O DEDİ, BU KODU!
KNICKS
TARİHİNDEN
TRANSITION
NBA'den kısa kısa...
ENCORE
Haftanın lafı, gafı ve safı.
NBA
WALLPAPERS
SALARY
CAP
TÖRKİŞBASKETBOL
YUROBASKET
COURTSIDE
Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler
vs. |
EY
ENBİEY VE batug.comSEVER!
Diyelim ki kendine yahut sağa sola şu suali soran bir elemansın:
"Ülen enbieyin hastasıyım, onsuz yapamıyorum, hatta bu
konudaki altimıt Türkçe site batug.com'dan dışarı çıkmıyorum. Fakat
İngilizce bilmiyorum (yahut biliyorum ama az) ve yazılarda geçen
bir araba gavurca terimi anlamıyorum. N'apmalıyım?"
Yapmışsın işte biladerim, şu sayfaya girmişsin,
şu an bu cümleyi okuyabiliyorsun ya, çözmüşsün hadiseyi...
Al sana, hem de alfabetik sıra. Yallah!
ÖNEMLİ NOT: Devamlı ekleme yapılmaktadır.
Son giren terim:
Layup, reverse (spin move), buzzer (buzzer
beater&clutch player), home/road games, pickpocket, money shot,
set someone up, running jumper, pickup games, putback, shoot the
lights out, body up (someone), ballhandling.
Bir önceki postada eklenen:
Garbage time
Airball: Şut çekildiğinde topun ne çembere, ne potaya değmemesi.
Tribünde "yuh" veya "oha" tezahüratına yol açan
şut!
Alley-oop
pass: Rakip potaya yönelmiş bir oyuncuya atılan yüksek pas.
Elemanın topu havada yakalayıp smaç atması yahut çemberin içine
bırakması ile son bulduğunda daha da leziz olur ve asist sayılır.
NBA'de bini bir para, bizde olunca jeneriğe girer.
Assist:
Sayı pası.
Backcourt:
Rakip sahada, yani hücumdayken defans sayılan oyuncular. Genellikle
gardlar.
Backcourt violation: Hücum ederken geçtiniz takım halinde
santrayı, rakip sahadasınız... Adamlar baskılı savunma yapıyor,
topa hakim elemanı ikili sıkıştırmayla ketenpereye getirdiler,
göğüsleriyle iteliyorlar gerisin geriye... Adam topu santranın
gerisindeki kendi potasının olduğu sahaya değdirir/vurursa yahut
topla temas halinde iken ayağını orta çizgiye veya arkasına basarsa,
bunun adı "backcourt violation"dır. Statüsü, kategori
itibarıyla "top kaybı"na girer, yapan adamın takımdaki
statüsü de "itibar kaybı" olarak nitelendirilebilir.
Backdoor
play: Top yüksek posttaki adama geçirilir. Savunmanın dikkati
buna çekilmişken ters taraftan bir oyuncu kat eder ve ona pas
çıkarıldığında açık şutla basket şansı bulur. (İsmet Badem çok
sever bu lafı telaffuz etmeyi...)
Backup: İlk beşte yer alan pozisyonların birinde oynayan
oyuncuların yedeği. (Örn. Backup PG: Yedek oyun kurucu.)
Ballhandling: Top hakimiyeti... Bunu iyi kıvıran elemanlara
"ballhandler" sıfatı yakıştırılır. Adamın göğsü kabarır,
havaya girer, varyasyon çekmeye başlar. Top kaybı yapmıyorsa demek
ki ünvanı hakediyordur.
Bank
shot: Panya tabir edilen, "backboard" yahut "glass"
olarak da bilinen, çemberin ardındaki dik düzleme çarptırılarak
atılan şut. Panyalı basket atma teşebbüsü.
Baseline:
İki potanın arkalarında yer alan, sahanın bitiş çizgisi. "Endline"
diye de bilinir ama kullanılmaz pek.
Bench:
Yedekler.
Bounce
pass: Yerden sektirilerek atılan pas. Baunspas dediğimiz...
Arapaslarında çok elverişli bir stildir.
Box
out: Ribaunt için avantaj sağlamak amacıyla, vücudunu kullanarak
rakiple pota arasında pozisyon almak. "Baks koysana lan"
denir ya!
Breaking ankles: Hayır efendim, bileği burkmak filan değil,
atlamayın hemen aynalı sazan gibi! Şudur: Crossoverla rakibi geçerken
adamı dağıtıp belini kırma hareketinin enbieycesi... (Yine
Levent Koralp'ten...) Ben de örnek vereyim: Hani Mike'ın şu
meşhur "the last shot"ını hatırlıyor musunuz? 98 finallerinde
Jazz'i geberttiği şut... İşte o şuta kalkmadan önce Howard Eisley
ya da Bryon Russell, hangisi tam çıkaramadım, o elemana çektiği
numara.
Brick:
Topun, basket olmakla alakasız biçimde ve sert şekilde panyaya
yahut çembere çarpıp uzağa sekmesine yol açan dengesiz şut. (Bunları
atanlara da "stone hand/taş elli" denir!)
