|
Değer Pamuk, yedi-sekiz
yıl kadar önce bir
Beşiktaş taraftar sitesi
aracılığıyla tanıma
şansına eriştiğim bir
büyüğüm, abim. O sitede
sporun birçok dalı
üzerine yazdığı enfes
yazılardan bir
tanesinden sıkı bir NBA
takipçisi ve koyu bir
Lakers taraftarı
olduğunu öğrenmiştim.
Herkesin Beşiktaşlı
olduğu bir ortamda,
basketbol sevgimiz ve en
az Beşiktaş kadar
tutkuyla desteklediğimiz
diğer takımımız bizim
ayrı bir bağ kurmamızı
sağlamıştı. Henüz
birlikte bir Lakers maçı
izlemek nasip olmadı
(belki Ekim ayında,
Barcelona’da?) ama son
iki yılda gazımız
kaçırılana dek Beşiktaş
basketbol takımının
birçok önemli maçını
tribünde beraber
izlemiştik. Tuttuğu
takımın önemli bir
maçını izlerken nasıl
konsantre olduğunu,
nasıl ufak totemler
uyguladığını, her
pozisyonu bir koç gibi
nasıl yaşadığını ve
düşüncelerini
yanındakiyle
paylaştığını iyi
bilirim. Bu bakımdan
bende de bir
sakinleştirici etkisi
yaratır, farkında
olmadan benim
elektriğimi alır.
Lakers’a bana yaşattığı
onca heyecandan,
güzellikten önce Değer
Abi’yle tanışmama belki
de vesile olduğu için
ayrı bir teşekkür
borçluyum.
Ne var ki, zamanın
meşhur Nah Beat LA mail
listesinin üyelerinin
iyi hatırlayacakları
Değer Abi, 2004’te
Shaq’ın ayrılması ve
takımın dağılması
sonrası Lakers’la
arasına mesafe koymuştu.
Oyuncuları Lakers’ın
önüne koyduğu yoktu,
kaldı ki taraftarlığı
Shaq’ın Lakers formasını
giymesinden çok
öncelere, 80’li yıllara
dayanıyordu. Ama o
süreçte Lakers’ın
tutumunu beğenmemiş ve
soğumuştu. Ben kendisine
katılmıyor, Lakers
organizasyonunun bir
kabahati olmadığını
düşünüyordum. Kendisi
sonraki dönemde Shaq’ın
bir şampiyonluk
kazanmasını istedi, Shaq
o şampiyonluğu kazandı
ve sahneden çekildi,
Lakers bir kez daha
sahne aldı… Bu arada
sohbetlerimizde sözü “Ne
dersin, bu Bynum büyük
oyuncu olur mu?”, “Ne
dersin, Gasol’le
şampiyonluk gelir mi?”,
“Artest tutar mı?”
gibisinden sorularla
Lakers’a getirirdi ama
eski hevesini
taşımadığını
hissedebiliyordum.
Ama o heyecan da geri
gelebiliyormuş meğerse.
Yedinci maçı evde tek
başıma ama ikinci
yarının büyük bölümünü
Değer Abi’yle birlikte
izledim. Son yaklaşık 20
dakikalık oyun süresinde
birbirimize karşılıklı
yedişer mesaj atmışız.
Maç devam ederken su
bile içmediğimi ve
sadece molalarda mesaj
yazıp okuyabildiğimi
düşünürsek, hemen hemen
bütün molaları kullanmış
olmalıyız. Değer Abi
yanımda oturmuyor, daha
doğrusu kendi ifadesiyle
bütün son çeyreği
yanımda ayakta
izlemiyordu ama o
telefon mesajlarından
yine maça
‘kilitlendiğini’, her
ribaunda, her savunma
rotasyonuna, her top
çalma hamlesine benim
gibi tepki verdiğini
anlayabiliyordum. Maç
biter bitmez de
telefonda ilk konuştuğum
kişi o oldu. (Maç bitimi
demişken, annemin sese
uyanıp salona geldikten
sonra, ben telefonda
olduğum için ilk anda
benimle konuşamayıp,
televizyonda bizim
çocukları hoplaya
zıplaya sevinirken
görünce birden coşması
hayatımın boyunca
gözümün önünden
gitmeyecek bir andı.
