Bu
sayfadaki yazılar:
Karamsarlık üzerine
(23
Temmuz 2001)
Sultanların dansı (15
Haziran 2001)
Karamsarlık
üzerine
Son
dönemlerde ülkemizde yaşanan ekonomik kriz, herkesi etkilediği
gibi basketbolumuzu da kalbinden vurdu. Artık ligimiz, star
oyuncuları izlediğimiz bir lig olmaktan çıktı. Daha çok sıradan
oyuncuların ligi olma yolunda emin adımlarla ilerlemekte...
Herkesin dilinde sakız olmuş bir çöküş edebiyatı da işin cabası.
Acaba ortada bir çöküş var mı? Ya da çöküş diye nitelenen yer
doruk nokta mı?
İlk önce, 7-8 sene evvel Efes'in kupa galipleri kupasını kazandığı
dönemle başlayan çıkış trendini bir inceleyeceğiz.
Korkulanların
hiçbiri olmadı
Çok
değil 7-8 sene önce milli takımın iskeletini genel olarak Efes
Pilsen oluşturuyordu. Bunların yanında Harun, Orhun, Levent
ve Ömer Büyükaycan gibi dönemin star oyuncuları kadroda yer
almaktaydı. Kadro, bakıldığında her ne kadar iyi gibi görünse
de, pota altı mevkiinde Tamer Oyguç dışında bir alternatif olmayışı
en büyük sıkıntı idi. Ayrıca oyun kurucu mevkiinde "Orhun
bırakınca ne olacak?" diye kurulan komplo teorileri baş
ağrıtacak cinsten idi. Genel görüş ise o dönemde oyuncu yetişmediği
ve gelecekte de milli takımın durumunun pek iyi olmayacağına
dair idi. Hatta o dönemde bizim çok bilmiş dedeler, bir takımda
iki yabancının Türk basketboluna büyük zararlar vereceğini söylüyorlardı!
Gelelim bugüne...
Milli takımda herkesin beklediğinin tersine büyük bir ilerleme
var. En son Fransa'daki turnuvada alınan derece herkesi umutlandırdı.
Ve bunun bir sonucu olarak, evimizde oynayacağımız Avrupa şampiyonasında
favori gösteriliyoruz.
Herkesin beklediğinin tersine, en kötü mevkimiz olan pota altında,
Tamer'in yerini 4-5 oyuncu ile rahatlıkla doldurduk. Bunun yanında,
playmaker olarak birçok opsiyona sahip olmamız ise büyük sürpriz.
Herşey iyi güzel giderken, hiç olmamış şeyler oldu. Emir Turam'dan
sonra ikinci bir basketbolcumuz draft edildi ve NBA'de oynamaya
başladı. Ardından Hidayet, son olarak da Mehmet şeklinde süren
bu trend, yeni yıldızlarımıza NBA kapılarını sonuna kadar açtı.
Herşey bu kadar iyi iken, bu çıkan uğultular ne diye?
Açıkçası, son seneleri yakından izleyen biri olarak "şaşmıyorum"
desem yalan olacak.
Kulüplere bir bakalım.
İlk
büyük darbe
Türkiye
1. liginde 90'ların başında GS ve FB'nin aldığı şampiyonluklar
lige renk getirirdi. Bu dönemde, basketbolumuzun pek alışık
olduğu bir şekilde olmasa da, gene bir müessese kulübü kapanıyordu.
Kapanma sebebi ise çok manidardı: "Altyapıdan yetiştirdiği
oyuncuların gençlik kulüpleri tarafından transfer edilmesi."
Her ne kadar garip gelse de, bence bu konuda Ezcacıbaşı sonuna
kadar haklı idi. Gene de "basketbolumuza vurulmuş ilk büyük
darbe bu" demek yanlış olmaz.
Daha sonraki dönemde, altyapısı çok kuvvetli olan Efes Pilsen,
kendi geleneğinden gelen bir coach olan Aydın Örs ile ligin
tozunu atmaya başladı. Ayrıca Avrupa kupa galipleri kupasında
final oynaması ile tüm Türkiyenin dikkatini basketbola çekti.
