lara cevap verip zamanı geldiğinde gösteren zaman
gösterecek.
Bence Baron karizmatik ismiyle her daim takımda bulunması gereken
bir adamdı ve sabah 8:30'daki kahvaltılı takım toplantısını kaçırdıktan
sonra sarfettiği "Kahvaltı yapmak için çok erken"
sözleriyle kalbimizde ayrı bir yeri var.
Fakat Baron'un takımdaki durumu bir çıkmaza girmişti, en azından
kendi açısından, istediği koç gelmişti fakat yine de oynamıyordu,
oynamak istemiyordu, takımdan ümidini iyice kesti ve tek yol ayrılmasıydı
veya yanına çok sağlam bir adamın gelmesi durumda işine sarılması
da bir olasılıktı ama elbette ki bunun ihtimalinin çok düşük olduğunu
biliyoruz. Karşılığında en azından birinci tur draft hakkı tırtıklamaya
uğraşsalardı bari.
Baron Davis takasının zamanlamasının ne kadar iyi olduğuna bakınca,
takasın yapılmasını çok yanlış bulmuyorum. GSW'nin Sacramento
ve Phoenix maçlarına bakınca bu kalmak istemeyen adamı "sezon
sonunda daha iyi bir şekilde gönderebilirler miydi?"ye karşılık,
bu adamın burda böyle oynamadığı ve bu sebeple kronik sakat, fazla
para alan ve itibarını kaybeden bir adam durumunda olması sebebiyle
sezon sonunda daha kötü bir takas malzemesi olacağını geliyor
aklıma.
Baron Davis mühim bir oyuncu ve gitmesinden bahsederken kafamın
karışmasının normal olduğunu sanıyorum. Sokak basketbolcusu bir
gard gibi kimseye top vermeyip kendi oynamasını ya da gözünü kapayıp
üçlük sallamasını hatırlayınca, yerine daha faydalı bir şeyler
konabilir, diyorum bir de düzgün kararlar verdiği zamanları, geçen
sezonun başını hatırlayınca, yerine konacak çok az adam olduğu
aklıma geliyor.
Taraflı duruşumda içimi rahatlatmak üzere Bill Simmons'ın saygıdeğer
babasının görüşlerini aktarıyorum:
"He's 25 and he has a bad knee AND
a bad back? I think I'll pass."
(Throw in the fact that the Warriors are involved and I'm guessing
this is going to end badly.)
Meâli: "25 yaşında, arızalı bir dize ve sırta sahip yani.
Sanırım pas geçerdim."
(Warriors'ın olayın içinde oldukları gerçeği de gözönüne alınırsa,
bence de bu takas kötü bitecek.)
Tırnak içindeki kısım baba Simmons'ın. Parantez içindeki kısım
ise Sports Guy'a ait.
Bizim site de artık yaşlanmaya başladığından birkaç sene öncesine
göndermeler yapabiliyoruz. Mail listimizin çok daha aktif olduğu
o günlerde, "NBA'de mutluluğun formülü çok açık... bir sen,
bir ben, bir de bebek" diye tarif verilmişti. Ne olduğunu
hatırlayamadım. Ama genelde yıldız oyuncunuz veya oyuncularınız
vardır, etrafına tamamlayacı parçaları koyarsınız. Bu şekilde
bir yola girip bir yerlere varmaya çalışırsınız. Şaşkın ördek
suya nerden dalar, malum; biz de o hesap, tersten bir şeyler deniyor
gibiyiz. Yıldızlarımız zaten sakattı, oynamıyorlardı ve onlar
oynamazken diğer elemanlar gayet iyi oynadılar. Yani tamamlayıcı
olması gereken adamlar tamamlayacı olabileceklerini gösterdiler,
şimdi bu adamlara uygun yıldız bulmak lazım. Cap'te gereken boşluk
da yazın açılıyor, haydi bismillah, deyip yola çıkılacak ama zamanlama
pek iyi değil. Bu seneki free agent'larda Ray Allen dışında üst
düzey bir adam yok. Aman ha, hemşericilik yapıp Stromile Swift
getirip de beni dellendirmeyin!
Kadroda dikkat çeken iki pozisyon var, 1 ve 2 numaralar. Bu iki
pozisyonda da yeni ve genç adamlar var. İki adet point guard var
takımda Dan Dickau ve Speedy Claxton. Speedy Gonzalez kendisinden
çok iyi bir yedek olacağını zaten kanıtladı bundan evvel Spurs'te.
Genç dediğim adam olan Dan Dickau ise "kendisine şans verilmesini
bekleyen çakma bir Stockton" olarak hayatını devam ettiriyordu.
İlk beş başlıyor artık. Çok küçümsenmemesi gereken bir adam olduğunu
gösterdi şu ana kadar, ancak ne kadar büyütülmesi gerektiğini
bundan sonra göreceğiz. Skor yapabiliyor, ortalamanın üzerinde
bir oyun zekası var, boş bırakınca zarar veriyor karşı takıma.
Artık bilinen bir adam, bundan sonraki performansı mühim. Diğer
adam ise smaç yarışmasına katılan adam (smaç yarışması deyince
Chris Andersen'i sevdiğimi belirtmek ihtiyacı duydum kendisine
edilen o laflardan sonra), JR Smith. Yarışmadaki ilk smacı çok
iyiydi bu arada. "Liselim" olarak ligde yer alıyor JR
Smith, sezon öncesi çok iyi sinyaller verdi, sezona iyi başlamadı.
Wesley gittikten sonra Houston'a, Ceyar ilk beş oldu.
Şurda durup David Wesley'e de emeklerinden dolayı teşekkür ediyorum
ve "Warriors, Baron Davis ile ne elde etmiş oldu?" sorusuna
verdiği cevabı da yapıştırayım:
"A box of chocolates. You never know what you're gonna
get"
Meâli: "Bir kutu dolusu çikolata. İçinden ne çıkacağını asla
bilemezsiniz."
JR Smith'e dönersek, Ricky Davis gibi duruyor, savunması daha
kötü elbette, ancak kafası daha sağlam diyebiliriz. Daha kötü
olan savunması zaten en büyük eksikliği, o sebepten eleştiriliyor
hep. Dickau ve JR Smith dışında takımda bir yenilik yok, eskinin
Lee Nailon'u takımda, PJ 5 numara oynuyordu, Magloire'un dönmesi
ile birlikte yerine döndü. Mühim bir durum yok. Sonuçta durum;
yazın free agentlara verecek paramız olacak ama piyasada iyi adam
olmayacak.
'Eski eşek arılarından haberler' gibi bir VETERE hazırlıyor gibi
hissettim kendimi şu aklıma gelenden sonra. Shubuo, yani o bahsettiği
şu bu bahsedeceğim şey, hani İngilazca'dan çeviri yapılırken sondan
başlanır ya yapı itibariyle. Shubuo'yu reklam gibisinden bulanıklaştırmak
lazım, televizörde öyle yapıyorlar ya yerli dizilerde ama burda
bulansa zaten anlamsız olan yazdıklarım iyice bir kopuk olacak.
Diyeceğim o ki eski emektar koçumuz Silas ve mahdumunu kovdular
Kalavela'dan*. NBA'deki en karizmatik isim Baron ise, en karizmatik
soyad da Boozer'dır. Herhalde bu karizmatik soyada yapılan saygısızlıktan
olsa gerek. Kimseye örnek teşkil edecek durumum olmadığı için,
çok okuyanım da olmadığı için, o çok az okuyanlar da paralarının
karşılığını alsınlar, gerçekleri yalnızca gerçekleri öğrensinler
diye Silas'ın ayıbına ortak oluyor ve yazıyorum. "Cunt"
dedi efendim bir tekerlemeyle Carlos Boozer'a, karaktersiz demeye
çalışıyordu herhalde, 'off the record' sanarak.
Olay şöyle gelişmiş:
Muhabir: -What do you think about Carlos
Boozer?
Paul Silas: -See you next Tuesday.
(C U Next Tuesday tabii ki de mevzu.)
Mal Muhabir: -Or tomorrow? (Muhabir
arkadaşın jetonu düşmüyor ne yazık ki.)
Paul Silas: -Well, if you spell out See
You Next Tuesday. That's what he is. (Espriyi açıklıyor
bir de, hiç espriyi açıklayan adam olmak istemem, MC'yle bu konuyu
konuşup mutabakata varmıştık Bursa'da.)
(Burda araya giriyorum tekrar, Beyaz Saçlı Prens Yıldo'yu hatırlamadan
edemiyorum. Zaga'ya çıktı geçenlerde. Medya Arkası yapıyorlar,
Semranım hareketi gibi bir hareket yakaladı Okan Bayülgen, onu
kurcaladı falan filan. Hareket de Ebru Akel'in "zirve"
derken sağ eliyle yukarıyı göstermesi senkronize bir şekilde.
Muhabbetin devamında Yıldo "kaymayı çok seviyor o skici"
dedi Ebru Akel için, kafadan kopardı tabii ki de, nee hahaha.)
Muhabir: -That's too much for me.
(Bu aşk fazla sana, diyoruz.)
Bunu çeviremiyorum gördüğünüz gibi, bir James Joyce eseriyle
karşılaşmış gibiyim, Silas'ın Ulysses'i, eserin değerini düşürmek
korkusuyla bulaşmıyorum. Yakınınızda İngilizce bilenlerden gerekli
teknik desteği talep ediniz, beraber hayvanlar gibi gülebilir
ya da hayvan muamelesi görebilirsiniz.
Bir şarkıyla bitiriyoruz sevgili dinleyenler, şu anda vatani
görevini yapmakta olan New Orleans Hornets'a gidiyor. Evet Cem
Karaca söylüyor, "Bindik bir alamete / Gedeyoz gıyamete".
* Digiturk'teki güvenlikçi abimize saygılar.
** Nachbar'a takım arkadaşları Boki diye hitap ediyor.
Kolej havası var sanırım takımda.
*** Umut Abi'ye saygılar, kolay gelsin, geçmiş olsun ve
mutluluklar diyorum. Pazartesi yazılarını özlüyordum zaten, resmileşmesi
iç burkucu oldu.
**** 2., 3. ve 4. yıldızları yazı içinde bulamadıysanız
heyecanlanmayın, yoklar.
arda@clix.net.tr
(30 KASIM
2004, SALI)
Kaçan trenler, batılan boklar
"Underachieving" diye bir İngilizce laf vardır ve
genelde içinde Hornets geçen cümlelerde bulunur. "Yapabileceğinden
daha azını yapmak"tır anlamı ve bilindiği gibi bu takım için
de hep söylendi. Doğu Konferansı'ndayken Jordan sonrası dönemde
şansını değerlendiremedi Hornets, son şansını geçen sene kullandı
ve sonuçları biliyoruz, artık bundan sonrası, küçük pazar takımı
olarak Batı Konferansı'nda çırpınmak olacak. Daha küçük bir pazara
sahip olan Sacramento'nun yaptıklarına bakıp heveslenilebilir
ama durumumuzu aşağıdaki Friends diyaloğu özetler:
("Evlat edinilecek doğmamış çocuğun
babası kim?" tartışması söz konusu.)
....
Monica: Alright, we don't know that it's him. I mean, it
could be the football guy.
(Pekala, onun olup olmadığını bilmiyoruz. Yani futbolcu çocuk
da olabilir.)
Chandler: Honey, it's us.
Of course it's the shovel-killer.
(Tatlım, söz konusu olan biziz. Elbette o kürekli katil.)
....
Gerçi orda bölüm sonunda babanın kürekli ilah Zagor olmadığı
anlaşılıyor ama heveslenenlere "Honey, it's us"
diyorum yine.
O küçük pazar takımı Sacramento da yüzüne gözüne bulaştırıp herşeyi
Lakers'a elenmişti zamanında kendi evinde, airball'lar havada
uçuşuyordu. Küçük pazar takımı olmak zor zenaat yani.
Bir de Charlotte gibi hem doğuda, hem de büyük bir pazar olan
bir yeri bırakmış olduğunu düşününce bu takımın haline yanmamak
elde değil. Zaten Charlotte'ın ne derece mühim bir basketbol kenti
olduğu, hemen bir takım edinmesiyle ortaya çıktı, çıkmasa ne olacak,
orası North Carolina. New Orleans'ta ise Hornets'a vaadedilen
antrenman sahası henüz yapılmadı ve NBA TV'de izlediyseniz hazırlık
kampı programını (Real Training Camp, geçen sene Denver
için yapılmıştı bu program ve "yeni bir duruş, yeni oturuş
hesabına Denver'a iyi gider" demiştim ama neden bize yaptılar
anlamadım, bir şey vaadetmiyoruz) patates Alario Center'ı görmüşsünüzdür.