Body up someone: Savunmada vücudu kullanmak. Faul yapmadan
yahut hakemin görmeyeceği sümenaltı faullu hareketlerle ayılık
etmek, matchup'ı canından bezdirmek, sindirmek.
Bunny:
Markaj altında değil de son derece serbest pozisyonda atılan orta
yahut kısa mesafeli, basket olması çok yüksek ihtimalli şut. "Snowbird"
de denir. Kaçırana kötü bakılır. Rakip alay eder.
Bury:
Orta/uzak mesafeli şutu gömmek. (Yani sayı olması.) "Drain"
tabirini de kullanırlar yerine...
Butcher: Kelime anlamındaki gibi, aynen; kasap. Ayı gibi
faul yapan oyuncu. (Flagrant foul çalarlar ya hani.) Örnek vereyim
mi? Nah, alın: Benetti! Hatırladınız mı? Hani Zoff'lu, Bettega'lı
efsanevi İtalya Milli Takımı'nın defans oyuncusu. Zaten lakabı
da "Kasap" idi. "Top geçer adam geçmez" lafını
hayatta idrak ettiğim şahıstır. Şimdi hemen "E Benetti filan
diyorsun, hani futbol yasaktı bu sitede?" diye vızıldanmayın.
Benetti'nin oynadığı, futbol filan değildi. Haydi, ikileyin.
Buzzer: Hani arada bir tezahüratı filan bölen "zıvaaaynk!"
diye bir ses var ya, odur işte. Peki ne zaman çalar bu düdük?
24 saniye süresi bittiğinde, periyod bittiğinde ya da maç bittiğinde...
Takımın bir, iki veya üç sayı gerideyse ve sen bu sesi duyduğunda
top da hala elindeyse, tribünlerden o topu ne yapacağına dair
bol miktarda öneri duyabilirsin! (buzzer beater: bu
düdük çaldığında, "aman üzerimde kalmasın" diyerek şutu
atmış olan oyuncunun, eğer top çemberden geçerse coşku içinde
layık görüleceği kahramanlık payesi... Bunu becerme adetinde olan
oyunculara "clutch player" da denir. Yani oyunun
tansiyonun yüksek olduğu son anlarında, skor üretebilme kabiliyetine
ve soğukkanlılığına sahip müstesna şahsiyet hesabı...)
Charging:
Hücum faul.
Cheerleader (chick): Amigoluk yapan, yani molalarda ve
devre arasında sahada cıbıl vaziyette danseden dişi. Ponpon kız.
Hani İsmet Badem diyor ya; "Enderciğim sen bırak Allahaşkına
saha avantajını filan da, şu kızları niye yakından göstermiyorlar?"
İşte o kızlar!
Cherry picking: Savunmaya fazla takılmadan, rakip top kullandığında
ufak ufak ileriye tüyerek, pası aldıktan sonra beleş sayı atmak.
Bunu yapan, cherry picker! Pek sevilmiyor genellikle. (Levent
Koralp'ten geldi)
Charity line: "Charity", hayır işi vs. demek.
Deyim, serbest atış çizgisi için kullanılıyor. Faul atışları,
kolay sayı bulma kaynağı olduğu için. Gelin görün ki Shaq, Ben
Wallace gibi "stone hand" adamlara pek faydası dokunmuyor
bu hayırsever çizginin!
Crash the boards: Bir uzun adamın pota altında dominant bir
maç çıkarıp yüksek miktarda (20 civarı filan) ribaunt alması.
Yahut elemanın bilmemkaçlık maçlık bir seri ya da ay veya sezon
boyunca yüksek (mesela 13-15 filan) ribaunt ortalamasını yakalaması.
Coast-to-coast:
Sahanın bir ucundan ötekine atılan pas yahut şut.
Crossover: Son derece mühim ve etkili bir driplingle adam
geçme hareketi. Karşındaki savunmacının üzerine top sürerek giderken,
sağından geçecekmiş gibi, topu da sağ eline alıp vücudunla oraya
hamle edersin, eleman da geri geri kendi soluna gitmeye çalışır,
ossaat aniden çapraz driplingle topu sola geçirip acar bir vücut
çalımıyla elemanı dağıtır, ters tarafından geçer gidersin. Crossover'ı
iyi olmayan, iyi gard/forvet olamaz. Kimdir bu hadiseye imza koyanlar?
Tim Hardaway, MJ, Gary Payton, Stephon Marbury, Allen Iverson...
Eskilerden Sidney Moncrief, Oscar Robertson, Earl Monroe.
Cut:
E kat etmek işte, biliyorsunuz bunları!
Dead-ball
foul: Top oyunda değilken ve saat işlemiyorken yapılan faul.
Yoksa top patlamışken yapılan değil!
Death valley: Ölüm vadisi anlamına gelen bu dramatik terim,
sahada basket kaydetmenin çok zor olduğu anlarda kullanılır. Genelde
süper forvetler ve pivotlar arasında dişe diş ribaunt mücadelesinin
filan geçtiği, ayı gibi savunmanın yapıldığı pota altları kastedilir.
