|
Arda
ARŞIK
5 ARALIK 2005,
PAZARTESİ
Gurbetten Notlar
Hornets artık eskisinden daha iyi bir takım. Çok eskisinden değil ama bir sene öncesinden çok daha iyi bir takım. Oyuncuların yeteneklerini birer birer topladığınız zamanki kadar değil (o nasıl olacaksa) ama onların biraraya gelmiş birbirleriyle etkileşmiş hallerine ve sahaya yansıttıkları oyuna bakarsak, ki bu takım olma durumudur, ‘Hornets artık daha iyi bir takım'. Bunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.
Bunu neden gönül rahatlığıyla söylediğimi de belirteyim. Takım daha çok mücadele ediyor, bu mücadeleyi de bilinçsizce yapmıyor. Bilinç aslında doğru kelime mi, emin olamadım şimdi, şöyle diyelim; bu mücadeleyi yaparken takım için oynamaktan başka hesabı olan adam yok henüz. Belli bir plan çerçevesinde oynuyorlar, mümkün olduğunca kendilerine söyleneni uygulamaya çalışıyorlar. Bu planın bizi ne kadar ileri götürebileceğinden emin değilim ama neyse...Genç bir takımın olması gerektiği gibiler şu anda. Birinci turda seçtiği ilk adam beklentileri karşılıyor, istatistikleri gayet tatmin edici ve o adam Ayın Çaylağı seçildi.
Sezon başından geldiğimiz güne bakacak olursak takımdan beklenenler karşılanmış durumda, ama oyunculardan beklenenler ve onların verdikleri ise tamamen örtüşmüyor. Desmond Mason ve özellikle David West çok parladılar. Bu ikisi arasında daha uzun süre parlayan David West. Stiliyle ve NBA'e muhafazakar girişiyle PJ Brown'a benzeyen West gayet iyi performanslar ve istatistikler ortaya koyuyor ve takımın bir-iki maç kazanmasında en önemli etken oldu, ilerisi için takımın önemli bir parçası veya kıymetli bir takas malzemesi olabilir. West'in bu kadar etkili olmasının sebebi artık hücumda önemli bir opsiyon olması ve kendisine yapılan ‘şut at, korkma' telkinleri. Desmond Mason da aynen West gibi, iyi takım olma yolunda devam edersek takım için gerekli bir parça veya kıymetli bir takas malzemesi olabilir, bununla birlikte Desmond takımın bu yeniden yapılanma sürecine cuk oturan bir adam. Kapasitesini biliyoruz çok fazla değil, ama bazı işleri çok iyi yapıyor ve o işleri sürekli yapabiliyor. Şu güne kadar saha dışında bir yamuğunu da duymadım. West'in sezona iyi hazırlandığını biliyorduk fakat Mason son anda takas olduğu için takımla beraber çalışamadı, bu yüzden ısınma evresi geçiriyor hâlâ, bu çok sayı attığı maçları oynamadan evvel ‘kabız oldum sanki, hiç bir şey çıkmıyor benden, sıkıntılıyım' diyordu, coach ise ona güvendiğini Desmond'ın kendi kendine çok yüklendiğini söylemişti, iyi bir ileri görüşlülük, oyuncuya güven duyma.
Şimdi Byron Scott için bu güzel şeyleri söyledik ama bir de Macijauskas meselesi var. Yukarıda "neyse..." diye bıraktığım şeyin devamı buralarda. Macas oynamıyor. Sebebin ise kibar tabirle osuruktan olduğunu birkaç vuruş sonra göreceksiniz; playbook'u bilmiyormuş! Bizim playbook'un ne kadar kalın, ne kadar karmaşık olduğunu bilmiyorum ama şu güne kadar Macijauskas'ı ve Scott'ın oynattığı oyunları izlemiş bir kimse olarak, Macijauskas'ın bunu bilmemesinin pek de sorun olmayacağını, çok kolay öğrenebileceğini, asıl meselenin Desmond Mason'dan faydalanmayı bilen Byron Scott'ın basketbol meselesine dar bir açıdan bakması sebebiyle Macas'ı nasıl kullanacağının farkında olmadığı olduğunu söyleyebilirim. Scott mevzuya Avrupa basketbolunu bilen koçlar gibi bakamıyor, bugüne kadar baktığını görmedik, klasik Amerikan stili basketbolu biliyor, seviyor. Avrupa basketbolunu takip etmeyen koç gibi bir ayrım yapmak istemezdim ama bunun doğru olduğunu görüyorum. O basketbolu takip eden adamlar olaya zaten geniş açıdan bakan adamlar, Phil Jackson gibi Avrupa basketboluna hakim olmayıp da mevzuya hakim abilerimiz var tabii ki. Macijauskas'ın bir de Litvanya milli takımının en önemli adamlarından biri olması durumu da şu playbook olayını gözümde daha gülünç hale getiriyor.