Yeni yapılacak antrenman sahası için Hornets'a New Orleans şehri
6.5 milyon dolar vaadetmişti ve şehrin doğusunda ücra bir yere
alışveriş merkeziyle beraber yapılacağı konuşuluyordu ama sonradan
New Orleans Arena'nın yanında, salonun bitişiğinde bir yer bulundu
ve fakat bu sefer de belediye bunu kabul etmiyor, öyle kilitlendiler
yani.
Charlotte demişken, o zamanlarda yapılan yanlışlar takımı contender'lıktan
buralara getirdi. Eğer takıma yeni bir ortak aranırken Wooldridge
yerine Michael Jordan kabul edilseydi, eminim ki işler farklı
olurdu. Bunların neticesinde yeni sahiple beraber takım ve şehir
birbirine küstü...
Eskiye özlem dibe vuruşlarda olur hep, biz de oradayız şu anda.
Batıya geçince takımın playoff yapamayacağını biliyorduk elbette
ama bir Utah Jazz'mişçesine bunun kovalanmasını bekliyorduk. Ama
bunu beklemek bile yanlış aslında, takımın ilk beşi değişmedi,
gençleşmedi, bench iyileşmedi. Bu yüzden Baron Davis huzursuzluk
belirtileri gösterdi. Bir tek J.R. Smith vakası var umut verebilecek,
sezon öncesi maçlarda coştu kendisi ama o da daha çok genç. Eğer
düzgün gelişebilirse 2 numarada boylu boslu bir adamımız olur.
Byron Scott'ın dediğine göre Smith'in şut yetenekleri beklediğinden
iyiymiş, atletik özellikleri malum ama savunması iyi değil.
Byron Scott demişken, tanıtmama gerek yok kendisini, yeni koçumuz.
New Jersey Nets'le, daha doğrusu Jason Kidd'li ve sağlıklı bir
New Jersey Nets'le iki kez Doğu'yu kazandı, geçen sene oynamaya
çalışıp yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız basketbolu oynattı o
takıma. Tabii ki orada bir Kidd faktörü var ama Baron da gitgide
olgunlaşıyor, bu işin altından kalkabileceğine inanıyorum. Şimdi
Byron Bey bu "Princeton Hücumu"nu oynatmak istiyor aynen
Tim Floyd'un oynatmak istediği gibi ama ben "Silas akıllı
adammış" diyorum. Bu takım daha gençken o oyunu oynatmadı.
Kadroya bakınca, Magloire bir pivot için gayet hızlı, hatta "Dallas'ın
ihtiyacı olan adam" diyorduk kendisine geçen sene, ileri
geri koşuyor gocunmadan. Baron geç, Wesley, e hadi sen de geç,
Lynch dur, PJ, e sen de dur bir zahmet. Eldeki en iyi oyuncular
bunlardı, hadi Nailon geri geldi orta mesafe şutuyla birlikte
onu koyabiliriz ama o da hızlı bir herif değil. Yani bu kadroyla
hızlı basketbol oynamak pek akıl kârı bir iş değil kanımca, iyi
sonuçlar alamadık. Geçen sezonun başındaki gazla iyi başladık
ama sonraki durumumuz malum. Kadro yaşlı, atletik değil, bu iş
olmaz hacı.
Sezon başında takımın iki mühim adamıyla ilgili bir problem yaşandı.
Baron Davis ve Jamaal Magloire'un özel antrenörlerinin tesisleri
alınmaması (bizde de muhabirler yasaklanır tesislerden) kararlaştırıldı.
Baron bunu o kadar sorun etmedi ama Magloire biraz daha üzgünmüş.
Scott iki oyuncunun bunu sorun etmediğini ve çok iyi çalıştıklarını
söyledi. Bu konuyla ilgili okuduğum güzel bir yorum var - bizim
muhabir olayıyla bir benzerlik de gösteriyor: Oyuncuların yanında
özel antrenör diye dolanan tipler genelde yancı arkadaşları oluyormuş.
Bundan evvelki sezonlarda Hornets'ta yalnızca Mashburn ve Davis'in
antrenörleri vardı ve yalnızca bu iki isim kronik sakatlıklar
yaşadı. Şimdi de yine özel antrenöre sahip oyuncular sakatlandı
ama Magloire'unki parmak kırılması, Baron'unki gibi kronik bir
durum değil henüz.
Mashburn'den bahsetmişken, bu sezon oynayamayacak çok büyük ihtimalle
ve o kontrat takımın neresine girdi, belli değil. Eli kolu bağlayan
bir durum. Babanın dizindeki kemikler birbirine sürtünüyor, "ben
yağlarım, kaymak gibi olur" diyen varsa buyursun tamir
etsin. Mash'in basketbol kariyeri de büyük ihtimalle bitti. Şimdi
Mash dönse yine, kağıt üzerinde aynı olsa da iyi bir kadromuz
olacak ama yine bench yok ve kadro yaşlı ve bu kadronun bir doku
uyuşmazlığına sahip olduğunu biliyoruz, Mash'siz hesaplara girelim...
Mash yokken de Hornets'ta kimya sadece İstanbul'da bir semt ismi
durumunda. İyimser bir bakışla "zamanla kadro oturur"
denir de, bunlar hep beraberdi be abicim yok yok, bizden bi cacık
olmaz. Baron olayı önceden kavradı ve kadrodan memnuniyetsizliğini
dile getirdi.
Ya ayrıca Mashburn'ün kontratı takımın elini kolunu o kadar bağlıyor
ki, adam gibi bir free-agentla imzalayamadık. Chris Andersen,
Rodney Rogers takıma katılabildi, Rogers'ı da, kendi sistemini
bilen bir adam olması sebebiyle takıma yardımcı olması için aldı
daha çok Scott. Yani fark yaratabilecek adamlar değil bunlar.
Şimdi öğrendim, Magloire parmağına ameliyat yaptırmayacak, kendi
kendine iyileşmesini bekleyecekmiş, bu da iki ay kadar sürüyor,
üç haftada da ancak top oynayacak duruma gelirmiş. Baron'un ne
zaman döneceği belli değil, tam iyileşmeden dönmesini istemiyorlar,
yani o da uzunca bir süre yok. Takımın durumu acayip vahim yani,
lotaryaya yönelmiş gibi duruyor.
Kısa vadede kesinlikle bir uzun katacaklardır takıma, büyük ihtimalle
free-agentlardan bakarlar, bir de Glenn Robinson takası
konuşuluyor sürekli, Lee Nailon sebebiyle oraya yöneleceklerini
sanmıyorum, uzun almak daha akıl kârı olacaktır, Robinson acayip
bir değişiklik yaratmayacaktır takımda. Phoenix kadar bir salary-cap
esnekliği olmasa da, bu takımın rebuilding'e gitmesi gerekiyor
artık bir şekilde, Mashburn'ün kontratını buy out etmeliler.
Nereden tutsan elinde kalıyor, "salary cap'i nasıl boşaltırsın?"
diye düşününce PJ Brown'a bağlanan parayı da hatırlıyorsun. Kötü,
kötü...
Takım kaybettiği maçları Dallas dışında çok büyük farkla kaybetmedi
ama doğru basketbol da oynamadı hiç, o yüzden bu umutsuzluk artıyor.
Özellikle savunmayı düşününce... Savunma hakikaten berbat, ribaundlarda
eziliyoruz artık, bench de o kadar kötü ki, ikinci çeyreklerde
geri düşüyor sürekli. Scott oyuncular arası saha içi iletişimin
iyi olmadığını söylüyor, Nets'de de yaşamış bunu, sonra aşmışlarmış.
Kaybettiği maçlar demişken, kazandığı maça bakıp sevinmiştik sitenin
RİMARK of dı DEY'inden kurtulabiliyoruz diye ama sonra
Utah Chicago'ya da bir babalık yaptı, sevincimiz kursağımızda
kaldı.
Byron Scott Kobe'ye mentorluk yapmıştı ve böyle yıldız oyuncu
kafasındaki adamlarla iyi anlaşıyor, Baron da hem o kafada, hem
gard olması sebebiyle Scott ile iyi anlaşabilir, onun için oynamaktan
zevk alabilir. Ancak Scott'ta da bir sahtekarlık, bir oyuncu suçlama
potansiyeli seziyorum, oyuncuda güvensizlik yaratabilecek bir
koç. Bir de Malone'a yaptığı bir yüzük gösterme çirkinliği vardı
ki sormayın. Takımın koçları da değişti, gelenler içinde en parlak
isim, üçgen hücuma inananlardan, Phil Jackson'ın eski asistanlarından
Jim Cleamons.
Böyle yani, çözemiyorum durumu. Batıyoruz, lotaryaya doğru yapılacak
hamleleri bekliyoruz yönetim tarafından...
NOT: Şu notu eklemeden bitiremeyeceğim; Atlanta'ya New Orleans'ta
yenildiniz Allah belanızı versin, Atlanta lan bu! Walker'ı ne
kadar sevsem de, Antoine ve Al Harrington beraber oynuyorlar...
ardaa@phreaker.net
(21 NİSAN
2004, ÇARŞAMBA)
Maçı hediye ettik
"Double Header" nedir bilirsiniz, Aprillı
Nicili olanı kastetmiyorum.
Misal "TNT Double Header", arka arkaya 2,5 saat
farkla sıralanmış maçların yayın haklarını alırlar ve 5-6 saatlik
bir basketbol kürüne sokarlar izleyicilerini.
Mesela "TNT Thursday" olayı var, perşembeleri
biliriz ki normal sezonda kesinlikle mühim bir maç olur, veya
daha fazla. (Gene perşembe!)
Pazar gecesi de TNT Double Header olayına girmiş, New Orleans@Miami
ve Denver@Minnesota maçlarını bağlamış. NBA TV'ye TNT yayını
Den@Min maçı başlaması gereken saatte verilince, önümüze sonlarına
gelmiş New Orleans maçı çıktı, benim önüme tekrarda çıktı Kaan
Kural sayesinde.
Herneyse, bu noktaya geri geleceğimiz için buradan ayrılıyoruz
ve zamanda geri gidiyoruz, 1955'e(!), değil, seri başlamadan evvelki
görünüme.
Silas zamanında Hornets, All Star arasından sonra performansını
yükseltirdi, tabii ki bu yükselen performans hiçbir zaman en tepedeki
takımlar seviyesine çıkmadı ama durumu kötü olan Doğu Konferansı'nda
küçük de olsa bir paket seri galibiyet elde etmek, takımı playoff
sıralamasında yukarılara çıkarırdı, halen de çıkarır. Bu olayın
aynısı olmasa da benzerini, All Star sonrası performansı, Miami
Heat'te gördük bu sene. Sezona çok kötü başlamalarına rağmen kediler
gibi Mart ayında coşarak playoff ilk turunda saha avantajını elde
ettiler. Burada bir parantez açıp ayrıca bir görüş belirtmekte
fayda vardır kanımca: Her ne kadar uzun zamandır Pat Riley'le
beraber çalışmış olsa da, ortama yabancı olmasa da, sezon başlamadan
4 gün evvel takımın başına geçerek koçluk kariyerini de tehlikeye
atan Stan Van Gundy, gönlümüzdeki "Yılın Koçu"
ödülünü almıştır, aynı Jerry Sloan gibi.
Hornets ise bu sezon All Star sonrası ilk maçta Indiana'yı deplasmanda
yenerek, Artest'siz olmasına rağmen, umut vermişti. Sonrası malum...
Ama yine de sonlarda bir çabayla çok zor gözükmesine rağmen deplasmanda
Milwaukee'yi yendiler, Knicks maçını bir önceki yazıda anlattım
zaten, son bir gayret ve saçmalamalarla 41-41 bitti sezon. Yani
eksisi gibi son düzlükteki atağı yapamadılar, playoff'a seri galibiyetlerle
giremediler.
Takımların sezonun sonuna doğru performanslarının yükselmesi
iyi bir şeydir, contender takımlar böyle yapar, ideal olan
da budur, en en ideali her zaman kapasitesinin uçlarında oynamak
olsa da pratikte böyle bir şey pek bir anlam ifade etmemektedir,
en başta sakatlık olmak üzere pek çok etken vardır performansı
etkileyen.