Bir de Las Vegas'a giderken Nevada'daki Mojave Çölü'nde yer alan
Ölüm Vadisi vardır ki, konuyla hiçbir alakası yoktur, zaten turistik
bir yerdir.
Deny the
ball: Çok yakın ve sıkı savunma yaparak bir rakibin top almasına
engel olmak. (Finaller; Tyronne Lue-Iverson... Hehe!)
Dipsy-doo: Top hakimiyeti yüksek, dripling ustası gardın
fantaziye kaçıp top sürerken, pas verirken, fake atarken vs. varyasyon
çekmesi, seyircinin gözüne girmesi ve koçun da gözüne batması!
Dish out: Asist yapmak. Dish, tabak demek, malum. Buna
"out" preposition'ı ilave edilerek oluşturulan phrasal
verb, (lan açıklayacağız derken iyice karıştırdık yahu, hale bak!)
"tabakta sunmak" anlamında süper baba sayı pası vermildiğine
işaret ediyor. Hani futbol geyiğinde "al da at" tabir
edilen paslar var ya, ondan. Hatta Kukoc'un Bulls'daki ilk yılında,
süper asistleri yüzünden lakabı "garson" olmuştu.
Double
dribble: Eşşeklik. Topu sürüyorsun, tutuyorsun iki elinle,
yine sürüyorsun. Steps oluyor. Top kaybı oluyor. Ayıp oluyor!
Double-team:
İkili sıkıştırma. Topa hakim rakip oyuncuyu iki adamla birden
savunmak. Geçen sezona kadar, alan savunması yasak olduğu için,
topsuz adama ikili sıkıştırma yapılamıyordu çünkü "illegal
defense" oluyordu. Artık o da serbest.
Downtown:
Potaya çok uzak mesafe. Minimum, üç sayı arkının dışarısı... Eskiden
bir NBA efsanesi vardı, Downtown Freddy Brown diye... Eleman orta
saha civarından devamlı lambalardı şutlardı. Ki düşünün, o zaman
üç sayı filan da yok! Bir de benzeri, benim favorim Pete "Pistol"
Maravich.
Dribble:
Dripling. Topu yerde sektirmek, sürmek. (Yuh artık!)
Dunk:
Smaç. Slam, slam dunk, jam de deniyor.
Encore: NBA Action programının NBA terimi haline getirdiği
bir tezahürat lafı. Anlamı: Bis... Yani; bi daha, bi daha!
Fast
break: Hadi len! Bunu da bilmiyorsanız ne işiniz var lan
sitede. Çıkın!
Field
goal: Sahanın herhangi bir yerinden atılan basket. 2 sayı,
3 sayı da dahil. FG diye geçer hani.
Flagrant
foul: Rakibe gereksiz ve sert faul yapmak. Hakemin yorumuna
bağlı bir karar. Cezası ağır, imajı kötü.
Foul
trouble: 6 faulle diskalifiye olmaya yaklaşmış, dolayısıyla
daha dikkatli oynaması gereken oyuncu. Genelde 4 veya 5 faul yapmış
olanlar bu kategoriye giriyor. Erken alınmışsa bazen 3 faul de
olur.
Franchise: Takımla ligde mücadele eden organizasyonu en
geniş anlamda tanımlayan sözcük. Örnek vereyim zira anlamı derin;
mesela Lakers franchise'ı denince, Los Angeles Lakers değil, eskiden
Minnesota'da kurulu, Minneapolis Lakers olarak NBA'de mücadele
eden, ardından kent değiştirerek (relocation) Los Angeles'a taşınan
takımın, geçmişinden bugüne tümü kastediliyor. "Franchise",
bu anlamından hareketle, bazı dominant oyuncular için de kullanılabiliyor,
"tek başına takıma bedel" anlamında, "franchise
player" olarak. Şu anda Rockets'da oynayan Stevie "franchise"
Francis'i kastetmiyorum. O daha öyle bir adam değil. Fakat mesela
Kareem Abdul-Jabbar, gerçek bir "franchise player" idi,
bugünlerde lakaplar biraz ucuzladı, o kadar. (Bir de "franchise-killer"
deyimi var ki, gelecek vadedermiş formatına bürünüp baba bir uzun
dönem kontrat yaptıktan sonra işleri seren, yan gelip yatan oyuncular
için kullanılır. Mesela Vin Baker, Shawn Kemp, Glen Rice gibi
elemanlar buna örnektir. O kontratla atamazsın, satamazsın, takas
edemezsin. Salary cap'e çöreklenir, 4-5 yıl takımın içine eder
bu adamlar.)
Free agent: Herhangi bir takımla kontratının süresi
sona ermiş yahut ilgili maddeler kullanılarak kontratı kendisi,
takım yahut komisyon tarafından iptal edilmiş oyuncu.
Frontcourt:
Rakip sahada karşı potaya yakın oynayan elemanlar. Genellikle
uzunlar, pivot ve forvetler.
Garbage
time: (Günter Soydanbay'dan geldi) Bu arkadaşlardan
çevrede bol miktarda bulunmakla birlikte pek faydalı oldukları
söylenemez.