Scott'ın konuya yaklaşımından bahsetmişken, aynı yaklaşımı sergileyen bir yazı okudum, dünyadan bîhaber Amerikan yaklaşımına güzel bir örnek: “Even Williams and Jasikevicius, both point guards, could not talk about penetrating like Steve Nash, passing like Jason Kidd and having a handle like Allen Iverson, as Paul has aimed to do.”
Yani; “Her ikisi de point gard olmalarına rağmen Williams ve Jasikevicius, Paul'un yapmayı hedeflediği, Steve Nash gibi penetre etmek, Jason Kidd gibi pas vermek ve Allen Iverson gibi top kontrol etmek konularında söz sahibi olamazlar.“
Yazının tamamı için: http://www.azcentral.com/sports/columns/articles/1204nbainsider1204.html
Deron Williams'ın şu güne kadar neler yaptığını bilmediğimden, neler yapacağı konusunda ahkam kesemem ama en azından Jasikevicius'un pas vermek konusunda kimseden aşağı kalmayacağını bilmek gerekir. Euroleague'de yaptıkları bir yana, 2000'de Sydney'de, özellikle Amerika-Litvanya karşılaşmasında yaptıklarını hatırlamak gerekir bu adamın. Bu arkadaşın dallamalığının sebebi dünyadan bîhaber olmasıdır kanımca.
Byron konusunu noktalarken Sir Alp Akbulut onun Macas'ı kullanmamasının sebebinin aslında bir pozisyonunu koruma refleksi olabileceğini söyledi. Şöyle ki, takım zaten beklenenden iyi gidiyor, takım sahibi ve GM'in durumdan memnun olması üzerine, Macas gibi bir adamdan fayda sağlamaya çalışırken elde olanı da bozma ihtimali sebebiyle bu adamı hiç oynatmıyor olabilir. Bence bu da çok geçerli bir olasılık ancak Scott'dan gördüklerim ve duyduklarım çerçevesinde böyle olmadığını düşünüyorum.
Macijauskas'tan bu kadar bahsettik de, kendisi bu konuda ne düşünüyor onu söylemedik. Adam oynamak için geldiğini, oynayamadığı için ayrılmak ve oynayabileceği bir takıma gitmek istediğini söyledi. Macijauskas'ın da NBA'e gelirken buralardan bîhaber olduğunu görüyoruz aslında, az galibiyet alan bir takımda çok süre alarak NBA'e giriş yapmak yerine bence kendine en uygun takımı arasaymış keşke. Phoenix, Seattle ve tabii ki San Antonio bu adamı gayet efektif kullanabilecek takımlar olarak aklıma geliyor hemen ama tabii buralara gitmesi ne kadar söz konusuydu, bilemiyorum.
Oynamayan adam üzerinden çok konuştuk, oynayıp da katkı sağlayanlardan bahsetmeye devam edelim de ayıp olmasın. Speedy Claxton mesela ve P.J. Brown, çok az da Kirk Snyder... Rasual Butler ise David West'in aksine iyi hazırlanıp iyi sezon geçiremiyor.
Speedy Claxton bençten katılıyor yarışmalara ve Chris Paul önüne geçmeden evvel, o haliyle takımın en skorer oyuncusuydu, bu enteresan durum normale döndü de rahatladık. İyi bir katkı sağlıyor ama; benç boşmuş gibi hissetmiyorsun en azından. P.J. Brown ise ‘adam gibi adam' ödüllerinin haricinde 10.6 sayı, 8.6 ribaunt, % 50.4 şut ve %92.3 faul isabetiyle oynayarak tekrar saygımızı kazanıyor.
Bitirirken ‘Yeni Şehir Notları' diye başlık atayım, Can Kozanoğlu'na da gönderme yapayım diyordum ama baktım olmuyor. New Orleans - Oklahoma ilişkileri açısından bugün önemli bir gün. The Oklahoman'da çıkan bir haberde (http://newsok.com/article/1696282/) takımın formasının önüne şehrin ismi yazılsın, deniliyor. Bunun üzerine artık karşılıklı yazışır bu iki şehir. Şimdi bakıyorum da, olmuş.
