|
batug.com’daki
yazıların çıktısını alıp serviste okuduğum
günlerden o yazıları yazma şansının verildiği
günlere gelmek benim için oldukça heyecan
verici. Tanışma faslını kısa tutup hemen yola
koyulmak istiyorum. Merhabalar herkese; ben 29
yaşında İstanbul’da yaşayan, basketbolu
oynamaktan çok takip etmeyi seven (polemik no:1;
basketbol yorumlamak için oynamış olmak şart
mı?), NBA organizasyonunu ile gelgitli bir
ilişkiye sahip olan ve an itibariyle Bucks
hakkında yazmak isteyen bir gönüllüyüm. Zamanla
kendim hakkında konuşma fırsatı bulurum, bugünün
anlam ve önemi, Bucks.
Milwaukee Bucks; kısa bir bakış:
Koçumuz Scott Skiles. Chicago’dan arkasında
ağlayan bırakmayarak bize geldi. Hoş, geldi
diyoruz ve kimmiş bu arkadaş diye kısa bir
tarama yapıyoruz. 1964’te doğmuş,
Michigan State
üniversite takımında top zıplatmış, all time
leading scorer olarak mezun olmuş, arada kokain
olsun, marihuana olsun bulundurmaktan
tutuklanmış, üstüne bir kez de alkollü araç
kullandığından 15 günlüğüne mahpus hayatı
yaşamış ve nihayet 1986’da Bucks tarafından
draft’ın ilk turunda 22. sırada seçilmiş.
Yetenekli ve beyaz skorer rolünü başlarda NBA’e
pek yansıtamamış, ne zaman ki 1989 yılı gelmiş,
Orlando tarafından
expansion draft ’ta seçilmiş,
o zaman altıncı adam olarak süre almaya başlamış
ve bir sene sonra da ilk beşe yerleşmiş. İşte o
sene, 30 Aralık 1990’da alameti farikasını
oluşturacak maçı oynamış, halen elinde
bulundurduğu bir maçta en fazla asist yapma
rekorunu -30 adet- bu maçta kırmış. Sene sonunda
da zaten MIP seçilmiş. Yazık ki MIP’lerde çokça
gördüğümüz bir durum olarak bu sezonu en iyi
sezonu olmuş, bir daha da 17,2 sayı, 8,4 asist
rakamlarına ulaşamamış.
1996’da omuz sakatlığı yaşayan yaralı bir kurt
olarak Yunanistan’ın PAOK takımına gitmiş.
Sakatlık dolayısıyla biraz oynamış, çokça
oynamamış, Fransız koçuyla darılmış, bu arada
memlekette bıraktığı çocuğunun velayetini almak
ile de uğraşıyormuş derken, “bırakın beni,
yırtın kontratımı, ne ben borçlu kalayım ne siz”
demiş; ancak Yunan başkandan farklı bir tepki
almış. Anında Fransız kovulmuş, bizim yaralı
kurda emanet edilmiş PAOK ve önemli sakatlıklara
rağmen lig üçüncü bitirilmiş.
Bu mini başarı hikâyesi Skiles’a Suns’ta sağlam
bir asistan koçluk koltuğu kazandırmış. 1999’da
da head coach’luğa getirilmiş. Demek ki eleman
patronlarına kendini sevdirmesini biliyor veya
gerçekten koçluk yetenekleri göz alıcı. İlk
sezonunda Suns’ı konferans yarı finaline
taşımış, ikinci yılında ise playoff ilk turunda
takımını elenmekten kurtaramamış. Üçüncü sezonda
51 maçın 25’ini kazanmışken istifa etmiş. 1,5
sene boyunca kimse kapısını çalmamış, ta ki
2003-04 sezonu başlarında Bulls yönetiminin “lan
Skiles diye bir herif vardı geçmişte, bir de ona
mı versek takımı, takım nasıl olsa genç daha
kötü ne olabilir?” diye düşünmesinin sonunda
Chicago yollarına düşene dek.
İlk sezon alınan sadece 19 galibiyet kovulmasına
neden olmamış, nitekim ikinci ve üçüncü
sezonunda sırasıyla 47 ve 41 galibiyet ile
playoff’ taşımış takımını, ilk turda elenmişler.