Misal vermek gerekirse, geçen seneki Kings'te Nick Anderson veyahut
Final Four yaptığı sene Efes'teki Kareem Reid. Hatta bizim Mirsad
da Knicks ve Bucks yıllarında işte tam bu tür bir adamdı. Bütün
süperstarların bir adet garbage-time yedeği bulunur. Genelde yıldız
oyuncu ortalığı kasıp kavurup "ben bir Gatorade içeyim"
der (ki bu da, sonucu belli olmuş bir maçın sonlarına denk gelir),
sonra bu arkadaşlarımız koçun emri ile oyuna dahil olurlar. Maçın
kaderini değiştirecek zamanları ise havlu sallayarak veya benchte
yanında oturan takım arkadaşı ile itişip kakışarak, hayvan şakası
yaparak geçirirler.
Give-and-go:
Futboldan verkaç olarak bildiğiniz hadise... Topu arkadaşına pas
verip kat etme.
Glass cleaner: Ribaunt işinde ustalaşmış ve bu kategoride
ortalaması yüksek eleman. Rodman olur, Jayson Williams olur...
Yaşayanlardan Mutombo, zaten bu işin profesörüdür. Adamın ille
uzun olması gerekmez. Marion gibi undersized elemanlardan da glass
cleaner çıkabiliyor.
Goaltending:
Hakemin, girmemiş olan bir şut için sayı kararı vermesi. Sebepleri,
şut potaya doğru inişe geçmişken savunma oyuncusunun dokunması,
panyadan sekmiş çembere giden bir topa temas (inişte olmasa bile)
veya çemberin üzerindeki hayali silindirin içinde olan topa müdahale
etme.
Gunner:
Silahşor. Zırt pırt şut kullanan. Mesela Ivy, Stack vs.
Hand-checking:
Savunmacının, defans yaptığı rakibe eliyle şarj uygulayarak pozisyonunu
bozması. Elini ancak koyabilir, iter yahut çekerse, hand-checking
violation, yani faul olur.
Hang time:
Şut, smaç yahut turnike (drive) için sıçramış oyuncunun havada
kalma süresi. (Jordan, Carter, Kobe gibilerinki hang hour da sayılabilir!
Bir de hang over var ki, uzmanı bendenizim!)
High post:
Serbest atış çizgisinin dolayları...
Home/road games: Home game, takımın kendi sahasında yaptığı
maç demektir. Road game ise takım maç sonrasında salondan çıkıp
eve giderken, yedeklerin "ula koç iki dakika sokmadı, hevesim
kursağımda kaldı" diyerek yolda durup açık sahada çevirdikleri
tek potadır. Yediremedik mi? Tamam o zaman, o da deplasman maçı
demek.
Hook shot:
Hukşat işte len. Çengel atış. Efe Aydan filan! Tanrısı da Kareem
Abdul-Jabbar tabii.
Hoop:
Çember. Argoda ise baskebol anlamında. Let's play hoops!
J:
Cemşat.
Jump ball:
Cembol. Hava atışı. Hakemin işin içinden çıkamadığında verdiği
karar. Duruma göre santrada yahut yakın olduğu potanın faul çizgisi
üzerinde vuku bulur.
Jump hook:
Sıçrayarak hukşat. Yolunu bilirsen, blok yapılması imkansız şut.
Lane:
Boyalı alan, üç saniye koridoru, bizdeki ampul! "Key"
yahut "paint" diye de bilinir.
Larry Bird hakları: Bir takımda en az üç yıl oynayan oyuncunun
o takımla tekrar anlaşmak için kazandığı ekstra kontrat ve ücret
avantajları. Larry Bird haklarını alan oyuncu, NBA kuralları gereği,
free-agent olduğunda eğer takımıyla tekrar anlaşırsa, başka takımlarla
yapabildiğinden daha yüksek ücrete sözleşme imzalayabilir. Mesela
kendi başına farklı bir takımla 4 yıllık sözleşme yaparsa, yıllık
artış olarak maksimum yüzde 10 alabilir. Oysa Bird hakkını kazandığı
takımla kontrat yenilerse, bu artış yüzde 12.5 olabiliyor. Yine
Bird hakkıyla aynı takımla kontrat yenilerse süresi 7 yıl olabiliyor
fakat başka takıma giderse maksimum 6 yıl için imzalayabiliyor.
(Örn: Chris Webber, Allan Houston, Michael Finley gibi oyuncular
bu off-season'da takımlarıyla, kazanmış oldukları Bird haklarını
kullanarak maksimum süre ve/veya ücrete anlaşmalar yaptılar. Eğer
sign-and-trade olmadan başka takıma gitselerdi, bu ücretleri/süreleri
alamazlardı.) Bird hakkı kullanılarak kontrat yenilenen oyunculara
verilen bu ekstra ücret ve yıllık artışlar, salary cap'e dahil
edilmiyor. Bu kuralın çıkışıyla birlikte yararlanarak ilk kontrat
yenileyen oyuncu Celtic Larry Bird olduğu için adı da öyle kaldı.