Miami Heat ise sonradan açılarak normal sezon sonrası için daha
bir umut vermektedir, baymış Hornets rutininin aksine genç bir
takım olan, hızlı basketbol oynayan ve deli gibi savunma yapmakta
olan Miami Heat daha akla yatkın gelmektedir, turu geçmesi için.
Gönlümüze yatan nedir ise, daha önce de söylediğim gibi Hornets'ın
4-2 turu geçmesidir. Bu nasıl olur bence? Baron ve Magloire
sayesinde olur. Hornets'ın Heat'e üstünlük kurabilecek oyuncuları
kendileri.
Baron Davis enterasan bir oyuncudur, iyi üçlük atar (bu
sezon 3-sayı denemeleri çirkinleşmiş olsa da), çok ateletiktir,
iyi bir pasördür, oyunu olgunlaşmaktadır, zaman zaman Iversonlaşsa
da, Kidd yönlerini de görmekteyiz, Shaq gibi faul atmasına rağmen,
"he got game" diyebileceğimiz bir adamdır ve
ligin en iyi PG'leri arasındadır.
Ancak ayak bileğinden sakattır, ilk üç sezon demir adam
rolündeyken, şimdilerde sık sık sakatlanır hale gelmiştir ve bu
korkutmaktadır bizi, en büyük sebebi de 2002'de dünya şampiyonasında
oynamasıdır. (Bkz.: Tim Duncan 2000'de sakatlanmıştır dizinden
playoff'larda ve o yaz basket oynamıştır, bu sene de yazın basket
oynamıştır bu sebeple bir benzetme yapılmaktadır, gidebilir diye
komplo teorisi üretilmektedir. Popovich onun süresini normal sezon
sonunda 30 dakika civarına çekmiştir bu sebeple.)
Baron'un sakat olması sebebiyle, New Orleans'ın üstünlük kurabileceği
bir alanda o üstünlüğünü kaybetme durumu vardır. Eğer Baron
Davis gard pozisyonunda karşı tarafı zorlamaz ise karşıda da Eddie
Jones, Caron Butler ve Dwayne Wade gibi adamlar vardır. Yani Baron
sağlam olmazsa PG ve SG'den parçalanır Hornets. Bununla beraber
bu üç adam 1-2-3 numara da oynayabilmektedirler, bu da mühim bir
tehdit.
Pota altına bakarsak Lamar Odom'un PJ'e karşı üstünlük
kurması muhtemeldir, yetenek ve fiziksel özellikleri bakımından.
Bir de Brian Grant var, ribaundcu savunmacı 4 numara ekolünden,
ki kendisi Karl Malone'u gayet iyi savunmuştur Portland zamanında
playoff'ta, aynısından bizde de var.
Magloire'ı da unutmamak gerekir, pota altını domine edebilecek
kapasitededir, formu da yerindedir (Doğu'da "ayın oyuncusu"
seçilmiştir en son) ve Hornets'ın seriyi geçmesi için Baron'la
beraber iyi oynaması gereken adamdır.
Şimdi eldekiler veya daha doğrusu benim görebildiklerim bunlar.
Serinin ilk maçı oynandı 18 Nisan Pazar gecesi ve Miami 1-0 önde,
"thanks to Dwayne Wade" der Amerikalılar bu durumlarda.
Maçtan aklımda kalanları sıralayayım hemen:
-- Magloire etkisizdi, Miami çok iyi double-team'ler
getirdi ona, e kolay değil tabii (ISP hiç değil) bu kadar
dikkatin üzerinde olması, daha iyi bir pasör olmalı bu durumlarda.
-- PJ, Odom'a karşı gayet iyiydi, Miami PJ'in (ve Baron'un)
faul sebebiyle bench'te olduğu dönemde (üçüncü çeyrekte 1 dakika
oynadı) farkı açtı, daha sonra o fark kapandı ama maçın sonu
malum.
-- Baron Davis "maçtan evvel çok iyiydim" diyor, "rahat
hareket ediyordum smaç vuruyordum" diyor, ama maçta sağ ayak
bileğini birden fazla kere burktu, daha sonra bilek yeniden sarıldı
o şekilde oynadı.
-- Miami 18 fast-break sayısı attı, Hornets hiç atamadı. "Princeton
Hücumu oynuyorum" diyip fast break atamamak ilginç.
-- Darrell Armstrong da sağ ayak bileğinden sakat, kötü bir şekilde
burktu ayağını, kendini feda etmesini anlıyorum ve takdir ediyorum
ama o sakatlık sebebiyle yararlı olamadı, ilk maçta oynamayıp
dinlendirilebilirdi. Kadroda sezonun sonlarında gayet iyi performans
göstermiş bir Shammond Williams var.
-- Miami bu sezon 90 sayının altında attığı maçlarda 8-30'du,
o 8 şimdi 9 oldu.
Şu an aklıma gelenler bu kadar yukardaki noktaya tekrar ışınlanıyoruz,
maçın en önemli bölümüne geliyoruz. Hornets son çeyreğin sonlarında
Miami'nin de elinin ayağına dolaşması sebebiyle geriden geliyor
(9-0'lık bir serisi var o bölüm içinde) ve 1 dakika kala
skoru mola çıkışı PJ Brown'un orta mesafe şutuyla skoru 79-79
yapıyor. Miami hücum ediyor, boş dönüyor, top kaptırıyor Odom,
Baron gidiyor Odom'dan blok yiyor ("ayak bileğim sebebiyle
zıplayamadım" diyor, o zaman ne atıyosun?) ve 24 saniye
ihlali yapıyor Hornets, top Augmon'ın elinde patlıyor, daha öncesinde
PJ topu kapıyor ama potaya yollamıyor. Burada da Tim Floyd'un
"top çembere değdi, şut saati sıfırlansın" itirazı
var ama tekrarlarda anlaşılamıyor değip değmediği, çok ince.
Geldik en mühim kısma; 11 saniye var, durum berabere, bir faul
hakkı var Hornets'ın, Baron'un beş faulü var, Miami moladan çıkıyor,
Dwayne Wade Baron'un soluna gidiyor, aniden sağına dönüyor, sağ
ayak bileği sakat olan ve "lateral move"u bitmiş
olan Baron'u geçiyor ve 1 küsur saniye kala çakıyor ve kahraman
oluyor. PJ, Odom'u bırakamıyor, Magloire da son anda blok koymaya
çalışıyor ama nafile.
Neden süre azaldığında bir Wade'e faul yapılmadı ve Miami'nin
zor bir hücum kullanmasına sebep olunmadı?
Neden beş faullü Baron o anda oyunda, hadi onu geçtim,
neden Wade'i tutuyor?
İlk tepkim "coaching staff uyudu, faul sayısını kaçırdı"
oldu ama maçtan sonra okuduklarımızdan öyle olmadığını anlıyoruz.
PJ Brown diyor ki:
"We had talked about having a foul to give, B.D. is thinking
he can't foul because he'd foul out."
"Bir faul hakkımız daha olduğunu konuştuk, Baron oyun
dışı kalacağı için faul yapamayacağını düşündü."
Bu ne demek be PJ, yani sana birşey demiyorum çünkü sen olanı
söylüyorsun.
Tim Floyd diyor ki:
"Our plan was to foul. Everybody knew that was our plan
coming out of that timeout. We obviously had a lot of different
options and we didn't get it done, and that's the bottom line."
"Planımız faul yapmaktı. Herkes o moladan sonra bunun
bizim planımız olduğunu biliyordu. Açıkçası pek çok seçeneğimiz
vardı ve biz beceremedik, olay budur."
Pekala Tim Floyd, burada sana kızmak zorundayım. Shammond Williams'ı
Baron'un yerine oyuna alıp faul yaptırtabilirdin, veya Baron oyunda
kalsın, başka biri neden Wade'i tutmadı, hakikaten çok
hayati bir stratejik hata, "maçı Miami'ye hediye ettik"
demek yanlış olmaz.
Tam Stan Van Gundy'nin istediği gibi bir galibiyet oldu Heat
için. Eğer tecrübesiz Heat bu şekilde kaybetseydi ilk maçı, onlar
için büyük bir yıkım olurdu ve 2-0'la dönebilirdi Hornets Miami'den.
Van Gundy'nin maç öncesi duası için aşağı bakınız.
"I would hope a loss we'd be able to bounce back from,
and I would hope a win would not certainly have us overconfident
or having us thinking any differently."
"Çabuk toparlanabileceğimiz bir mağlubiyet ve götümüzü
kaldırmayacak bir galibiyet diliyorum. Amin."
Geçmiş olsun artık.
Mashburn için de dedim bunu, maç sonrası Miami Herald'a verdiği
ropörtajdan (http://www.miami.com/mld/miamiherald/sports/basketball/8471610.htm)
sonra takımdan uzaklaştırıldı, "yallah" dediler
Mash'e, "bench'te de oturma artık" dediler. Mashburn
burada takımın ilgisizliğinden, profesyonel spordaki soğukluktan
bahsediyor, söyledikleri mantıklı, sezon başında ise Bob Bass'ı
övüyordu kendisine yardımcı olduğu için. Geçen sezon takımı taşıyan
adama bu kadar sırt çevrilmesi hakikaten ilginç ama onun da tutarsızlıkları
var elbet. Basketbolu bırakmayı bile düşündüğünü söylüyor.
Sonuçta gelecek sezon Mashburn bu takımda olmayacak. İşin acı
tarafı ise olayın bu kadar çirkinleşmesi, Mash'den çok ona "git"
diyenler. Mashburn şu güne kadar satıcı bir adam olmadı, Hornets
Charlotte'dayken ve Heat'i elerken takımı taşıyan adamdı, Heat'te
oynarken yine takımın skoreriydi. Geçen sezon 76ers serisinde
parmağı kırıldıktan sonra oynamaya devam etti ve methiyeler düzüldü
kendisine.
Bu gece serinin ikinci maçı oynanacak, takımdaki sakatlıklar
devam ediyor. Pazartesi günü Baron ve Armstrong antrenmana katılmadılar,
dinlendiler ve buz tedavisi uyguladılar. Baron bu maça istekli
çıkıyor geçen maç gibi hemen başında sakatlanmasın da...
Baron Davis'in gazı sebebiyle maçı alacağımıza inanıyorum, ama
bu gaz Davis'in sakat sakat istediklerini tam olarak yapamamasını
sağlayarak yenilmemize de sebep olabilir, olmayacağını umuyorum.
Aynı şekilde Magloire'ın da bu sefer iyi iş yapacağına inanıyorum.
ardaa@phreaker.net
(16 Nisan
2004, Cuma)
Evet şu an Perşembe* belki ama NBA'in A'sında Çarşamba hala
ve canlı yayın manyağı 14 maçlı bir günle son buluyor normal sezon.
Ve bu yazıyı okuyorsanız eğer kendini imha etmeyecek, son bulmuş
olacak lig bazı takımlar için.
Uyuşuk bir yıl geçirdik hem kendi adıma, hem de Hornets adına,
ki ikimizin senesi de bitmedi ama Hornets'ınki benimkinden erken
son bulacak gibi.
Uyuşuk mu? Orada dur bakalım aslında sezona çok büyük bir gazla
girdi takım, gazdan öte bizde "Yusuf", ecnebilerde
"Joseph" sesleriyle.
Sebep?
Şudur ki, Batı'ya gidiyor Hornets bildiğiniz gibi. Haritaya
bakınca New Orleans, Memphis'in batısında ama Doğu'da mücadele
ediyor, bu da bazı düzen manyaklarını rahatsız etti ki, bizi Batı'ya
gönderiyorlar cezalandırmaya. Hayır canım öyle şey olur mu eski
şehrin yeni takımı geliyor lige Thundercats apartması bir logoyla.
Ama cezalandırma lafını ağzımıza almışken bir kere, ilahi adaletin
tecellisi diye bahsedilen olayın bu olabileceği geldi aklıma.
Hani şu içinde bulunduğumuz sene içinde Doğu'da sağlam takımlar
var artık (onların Indiana ve Detroit olduğunu biliyorsunuz)
ama bundan evvel Hornets gibi "every piece"e
sahip dedikleri, her pozisyonunda sağlam adamı olan takım
yoktu kağıt üzerinde (Indiana'nın "every piece" olayı
tartışmaya açıktır). Buna rağmen Hornets beklenen başarıyı
gösteremedi.