1993 senesinde, basketbolumuz için son dönemde itici bir güç
olacak Ülkerspor, Nasaş'ı alarak basketbola ilk adımını attı.
İlk senesinde Efes ile final oynayarak ve ikinci senesinde şampiyon
olarak, ne kadar ciddi bir yatırım yapıldığını göstermiş oldular.
Bu arada Efes fırtınası durmadı ve Koraç kupasını ülkemize getirdi.
İlerleyen dönemlerde bu başarısına iki Final Four ekleyerek,
neden en büyük olduğunu gösterdi.
Tofaş, üç sene önce yaptığı atılım ile belki Bursa basketbolunu
zirveye taşıdı ama geçen sene şubeye kilit vurarak, gene Bursa
ve Türk basketboluna en büyük zararı vermiş oldu. Ve son şampiyon
Ülker oldu.
Tuhaf
çelişkiler
Bugünlerde
Yalçın Granit bir laf etti. "Müesseseler basketbola büyük
zarar veriyor."
Göreceli olarak doğru fakat anlatmak istediği noktada yanlışları
var. Bunlara ilerde bir yazıda değinmek gerekir ama şu an, "ekonomik
olarak zarar verdiği" noktasında yanıldığına değinelim.
Mesela İbrahim, Pana ile 3 milyon dolarlıkl sözleşme imzalıyor.
Fakat bizim ülkemizdeki şampiyonun bir senelik harcaması 3.5
milyon dolar! Bunun yanında bazı kuluplerimiz ise 500 bin dolara
takım kuruyorlar. Üstüne de Avrupa'da başarı bekliyorlar. Hem
de lig şampiyonluğunu istiyorlar. Bu da işin garip olan bir
diğer noktası.
Ekonomik
krizin ettikleri
Geçen
seneye kadar Türk basketbolunun Avrupa maçlarını şifresiz olarak
Cine 5'te izledik. Bu sene büyüyen kriz ile artık Efes ile Ülker,
Cine 5 ile reklam anlaşması yapmadı. Bu sebepten, basketbol
ilk kez şifreli olarak izlendi. Ama herşey bununla sınırlı kalmadı.
Biz ne kadar çok Cine 5'i ve Erol Aksoy'u eleştirdiysek de,
olumlu bir sonuç alamadık. Kanal, sene sonunda basketbola kapısını
kapattı. Bunun nedeni, kurumun ekonomik krizden büyük yara alması
ve şifreli yayınlanan basketbolun bekledikleri geliri sağlayamaması
oldu.
Bu sene esas büyük şoku yaşamak üzereyiz. Sanırım Ülker ile
Efes şimdiden TV kuruluşlarının kapılarını aşındırmaya başlayacaklar
ama 2.5 milyon dolar gibi bir rakamı bulacak naklen yayın haklarını
herhangi bir TV kuruluşunun alacağını sanmıyorum. Yani çanak
antenimiz veya kablolu yayınınız var ise ve şifresiz bir Avrupa
kanalı bulursanız belki izleyebilirsiniz. (Eh, buna da şükür.)
İşin ilginç tarafı ise şu: Haber amaçlı görüntülerin bile para
ile satıldığı ciddi bir organizasyona hiçbir Türk kanalı para
vermeyeceğinden, belki maç görüntülerini banttan dahi izleyemeyeceğiz.
Fakat
herşey de o kadar kötü değil
Umudum
var mı?
Bence umutlu olmak için çok geç. Dolar bir ülkede 600 binden
başlayıp kısa bir dönemde 1 milyon 600 bin oluyorsa artık o
ülkede basketboldan veya başka bir sporun gelişmesinden bahsetmek
hayal olur.
Sonuç olarak, kulüpler oyuncuların istediği paraları veremeyecek
ve dolayısıyla da İbrahim, son olarak Hüseyin örneklerinde olduğu
gibi, oyuncularımız dışarıya gidecektir. Ayrıca dışarıdan gelecek
yabancılarda kalite de beklemek hayal olacaktır.