Ocak ayında Hornets NBA'e gelecek sene nerede oynayacağını bildirmek zorunda ve bu çok büyük ihtimalle yine Oklahoma City olacak çünkü New Orleans'ın durumu pek değişmemiş. New Orleans'lılar bundan memnun değiller tabii ki ama takımı suçlamıyorlar. Ocak ayı bizim durumumuzun ne olduğunun anlaşılması için çok erken, diyorlar. Bu arada halinden en memnun adam Hornets'in sahibi George Shinn kanımca, uzun zamandır ilk kez kimse ondan nefret etmiyor. Ben New Orleans takımıyım, diyor; New Orleans'ta evler inşâ ediyor hayır işi kapsamında. Oklahoma'ya ise NBA'yı getirdi. Eğer NFL takımı Saints New Orleans'tan ayrılırsa New Orleans'a dönüp oranın tek profesyonel spor takımı olmak isteyebilir, böylece şehri satmamış olur, eğer Saints kalırsa Oklahoma'daki seyirci durumunu kaçırmamak için bir şekilde orada kalabilir çünkü New Orleans şehriyle bağları Saints'inkiler kadar derin değil, ayrılırsa diğeri kadar etkilemez, diğeri ayrılırsa da diğerinin yerini doldurmuş olur. Sonuçta kendisi için en iyisini bulacaktır ve diğeri de Saints'tir.
Geçen yazıdan sonra "ulan," dedim, "unuttuk yine şunu şunu söylemeyi", ‘şunu şunu'nun nolduğunu bir daha unuttuğumdan hatırlayamıyorum artık üzerine neler bindiyse, şimdi aklımda olanları yapıştırıyorum aşağı, aynı şeyi yaşamamak için.
-
Bu sene televizyondan takımın maçını izleyemedik, ancak bu ay NBA TV'de (http://www.batug.com/nbatvara.htm) üç adet Hornets maçı var. Chris Paul'u da göreceğiz, nasılmış bakalım.
-
Dün gece Boston - New York maçında Delonte West'in smacından sonra Marbury ve Crawford kafa kafaya tosladı, kaçırmayın özetlerde.
Andrew Bynum, Lakers-Spurs maçından sonra basınla konuşurken ağzındaki dişliği çıkarmayı unutmuş. Görmek isterdim o sahneyi.
arda@clix.net.tr
2 KASIM 2005, ÇARŞAMBA
New Orleans Anofels*
Birkaç sezondur serbest düşüş yapan takımımız geçen sezon hayırlısıyla kafa üstü çakıldı. Tam kafa üstü değil aslında, klişe yorumların bir numaralı adamı Mad Dog Fred Carter'lı 76ers'ın o az galibiyetli rekorunu kırsaydı bu lafı asıl o zaman kullanmak gerekirdi.
Katrina da zaten iyi gitmeyen işlerin üzerine acayip bir sos oldu. Serbest düşüşün sonuna geldik herhalde, zemini buldu artık Hornets, bundan daha aşağısı olamaz, varsa biz olmayalım zorlamaya gerek yok.
Draft lotaryasında 'Bundy Laneti'nden örnekler sergileyerek dördüncü seçme hakkını kazandı fakat sonuçta istediğine ulaştı diyebiliriz, Chris Paul takıma katıldı. Deron Williams'ı istiyorlardı ama Chris Paul olunca sevindiler.
Hornets'ın bulunduğu şehirle - ki New Orleans'tan bahsediyorum zaman boyunca ilerliyoruz beyler arkada yer var her zaman olduğu gibi - yine bir problemi çıktı. Yeni antrenman sahasını şehrin doğu yakasında bir yerlere yapmaları konusunda anlaşmışlar, oraya bir de alışveriş merkezi yapılacakmış şehrin o bölgesi canlansın diye, ona göre fon alacaklarmış şehirden, ama New Orleans Arena'nın hemen yanına yapma imkanı doğunca oraya yapmak istemiş takım, böyle olunca da, size o parayı vermeyiz, demiş şehir (şehir bu tip şeyleri, bir meydana insanların toplanıp hep bir ağızdan bağırmasıyla söylüyor; demokrasi).