49 galibiyet ile girilen 2007 playoff’u son
şampiyon Heat’in süpürülmesiyle en büyük
başarısı olarak kayıtlarda duruyor, öncekji
sezon yapılan eklemelerin de gazıyla takım
Doğu’da şampiyonluk adayı olarak gösterilmesine
rağmen ilk 25 maçta dokuz galibiyet Bulls
yönetiminin yeter demesine ve Skiles’ın
kovulmasına yol açmış. Tabi oyuncularla yaşadığı
problemler de sonunu getiren faktörlerden
sayılabilir. Duyduklarımızın okuduklarımızın
yalancısıyız; takım sıkı disiplinden
şikayetçiymiş, daha rahat bırakılmak üzere kazan
kaldırmış.
Bucks dönemi ve Skiles’ın tarzı
Esasen disiplinden taviz vermeyen Kel Mahmut
tadında hocalığın da bazı avantajları var. En
azından tarzını ortaya koyuyorsun ve takıma
askeri düzen getirmek isteyen yöneticilerin de
aklına ilk gelenlerden biri oluyorsun. Skiles
uzun süre işsiz kalmadı, geçen sezonun sonlarına
doğru, 21 Nisan 2008’de takımımızın
direksiyonunu devraldı. Dikkat ederseniz bazı
tarihleri özellikle yazıyorum, ilerleyen
günlerde bunun nedenini açıklayacağım. “Nasıl
bilirsiniz Skiles’ı?” diye soranlara cevabımız
şöyle olabilir, psikanalist değiliz ancak
geçmişte yaşadığı travmalar kendisine kurallara
uymanın ve akabinde katı disiplinin takım olmada
şart olduğunu öğretmiş olabilir. Bir yere kadar
doğru olan bu tez, söz konusu NBA ve egosu
şişkin yıldızlar olunca o söz konusu yerden
sonra esnemek durumunda kalabiliyor.
Bucks organizasyonu olarak eksiğimiz disiplin
miydi? Geçen sezon yaşanan trajedi takım daha
sıkı idman yapsa veya tuvalette sigara içmez ise
yaşanmaz mıydı? Tartışılır. Diğer tipik bir
özellik olarak Skiles savunmayı önde tutan bir
koç. Geldiğinde beri de ağzından düşürmediği bir
konu bu. Geçen sezonun en rezil savunmasını adam
edeceğim diye hırs yapmış kendileri. Bir nebze
başarılı da olmuş: Rakibe attırılan sayı ort.da
97,2 ile 14., şut yüzdesinde 0,447 ile 10.,
üçlük yüzdesinde 0,335 ile 8., asist ort.da
20,43 ile 15.yiz. Amcamın hedefi daha da
yukarılar. Ancak her istatistiğin diğer bir yüzü
de vardır ve bizim diğer rakamlarımız o kadar da
iyi değil. Ayrıca apaçık görünen bir durum var
ki blok tehdidimiz neredeyse hiç yok ve
ribaundlarda zayıfız. Demek ki bireysel savunma
yetenekleri çok olan bir takım değiliz,
konsantre olmamız gereken takım savunması.
Mevcut durum
Yazıyı yazdığım gün itibariyle 14-16 ile
Merkez’de üçüncü doğuda sekizinciyiz. 18
deplasmandan altı galibiyet çıkarmışız. Evimizde
Raptors, Cavs, Celtics, Suns’a yenilmişiz.
Yıldızımız Michael Redd 14 maç kaçırmasına sebep
olan sakatlığının ardından yeni yeni ritmini
buldu. Son maçta eksik Jazz’a karşı 27 sayı attı
ama dokuzda bir üçlük salladı ve gireni, takımın
tek üçlüğüydü. Takımın genel görüntüsü playoff’u
sonuna kadar kovalayacağı yönünde. Ancak esas
amaç yeni sisteme alışma olmalı. Ha bu sistem
takıma en uygun sistem mi, aşağıda fikrimi beyan
edeceğim ama koçumuz bu sistemden vazgeçeceğini
sanmıyorum.