Aslına bakılırsa bu bizi o kadar üzmemeli... Sonuç olarak oyuncu
yetişiyor, milli takım hiç olmadığı kadar iyi kadrolara sahip
ve NBA'e oyuncu ihraç ediyoruz. Yani daha ne olsun. İlla ligimiz
kaliteli olacak diye bir şart yok. Ki bu ekonomik şartlarda
iyi olmasını bekleyenleri anlayamıyorum. Kendimizi buna alıştırmamız
lazım. Zaten bizim gibi ekonomisi kötü ülkeler hep aynı olayı
yaşıyor. (Yugoslavya ve Hırvatistan gibi...) Onların bizden
tek farkı, basketbol ülkesi olmaları. Biz bariz bir futbol ülkesiyiz.
Bu durum, GS'nin aldığı Avrupa Kupaları ve son FB'nin şampiyonluğu
ile perçinlendi. Aynen Efes'in başarılarında gençler nasıl basketbola
kanalize oldu ise şimdi futbola kanalize oluyorlar. Belki bizim
için bu sene Milli takımın alacağı bir Avrupa şampiyonluğu,
aynı Yunanistan gibi bir dönüm noktası olur.
Şu an herkes karamsar ama tüm yollar Avrupa şampiyonasında bir
kupaya gidiyor.
Bence şu an karamsar olmak için çok erken.
muyu61@yahoo.com
Sultanların dansı
Bir sezonu daha
acısı tatlısı ile geride bıraktık. Sene başından beri herkesin
malumu olan final ile sezona son noktayı koyduk. Finalin iki
silahşörünü bir inceleyelim. Bakalım bir seneye damgalarını
nasıl vurmuşlar ve neler yapmışlar:
Efes'in
kaderi sezon başından belliydi
Efes
sene başında ligin tüm kalburüstü oyuncularını toplamış, yabancı
seçimini tam tersine sıradan bir oyuncu olan Vlade Scepanovic
ile yapmıştı. Sıradan diyorum çünkü birkaç maçını denk gelip
izlemiştim ve ayrıca istatistiklerine bakınca pek doyurucu gelmemişti.
Ama Efes Pilsen'in kadroya bakınca, herkesçe malum olan şuydu;
"bu çocuk iyi bir yedek olarak gelmişti." Sebep malum,
iki sene boyunca Mulaömeroviç gibi bir oyuncuya final maçlarını
kabus gibi hatırlatacak bir oyuncu, yani Alper Yılmaz alınmıştı.
Aslında Efes Pilsen hatayı gene sene başında yapmıştı. Ve ben
o an noktayı koyup Ülker'in transferlere bakıp "Ülker alır"
demiştim. Sonuçta Mula gibi, bir önceki sene problem olan bir
oyuncu kadroda tutulmaya devam edilmişti. Ne kadar iyi oyuncu
olsa da Mula genelde kritik maçlarda ya iyi oynayamıyor ya da
sinirlerine hakim olamayıp erken faul problemine giriyordu.
Zaten en sonunda buna dayanamayan Ergin Ataman istifasını başmıştı.
Ve NTV'de "bu istifanın en büyük nedeni, bana yönetimin
destek olmamasıdır" demişti. Aradan 5 dakika geçmeden "Mula'yı
göndermemeleri benim en büyük istifa nedenimdir" diye de
baklayı ağzından çıkarmıştı.