Evet...
Beklenen başarıyı gösteremedi deyince tabii bazı şeylerin arkasına
sığınma şansı doğuyor, işte o sebeplerin arkasına sığınmayanlar
genelde şampiyon oluyorlar, olmasalar da olmuş kadar oluyorlar
gözümüzde. Pek beylik bir laf oldu ama olsun.
Şimdi bu takımın bundan önceki sebeplerini biliyorsunuz, bu senekiler
de pek farklı değil aslında.
Kronik sakatımız Jamal var bir kere demişken, aşağıda
birşey anlatacağım.
Konuya tekrar döneriz, dönmeden evvel film izlerken benzerlik
dikkatimi çektiydi, hatta "ulan ne güzel ilginçlik yaparım
şindi yazıda da" dediydim kendime ama yapamadım ama yine
de anlatayım ama ama ama...
Gus Van Sant'ın yönettiği Finding Forrester'da
Bronxlu bir oğlan var ve adı Jamal ve basket oynuyor bu çocuk
ve Bronx-Jamal birlikteliğinden mi, yoksa adamın dingin halinden
mi, yoksa hakikaten tipi mi benziyor, şu an ayırt edemesem de
bizim Mashburn'e benzettim.
Ayrıca filmi de sevdim yani, neden sevdiğimi yine ayırt edemiyorum,
Salinger sattılar ve ben de yedim mi, yoksa hakikaten iyi bir
film miydi? İyi de filmdi aslında, <sakin bir başlangıç vardı
ve çok kıyak bir son vardı o şarkıyla**.
İşte... İşte ne, işte Jamal sakat, sezon başında sakatlandı geri
geldi bir buzzer çaktı zengin girişi yaptı, yaptı yani
arkadaş ama sonra tekrar sakatlandı ve sakatlanmadan evvel izlediğimiz
bir maçında bizi hayal kırıklığına uğrattı. Şu sıralar da kendisi
istenmeyen adam ilan edilmiş durumda şehirde.
Oyununu çok sevdiğim, çok saygı duyduğum adam son olarak yanlış
bir hareket yaptı kanımca. Floyd'un radyoya yaptığı bir
açıklama sonucunda oluştu bu his. Floyd ve Bob Bass, Mash ve menajeriyle
görüşüp onun playofflarda oynayıp oynamayacağına karar vereceklerini
söylemiş. Son olarak da playoffların ilk turunda oynayamacağını
kendisi söyledi. Bugün itibariyle Türkiye saati ile 21'de takımlar
playoff kadrolarını bildirmiş olacaklar, Courtney Alexander'ın
da durumu belirsiz.
Yani bu olmadı, diyorum Mashburn'e, menajeriyle neden
görüşülüyor ki, o mu oynayacak, yoksa gazetelere yansımayan şeyler
var herhalde. Çünkü bu sezon ikinci kez sakatlandıktan sonra sakatlığı
hakkında pek laf dolaşmadı ortalıkta "şu zaman döner"
filan diye, iyice bağları kopardı artık takımla diye düşünüyorum...
Sezon başında rehabilitasyonunu Miami'de geçirdi, ki bundan evvel
de Miami'deydi iyileşirken, burada bana ters gelen birşey yok
ilk bakışta ama yine de fedakarlık yapabilirdi, takımının Doğu'daki
son sezonunda yanında olabilirdi, yeni bir koç var ve ona yardımcı
olabilirdi. Olduğundan farklı görünmek istemedi belki de.
Sonuç olarak Mashburn playofflarda yok... Mühim bir kayıp, playofflarda
özellikle sete set oynanan zamanlarda böyle kendi başına sayı
üretebilecek bir adam lazım olduğu malumunuz, ancak Mash her zaman
kendi başına sayısını üretecek şekilde oynamayı tercih ediyor,
aynen Baron gibi. Son iki sezondur ikisini pek yanyana göremiyoruz
oynarken, belki biraz da bu yüzden oyunda top paylaşmayı beceremediler
şimdiye kadar. Playoffta nereye kadar gidebiliriz? Yine en son
gideceğimiz yer NBA finalleridir, yine kağıt üzerinde Doğu'daki
diğer takımlarla kafa kafaya oynayabiliriz, Pacers, Pistons ve
Nets'e bakıyorum, ama bu sezonki takımın form durumuna ve deplasman
performansına bakarsak bunu düşünmek hayalcilik olur.
Takımın deplasmandaki başarısızlığından koça da pay çıkarılmalı,
deplasmanda zorlanmak mental toughness denen hadisenin
eksikliğinin belirtisidir ve bunun en önemli sorumlularından biridir
koç, ki o koçun kredisi NBA'de fazla değilse daha da üzerine giderler,
aynen son bir-iki ayda olduğu gibi, "kovulsun"
diyen pek çok kişi vardı ama ben sezon başı performansına güvenerek
hala kovulmasının birşeyi çözmeyeceğini düşünüyordum
Yine de Floyd'un gitmesinin ateşli savunucusu değilim ama takım
üzerinde otoritesinin iyi olmadığını düşünüyorum. Floyd'un
otoritesi demişken, bizimkilerin yavşaklığını da göz ardı
etmeyelim. Mashburn değil bu sefer, Baron'un kaçırdığı takım kahvaltısını
biliyorsunuz. "8:30'da kahvaltı mı olur?" dedi
paşa.
Takım sezon başında iyi oynuyordu ama Baron yüzdeli atıyordu
ve MVP adayıydı o zaman. Bir de yani iyi başlarsa takım koparıp
oyunu götürüyor ama geriden gelme gibi bir durumumuz yok pek.
Floyd'a güvenim en son Knicks maçında sarsıldı aslında. Kazanılması
gereken bir maç, iç sahada, zaten seyircide düşüş olmuş bu sene
ama evdeki son maç ağzına kadar dolu, Knicks kazanmak istemiyor,
aslarını fazla oynatmıyor ama son çeyreğe önde giren takım maçı
veriyor Moochie Norris'e. Takıma müdahale etmiyor pek Floyd,
acaba Phil Jackson'lık mı taslıyor (bilemiyorum ama o da takımın
sene sonu yolcularından biri gibi duruyor), öndeyken alelacele
kullanılan üçlükler, burada Baron'u anmak gerekiyor, sakatlıktan
döndüğü maçta yaktı takımı.
Yukarda Floyd hakkında kararsız kaldım, takımın nasıl bir kimliği
olduğuna karar vermediğini düşünerek, yani: Yarı saha hücumu mu?
Nets gibi bir Princeton Hücumu mu? Yoksa savunma mı? Floyd'a hak
verir duruma geldim tekrar çünkü geçen sezon sonunu hatırladım.
Silas neden yollandı, aklıma geldi. Takımın oynadığı basketbolu
beğenmiyorlardı bizim kodamanlar, hızlı tempolu basketbol istiyorlardı,
bunun için Floyd geldi ama adamın eline ligin en yaşlı kadrolarından
biri verildi, 29.8 yaş ortalaması ve o kadro yeni stille oynamak
istemiyor pek.
"Peki ilerisi için ne yapılır bu takıma?" diye
bir soru soruyorum kendi kendime ve karamsar olmam gerekirken
biraz da umutlanıyorum Baron ve Magloire üzerine inşa edilecek
bir takımı düşündükçe, ki hiç de kötü bir kısa-uzun kombinasyonu
değil. Baron'cu veya Mashburn'cü olmak istemiyorum ama vaziyete
bakarsak Mashburn'ün takımdan ayrılacağını tahmin ediyorum ilerisi
için ve takımın franchise player'ının Baron olduğunu artık
kesin olarak söyleyebiliriz bu sene içindeki Mashburn davasından
sonra ve Baron'la yapılan kontratla, Mashburn'ün 31 yaşında olmasını
da hatırlayarak, tabii müzmin sakat olmasını da unutmuyoruz Mash'in.
Umutlu olmamı sağlayan tek şey iyi ve git gide olgunlaşan bir
point guard ve kendini geliştirmek için ciddi olarak çalışan ve
istatistiklerine henüz pek yansımamış olsa da, kanımca aşama kaydeden
Magloire. Karamsar olmamı sağlayan şeyler ise ilk olarak takım
sahiplerinin fazla para harcamadan orta karar bir takıma sahip
olma hevesi, akabinde bu hevesle Batı Konferansı'na gidiyor
olmak.
Takım sahiplerinin cimriliğinden bahsettim ki içten içe Bob Bass'ı
da suçluyordum ama düşününce onun yapacakları takım sahiplerinin
iznine bağlı. Hornets'ı hiç bir zaman sezon ortasında büyük bir
takasın içinde görmedik. Bass'ın muhafazakar bir adam olmasından
da kaynaklanıyor bu olay belki ama asıl sebep para. Bu sene mesela
Rasheed Wallace'ı alabilmek için neden şansını denemedi bu takım?
Takımda sorun yaratacağından mı korktular ve böyle bir şeye göz
göre göre sebep olmak mı istemediler? Böyle bir risk alınabilirdi
takımın bundan önce ilk iki turda elenmelerini hatırlayınca ve
Doğu'daki son senesi olması dolayısıyla.
Yani biraz zorlamalarını görmek isterdim, çünkü her sezon arkamızdan
iş çevriliyor duygusuna kapılıyorum, geçen sezon Elden Campbell
bu sene Sean Rooks. İki kez uzunları gönderip yerine point guard
aldık ve ilkinde Kenny Anderson'dan hiçbir şey görmedik, eski
Ülker'li Shammond da son maçlarda iyiydi gerçi ama hayati bir
katkı değil sonuçta.
Arkamızdan iş çevriliyor hissine kapılmanın da pek bir anlamı
yok aslında. Ama beni rahatsız eden olayı Times Picayune'da
çıkan şu iki habere bakarak anlayabilirsiniz, sadece başlıkları
okumak bile yeterli.
Hornets GM not likely to make trade - Hornets GM'i
taka yapacak gibi değil
http://www.nola.com/sports/t-p/index.ssf?/base/sports-8/1077176730270840.xml
GM Bass says trade with Magic to provide depth in backcourt
- GM Bass Magic'le yapılan takasın gard pozisyonuna bi derinlik
sağlamak için olduğunu söyledi
http://www.nola.com/sports/t-p/index.ssf?/base/sports-8/1077261925311280.xml
New Orleans gazetelerinde göremediğimiz ama Mitch Lawrence'dan
öğrendiğimiz bir şey daha var ki çok önemli. Mashburn neredeyse
gidiyormuş takımdan, Boston'a, Paul Pierce'la takas edilecekmiş
ama Danny Ainge bize bir babalık yapmamış, ki bundan evvel "enayilik"
olarak nitelendirilen hareketlerde bulunmuş, Danny Ainge'e teessüflerimi
sunuyorum. Normal olarak kendisi sadece Mashburn'lü bir takası
kabul etmemiş, yanında başka şeyler de istemiş, ne olduğunu bilmiyorum
ama bunlardan birinin Magloire olduğunu tahmin ediyorum, dur,
yoksa PJ'i mi istemiştir Mashburn'ün yerine...
Ulan PJ takımdan gidecek diye tutuştular, vefa ve veteran
leadership iyi hoş da bir yere kadar be abicim, adam büyük
takımlarla görüşerek değerini yükseltti resmen.
Evet PJ'e gelmişken konu, bir sevap işledik diyerek burda kesiyorum.
Ha, bir de son olarak, playoffta Miami'yle eşleştik. 4-2 eleriz
diyorum, tekrar bakacağız zaten bu olaya ve Alim'e istinaden:
"You may say I'm a dreamer,
But I'm not the only one"
* O absürd ötesi yarışma hikayesindeki gibi, en uzun gün meselesi.
Eğer çok merak ediliyorsa bu hikaye, Batuğ Abi'den duyduğumuz
için o anlatmalı ilk önce, ben uğraşmayayım diyorsa o zaman ben
yazarım, site kayıtlarına da geçmiş olur, yazılı tarih önemli
birşeydir vesselam.
** Israel Kamakawiwo`ole - Somewhere Over the Rainbow (What
a Wonderful World'le karıştırılmış, leziz olmuş).
ardaa@phreaker.net
(11
Aralık 2003, Perşembe)
Geldim...
Açtım Lamb'den
"I Cry"ı, giriştim yazmaya.