Benzer şey, daha az bir ekstra ücret ve yıllık artış oranıyla,
takımında iki yılını dolduranlar için "Early-Bird hakları"
ismiyle de kullanılıyor. Fakat tabii iki yıl oynayıp Early-Bird
haklarıyla kontrat yenilemektense oyuncu bir yıl daha direnip
sonra Full-Bird haklarıyla maksinun sözleşme yapmayı tercih ediyor.
Uzun oldu biraz, umarım değmiştir. Zira bunun zırt pırt sorulmasından
bıktım usandım artık. Hayır, bir çok yazımda da anlatmıştım defalarca!
Layup: Turnike diye bildiğimiz hareketin sonunda topu çembere
bırakmak. Fakat NBA'de layup'ın illa ki üçadımdan sonra olması
gerekmiyor. Aldın asisti pota altında, zıpladın ve mesela finger
roll yahut baby hook ile fileye emanet ettin, aha o da layup işte!
Loose-ball
foul: Top hiçbir takımın kontrolünde değilken yapılan faul.
Mesela ribaunt mücadelesinde veya boşta yuvarlanan topa koşarken...
Lottery:
Playoffa giremeyen takımlar arasında çekilen ve draft ilk turundaki
ön sıralarda kimin seçim yapacağını belirleyen kura. Sana çıktı
mı, hakikaten büyük ikramiye... İyi kullanamadın mı, yıllar boyu
alay konusu olursun. Mesela MJ, üçüncü sırada seçilmişti!
Low post:
Potanın iki yanındaki bölgeler.
Money shot: Kendi şutunu yarattıktan yahut rahat top kullanabilecek
yere tüyüp asisti aldıktan sonra basketi lambalamak. Daha ziyade
üçlükler için söylenir.
Net:
Bir New Jersey oyuncusu. Şaka len şaka! File... Çembere asılı
olan.
Nothing but net: "Tuf" sesi çıkararak çembere
değmeden giren şut. Deliksiz! Ortaokulda oynana malum oyunda iki
sayı yerine geçer!
Outlet
pass: Savunma ribaundu aldıktan sonra, fast break'e tüymekte
olan, yarı sahada yahut daha da ilerideki bir arkadaşına pas atma.
Pas eğer, çoktan rakip potaya yanaşmış bir elemana ve tek elle
atılmışsa, "baseball pass" denir ve yukarıda izah ettiğim
"coast-to-coast" terimi de geçerli olur.
Over the
limit: Takımın bir periyodda dört faul limitini aşması. Ne
olacak? Karşı takım artık her faulde serbest atış kullanacak.
Overtime:
Oyunun uzatmaya gitmesi... Bir tanesi 5 dakika... Biri önde bitirene
dek tekrarlanır! Yaa... Ben NBA'de dört uzatmaya giden maç görmüştüm.
Fazlası var mı bilmem.
Palming:
Dripling yaparken elini, topu avuçlayacak şekilde alta getirmek.
Topu taşımak. Kepçe! Hani "Bilader al da eve götür bari"
deriz ya... Steps oluyor yani!
Penalty
situation: Over the limit ile aynı şey.
Pick:
"Screen" de denir. Perdelemek. "Skrin koymak"
deriz ya... Takım arkadaşının peşindeki rakip savunmacının koşuyoluna
önceden gelip dikilmek. Hareketli olursan hücum faul çalınır,
ona göre!
Picpocket: "Steal" diye de açıkladığımız top
çalmanın, çaldıranı iyice yerin dibine batıran söylemi... Hani
nasıl "steal" çalmak demek, "pickpocket" da
yankesicilik anlamına geliyor zaten.
Pickup games: Antrenman maçları. Genelde tek pota. Çift
de olur ve siyah adamların bunu üçe üç yaptıklarını bizzat gördüm,
katılmışlığım dahi vardır. Sonrasında "siz kafayı yemişsiniz
abi" dediydim.
Pick-and-roll:
Pikenrol işte yaa... Stockton-to-Malone... Yıllardır yaptıkları
hadise... Top süren arkadaşına perde koyup içeri devrilir, sonra
onun pasını alıp şutu kullanırsın. İyi yapmışsanız, pası aldığında
rahat şut atarsın, kazma değilsen sokarsın, sayı olur.
Pill:
Hap demek ve top için kullanılır.
Player-control
foul: Hücumdayken fakat şut kullanmıyorken yapılan faul. (Ne
halt ediyorduysan o ara!)
Point guard:
Nokta gözcü. Hade len, uğraştırmayın beni! Oyun kurucu. Pileymeykır!
Ceysınkid.
Possession: Top hakimiyeti (kayıtlı ve de şartlıdır!)
Power forward:
Uzun forvet. Hem sayı atıp hem ribaunt alan eleman. Krisvebır,
Karlmalon.
Press:
Basın. Yok yok şaka, çok yakın savunma yapmak. Baskı.
Pump fake:
Şut atarken önce topu kaldırıp sonra geri çekip savunmacı rakibe
aldatma vermek. Eleman yediyse ve zıpladıysa hemen tekrar şuta
kalkarsın, o inerken sen yükselip topu kullanırsın. Hadisenin
kralı, Maurice Lucas adlı NBA efesidir. Evet, yanlış yazmadım,
efsanesi değil, efesi. Tanıyan bilir! (Bu terimde "fake"
sözcüğü olmazsa o zaman manası felaket! Dilim varmaz yani.)