Mirsat'ın
yorumları ve koç değişikliği
Aslında
daha önce de işler iyi gitmiyordu. Mirsat gibi bir oyuncu soğutulmuş
ve "bir daha Türkiye'de basketbol oynamam" denilecek
raddeye getirilmişti. Ardından da bence en güzelini yapıp basketbol
ufkunu genişletmek için yurtdışına gitmişti. Daha sonra dedikleri
yenilir yutulur cinsten şeyler değildi. Bakalım neler demişti:
"Efes Pilsen'de iki tip gruplaşma var. Ben bu gruplaşmada
arada bir yerdeydim. Eğer ben Türkler ile konuşsam Yugolardan
pas alamıyorum. Eğer onlar ile takılsam bu sefer Yugolar benim
ile konuşmuyor." (Fanatik Gazetesi)
Bu laflardan sonra ben Efes yönetiminden cevap bekledim. Fakat
öyle bir cevap gelmedi. Zaten daha önce Ergin Ataman istifa
edince, işlerin ters gittiği çok bariz ortadaydı. Herkesin "çok
iyi" dediği Efes, işte o zaman Oktay Mahmudi'nin koçluğa
gelmesi ile ortaya çıktı. Bence bu, koç değişikliğinden meydana
gelen bir gaz idi. Zaten bakılırsa o döneme, Türk oyuncular
belki Scepanovic'i, belki Drobjnak'i keserim, diye iyi oyunlar
çıkarmaya başlamışlardı. Baktılar değişen herhangi birşey yok,
eskisi gibi kuzu kuzu benchte oturmaya devam ettiler.
Daha sonra Ülker finalinde Alper son topu kaybedince, menajerleri
Engin Özerhun tarafından "günah keçisi" ilan edildi.
İşte kaderin cilvesi böyle birşey olsa gerek. İlginçtir, sezon
boyunca en kritik anlarda hatalar yapan Scepanovic ile Mula'ya
kimse herhangi birşey diyemiyordu Efes Pilsen'de.
Şimdi Ülker'e bakalım:
Ülker,
koç transferinde aldığı riskin karşılığını gördü
Ülker
sezona herkesin beklediği gibi flaş transferler ile başlamadı.
Artık bütçeyi kısma gibi bir girişime gitmişlerdi. Bir önceki
sene Ülker, seneler boyu yaptığı en büyük hatadan dönmüş, Çetin
Yılmaz ve Ercüment Sunter gibi sıradan ve korkak hocalardan
sonra Murat Didin gibi çılgın fakat bir o kadar daha basketbol
delisi koçu getirerek risk almıştı. Bu riskin karşılığını da
gördüler.
Çetin Yılmaz ve Ercüment Sunter için niye kötü koç dedim?
Çetin Yılmaz kariyeri boyunca maçları kenardan heyecan ile izler,
çok zaman o heyecan ile mola almayı bile unuturdu. En büyük
kötülüğü ise gençlere yapardı. Sene başında "çok iş yapacağız
senle" deyip kadroya alır, daha sonra bir sene iki sene
boyunca benchte oturtup ardından da "işe yaramaz"
deyip yollardı. (Bu gençlerden biri de şu an 1 numara oynayan
Tutku Açık).
Diyeceksiniz, bu koç iki sene bu takımı şampiyon yaptı. Ben
de, artık yapsın, diyeceğim. İlk şampiyonluk, İbrahim'den başka
hiçbir silahı olmayan Fener'e karşı alındı. Türkiye'de son sezonunlarını
geçiren Pete Williams'in gene eski günleri bize yaşatması ile
kupayı almaları pek zor olmadı. Diğer şampiyonluk ise; Michael
Anderson denilen ve "tek kişilik fast break" diye
anılan bir oyuncunun üstün performansıyla, bir de Asım Pars'ın
hayatındaki en iyi oyunları çıkarması ile alınmıştı. Ayrıca
bu iki finalde de Harun'un yaptıklarını unutmamak lazım... Ama
Çetin Yılmaz yerine bir başkası da olsa o takımlar çok rahat
şampiyon olabilirdi.
Ercüment Sunter ise hayatı boyunca star nedir diye durup düşünmemiş,
basketbol felsefesi olarak "en iyi pivot 4 numara, en iyi
power forvet ise uzun 3 numaralardır" mantığı ile hareket
ederdi. Ama işin tersliğine bakın ki elinde Dan Godfread ve
Kevin Rankin gibi iki uzun vardı. Zaten onları oynatamadığı
gibi, çoğu zaman Harun'u kenara alıp dakkalarca orada unutmuştur.