Tim Floyd
geldi diye ağlamıyorum, kötümser bir bünye olmama rağmen Floyd'u
iyimser karşıladım, Floyd geldi diye "Wish You Were Here"
da dinliyor değilim Silas için, kendim için dinliyorum dinlediğimde
de.
Attan ve eşekten
benzetmeler için "teşbihte hata olmaz"dan başka birşey
demiyorum.
Olur da belki
ama.
Silas kötü
gitti ama... Takım sahiplerine ulaşamadı, konuşamadı, en sonunda
kovuldu, kahpece bir davranıştı kanımca kendisine yapılan, "crazy
ass owners" filan diyerek, belki biraz da "gitmek
istiyorum" demişti, Hornets rutini canını sıktı herhalde.
Hornets
rutini benim de canımı sıkıyor aslında, dışardan bakınca kadro
çok iyi, bir Championship Manager mantığıyla "coşarım, akarım,
toplarım kupaları evropada" dedirtiyor ama zamansız sakatlıklar,
coaching eksikleri ve bir de süperstarsızlık sebebiyle
istenilen yere ulaşılamadı.
"Şark,
oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla herşey ayağınıza gelir."
Biz de şark
konferansındayız, bu da son senemiz. Şark konferansından Jordan'ın
gitmesini bekledi takımlar, gitti de, geri de geldi sonra ehtiyarlamış
bir şekilde, istediğini elde edemedi, herşey ayağına geldi bütün
takımların, her takım belli bir seviyedeydi, playoffta fazladan
eforla final görülebilirdi, görenler oldu da netekim. Hornets
göremedi.
Eh artık şu
şark konferansındaki son senesinde de final göremezse bu takım,
her bir şey ayağına gelmişken, bir daha da göremeyecek. Ligden
çıkmıyor ayol, garp konferansına gidiyor çünkü.
İşte bu sebeple
"...
Gonna turn so completely i leave no trace
Through so many out there would laugh in my face
...
I
cried I tried..."
"I
tried" yanlış belki de denenmedi gerektiği gibi. (virgülü
size bırakıyorum)
Herneyse.
Kim geldi-kim
gitti yapalım hemencecik.
Gelenler:
Tim Floyd (balığa çıkmıştı), Darrell Armstrong (Orlando'daydı
dişi bir polis memurunu, memuresini tartaklamış), Sean Rooks
(Clippers'taydı kimi tartakladı bilmiyoruz), Steve Smith
(San Antonio, bacakları çok güçsüz kimseyi tartaklayamaz),
David West (draft, diplomasını aldı da geldi, üniversite mezunu
işsizler geyiğine son verdi), James Lang (draft, liselim).
Gidenler:
"Oh my god! They killed Kenny.. You bastards!" Robert
Pack, Jerome Moiso (Toronto'ya gitti emsi bakışlı), Paul
Silas (LeBronland Cavaliers), Kirk Haston (kimvurduya
gitti).
Aha işte böyle,
gelenler bunlar, gidenler bunlar.
Takım Floyd'la
birlikte hücum sistemini değiştirdi, daha hareketli hücum ediyor,
top dolaştırıyor, şutörlerine güzel pozisyonlar hazırlıyor, savunmada
da daha hareketli izlediğim kadarıyla.
Ve böyle hücum
ederek güzel galibiyetler aldılar, böyle savunma ederek de tabii
ki, savunmasız olmuyor. Bazıları çok mutlu bu durumdan Hornets
adına Mashburn yok, şimdi ekle bakalım eldeki verilere +20 sayı,
+5 küsur ribaund, +5 küsür asist.
Hayat bayram
olsa...
Tabii ki değil
ama deliye hergün ama düz mantığın da bir sınırı var, şimdi çıkar
yönetmen soyadlınınkileri, sonra benchten yapabileceği kadarını
ekle, bir de tabii diğerlerindeki değişimi ekle.
Tekrardan
hayat bayram değil ama ulan değil işte, geçen sezon da takım iyi
oynadığında Baron yoktu (Mash ilk kez 82 maç çıkardı) ama
playofflarda parmağını kırınca, Mash sakat, Baron da bir yere
kadar gitti, şimdi Silas'ı suçlamalı mı acaba şu durumda, ama
izlediğimiz 76ers maçlarında, diyorum ve kalıyorum, o da izledi
bizlerle beraber çünkü, ondan önceki sezon da Mashburn yoktu,
Baron vardı aynı şekilde iyi oynayan takımda. Ama babaları yan
yana koyduk mu alerji oluyor, ikisi de topla oynamayı seviyor,
10 saniye biri 10 saniye biri oynuyor, süre bitiyor akabinde.
"Fekat,"
diyorum Metin Fidan'ı selamlayarak, bu sene Floyd'un istediği
gibi oynarlarsa daha farklı olur mu - ama orada da soru işaretlerimiz
var, hiç korkmayın biz de çengelliler bitmez. Mashburn takımla
çalışamadı ve takımla oynamaya başladığında bu yeni şekil hücumlarda
diğerleriyle uyumsuzluk çeker mi, çekmez mi?
Sezona
girdi bu takım Mashburn'süz.
Sezona girmeden
evvel Baron'dan bahsedelim, Baron Davis için dönemeç gibi birşey
bu yıl, hani böyle fal bakarsın "içinde bir sıkıntı var kız,"
dersin, "için kabarmış bak görüyor musun," dersin, sonra
"bak bak bak ferahlık var üç vakte kada" dersin. Ama
kimse o ferahlığın ne olduğunu söylemez, dibe vurmanın ferhalığı
mı, yoksa karşı dibe vurmanın ferahlığı mı?
Baron'un da
içi kabarmıştı, üç vakte kadar ferahlayacaktı, ya "umut vadetmiş,
yetenekli, veya yetenekleri o üst düzeyi geçemeyecek kadar yetenekli,
kontratı kapmış, üzerine yatmış, koca götlü bir topçu" diyeceklerdi
veya iki sene öncesinin doğu playofflarında Nets'le karşılaştığı
zamanki gibi "NBA'in en iyi iki gardından biri"
diyeceklerdi.
Sezonda geldiğimiz
şu güne kadar hala aynı sav rahatlıkla kullanılabilir, hatta ileri
de gidilir ve yüzsüzlük olmaz şu anki performansa göre. Şu an
en iyi gard, -aynı kelimelerle konuşunca insanlar kıllanır hadi
lan ordan nerden en iyi oluyor derler, onları kırmayalım- en efektif
gard (döviz mi lan bu?!). En formda gard kendileri, hatta
ilk ay itibariyle fantazi oyunlarının prensidirler kendileri.
Evladım benim!
Detroit'te son 3 dakika içinde 78-71'den maç çevirmiştir ha, ve
son smacı da koymuştur ayrıca Valas'ın yanından kayarak, ona göre.
Baron Davis'in
şu anki performansı Murat Kosova'ya bir nazire gibi sanki,
"sen bana Beyrın Deyvis diyorsun, beni bir y ile taçlandırıyorsun,
al sana performans, al beni VGM'ine".
Ayrıcana Treysi
Makgredi'nin de performansı yine Kosova'ya bir mesaj gibi, "aldın
benden y'yi koydun Beyrın'a, geçen seneki büyümü bozdun Allahsız,
alma beni VGM'de" der gibi.
"Haberleri
dinlediniz. Bizimcity'deyiz." Ali Kırca'nın o sıcak gülüşü
gelir gözünüzün önüne, gelir di mi, gelir gelir.
Neyse Baron
raporuna devam edelim. Paşa bundan evvel etine dolgundu, geçen
sene dobi kıvamına gelmişti, hatta geçen sene smaca kalktı
mı önüne biri çıkmasın diye dua ediyorduk, çarptı mı öldürür diye.
O etine dolgunluk sırt ve diz sakatlığının iyileşmesini de zorlaştırıyordu.
Yazın dinlenmiş, bir evvelki sene Dünya Şampiyonası'nı kaldıramadıydı
bünye, sağlam çalışmış 5-6 kilo vermiş hakikaten de farketmiş,
kilo vermesinin dışında iyice forma girmiş ve sıkı bir vücuda
sahip olmuş, sanki bir Feriştah Yenge. Yani artık çembere daha
çok saldırıyor kendileri sağolsunlar.
Fantazi oyunlarının
yeni prensi Baron'un bu müthiş performansı Mashburn dönünce nasıl
olacak bilemiyorum, sezon başında 5'er 5'er top çalıyordu, Chris
Andersen'in 5'er 5'er blok yaptığı gibi, hala top çalmada tepelerde,
takımı sürüklediği için maç başına sayıda da, asistte de başaltı
oldu çıktı. Mashburn gelince muhakkak ki sayı düşecektir, ama
bundan önemlisi , keşke dünyamız tersine olsaydı da biz de motor
yağı kullanmak zorunda kalmasaydık ve bu ikisi de yanyana sürtünme
olmadan oynasaydı. Mash hazırlık kampına katılmadığı için "motion
offense" dedikleri, çok top dolaştırarak boş şut imkanı yaratılan,
Floyd'un istediği bu hücuma nasıl oturacak merak konusu - ki Mash
hızlı oyunun adamı değildir, baba dayar kıçını yapar post up'ını,
akabinde çakar sayısını.
Deliyim gözü
kara deliyim, beni böyle yuvarlak laflarla kandıramazsın, yalancılar
istatistik söyler, herkes susacak rakamlar konuşacak diyorsanız
sizi burdan alalım
http://www.nba.com/statistics/index.html
Sezon başından
bir anekdot koyalım da bu yazıyı bitirelim, bundan sonraki yazılarda
da daha spesifik olaylara yönelelim diyorum sevgili izleyenler.
Floyd sezonun
başlamasına iki hazırlık maçı kala bir açıklama yaptı: "Takımdan
gayet memnunum iyi hucüm ediyoruz, fast break atıyoruz deli gibi,
savunma çalışmaya başlamadık henüz..."
Mashburn de, "çok iyi hoş hızlı oynuyor takım ama maçların
zorluk derecesi arttıkça/playoff'ta sadece hızlı hücuma dayalı
oynanmaz, sete sette de iyi olmalıyız, Floyd da biliyordur bunu
herhalde" demişti, güldürürken düşündürmüştü yani.
Son olarak
şu güzel gözüken tablo içinde bir kötü olay daha var, o da Courtney
Alexander'ın sakatlanması. Alexander sezon öncesi çok iyi çalışmış
herkes ondan bahsediyordu, şutunu geliştirmiş olduğundan, daha
dengeli oynadığından. Baron için söylenenlerin balon çıkmamış
olması bize onun sezon başlamadan geçirdiği sakatlığın hakikten...
Şanssızlık işte lan, daha ne ne kastırıyorum uzun cümleyi.
Ayrıca dikkat,
Lakers'ı yendi bu takım, her ne kadar onları Spurs kıvama getirmiş
olsa da, adamlar gece 4'te New Orleans'a gelmiş olsa da, antremansız
maça çıkmış olsalar da...
Karıştırmayın
o kadarını!
ardaa@phreaker.net
(2
Mayıs 2003, Cuma)
Son zamanlarda
izlediğim en iyi film olan "Donnie Darko"nun
çok güzel bir giriş sahnesi vardır: Donnie yol ortasın bisikletiyle
beraber yatmaktadır, uyanır, bize o piç sırıtışıyla bakar, bisikletine
biner ve evine doğru gitmeye başlar, o sırada da fonda muhteşem
bir şarkı çalar, "The Killing Moon" (Echo
and The Bunnymen söylüyor). Der ki:
fate
up against your will
through the thick and thin
he will wait until
you give yourself to him
Üçüncü
maça da aynen böyle çıktık.
İkinci maçı alırız diyorduk, jeton geç düşer diyorduk, olmadı.
Ama jeton konusunda kısmen doğruyduk, üçüncü maçı New Orleans'ta
kazandı Hornets. Tabii ki bir de o Hornets'ın jetonu hiç düşmeyecek
gibi oldu çünkü kahpe kader ağlarını örmüştü bir kere. Madem
bu adamlar yan yana oynayamıyor, ikisinin de kellesi vurula
gibi bir durumla karşılaştık. Kendileri, Mash ve Baron oluyor.
Hadi Baron dizaltı çorap gibisinden birşeyler giyerek oynuyor
ama Mashburn... Adamın sağ elinin orta parmağı yerinden çıkıyor.
E olmadı ki bu şimdi, zaten geçen sene 10 dakika oynayabildi playoff'ta.