Putback: Çemberden dönen topu içeriye itelemek. "Tip
in" de tabir edilen tamamlama hamlesi. (NBA'de eğer top
çemberin üzerindeki hayali silindirin içindeyse, bunu yaptığında
düdüğü duyar ve fakat skorbordda sayıyı göremezsin. Koçtan fırça
yediğinde neyin ne olduğunu öğrenir, bir daha yapmazsın. FIBA'da
ise silindir milindir yok.)
Quadruple-double:
Dört kategoride birden iki basamaklı sayılara erişmek. Mesela
32 sayı, 16 ribaunt, 11 asist ve 10 blok. Hakeem'in yapmışlığı
vardır, bir de Amiral. Başka bilmiyorum.
Rainbow: Uzaktan atılan bombeli şut. Tabii girerse...
Rainmaker: Karşılaşmanın son anlarında, gitti denilen maçı
çok zor şartlar altında kullandığı bir şut ve muhtemelen üçlük
bir basket ile çeviren, uzatmaya götüren yahut kazanan eleman.
("Muhtemelen" dedim zira eylemin daha heyecan verici,
mucizevi versiyonları da mevcuttur. Örneğin 1999'da Larry Johnson'ın,
son anda bir üçlük sokarken faule maruz kalması üzerine kıvırdığı
"4 point play" gibi...)
Rebound:
Çakarım iki tane, görürsün ribauntu. Dalga mı geçiyorsunuz be!
Rejection:
Top kesme. Şapka! Refüze olursun, kendini kötü hissedersin.
Reverse: (Bizde) dripling esnasında aniden 360 derecelik
dönüş yaparak karşıdaki savunmacıyı ekarte etmek. Dönüş tamamlandıktan
sonra dripling, top dönüşten önceki tarafın aksi yönüne geçirilerek
sürülmeye devam edilirse daha kıyak bi demarkaj elde edilir. NBA'de
"spin move" diye tabir edilir. (reverse jam
ve reverse layup diye terimlere de önayak olmuştur bu sözcük
ki, ilki ters smaç, diğeri ise ters turnike olarak dilimizde mana
bulur.)
Rim: Çember. Hulahop! "Çembere değebiliyon mu lan?"daki
gibi...
Rock:
Kaya anlamında, top için kullanılır.
Rookie: Çaylak adam. NBA'de ilk sezonunu oynayacak, oynamakta
yahut henüz oynamış olan. Yaş baş önemli değil. İkinci sezondan
gün aldın mı iş bitti, terfi ettin. Sınıfsal adını Draft'tene
gelene devredersin. Geçen sezon kim vardı çaylak: Darius Miles,
Kenyon Martin, Morris Peterson, Marc Jackson, Mike Miller... Şimdi
kim var? Kwame Brown var, Eddie Curry var, Gasol var, Shane var.
Oldu mu? (NCAA'de ilk yılını oynayanlara ise "freshman"
deniyor. NBA terimi değil ama bilgi olsun.)
Run-and-gun: Ofans transition'a dayanan, takımın hızla
hücuma çıkıp etkili şutörleriyle rakip savunma yerleşmeden sayı
bulmasını ifade eden bir oyun tarzı terimi... (Kim böyle oynuyor?
Bu aralar mesela Bucks, mesela Mavs, bir zamanlar Phoenix...)
Running jumper: Jumpshot'ın aksine, hareketli halde atılan
şut... Mesela Reggie Miller pek güzel becerir bu işi... Baseline'dan
drive eder, öne doğru adım atarken zıplayarak şutunu gönderir,
faulü kesinleştirir ve basket-faul için de dua mırıldanır bir
yandan.
Sag:
Savunmada kendi adamını bırakıp ikili sıkıştırma için arkadaşına
yardıma gitme.
Salary
cap: Hehe, sanki burada anlatılır iki satırda. Onun için ayrı
sayfa açacağız.
Screen:
Pick dedik ya yukarıda. Perde. Kırlent!
Set shot:
Hücum seti sırasında boş kalıp sıçramadan atılan şut. NBA'in ilk
yıllarında kullanılan birşeydi, artık çok nadiren rastlanıyor.
Esasen Sam Perkins dışında yapan kaldığını sanmıyorum.
Set someone up: Takım arkadaşına elverişli şut yahut sayı
atma pozisyonu yaratmak. Kıyak no-look asistle olur, adamının
peşindeki elemana screen'e takarak olur... İnsan yardım etmek
istedikten sonra yolu çok!
Sharpshooter: Bir traş bıçağı markası değil. Boş bıraktığın
an açık alandan genelde üçlükle cezayı kesen keskin nişancı şutör
demek. Zamanında Steve Kerr, Dan Majerle, Glen Rice böyle adamlardı.
Favorim ise Rex Chapman'dır.
Shoot the lights out: Her attığını sokmak. Abartmak, bokunu
çıkartmak... "He's hot" veya "he's on fire"
diye de tanımlanır. Bu formata giren adam, kariyerine muhtemelen
40-50 sayılık, torunlarına anlatacağı bir maç eklemek üzeredir.