Akşam maçın tekrarını
izlerken kaçan faul
atışlarında “aman be!”
diye heyecanlanması
gibi…) “Biliyorsun”
dedi, “ben 2004’ten
sonra eskisi gibi
izlemiyordum. Bu maçın
son çeyreğinde
oturmadım, hep
ayaktaydım.”
2003 yılında Dallas’ı
son çeyrekte 30 sayı
farkı kapatarak
yendiğimiz maçta bağırıp
evdekileri uyandırmamak
için avuçlarını
sıkmaktan neredeyse
kanatacağını söyleyen
Değer Pamuk’u geri
döndüren Celtics’le
yedinci maç oynamanın
heyecanıydı. Benim her
zamankinden fazla
sevinmemi sağlayan da
rakibin Celtics
olmasıydı. 80’li
yıllardaki rekabeti
canlı takip edemedik,
kaçırdık. Sadece üç
yaşındaydım ve tamamen
bilinçsiz olarak Salı
Pazarı’nda üzerinde
Lakers logosu bulunan
ama mavi ve gri renkli,
hatırlamasam da belki
Lakers’ı tutmama
bilinçaltı vasıtasıyla
ve ufak da olsa etki
eden tişörtü almama bile
birkaç yıl vardı Lakers
ve Celtics 80’lerde son
kez bir final serisinde
karşı karşıya
geldiklerinde.
2008’deyse Celtics’e
karşı da olsa yenilgi, o
24 sayıdan giden
dördüncü maç haricinde o
kadar da acıtmamıştı,
hatta son maçtaki fark
bile. Çünkü zaten damdan
düşer gibi oraya gelmiş,
sezon öncesi
beklentilerimizin çok
üzerine çıkmıştık. Ama
bu defa öyle değildi.
Celtics’e 2008’den sonra
bir kez daha kaybetmek
herhangi bir yenilgiden
çok daha fazlası
olacaktı. Lakers için,
Phil Jackson için, Kobe
için, Artest için, Gasol
için, taraftarlar için…
Geçen yıl Orlando serisi
esnasında ağır bir grip
geçirmiştim, maçları
zaman zaman 40 dereceye
yaklaşan ateşle
izliyordum, hatta
şampiyonluğu
kazandığımız beşinci
maça denk gelen Lakers
buluşmasında da bu
yüzden ölü gibiydim.
Sanırım benzer bir
hastalıkla bu seriyi, en
azından yedinci maçı
çıkaramazdım.
Yedi yıl sonra gelen
2009 şampiyonluğu da çok
kıymetliydi tabii ama bu
başkaydı. Play-off’a
girilirken hemen hiç
ümit vermeyen bir takım,
kendisi gibi play-off’ta
ayağa kalkan ezelini
rakibini yenerek
şampiyon oluyor ve iki
yıl önceki hesabı
kapatıyor. Üstelik
yedinci maçta, ikinci
yarıda 13 sayı geriye
düştükten sonra… Bundan
daha dramatik bir
senaryo olabilir mi?
Dünyanın En İyisi
Bu unutulmaz
şampiyonluğu
hatırladıkça benim
aklıma hep ilk olarak
Pau Gasol gelecek. Evet,
bence de serinin MVP’si
Kobe’ydi ve tabii play-off’ların
en iyi oyuncusu da.
Evet, üçüncü maçı alan
adam hem savunması hem
hücumuyla Derek
Fisher’dır. Ve evet,
Gasol beşinci maçta
ortada yoktu. Ama benim
için bu sezonun bir
numaralı hikayesidir.