İlla suçlanacak birşey her zaman bulunur, ben de aynı şekilde
suçluyorum belki ama haksız da değilim şu anda. Diyeceksiniz ki,
seninkiler sağlamdı ilk maç n'oldu, onun cevabını Iverson verdi
zaten "the answer" olarak ama serinin diğer maçlarında
bir numara yapmadı AI.
Mashburn'ün sakatlandığı ikinci maçta Baron oynamadı ilk maçta
dizi yamuldu diye ve o maçı beş sayı farkla verdik. Aziz Hornets'in
orduları dağıtılmıştı üçüncü maç öncesi fakat Baron çekti çorabını,
attı 28 sayısını, pota altı elemanlarımız da itişip kakışma eylemini
gerçekleştirdi ve olması gerektiği gibi ribaundlarda üstünlük
kurduk, maçı da kazandık.
Serinin dördüncü maçında Baron herşeyini ortaya koydu çok iyi
bir oyun çıkardı fakat yine pota altından göçtük, yine yine gerizekalı
gerizekalı top kayıplarıyla 81-80 getirilen maçı verdik. Yani
tebrik etmek lazım 76ers uzunlarını, ribaundlarda kendilerinden
daha yapılı uzun herifleri ezdiler, özellikle Kenny Thomas.
76ers uzunlarının yanında Hornets'ın canını yakan diğer adam Eric
Snow, az top kaybediyor, yüzdeli atıyor, asist yapıyor ve faul
kaçırmıyor(du). Dördüncü maç gerçekten çok sert geçti ve
bu bizim için bir avantaj olmalıydı ancak ve ancak saçlarımızı
yolduracak bir şekilde bu gerçekleşmedi. PJ ve özellikle Magloire
itiş kakışı gerektiği gibi yapamadılar, pıstılar, Traktör devreye
girdi, o da itince eziyor ve faul oluyor. Herhalde oyuna sonradan
girip katkı yapmakla, ilk beş başlayıp sorumluluk almak, double-team
yemek arasındaki farkı ve playoff tecrübesi denen
nanenin ne olduğunu anlamıştır Magloire. Hakikaten kötü oynadı,
oyunun kafa kafaya geldiği dönemde bir tip yapabilseydi, bir ribaund
alsaydı maç Hornets'a dönerdi çünkü oyun çok hızlandı, bir o potaya
bir bu potaya gitmeye ve takımlar boş dönmeye başladılar, tabii
ki de Hornets daha bir boş döndü ve sonuç mâlum.
Ve son olarak önceki gece. Birkaç gün öncesinden şut atmaya çıkan
Mashburn sahaya çıktı, 20 sayı atmış, Baron'un kötü oynadığı maçta
takımı toparlamış (ulan ikiniz de iyi oynayın be bir gün)
ve en önemli katkı George Lynch'den, son çeyrekta 12 sayı atmış,
toplamda 6 ribaund çekmiş ve 6 saniye kala çok önemli bir top
çalıp maçı getirmiş.
Ve
Mashburn dedi ki: "I told the guys I just didn't want
to go home and that was pretty much the bottom line, that I didn't
want to go home, it was too early for me. I knew my presence out
there would make a difference, so I just came out and played and
gave it everything I could."
AA
ÇEVİRİSİ: "Bizimkilere eve gitmek istemediğimi söyledim,
olay bundan ibaret yani eve gitmek istemedim, benim için çok erkendi.
Orda bulunmamın bir fark yaratacağını biliyordum, çıktım oynadım
ve elimden geleni yaptım."
Ribaundlar, dedim yukarda fakat ribaundlardan daha önemlisi, seride
karşı takımı top kaybına zorlamak (aynı zamanda az top kaybetmek)
ve fast-break atmak oldu iki takım için de, çünkü şimdiye kadar
set hücumlarında denkti takımlar.
Seri New Orleans'a geri dönüyor (Alim'e selam), umutlandırıyor
bizi yine Hornets her zamanki gibi, sonunda üzülme ihtimalimiz
kuvvetli olsa da olsun, güveniyoruz kendilerine.
Ne diyor Thom Yorke, "My Iron Lung"da?
"faith,
you're driving me away
you do it everyday
you don't mean it but it hurts like hell"
NOT:
Silas'ın "NBA = No Boys Allowed" gazı da gözden kaçmasın!
ardaa@phreaker.net
(23
Nisan 2003, Çarşamba)
Site cemaatini
en çok ilgilendiren NBA Stüdyo programını izlediyseniz,
takımın nasıl medya desteğini arkasına almış olduğunu görmüş olmanız
gerek. Batuğ Evcimen ve Kaan Kural isimli şahıslar "Hornets
doğuyu alır" diyorlardı ve biz de "aklı başında
adamın hali başka olur" diyorduk içimizden. Hatta NBA
Stüdyo'da başlayan Hornets propagandası yurtdışını da etkilemiş
olacak ki, NBA'de adından pek söz edilmeyen takımımız nba.com'a
manşet oldu, ki bu durumdan Wesley de şikayetçi olmuştu, "hiç
ulusal yayınlarda gözükmüyoruz, ondan All-Star oylamalarında az
oy alıyoruz" diyordu.
Her
neyse, bu olaylar normal sezon bitmeden gerçekleşti. Normal sezonda
ne olduğunu kısaca hatırlayıp sessiz film oynayanlar gibi "cepte"
yapalım. Takım Doğu'da 5. oldu, Philadelphia ile eşleşti, Bruce
Springsteen söylemeye başladı. Bu kadar mı olay? Özünde bu,
ama zoom yaparsak: Baron sakatlandı, döndü, sonra dizi yine arıza
çıkardı ama oynamaya devam etti. Son üç sezonun klasiği olarak,
takım normal sezonun son maçlarında coştu. Hatta Doğu'da güçlü
kim varsa devirdiler. Eşleşilen Philly'yi, dünkü maçtan bir hafta
evvel de yendiler. Sonra Silas Doğu'da Ayın Coach'u seçildi
ama kendisi gidici gözüküyor. Böyle gözükmesini sağlayan olay
da, Sacramento'da takım sahiplerine "crazy ass owners"
demesi.
Not:
Kendisi kuvvetle muhtemel ki takımın başında olmayacak gelecek
sezon (muhtemelen Raptors'a gidecek), yine bir yöneticilik
harikası sonucu. Silas'a da kıl oluyoruz bazı bazı ama herif işini
düzgün yapıyor, takımı iyi birarada tutuyor, ayrıca NBA'in
en az kazanan üçüncü koçu, pintiler herife para vermiyorlar.
Araya
bir-iki cümle sıkıştırayım. Mükemmeliyetçi bir düşünce şeklinden
midir nedir bilinmez, kağıt üzerinde Doğu'yu ezmesi gereken takımımızı
hiç bir zaman o ayarda oynarken göremedim, göremiyorum... (Tamam
tamam bir kez gördüm, o da son Nets maçı.) Takımı böyle göremediğimden
kelli, final umutlarımız azalıyor bazı bazı. Son birkaç yıldır
her sezon başı insanların "Hornets Doğu'yu alır"
deyip ardından sezon sonu göt olmaları bu insanların ruh sağlığını
etkilemeye başladı ve bu konuda son olarak Sean Deveney
kişisi bir yazı yazma ihtiyacı duydu. (Hornets alemi morartıyor,
bekleneni göstermeyerek ama her zaman da haklı nedenleri vardı,
Bucks'a elenmek dışında, bu sene de var, yeni bir şehre taşınmış
olmak gibi.) Neyse, Sean diyor ki:
" Mash ve Baron uyuşmuyor, ikisi de hücumda topla oynamalı,
aynı anda ilk beş olduklarında birbirlerinin önünü kesiyorlar."
Bu duruma delil olarak da, Baron'ın sakatlıktan dönmesinden sonra
takımın attığı sayıların düşmesini gösteriyor.
Hevesimizi kursağımızda bırakan duruma ilişkin makul bir teori.
Benim de hak verdiğim bu teori üzerine inşa edilmiş bir fikrim
var: Baron'ın dizin 'pop'lamasını sevinçle karşılıyoruz
(ohareyn! bu rekabete biz de mi girdik bilinçsizce, bu ne Makyavelistliktir,
sakin olalım yani it's just a game). Sebep şudur ki, Baron
sakatlık sebebiyle durulunca saf bir PG gibi oynamaya başlar,
gereksiz zorlamaz, şut denemez, skorerimiz Mashburn olur, birbirlerinin
önünü kapamazlar, Baron bu sezon formda olan Mash'in önünü açmış
olur. Takım da başarılı olur, laylaylom. Kabaca olay bu, ben daha
kibarca da anlatamam ayrıca. Bu duruma delil olarak da normal
sezonun son Nets maçını göstereyim.
Eşleşme
belli olduktan sonra 76ers tarafında tırsma, bizim tarafta ise
"aha bakın alem bizi favori gösteriyor" havası
hakimdi. Hatta Larry Brown da son MJ taktiğiyle, (hastasıyım
kendisinin ama maçı biz kazanmalıyız) Doğu'daki en iyi takım
olarak bizi gösteriyordu. Hâlâ da gösteriyordur, yanlış da değildir
kağıt üzerinde.
Eşleşmelere bakarsak, sadece gard mevkiinde bir denklik, Baron
kötü fakat Kenny Anderson sebebiyle, veya AI sebebiyle 76ers'ın
bir üstünlüğü var. Snow'un hakkını yemeyelim, o da en iyi sezonlarından
birini geçiriyor bizimkilerin aksine... O zaman back court'ta
bizden iyiler.
Mashburn
gibi bir üstünlüğümüz var. Diğer eşleşmelerde de yine daha iyi
gözüküyoruz. Pota altında özellikle, ribaund konusunda öndeyiz,
ilk maçta kullanamadığımız bu avantajı iyi değerlendirmeliyiz.
76ers
bizi nasıl eler? Iverson coşarsa, sırf kendine oynamazsa...
Bu
mevzuun farkında olan Silas, match-up'ı olmayan adamlara karşı
uygulanan klasik taktiği denedi ilk maçta. Iverson'ı Wesley, Anderson,
Augmon'la savunmaya çalıştı - ki Augmon bir hafta önceki maçta
gayet iyi savunmuştu kendisini. Evdeki hesap, Iverson'ı yavaşlatıp
diğerlerini durdurmaktı, yalnız Iverson yavaşlamadı! "Takımın
yüzde kaçını attı?" hesabını kolaylaştırır bir şekilde
98'in 55'ini attı, hem de 21-32'lik bir isabetle. Hadi
Iverson'ı tutamadık birebirde de, alan savunmasını neden denemedik,
şaşırdım.
Serinin
ilk maçında aklıma takılan şey; neden Augmon'la savunmakta ısrar
etti Iverson'ı, Kenny Anderson'ı 7 dakika oynattı sadece ve Baron
dizini sakatlayıp sekerek oynarken neden oyundan almadı. Hadi
Baron "yüreğimi ortaya koymam gerek" bâbında
birşeyler söyledi de, kardeşim herif daha beter sakatlanacak.
Ayrıca adam sekerek oynarken hiç de yararlı olamadı.
Augmon'ı
oyunda tutmakta ısrarını, "zaten Iverson'ı durduramıyoruz,
bir yerden sonra kaçırmaya başlayacak, ribaundda üstün olalım"
düşüncesinden hareketle yapmış gibi gözüküyor bana. Takım ribaundlarda
üstündü fakat olması gerektiği gibi değildi, 37-32. 76ers'ı durdurmak
için bizim gibi hızlı olmayan takımın yapacağı, ribaundları çekip
oyunu kendine göre ayarlamak olacaktı. Zıpkın gibi (fişşek
gibi de derdi Savaş Ay, VÖ'nün bir yazısıydı galiba, Savaş
Ay'ın "Dansöz" filmi ertesinde, filmden de alıntılar
yaparak "çingeneler lanetlenmiş insanlardır, bunun sebebi
İsa'nın ellerine çakılan çivileri onlar yapmışlardı, yıllarca
bu lanet üzerlerinde kalmayacaktı, hatta Savaş Ay onlarla ilgili
bir film çekecekti" diye birşeyler demişti de gebermiştik
gülmekten) ileri fırlayan Iverson karşısında da hep bir adam
olması, tabii ki de.
Ayrıca
çok da laubali oynarak çok top kaybettik ve savunmada çok dağınıktık,
Iverson'a konsantre olmaktan mı acaba?
Yukarda
saydıklarım yapmamamız gerekenlerdi ve hepsini yaptık, maçı kaybettik.