Zaten Ülker ona ancak 6 ay dayanabilmiştir.
Neyse bu konuyu uzattım. Konumuza dönelim.
Ülker'e
şampiyonluğu getiren değişim
Transfer
olarak Ben Handlogten'la, onu savaşçılığı ile tamamlayan kısa
ama yürekli Lollis alındı ve "cuk" diye yerine oturdu.
İlk kez Ülker potaaltı bu kadar ucuz fakat o kadar da sorunsuz
olmuştu. Bir önceki senenin Avrupa sayı kralı Miljan Goljovic
ise bahsine gerek olmayan bir oyuncu. Harun ile Ülker'e, finali
düzgün bileği ile kritik dakikalarda attığı basketler ile getirdi
demek yanlış olmaz.
Diğer bir transfer, Ülker'e en büyük ihaneti yapacak olan Serkan
Erdoğan idi. Tüm planlar onun üzerine kurulu olmasına rağmen
adeta takımı sattı. Açıkcası Ülker için büyük bir hayal kırıklığı
idi.
Orhan Güler'in sakatlığından beri bekleneni bir türlü verememiş
olması, tüm yükü genç Tutku'nun üzerine yıkmıştı. Fakat henüz
onun da kendine güveni yoktu. İşler ters gitmeye başlamıştı.
Ama playofflarla birlikte bu çocuğa ne olduysa artık, savunmaların
sallamadığı bu çocuk öyle kritik ceza atışları yapıyordu ki,
Ülker'e kapılar açılıyordu. Telekom serisinin gelmesine neden
olan üçlüğü için "çok zaman hafızalardan silnmeyecek"
diye düşündüğüm bu çocuğa ilerde nasip olursa değineceğim.
Ülker'in en büyük kazancı, Orhan Özokur gibi, klübe para vermek
dışında karışmayan bir başkan ve klübü devrettiği Lütfü Arıboğan
gibi karizmatik ve işini çok iyi yapan bir genel menejeri olmasıdır.
Lütfü Arıboğan bu görevi aldığından beri Ülker'de ters giden,
kötü olan herşey düzeldi. Finali, şampiyonluğu getiren de işte
bu değişimdir.
Ayrıntı...
Son noktayı ise finalleri teğet geçecek bir şekilde koyacağım.
Finalin ilk maçı başladı ve Ülker pota altı da yatmaya başladı.
Ve ilk maçı Efes farklı aldı. Ama kimse bunu görmedi ya da görmek
istemedi. Ülker ligdeki iki maçı da devamlı önde götürmüştü.
İlkini 20 küsur farkla almış, ikinciyi 17 sayı farkla önde giderken
vermişti.
Daha sonra hak yerini buldu ve hem saha içi, hem de sahadışı
kusursuz organizasyonun başarısının sesleri duyulmaya başladı.
İkin, üç ve dördüncü maçlarda Harun devreye girdi, takım durduğu
an attı. Ömer savundu belki ama Avrupa'da bir eşi daha zor bulunacak
olan kişisel yeteneği Harun, post mevkileri ve diplerden yarattığı
kendine has şutları ile serinin onlara gelmesinde en büyük etken
oldu. (Bu seri boyunca tek dileğim, artık Harun'u birkaç sene
daha izleyebilmek gibi geldi bana... Sanırım Harun bırakınca
Türk basketbolunun biraz daha zevksiz olacağı gerçeği açık açık
görüldü...) Takım ise serinin tamamı boyunca geriye düşse bile
asla pes etmedi. Ve hakettiği şampiyonluğu aldı.
Efes'in ihtiyacı olan şeylerin, iyi bir coach, iyi bir lider
ve elinde daha iyisini yapan Türkler varken bu yabancıları tutmamak
olduğu görüldü. Seneye umarım daha çekişmeli bir lig izleriz...