Tabii bu tartışmalar Katrina öncesinde kaldı, şimdi bu tartışmalar yapılmıyor doğal olarak, takım şehre geri dönsün isteniyor, NFL takımı Saints şehri satmış gibi durduğundan, şehirle arasındaki bağları düzeltmek isteyen bizim takımın sahibi George Shinn herkese şirin gözüküp "biz bu şehrin takımıyız" dedi. Hatta Ercan Saatçi'nin 05 edasına sahipti "biz burdayız gitmeyiz ülkemizi bekleriz...karşı çıkan olursa anasını..." bile diyebilirdi. Bu tür söylemlerin adamlarının ortak noktası olan kaypaklığı bizim kaypak da yaptı pek tabii. Oklahoma City'ye ilk gittiğinde profesyonel bir spor takımına sahip olmak isteyen şehre 'burda kalabiliriz tabii ki de, neden olmasın' boncukları dağıttı ama sanırım büyük abiler enseye bir şaplak patlattılar da, baba o sularda yüzmemeye başladı artık. "Biz New Orleans takımıyız, varlığım New Orleans'ın varlığına armağan olsun, Oklahoma da güzel bir beldemizdir ve kesinlikle profesyonel bir takıma sahip olmayı hak etmektedir fakat bildiğiniz gibi ben zenginim, sizden aldım, şu zamana kadar artık geri veririm New Orleans'ın yeniden inşasında" falan filan dedi.
Bu kadar laf salatasından takımın Oklahoma'ya gittiğini anlamışsınızdır Katrina ertesinde. Bu sezonki 41 iç saha maçının 35'i Oklahoma'daki 19 bin küsurluk (şimdi arayıp bulamam kesin sayıyı, yazının sonuna not düşerim rakam delisi arkadaşlar için) Ford Center'da yapacaklar diğer altı maçı da Louisiana eyaletinde LSU'nun Pete Maravich Assembly Center'ında oynayacaklar. Eğer New Orleans Arena işler hale gelirse bu maçların bir kısmı orada oynanacak.
Oklahoma, demişken, oraya gitmeden evvel başka yerlerin de (Kansas City, San Diego, Nashville, Las Vegas) adı geçti tabii ki ortada para dönüyor. Fakat New Orleans'a en yakın olan ve salonu New Orleans Arena'yı da işleten SMG tarafından işletilen, ilerisi için de bir takımı olursa ne güzel olur, denilen Oklahoma'ya karar verildi. Oklahoma'nın teklifi de çok iyi, takım zarar etmeyecek hiçbir şekilde, eğer ederse zararı şehir karşılayacak, eğer kâr edilirse yarı yarıya paylaşılacak.
"Bak şu ana kadar basketbol konuşmadık Sevgili Erman, hep tahkim, hep hakem."
Saha içine bakarsak takım artık çok genç, en yaşlı adam P.J. 36 yaşında, sonra Desmond Mason geliyor 28 yaşında. Sonraki oyuncuların yaşları birer ikişer aşağı iniyor, 5 adet 1985 doğumlu oyuncu var kadroda. Maç içinde dağılmaya çok müsait bir kadro yani ama arada bir kendinden beklenmeyen işler de yapacaklar bu sene. Örneğin dün geceki Sacramento Kings vakası. Hazırlık maçlarında bile "savunma, savunma" diye ağlıyordu Byron Scott ama Kings sağolsun, Hornets'ı bir Detroit, bir San Antonio gibi göstermiş.
Marc Stein'dan öğrendiğimize göre Chris Paul ve J.R. Smith ikilisi lig tarihinin en genç arka alanını oluşturuyorlarmış. Artık takımı bu ikisinin üzerine kurmak istiyorlar malum olduğu üzre. Ancak arada bir Magloire takası oldu, kendisi de durmak istemiyordu takımda. Hatta kendisinde bir Toronto'ya gitme, takımda ise gönderme isteği vardı ama olmadı, sonuçta Desmond Mason, draft hakkı ve bir miktar nakit karşılığında Bucks'a gitti. Ucuza gitti. Desmond Mason'ın Oklahomalı olmasının bu takasta bizim takımın aklını çelen en önemli faktör olduğunu düşünüyorum. Magloire'u isteyecek birçok takım bulunurdu, 2.10'un üzerindeki kütüklerin birçok milyon dolar aldığı şu günlerde bir uzun için hızlı olan Magloire'un talibi de olurdu, seçenekler iyi araştırılmadı kanımca. Bu takas ne hedeflendi, derseniz de, "Avrupa'da Başarı" diyebiliyorum ancak.