Neyse biraz da kadromuzdan bahsedelim. Oyun
kuruculardan başlarsak, takımın direksiyonu Luke
Ridnour’un elinde, asist yapar, topunu sürer,
içeri girer, arada bırakır göz yaşını, üçlük
atar ama öyle çok değil. Devamlılık derdi var
ama takımcı ve şu zamanda takıma oynayan adam
bulmak kolay iş değil, böyle de kabulümüzdür.
Takımdaki ilk senesi ama biraz top kaybını
(2,18) azaltsa fena olmaz. Yedeği Ramon
Sessions, geçen sezonun sonlarında patlamasını
yaptı ama bu sezon biraz düşüşte. Aslında
beklentilere göre düşüşte desek daha doğru olur,
geçen seneki 17 (yedisi ilk beş) maçta 7,5 asist
ortalaması bu sene 29 (dördü ilk beş) maçta
4,8’e düştü. Ha dersiniz yazın yerine adam
alırsan böyle olur, o da doğru, ancak kendisi
çaylaklığı henüz bitirdi ve bence bir NBA
takımının birinci oyun kurucusu olması için
erken. Yine de bu çocuğun gelişeceğini
öngörüyorum, geleceğimizin temel taşlarından
olacak inşallah. Bir de Tyronn Lue var ama o
biraz aldığı dakikalardan rahatsız. Çok bir şey
yaptığı da yok, kalsa sevinmem, gitse üzülmem
ama gidecek büyük ihtimal.
Skorer guardlarımıza baktığımızda birinci
tercihimiz franchise oyuncumuz aynı zamanda,
Michael Redd. Seneye sakat başladı, ancak forma
girdi ama halen şut yüzdesi düşük, hele üçlük
yüzdesi (0,337) yakışmıyor kendisine. Bulur
kendisini şüphem yok, biraz hırs biraz liderlik
arzusu onu kendine getirir. Yedeği Charlie Bell
dört senedir takımımızda, en kısır istatistikli
sezonunu oynuyor, kalibresinin altında şut
atıyor. Bu aslında genel bir problemimiz.
Bunların dışında zamanında Heat şampiyon olurken
çok işe yarayan, bu sayede Cavs’e zıplayan ama
hayal kırıklığı yaratan şutör parçası Damon
Jones var elimizde ama bu adama daha baştan
gıcık oldum. Detaylarını araştırıyorum, haklı
tarafları olabilir, bu veteran üçlükçü şehrimize
gelmek istememiş, takıma katılmamış falan anca
ben bu yazıyı yazarken oynanan Pistons maçından
önce açıklandı takıma katıldığı. O maçta da
oynamadı zaten. Bu saatten sonra takıma katkısı
ne olur, pek umudum yok, şunu söyleyebilirim,
kendi kaybeder.
Forvetlere gelirsek, flaş transferimizden, yani
Richard Jefferson’dan başlayalım. Onu bunu
gönderdik, bildiğiniz gerçekler, bu skorer
beyefendiyi aldık. Biraz yavaş başladı ama
katkısı artacaktır eminim de; işin savunma
boyutu beni düşündürüyor. Koç savunma delisi
ancak takımın yarısına geldik halen savunmacı
bir aslan yok ortada. Demek koç-takım kurgusu
çatışması var hafiften, dur diğer iki pozisyon
işleri değiştirir diye düşünmeyin, ben
inceledim, kötü haberi söyleyeyim, sabır ve emek
gerekiyor. Öndeki üçlümüzü incelediğimizde
koşturmalı bir şeyler oynarız gibi geliyor, ya
da şuta dayalı bir oyun ama koçumuz biraz
farklı. Daha sağlamcı bir adam kendisi ve takımı
da kendisine benzetmek istiyor. Kötümser
değilimdir asla; ama bu sene playoff göremezsek
birinden biri değişecek gibi, bu durumda ilk
akla gelen de maliyeti de göz önünde
bulundurularak koç. Neyse kadro incelemesine
devam, üç numarayı yedekleyen bir çaylak,
All-star slam dunk yarışmasının adaylarından
biri; Joe Alexander. Özetlerde kendisini görme
şansını buldum, bir beyaza göre iyi zıplıyor,
sonu prototipleriyle benzemez umarım.