Ama bu maçı alabilirdik yine de çünkü Iverson eğer o kadar atamamış
olsaydı, diğer hiç bir oyuncuda bir numara yoktu. 76ers şu an
Hornets'dan daha çok endişelenebilir. Maç 8 sayı farkla bitmesine
rağmen son iki dakikaya kadar fark 2 sayı civarında gitti. O pota
altından topu çıkarıp karşı takıma hediye etmeler, gevşek paslar
atarak "gel Iverson, araya gir de al şunları çak bize
bir fast break, yoğurtlu olsun" demeler filan tuz biber
ekti.
Bizim
skorerimiz Mashburn'ün performansı da kötü değildi bence, eğer
Iverson 55 değil de 45 atsaydı (çok mu düşürdüm skorunu, ulan
10 sayı indirdim ama oha yani 45 oluyor) çok daha farklı olurdu.
"Ağlama yeter, koydular geçti" demeyin, bu maç
geçti de, diğer maçlar için umutlanıyorum şu an.
Ben
umutlanıyorum ama Baron'ın oynayıp oynamayacağı belli değil, day-to-day
kendisi.
Turu
geçeceğimizi sanıyorum çünkü Coleman ve Van Horn sakatlıktan döndü,
bizim de Baron sakat ama bu sene 30 maç oynamadı adam, onsuz oynayabiliyoruz
ve Kenny'ye güveniyorum. Ayrıca Iverson'ın da her maç böyle oynamayacağına
da güveniyorum, yüzümüzü kara çıkartmaz umarım.
Son
olarak da, bugün düzgün savunma yaparak saha avantajını ele geçireceğimize
inanıyorum, Hornets'ın jetonu geç düşer çünkü.
Eyvallah.
ardaa@phreaker.net
(14
Mart 2003, Cuma)
Birşeyler yazmıştım yarım kaldı, sildim onları, bir daha başlıyorum.
Her zamanki gibi "open up, begin again".
Şehrine gazetecilerin,
televizyondakilerin hala alışamadığı, ısrarla Charlotte Hornets
dedikleri takımımız, kolay fikstürü sayesinde kıçını doğrulttu.
Silas döneminin bir klasiği olarak, All Star'dan sonra çıkışa
geçiyor bu takım. Oyuncuların toparlanmasının yanında fikstür
avantajı da göz ardı edilmemeli.
Baron sakattı,
mühim bir sakatlık. Baron yokken sene başında küstürülen Lynch
rotasyona dahil edildi.
Hop hop hop!
Duralım...
Şimdi yazı
yazıyoruz, mantıksal bir bütünlük içinde olsun, önce kadro durumuna
bakalım da, bu gerizekalı başka uzuvlarıyla mı düşünüyor, demeyin.
Trade deadline'dan
(takas ölüm çizgisi) yarım saat evvel bir takas gerçekleştirdi
takım. "Neden bu kadar geç yapıldı takas?" sorusuna
GM'imiz, her öğrencinin sınav zamanı tekrar tecrübe ettiği yumurta
kanunu* (evet bu olay doğada vardır) hesabı, "yarım
saat sonra olsaydı deadline, biz de yarım saat sonra yapardık
takası" dedi.
Trade'de malumunuz
Homey'yi yollayıp Kenny'yi aldık.
Big Homey
Elden'ın kontratı sene sonunda bitiyor, so does Kenny's
kontrat. Elden sene başında kontrat yapmak istemediğini, oynamak
istediğini ve sene sonunda kontratı hak edeceğini söyleyip bizi
de kandırdı, iyi oynayacağını zannettik. Ancak sezon başında ameliyat
oldu dizinden, sezon öncesi kampı kaçırdı, sezon başında bir düzine
maç kaçırdı, sonra kıçını toparlayamadı. Bir de amcam Campbell
hiç kendini kasıp takım antrenmanları haricinde çalışmamış, takımın
fanlarına da hiç yüz vermiyormuş imza olaylarında. Canım Homy,
dedik, yüz vermiyor, dedik diye adamı eşcinsel mi sandınız! Ulan
hem ben ne biliyorum adam top mu, değil mi; hem sizde yaptığı
çağrşımı nerden biliyorum?!. Vega gibisinden "tamam tamam
sustum" diyorum.
Kenny Anderson'ı
aldık diye demiyorum, Allah sizi inandırsın geçen sene çok beğeniyordum,
çok hızlıydı ama şut atarken biraz kasıyordu, topları yetişmeyecek
çembere filan zannediyordum ama çok formdaydı kanımca. Zaten Celtics'le
konferans finaline çıktılar. Sonra kendisi sonsuz kütle Vin
Baker'la trade edildi, Payton'ın yedeği oldu, pek oynamadı
bu sezon Seattle'da. Sonra da bize geldi işte.
Kenny Anderson'ın takımla, takımdakilerle daha evvelden münasebeti
olmuş. 1995-96 sezonunda Charlotte Hornets için 38 maç oynamış,
New Jersey'de oynarken Silas orada asistan koçmuş, aynı şekilde
New Jersey'deyken PJ Brown'la beraber oynamışlar. Bir de nâhoş
bir haber, David Wesley Kenny'den hoşlaşmazmış, umarım
bir problem olmaz.
Kenny Anderson'la beraber PG'miz yakışıklı bir görünüm kazandı
ancak, eleman bizim dertlere çare olur mu, derseniz... Hayır.
Yakışıklı bir görünüm kazandık ama bununla beraber Kenny Anderson
yedek oyunculuk olayını nasıl kaldıracak diye endişe ediyorum.
İlk beş başlamaya alışmış adamlar, sonradan girdiklerinden kısıtlı
zamanlarda iyi işler yapmazlar, yapamazlar. Role player olmak
ona göre mi? Gökhan'ın Corliss Williamson için söylediğinin
(ilk 5 başlayınca sapıtıyor) tersine, bu adam yedek olursa
ne yapar acaba, gerektiği zamanlarda. Ama burası Baron'ın takımı
diyerek bu konuda bir hırs yapmadığı gözüküyor, görev adamlığını
kabullenmiş gibi açıklamaları var.
Bir paragraf
geriden devam ediyorum, Campbell gidince içeride oynayacaklar
Magloire, PJ, Traktör ve Moiso olarak kaldı. Magloire'u son Indiana
maçında izledim, Silas hakikaten biraz yontmuş kendisini, bu sezon
anlatılan bire bir çalışmalar pivot hareketlerinde vs. etkisini
göstermiş, ki geçen sene şuursuzca oynardı, ribaundumu alıp gözüm
kapalı çembere yönelirim, şeklinde. Geçen seneye gitmeye gerek
yok, sezon başını da hatırlayabiliriz. Postun gerisinden bir şut
bile soktu Indiana'ya, inanmazsanız Allah'ıma kitabıma derim.
All-Star'dan
sonra takımın aldığı galibiyetlerdeki en büyük etken, lakabının
haklılığını göstermiş Monster Mash'dir. Nasıl tespit ama.
Monster performanslar sergileyerek, bir de eski takımı Miami'ye
triple-double çakarak, son saniyede iki maç alarak, + diyelim
Silas amcanın point forward dediği mevkiide oynarak...
bla bla bla yani. Şubat'ta doğuda ayın oyuncusu seçildi.
Hak etti de, tebrik ediyoruz. Aynısını geçen yıl bu zamanlar da
yapmıştı.
(Ferdi Tayfur geldi aklıma!)
Point forward
mevzusuyla "in analogy with" hesabı bire bir
benzerlik göstermese de, bizim de lisede bir kardeşimiz vardı,
kendisi ortaokuldayken 4-5 oynardı... Biz büyüdük ve kirlendi
dünya ve aynı zamanda kardeşimiz power guard denilen bir
mevkinin sahibi oldu. Adından malum, power forward stilli, gard
kalıplı. İşte gerçek hayattan alıntıları kesersek, Mashburn sağolsun
oyun kurar, ribaund alır, her maç 7-8 asist yapar, e tabii sayı
da atar ve bizim takımın belini doğrultur.
Lynch
dedik... Bu Lynch, Cronenberg'in kankası olan David değil, George
bu. Costanza da değil. George Lynch, 10 sayı-10 ribaundluk adam.
Her eve lazımdır kendisi kanımca. 76ers finale çıkarken önemli
işler yapmıştır, sene başında kontratının uzatılmasını istedi,
yaşlı diye reddedildi. Adam takıma küstü. Hep az süre aldı, zaten
istemeyerek oynuyordu bir de süreler de kısalınca, oyuna girip
hemen çıkarılınca filan... Timberwolves maçıydı sanırsam, oyuna
girdi, bir-iki dakika sonra çıktı, yüzündeki o mutsuz ifade çok
kötüydü. Adamı kaybettiğimizi sandım.
Baron'un sakatlanmasından
sonra Courtney Alexander'ın sağ kasığı çekti. İki Wizards maçı
kaçırdı, o maçları kazandık, bir hırsla çıktı üçüncü maça (maçlar
anlatıldığı sırayla değildir, zaman mekan kavramı gözden kaçmıştır)
ve yenildi takım. Güzel kardeşim sen otur kenarda o zaman, diyoruz
Wizards maçlarında, bırak abiler oynasın, sonra sana da top verirler,
atarsın bir-iki şut.
Holden'ca
bir anyway çekerek mevzua geri dönüyoruz, Silas geçen sene
bir kez denemek zorunda kaldığı şeyi (bu şey de ne ola ki)
Boston maçında denedi. Lynch'i ilk beş çıkarttı, Pierce'a karşı
oynattı ve adam Pierce'ı tuttu, yavaşlattı da. (Kayıtlara
geçsin, mevzubahis Boston maçı, Dom deterjanı edindiğimiz son
maç değildir.) Sonra Sacramento'yu yendi takım. Silas'tan
da açıklama geldi böyle gelen seri galibiyetler üzerine: "Ülen
ben bunu daha önce niye düşünemediydim!?!?!" Be küçük
kedicik, derler adama, hiç mi NBA Live oynamazsın veya beynin
yok mudur, ne demek nasıl düşünemedim. Sanki, deyip bir benzetme
yapasım geldi ama şu durumu benzetecek bir şey bulamadım.
Personal Note**: Bu açıklama, Silas'a gerizekalı diyenlere
hak verdiğim tarihle aynı zamana denk gelir.
Lynch'in ilk
beş başladığı son 18 maçın 13'ünü kazandık. 0.500 civarından seyreden
takımımız için gayet iyi bir durum. Doğu eşrafının kepaze sonuçlar
alması sonucu, konferans şampiyonu olabilme ihtimalimiz bile doğmuştu
ama New Jersey yenilgisi kötüydü. Geçen sene de çaylaklarına kaybetmiştik
onların, bu sene Scalabrine'nin gazabına uğradık. Şampiyonluk
olayını bırakalım da, en azından ilk tur için saha avantajını
yakalayalım, diyorum. Sean Deveney, Lynch'e "virtually
useless" (hücumda birşeye yaramaz aslında, diye algılıyorum)
diyor, PJ ve Magloire da aslında bu kategoride ama eskiye göre
değişen olay takımın kalıbı; genişledik, iyi sayı atamazsak
sert oynarız, ribaund bırakmayız, eninde-sonunda o delikten sokarız
topu, mantığına geldi takım. Ve galip geldiği maçlarda karşı takımları
ribaundda gerçekten ezdi. (500 küsura 350 küsur gibi
bir istatistik.)
Bu son maçlarda
bench gerçekten çok kötüydü, sonra sonra toparladı, PJ açıklama
yaptı (biraz yardımcı olmaları gerek, diye), Silas da kızgındı.
Hiç skora katkıları yoktu. Bench'in skora katkısının ne hallere
düştüğünün göstergesi, 125-123'lük Memphis maçı. Mash'in "career
high" yaptığı maç (aynından Miami'de de yapmıştı,
50 sayı). Evet, benchimiz 2 sayı attı bu maçta, yazıyla iki.
Bench'in namusunu kurtaran da Moiso'ydu. Bench olmasa maçı kazanamazdık,
aslında bir çıkarma işlemi bu sonucu veriyor bize. Yine de görevini
yerine getirmiş aslında, kendilerine teşekkürlerimizi sunuyoruz.