Takımın en mühim hamlesi olan Chris Paul'u izlemediğim için ancak hakkında söylenilenleri iletebilirim. Aklımda kalanlar çok iyi bir point guard olduğu, oyun görüşünün ve olgunluğunun yaşının çok üzerinde olduğu, sayı üretebilen bir adam olduğu, gerektiğinde sorumluluk almaktan kaçmadığı. Çok hızlı veya çok yavaş denmediğine göre normal bir insan evladı olduğu sonucuna varıyorum. İzleyip göreceğiz.
Öte yandan Magloire da gittiğine göre bu sene de pivotluk görevi yine P.J. Brown'a kalıyor, kendisine verilen paranın karşılığı da istenmiş oluyor böylece, kendisi de her zaman ağzını açmayıp işini en iyi şekilde yaptığı için saygıyı hak ediyor bir kez daha. Burda bir parantez açalım; David West'in sözlemesindeki opsiyon kullanılarak bir sene uzatıldı kontratı ve iyi bir hazırlık dönemi geçirdiği için oynaması bekleniyordu ilk beşte. Kontrat uzaması hazırlık dönemi ertesinde oldu tabii ki de. Oynadı da dün gece ilk maçta ancak burnu çatladı. Bu sebeple Chris Andersen ilk beşte görev alabilir bir süre.
Yazın gerçekleşen NBA tarihinin ortada en çok oyuncu dönen takasında (13 oyuncu) Hornets da yerini aldı, haklarını elinde tuttuğu Roberto Duenas'ı Miami'ye yolladı, bu sırada takıma Rasual Butler ve Kirk Snyder katıldı. Bu iki arkadaşla kadro derinliği oluşturuluyor. Şu ana kadar Rasual Butler'dan iyi performans alınmış. Kirk Synder da kariyeri boyunca kendinden bekleneni verememiş bir oyuncu ama olursa ne güzel olur diyorlar, takımda üç adet birinci tur adamı olmuş olacak deniyor. Ancak şutuna hayran olduğumuz, gözü kapalı faul sokanlar diyarından Arvydas Macijauskas'ın takıma monte edilmeye çalışılmasının daha faydalı olacağını düşünüyorum. NBA standartlarına göre zayıf olduğu için zorlanacağı aşikar ama takımda güvenilir bir şutör olmadığından üzerinde durulmalı.
Brandon Bass'ı tanımıyorum, tanışınca izlenimlerimi yazarım.
Düşünüyorum düşünüyorum elde bunlar var, takım genç, atletik, tecrübesiz. Golden State Warriors'ın yakın geçmişteki hali gibi ama Chris Paul gibi bir umut sebebi var. Son iki sezondur takımın yaşlı adamlarla yüksek tempolu basketbol oynaması düşünülüyordu ve olmuyordu kalite eksikliğinden de istenilen. Şimdi en azından hızlı hızlı oynayacaklar.
Başarılı sistemlerin kopyası yapılır hemen sonra. Princeton Hücumu böyle yine popüler olmuştu Sacramento Kings ve Byron Scott'ın Nets'i sonrasında, şimdi de geçen seneki Phoenix Suns var elde. Onlar gibi olmak çok zor ama. Steve Nash gibi oyun görüşü olan bir adama ve belki daha çok Amare gibi bir azmana ihtiyaç var, yanındaki Marion da unutulmamalı tabii ki. Bizimkiler neyi imite edecekler dersek, sanırım yine Byron kendini imite etmeye çalışacak zamanla.
Gidenlerin arkasından konuşmak istiyorum son olarak. Sürekli ayrılıp barıştığımız sevgilimiz Lee Nailon'a "Somewhere, sometime Lee" diyorum. Casey Jacobsen'a Ümit Can Erdoğan'la Tau'da başarılar diyorum. Dan Dickau; sen iyi bir çocuksun. George Lynch; sen de gitmek istiyordun, yolun açık olsun, çok güvensem de sana, pek bir işimize yaramadın şu güne kadar, birkaç kez Paul Pierce'ı durdurdun gerçi. Big Cat'e de "No hard feelings" diyorum önce, bundan sonrasını da Türkçe bilen bir arkadaşına sormasını tavsiye ederek "Abdurrahman Çelebi'sin" diyorum.
* Sn. Kural'ın espriyi yapan arkadaşına saygılar
Sayı delisi arkadaşlar için yıldız koymadım: 19,675 kişilikmiş salon.
|