Shot clock:
Hücum süresi olan 24 saniye... Şutu çektin, çektin... Olmadı,
ver topu rakibe.
Shooter's bounce: Şutun çemberden sektikten sonra girip
sayı olması. Bunun genelde iyi şutörlerin başına geldiğine inanılır,
hani para parayı çeker misali(!), o yüzden terimin adı böyle.
Sign-and-trade: Free-agent olan, yani kontratı biterek
serbest kalan oyuncunun, son oynadığı takımla tekrar sözleşme
imzalayarak derhal başka takıma takas edilmesi. Genelde, bu takımda
en az üç yıl oynayarak Larry Bird haklarını kazanan oyuncuların,
takım değiştirirken daha fazla paraya anlaşmaları için kullanılır.
Bird hakkını alan oyuncu, NBA kuralları gereği, free-agent olduğunda
eğer takımıyla tekrar anlaşırsa, başka takımlarla yapabildiğinden
daha yüksek ücrete sözleşme imzalayabilir. Mesela kendi başına
farklı bir takımla 4 yıllık sözleşme yaparsa, yıllık artış olarak
maksimum yüzde 10 alabilir. Oysa Bird hakkını kazandığı takımla
kontrat yenilerse, bu artış yüzde 12.5 olabiliyor. Gitmeye kararlı
oyuncu bu yüzden kendi takımıyla tekrar anlaşıyor ve istediği
takıma, alabileceği maksimum ücretli yeni kontratıyla takas ediliyor.
Eski takımı da bu işten eli boş çıkacağına karşılığında salary
cap dahilinde oyuncu almış oluyor. "Sign-and-trade"in
48 saat içinde yapılması gerekiyor.
Sixth man:
İlk beşte yer almayan en baba yedek. Oyun ilk giren olması şart
değil. En çok süre alan yedek. AaronMcKie, Hidayet filan... (İlaveten,
nadide okur Celal Başer uyardı ki, bu terimin anlamı tek değil.
"batug.com'da enbiey takımları hakkında yazılar yazan kardişlerimize
verilen addır 6th Man" diyor Celal biladerim, doğru diyor,
güzel diyor.)
Sky-hook:
NBA'in tüm zamanlarda en çok sayı atan adamı efsane oyuncu, müstesna
şahsiyet, iyi insan Kareem'in icat ettiği bir tür hukşat. Esasen
hukşat da sayılmaz zira bu atışta kol, şuta adını veren çengel
(hook) pozisyonunu pek almaz. Tek ayak üzerinde rakip potaya dönerek
zıplarsın, İki elindeki topu vücuduna yakın yükseltirken tek ele
geçirirsin, sonra kolun dimdik yukarıdayken bilek hareketiyle
şutunu çekersin. Ne blok çabası işe yarar, ne double team...
(Ali Yıldız'dan ilave: Yapılabilmesi için gerekli ve yeter
şart, fırıncı küreği boyutlarında kola ve ele sahip olmak - bkz.
Kareem.)
Skywalk:
"Havada yürüme" tadında sıçrama... Julius Erving babasıdır,
MJ de amcası...
Steal:
Top çalma. Faideli hırsızlık.
Stone hand: Ne kadar çalışıp didinse de iyi bir şut stili
edinemeyen, dolayısıyla düşük isabet yüzdesine mahkum oyuncu.
Kim mi? Evet evet, mesela o işte!
Sweep: Kelime anlamı süpürme. Playoff serisinde bir takımın
rakibini hiç mağlup olmadan elemesi. İlk turda üçe, sonrakilerde
dörde karşı sıfır yani. İtibarı yerle bir eder. Edilgen açıdan
ayıp, etken açıdan günahtır!
Swingman:
2 veya 3 numarada yani skorer gard yahut kısa forvet mevkiinde
oynayan, çok uzun boylu olmayan fakat son derece atletik, iyi
sıçrayan, gerek jump shotları, gerekse etkili drive ve power movelarıyla
sayı üreten elemanlar. Şimdikilerden Stackhouse olur, Derek Anderson
olur, Kobe olur, Vince olur. MJ olmaz mı? Nah olmaz, tabii olur.
Bir de mesela, Rex Chapman. Adamımdır (dı!)
Switch: Savunmadaki iki oyuncunun, tuttukları adamları değiştirivermesi...
Bazen lazımdır, iyi yapmazsan rakibi kaçırırsın boşa, yersin basketi,
yersin fırçayı!
Technical
foul: Top oyunda veya değilken rakibe küfrettin, kavgaya girdin,
yumruklaştın, topu yere hızla vurdun yahut rakibe, tribüne, hakeme
fırlattın, hakemle dalaştın vs. Teknik faul çalınır. Takımın sahadaki
tüm personeli de dahildir buna... Hem hanene bir faul yazılır,
hem de para yahut maç cezası alabilirsin. Bkz. Rasheed Wallace,
eskiler için Rodman!