BARON
IS BACK
Babaya küçük
de olsa yer açmazsak darılır. Baron Mart başında değil de, sonradan
söylendiği gibi Mart'ın ortasında, Indiana maçında geri geldi,
maçtan önceki bir hafta boyunca antremanlarda çok iyi çok iyi
dediler, maçta da iyiydi, 20 maç kaçırmış bir adam için gayet
iyi oynadı. Takımın en skoreri oldu, içeri dalışları güzeldi.
Kilo vermiş, dışardan da belli oluyor, sakal gitmiş. Sırt ağrıları
da geçmiş dendiğine göre. Silas'la iddiaya tutuşmuşlardı (kilo
konusunda), sonucunu merakla bekliyoruz. ("En skorer"
de ne güzel bi deyimdir kardeşim.)
Şu dönem içerisinde
aslında en dişe dokunur galibiyetlerimizden biri bu Indiana maçı
ama karşı takımın karışıklığını göz önüne alarak pek de fazla
sevinemiyorum, Indiana'ya süpürülmekten kurtuldu takım, 3-1 kazandılar
sezon içini. En dişe dokunur galibiyet, diyordum; Detroit maçı
oluyor kendileri, Mashburn son saniyede çaktı ve kazandık, Silas
da bir sevindi, bir sevindi...
"Bin
atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik" gibi bir hali
vardı.
Güzel haberle
bitirmek isterdik ama olsa dükkan sizin, biliyorsunuz. Boston'a
65 sayı attık, daha doğrusu atabildik, franchise low, aynından
Miami'ye de atmıştık (bu Miami sendromu nedir ya!). Maçın
recap'ine bakmışsanız görmüşsünüzdür ama yine de alalım buraya.
Boston bu sene kime acı taktıysa, karşı takımda Kenny Anderson
varmış, 114-74 Sonics'i yenmişler bir de.
Çıktığımız
dört maçlık deplasman turunda iki maç kaldı, bu akşam Miami, yarın
akşam Orlando. Orlando maçı iyi bir test olacak ama takımın yorgun
olacağını düşünürsek kaybederiz diyorum. Bunun yanında
Orlando üç gün dinlemiş olacak, ayrıca yaptıkları takas da yaradı
kendilerine, son dokuz maçın da yedisini kazanmışlar, kazanırsak
ne ala, bir dişe dokunur galibiyetimiz daha olur.
Hadi sıkın,
az kaldı playoff'a.
*Yumurta
Kanunu: Günü gününe çalışmamak, sınavdan bir gece önce derse
oturmak.
**: Darren Aronofsky'nin "Pi" filminden, Max
yapardı hep. Evet, Pi gününüz kutlu olsun, filmi de izleyiniz,
izlemediyseniz.
Filmden bir
bukle:
MAX- 11:15 restate my assumptions:
1. Mathematics is the language of nature.
2. Everything around us can be represented and understood through
numbers.
3. If you graph these numbers, patterns emerge.
Therefore: There are patterns everywhere in nature.
(AA Çevirisi)
MAX- Saat 11:15, tahminleri/teoriyi tekrarla
1. Matematik doğanın dilidir.
2. Etrafımızdaki herşey sayılarla anlatılabilir ve anlaşılabilir.
3. Eğer bu sayılarla grafik çizerseniz şablonlar oluşur.
Yani doğada, her yerde şablonlar vardır.
Filmin afişinde
de "faith in chaos" yazar (kaosa inanç),
Max'in kafayı çizişine, bize de çizdirtişine tanık oluruz bu filmde.
Ayrıca Einstein'ın
doğum günü bugün, o da kutlu olsun.
ardaa@phreaker.net
(14
Ocak 2003, Salı)
2002'ye
"ba baay" dedik, biz "ba baay"
dedikten 3,5 saat sonra Hornets de Pacers'la oynadı, Baron'un
o "herniated disk" dedikleri hadisesi azıttı
ve oyunu terketti ve maçı kaybettik; aslında kaybetmeyebilirdik,
Mash çok kaçırdı, olsun artık. "Saracoğlu'nun büyüsü"
hesabı New Orleans Arena'nın da büyüsü vardı ancak New Orleans'ta
Japonya bayrağı açma şerefine Clippers taraftarları nail oldu,
açıp açmadıklarından emin değilim, orda olup olmadıklarından da
emin değilim, ben açılmış sayıyorum.
N'awlins'ın
bir batakhane olduğu, burada oyuncuların profesyonel yaşamlarını
zor sürdürecekleri şeklinde söylentiler vardı, bazı aklı evveller
de bunu Hornets'ın yararına olabilecek bir şey olarak görüyorlar.
Şehre gelen takımları âlem'in içine sokup performanslarını
düşürmek suretiyle avantaj sağlamak şeklinde, ki inVincible
Carter girmiş bu âlemlere. Mitch Lawrence'ın dediğine göre Carter
paşa maçtan önceki gece saat 1'de kumarhanedeymiş, orda kalsın
yani bizim için bir problem yok, hatta biz ona orada "Digiturk
Burada" yazan kahveler gibi bir yer bulup maçları da
izlettiririz. Gerçi bizim çabalamamıza ihtiyaç duymuyor oynamamak
için, iki sezondur yatıyor herif. Karizmayı da çizme noktasında,
belki de noktayı geçmiştir, adı trade dedikodusuna karışıyor.
Profesyonel spor böyle âdi olduğu için "yeni Jordan"
diye tanıtılan herifin şimdi nerdeyse esâmesi okunmuyor, hoş,
ben adamı o ayar bir oyuncu olarak görmüyorum ama çok önemli bir
herif, 'he got game' gibi bir durumu var.
Yukarda
yayıncı kuruluşun adı geçmişken, amcalar haber vermiyorlar, hiç
bir yerde reklamını yapmıyorlar ama NBA TV'yi ayrı satıyorlar.
Şu
yazı yazmadığımız ve yazamadığımız dönem içersinde (tembellik
ruhumuza
işlemiş de, onun haricinde dış mihraklar da rahatsız etmekte)
gözümüzü ve benzer isimli uzuvlarımızı korkutan, ESPN'in de "en
sakat deplasman turu" dediği Batı turuna çıktı Hornets.
Aslında beklediğimden daha iyi bir neticeyle döndü, 3-4.
Lakers'ı yendi, ki beklemiyordum çünkü bir gece önce Utah'la oynamıştı
ve Lakers da evlere şenlik mağlubiyetler aldığı için, "hele
destur" deyip Hornets'a koyacak diye bekliyordum ama
olmadı, kazandık. Galibiyetimizin keyfini yaşayacaktık ki, sosyete
Los Angeles medyası "daha ne kadar düşecekler"
diye haber yapmış Lakers için, ulan ayıp be, biraz saygı be (gerçi
Lakers sağolsun domalmadık takım bırakmayacak gibi ligde ama biz
yine de galibiyetimize sevinmek isteriz).
Takımın
en önemli sorunu Baron'un sakatlığı, sırtındaki sakatlığı iyileşmiş
değil, öyle kolay kolay iyileşecek de değilmiş, kortizon iğnesi
yiyip sera streç film olaylarından sonra oynuyordu ama gereğinden
fazla rahatsız etmeye başladı. Silas "az Baron hiç Baron'dan
iyidir" diyordu ve oynatıyordu herifi, "gerçi
kendisine bıraktım" da diyordu ama ne yazık ki oynamıyor
son 4 maçtır. Silas, Baron'u Injured List'e de koymak istemiyor,
o takdirde 5 maç kesin olmayacak, onu da göze alamıyorlar, adam
sezon boyunca day-to-day kalacak. Son olarak antrenmana çıkmış,
"belki Detroit maçında oynar" dediler.
Bu
Baron hadisesiyle ilgili yazılanlardan birinde 'BACK ACHES
FROM LIFTING FAT WALLETS?' diye bir şey var.
AA Çevirisi: "Ağır cüzdan
taşımaktan kaynaklanan sırt ağrıları?" tonlamayla soru
sormuş, yazan insan. (İnsanın aklına, Baron Paşa'nın kafasının
göbeğinin yarım metre gerisinden gelen iki kanat götünün kasdedilmiş
olabileceği de gelmiyor değil gerçi.)
Adamın
yorumundan da anlaşılacağı gibi, "NBA'de kontratı koydum,
yatarım" mantığında pek çok adam olduğu da âşikar, Baron'un
onlardan biri olmamasını umuyorum. Ancak herifin ruhsuz halleri
de yok değil, sakin bir adam, gevşek bir tip. Maça sürekli ağırlığını
koymuyor ancak muhterem, gaza geldiği vakitler maçı alıp götürüyor.
Geçen seneki playofflarda, Orlando'da son saniye 3'lüğünün sayılmadığı
ve uzatmaya giden maçta örneğin; veya bir evvelki sene playofflarda...
Gaza getirici bir unsur olmadıkça, sinirlenmedikçe Hornets'a gereken
şekilde oynamıyor, adam hiç bir şey yapmıyor sonucu çıkmasın.
Franny,
Lane'e der ki: "I'm not afraid to compete. It's just the
opposite. Don't you see that? I'm afraid I will compete - that's
what scares me."
Ömer Madra çevirisi: "Rekabetten
korktuğum filan yok. Tam tersine. Bunu göremiyor musun? Rekabet
edeceğimden tırsıyorum - beni asıl korkutan bu."
İyi,
hoş, katılırız yürekten ama eğer bizimki de böyle diyorsa durum
vahim, yeri değil ne yazık ki. (Sakatlığının da etkisi olduğunu
olduğunu göz ardı etmiyorum beklediğim performansı göstermemesinde.)
Takımın
problemi, eşleşme sorunu yaratacak adamı yok, her maç için, tabii
ki nâçizane fikrimizdir bu. O vakit, "Total Football"
diye bir kavram var Hollandalıların pek bir güzel uyguladıkları,
Hornets da öyle bir basketbol uygulamalıdır herhalde ki başarılı
olsun. Mash çok iyi bir adam, ligin en baba skorerlerinden ama
şut yüzdesinin kötü olduğu zamanlar mâlum, ağır da bir insan evladı
olduğu için bir şekilde tutulabiliyor, Baron rüştünü tam ispatlamadan
max-kontrat aldı, adam sakat da. Bilemiyorum bilemiyorum..
Yani
bu takımın son bir kaç seneki galibiyet oranları hep bu seviyede,
halbuki bu sene çok iyi başlamıştı, "bize gelmez bu kadar
iyi bir record dediler zannedersem, biz fazla açılmayalım."
Baron'un
bu sakatlığı mevzuunda kötü bir tesadüf var, kötü birkaç tesadüf
var. Larry Johnson'a da 80 milyonluk bir kontrat verdiler, LJ'i
de Craig Brigham denen doktor tedavi etti. George Shinn'in lâneti
mi diyorlar buna.
Baron
sakat, onun yerine Wesley PG başlıyor, Courtney Alexander 2 numara
oynuyor. Bu Wesley de ben "iyi değil" dedikçe
daha iyi oynuyor, N'awlins eşrâfı kendisini pek seviyor, Charlottelular
da seviyorlardı, bir biz anlayamadık kendisini, ama catch'n
shootlarını severiz. Courtney Alexander'ın stilini de gıcığım
ayrıca, belirtmemezlik yapmayayım. İnsan şut atarken kendini bu
kadar helâk etmez, etmemeli. Herif bir metre sıçrıyor herhalde
şut atmak için, maaşallah diyelim de, şut atarken NBA'de, topu
en yüksekte bırakırsın ki seni savunan adam sana şapka takmasın,
topu ağzından çıkarmakla uğraşmasınlar sonra... Alexander bir
şuta kalkıyor, ayakları bunu savunanın dizini geçmiş, yukarda
beline doğru gidiyor, dağ gibi yükselmiş yani, ancak bu zat-ı
muhteremin elleri aşağı iniyor şu atarken, göğsünün hizasında
tutuyor ellerini. Ulan bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu! Bu
sahne her şut pozisyonunda tekrarlandığı için, Alexander hiç bir
adamın harbi üzerinden şut atamıyor, dur sen geri kalma, diyor.
(Bu arada bu herifle dalga geçerlermiş kolejde, "koca
kafalı" diye!)
Gardlardan
konuşurken Pistol Pete'i söylemeyi unutmuşum bir önceki
yazıda, Hornets New Orleans Arena'ya Maravich'in formasını
astı, emekli etti, New Orleanslılık kontenjanından.
Gardlar
konusuna devam... Baron sakatlanınca yedek PG açığı iyice hissedildi.
Bryce Drew istenileni vermiyor. |