Şubat 2008’in ilk
günlerinde Lakers
formasını giydiğinde
ligin en iyi pota altı
oyuncularından biriydi
ve All-Star olmuştu ama
herhangi bir NBA
takipçisine “En iyi beş
uzunu say” denildiğinde
çoğu kişinin listesinde
yer alamazdı. Onu bir
Lakers oyuncusu olarak
daha sık izledikçe en
çok dikkatimi çeken, bir
uzundan beklenecek her
şeyi yapabilecek
olmasına rağmen
yeterince denememesi,
kendine yetenekleri
ölçüsünde
güvenmemesiydi. Ve 2008
Finali’nin en çok
eleştirilen adamlarından
biri oldu. Söylediğine
göre hemen o seriden
sonra ağırlık
çalışmalarını arttırdı.
Sahada giderek daha çok
‘dövüşen’ bir adama
dönüştü. Geçen yılki
final serisinde Bynum
maç başına 19 dakika
sahada kalabilirken,
ortalama 42 dakika
oynayan Gasol çoğunlukla
pivot oynayıp Dwight
Howard’la boğuştu. Ama
Howard yine 42 dakikada
15.4 sayı, %49 şut ve 4
top kaybıyla beklentiler
ölçüsünde vasat bir
hücum grafiği
gösterebilirken, Gasol
%60 şutla 18.6 sayı
ortalaması yakalayıp maç
başına sadece 1 top
kaybı yaparak,
birçoklarının ligin en
iyi pivotu olarak kabul
ettiği Howard’ı 2008
Pekin’den sonra bir kez
daha final sahnesinde
alt etmeyi başardı.
Yine de bu sezon
hakkındaki soru
işaretleri devam etti.
All-Star olması ve yılın
en iyi üçüncü beşine
seçilmesi bile
bazılarınca doğru
bulunmadı, oysa bence
normal sezonda, Kobe’nin
de önünde Lakers’ın en
iyi performans gösteren
oyuncusuydu. Celtics
serisinden önce 2008’in
yargıları raflardan
indirildi, ilk iki maçla
onları savar gibi oldu
ama özellikle beşinci
maçtan sonra bir kez
daha hedefteki adamdı.
Cevabı: Altıncı maçta 17
sayı, 13 ribaund, 9
asist, 3 blok; yedinci
maçta 19 sayı, 18
ribaund, 4 asist, 2
blok.
Sezonun başlarında Kaan
Abi “Gasol şu an ligin
en iyi uzunu olabilir”
dediğinde açıkçası biraz
şüpheyle yaklaşıyor,
Howard’ın değil ama
Duncan’ın halen onun
önünde olabileceğini
düşünüyordum. Ancak
sezon içerisinde ve play-off’ta
Duncan’ın oyununun artık
Gasol’ünkinin biraz
gerisinde kaldığını
gördüm. Garnett keza
düşüşte ve final
serisinde Gasol ona net
bir üstünlük sağladı.
Stoudemire, Bosh, Boozer
olmayan savunma
yönleriyle zaten böyle
bir kıyasa giremezler
bile. Yao maalesef
müzmin sakat. Nowitzki
belki daha iyi bir
oyuncu olabilir fakat
tam bir pota altı
oyuncusu değil.
Howard ise halen
çoğunluğun bir numarası
ama sadece bir sezon
için Gasol’le ikisi
arasında bir seçim
yapmam istense, yani
yaşları göz önünde
bulundurmam gerekmese
bir saniye düşünmeden
Gasol’ü seçerim. Howard
daha iyi bir savunmacı,
buna karşılık Pau’nun da
hücum yönü çok daha iyi.
Sayı ortalamaları
birbirine yakınsa da bu
yanıltıcı çünkü Howard
tamamen kendisinin pota
altındaki etkinliğini
optimize etmeyi, ona
mümkün olduğunca pota
yakınında açık alan
oluşturmayı amaçlayan
bir sistemde oynuyor.
Belki çok fazla top
kullanamıyor ama bunda
takım arkadaşlarının
bazı yetersizlikleri
kadar onun sadece potaya
çok yakın, elverişli
pozisyonlarda top
aldığında etkili
olabilmesinin de payı
var. Kaldı ki Gasol de
gerçek bir oyun
kurucuyla birlikte
oynamıyor Lakers’ta.