Three-second
violation: "3-in-the-key" diye de bilinir. Hücum
oyuncusunun rakip pota önündeki boyalı alanda üç saniyeden fazla
kalarak takımına topu kaybettirmesi. Bu yıldan itibaren, alan
savunmasının serbest bırakılmasıyla birlikte, savunma yapan oyuncuya,
kendi potasının önündeki boyalı alanda da, eğer bir rakibi bire
bir savunmuyorsa, üç saniyeden fazla kalmama zorunluluğu getirildi.
360:
Dripling yaparken yahut drive etmişken kendi etrafında tam dönüşle
rakibi ekarte etmek. Spin de denir. Dominique Wilkins, havada
trisiksti smaçların babasıydı. Nick "the quick" Van
Exel da driplingte iyi becerir.
Tip-in:
Çemberden sekmiş bir şutu içeriye iteleyip sayı yapmak.
Traffic: Hücumdayken, rakip oyuncuların oluşturduğu kalabalık
bölge.
Trailer:
Fast break'te, karşı potaya en önde giden oyuncuların ardından
ikinci dalga olarak deli dana gibi gelen, geriye atılan bir pasla
yahut top girmediğinde ribauntu almak/tamamlamak için avantajlı
sayı pozisyonu yakalayan eleman.
Transition:
Top hakimiyet değiştirdiğinde hücumdan defansa yahut defanstan
hücuma geçiş. Mühim hadise. Başarı anahtarı.
Traveling:
Walking diye de bilinir. Topu sürmeden adım atmak. Top taşımak.
Steps. Yapma!
Triple-double:
Üç kategoride birden iki basamaklı sayılara ulaşmak. Mesela 35
sayı, 12 ribaunt, 16 asist... Yapan adamlara da triple-double-man
derler, all around (yani çok yönlü) oyuncu oldukları su götürmez.
Bu aralar Jason Kidd'i, Grant Hill'i, Kevin Garnett'i, Chris Webber'ı
filan biliyorsunuz ama zamanında Larry Bird'ün, Magic Johnson'ın
triple-double ortalamalarla oynadığı 15-20 maçlık seriler vardı.
Sezon ortalaması triple-double'a yakın adamlar geçmişte daha çoktu.
Şimdiki yıldızlar iyice sünepe! (Derken, taze Efvan yazarımız
Emre Yalçın'dan süper bir bilgi geldi ki; yeri de tam burası.
Oscar Robertson -yani Big O- 1962 sezonunu 30.8 sayı, 12.5 ribaunt,
11.4 asistle oynamış. Yani 82 maçın ortalaması bu... Düşünün ki
şu aralar, sezonda 8-10 t-d yapana triple-double man diye isim
takıyorlar! Eyvallah Emre!)
Turnover:
Top kaybı. Artık hücum faul mü yaptın, yanlış pas mı attın, driplingte
kaptırdın mı, ne halt ettiysen... Top rakibin kontrolüne geçti
ve sen tırsıyor, gözlerini koçtan kaçırıyorsun.
Turnaround jumper: Yakın savunmadaki rakibe sırtı dönük,
driplingle yanaşma, tercihan pivotal movelar ile fake gösterip
dönerek cemşata talkma. (Bu arada "jumper" da "J"
veya "jump shot" yani cemşat demek.) Eğer bu hareket,
rakibe yüklenip aniden geri çekilerek ve dönerken zıplayarak yapılırsa,
o zaman turnaround fadeaway jumper olur. Savunmacının gardını
dağıtan fakat çok zor bir harekettir. Hem kafa, hem fundamental,
hem timing (zamanlama), hem müthiş atletizm, hem de yumuşak bilek
gerektirir. Becerirsen üstüne adam olmaz. Beceren var mı? Jordan
tabii... Hatırlamıyor musunuz ülen?
Veteran
free agent: Çaylak sözleşmesinden çıkmış ve sonraki sözleşmesi
de sona ermiş oyuncu...
Weak side:
Sahanın, topun olmadığı bölümü.
White man's disease: Beyazların, siyahlar gibi sıçrama
yeteneklerinin olmamasına atıf yapan bir deyim. (Buraya kadar
yine Levent Koralp'ten.) Deyimi dilimize, "beyaz adam
hastalığı" diye çeviriyoruz fakat bunu, kaz yanmasın diye
yapmıyoruz. Zira "White Men Can't Jump" adlı filmin
sonlarında, Woody de ortağı Wesley'ye bunun her zaman böyle olmadığını
göstermiştir. "Aman be, o film!" diyor, itibar etmiyorsanız,
Rex Chapman'ı da biliyorsunuz demektir. Zira kendisi, durduk yerde
(fol yumurta yokken anlamında değil) yani şuta kalktığında 1 metre
yükselebilen bir beyaz(dı.)
Zone:
Alan savunması. Şimdiye dek yasaktı, zaten adı da "illegal
defense"ti. Sanki yapanı karakola çekip içeri alıyorlarmış
gibi... Artık serbest. Hadi bakalım.
Burada
bulamadığınız ama batug.com'da rastladığınız veya başka yerden
duyduğunuz, bilmediğiniz anlamadığınız terim varsa mesaj atınız
batug@bilgi.edu.tr
adresine, derhal ilave edelim.
|
sixth
man

??????
anlamayan
adam
TIKLA
|