Arka alan da ak kaşık değil
Power forvet pozisyonunda ise ilk beşe yerleşmiş
bir çaylağımız var; Luc Mbah a Moute. Bu
delikanlının ismini her seferinde yazmamı
beklemezsiniz sanrım bundan böyle kendisine
kısaca Mbah diyeceğim. Mbah boyu posu (6’8” -
2,03m) pozisyonuna göre biraz kısa, kilosu
(104,3kg) fazla gibi bir arkadaş. Mbah, C-Will
kısa adlı kendisinden iki yaş büyük bir abisini
yerinden ederek ilk beşe yerleşti. İyi mi yaptı?
Ben gençleri tutarım, fırsat verilsin derim her
daim ama bu C-Will denen saçı kaşı olmayan,
hayret ve acıma kontenjanından sempatik,
enteresan karakter takımımıza geldiğinde
beklenti yüksekti, ne de olsa zamanında draftın
tepelerinden kaptığımız T.J.Ford’u vermiştik
karşılığında; ha patladı ha patlayacak denen iki
sezonun ardından, balonunun söndüğünü kabul eder
gibi bench’e çekmek ne derece doğru? Tek korkum
Mbah’ın da şişirilmeye başlayan bir balon
olmasıdır. Oysa ihtiyacımız bowling topu
sertliği. Başka ne var menüde diye baktığımızda
Croshere ismini görüyoruz ve hafiften içinde
çiftlik geçen bir çocuk şarkısı geliyor
aklımıza. Oynasın, o da oynasın. Tüm takım
oyuncularının kontratlarını ayrı ayrı incelemek
şart oldu, kötü kokular geliyor burnuma.
Pivotları severim. Takımın kalbi gibidirler
benim için. Bizim kalbimiz Avustralyalı, giderek
fos bir top pick olmaya yaklaşan, ona buna laf
atmayı seven, oyun içi pisliklerden kaçınmayan,
gelişti gelişecek denen, sertmiş gibi yapan ama
özünde bir patlıcan içi kadar sert olabilen,
atsan atılmaz satsan satılmaz biri, soyadı da
çirkin; Andrew Bogut. Biraz Hırvatlık da var
kendisinde sanırım. Yeni Longley desen değil,
belki Zan Tabak daha yakın bir benzetme olur.
Deron Williams, Chris Paul şanslarını geri tepip
kendisini seçmemiz onun suçu değil belki ama
gelişim için biraz daha çaba görmeyi de hak
ediyoruz. Bulsak daha blokçu ve ribaund sever
bir uzuna değiştirilmesi gerek bence. Yedekleri,
kontratımı alır yatarım Gadzuric, umudum çok
sonuç yok Francisco Elson. Uzunda sıkıntılarımız
var. Tüm bu sıkıntılar yetmezmiş gibi Malik
Allen adında gereksiz bir adam daha var kadroda
ki kendisi hakkında ne yazsam boş. Belki
muhtemel takaslarda boşlukları doldurur.
Özetle kadromuz bence doğuda playoff’a yeter,
yetmeli. Koçumuz uzun vadede takımı
sinirlendirebilir ama kısa vadede iki sezon üst
üste postseason yazısı yazdırsa bana yeter, bu
arada gençlerimiz gelişir, alırız adam gibi bir
koç, gereksiz kontratlı adamlardan da kurtulur
ve başarıya aç bir süper yıldızı takıma katarız,
o zaman Bradley Center hak ettiği Bucks takımını
izlemeye başlar. Kısmetimizde varsa bir sonraki
yazıda neden bunu hak ettiğine değiniriz.
Herkese güzel bir yıl dilerim.
Not: Bu yazıya başlarken oynanmamış Pistons
maçını kaybettik. Olur deyip geçmeyelim. Kel koç
son 15 dakikayı yedek kadro ile oynamış. Fark 20
bile değilmiş bunu yaparken. Nasıl iş anlamadım.
Bir de açıklama yapmış: “fark açıldığı için
değil, parkedeki kadronun maçı alacağına
inandığım için sokmadım ilk beşi” diye. Ne
diyeceğimi bilemiyorum. Yine de doğuda
sekizinciyiz halen, önümüz deplasman, ne kadar
sürer bu durum, jesus knows. Hayır o değil
güzelim seriyi bozduk ona yanarım (öyle demeyin
üç maç üst üste bizim için güzel bir seri).
fotolar:
yahoo sports
|