Pau bu takıma geldikten
sonra haliyle onu daha
yakından takip edip daha
iyi tanıdım. Lakers
taraftarı olmayanların
genelde uyuz oldukları
bir oyuncudur ama takip
ettikçe saha dışında ne
denli alçakgönüllü,
nazik ve kafası çalışan
birisi olduğunu, bütün
üstün başarılarına ve
yeteneklerine rağmen
nasıl normal bir insan
gibi davrandığını,
hiçbir poza, tribe
girmediğini gözlemledim.
Böylece kendisine olan
sevgim giderek büyüdü.
2009-2010’u Celtics’e
karşı gelen
şampiyonluğun yanı sıra,
bu adamın tüm şüpheleri
dağıttığı, takımının
sırtı duvara dayalıyken
son iki maçta sahanın en
iyilerinden biri olarak
noktaladığı ve benim
gözümde ligin,
dolayısıyla da dünyanın
en iyi uzununa dönüştüğü
sezon olarak
hatırlayacağım.
“The
Last Stand”
Sezonun bitiminin hemen
ardından Lakers
gündeminin bir numaralı
konusu Phil Jackson’ın
kalıp kalmayacağı oldu.
Sezon sonu basın
toplantısında Jackson
“Emeklilik kararına
yakın olduğunu”
söylemişti ve bu tip
açıklamalarda kesin
kararına yönelik
ipuçları verdiğinden
şahsen artık
dönmeyeceğini
düşünüyordum. Yaklaşık
bir hafta sonra “George
Karl gibi takımı sezon
ortasında bırakmak
zorunda kalmaktan
korktuğunu, bu yüzden bu
sezon da sağlık sorunu
yaşamadan çalışabileceği
konusunda doktorlarının
kendisini temin etmesini
beklediğini” söyledi ve
bu açıklamasından iki
gün sonra da son bir
sezon için dönme
kararını açıkladı.
Jackson’ın kalıyor
olması elbette
sevindirici ama bazı
gelişmeler biraz daha
güzelleştirdi bu haberi.
Uzun süredir Jackson’ın
ayrılması durumunda
Lakers’ın Byron Scott’ı
koçluğa getireceği
konuşuluyordu. Scott,
malum, “camianın
çocuğu”. Ancak koçluk
kariyeri, her ne kadar
Nets’le iki kez final
oynamış ve Hornets’la da
2007-08’de çok başarılı
bir sezon geçirmiş olsa
da bence soru işareti.
Her iki takımından da
pek güzel ayrılmadı.
Ayrıca Hornets’ta
elindeki hızlı tempoya
uygun malzemeye rağmen
inatla çok iyi sonuç
vermeyen yavaş tempo
basketbolu oynatmasını
epey yadırgamıştım.
Dahası, bu iki takımda
da dönemin en iyi oyun
kurucuları olan ve NBA
tarihinde de önemli
yerlere oturmuş/oturacak
Jason Kidd ve Chris
Paul’a sahipti. Bu
takımın o ayarda bir
oyun kurucusu yoktu ve
yakın zamanda da
olmayacaktı. Scott,
belki Jackson’ın
döneceği haberini
‘içeriden’ alarak
Lakers’ı beklemekten
vazgeçti ve LeBron’un
kalma ihtimali için
şansını denemeye karar
verip Cleveland’la
anlaştı. Böylece seneye
Jackson son noktayı
koyduğunda da
radarımızda olmayacak,
sezon ortasında ya da
sonunda kovulmadığı
müddetçe, ki öyle bir
durumda da Lakers bu kez
onu düşünmeyecektir.
Diğer taraftan,
Scott’tan önce
Cleveland’la görüşen ve
anlaşma noktasına gelen
Brian Shaw da takımda
kalmış oldu. Sezon
sonunda o mu tercih
edilir bilmiyorum ama
Jackson’ın son yılı
olduğunu bilerek
kendisini bir sezon daha
hazırlaması faydalı
olacaktır. Zenmaster
sadece bir yıl daha
koçluk yapacak ama şu
anki Lakers kadrosu
birkaç yıl daha
şampiyonluğa
oynayabilecek durumda.
Böyle bir noktada
yepyeni bir koçun
gelmesindense,
Jackson’ın yanında
yetişen ve oyuncuları
tanıyan, olup biteni
bilen Shaw’ın görevi
devralması daha iyi
olacaktır, eğer Shaw
basiretsiz, takıma hiç
hakim olamayan bir
profil çizmezse.
Jackson’ın son bir sezon
için dönmesinde sağlık
durumunun elvermesi
kadar, takımın üst üste
üçüncü bir şampiyonluk
için oldukça avantajlı
konumda olmasının da
payı var elbette.
Mutlaka bunu iyice
değerlendirmiş ve
dördüncü bir three-peat’le
kariyerine muazzam bir
nokta koyma ihtimalinin
başarısızlıkla veda etme
ihtimalinden daha fazla
olduğuna inanmıştır. Ve
şu anki görüntü öyle.
Her şeyden önce Lakers
epey sorunlu bir sezonu
bir şekilde şampiyon
olarak kapatmayı
başardı. Sezonun büyük
bölümünde Fisher bitik
vaziyetteydi, Kobe tam
play-off’a girerken
dizindeki ve
parmağındaki
sakatlıkların etkisiyle
kariyerinin belki en
kötü dönemini
geçiriyordu, Artest
ritmini tamamen
yitirmişti, Bynum yine
play-off dönemine
girerken sakatlandı,
bench’in üretimi çok
yetersizdi, normal sezon
boyunca deplasmanda
hemen hiçbir önemli maç
kazanılamadı, falan
filan… Ama hepsinin
üstesinden gelindi ve
son iki ay çoğunlukla
başka bir Lakers
izledik. Eksiklerin
takviye edildiği ve
–inşallah- sakatlıkların
olmadığı bir sezonda,
kadroda Fisher dışında
geçen bir seneden
olumsuz etkilenecek
noktada bir oyuncu da
bulunmadığına göre (Kobe
henüz orada değil) bir
kere takımın daha iyi
olması gayet muhtemel.
Nihayet Bir Oyun Kurucu
Açıkları kapatma
konusunda ilk hamle
Steve Blake transferiyle
geldi. Blake ismi çoğu
Lakers taraftarınca
birkaç yıldır
dillendiriliyordu ve
transfer görüşmeleri
başlamadan da Los
Angeles medyasında
peşine düşülecek
oyuncular arasında yer
almıştı zaten. Ligin en
iyi point guard’larından
biri değil belki ama
akıllı, dengeli, iyi
pasör, ceza şutlarını
yüksek yüzdeyle sokan,
yavaşlasa da savunmada
halen kötü düzeyde
olmayan bir oyuncu.
Lakers’ın ihtiyaçlarını
karşılamak için yeterli
bunlar. Çok sade ve
basit geliyor kulağa
Blake’in özellikleri ama
örneğin Farmar dört
yılda bir türlü
kendisinden ne
beklendiğini idrak
edemedi ve bu
ihtiyaçları gideremedi.
Buna bağlı olarak da,
artık 35 yaşına gelen
Fisher’ın dakikaları bir
türlü azaltılamadı.
Blake’le bu sezon
nihayet Fisher’ın
dakikaları 20 civarına
çekilebilecek; tabii
takımda kalırsa.
Diyeceksiniz ki, o kadar
salladın adama ama
Fisher geçen seneden
sonra bu sene de
kahraman oldu. Evet ama
bir serinleyelim.
Öncelikle bir hatırlatma
yapmakta fayda var çünkü
görüyorum ki tamamen
unutulmuş; geçen sene
Fisher sadece final
serisinde iyi oynadı,
öncesinde çok kötüydü.
Evet, final serisinde
kritik katkıları oldu
ama onun yarattığı
dezavantaj yüzünden
konferans finalinde
Denver’a elenebilirdik
de, bunu hemen herkes
gözardı etmiş durumda.
Bu sene başından sonuna
çok daha istikrarlı ve
başarılı bir play-off
geçirdi, kabul. Ama
Lakers’ın çok da uzak
olmayan tarihinde, ders
niteliğinde çok benzer
bir grafik görebiliriz:
2001-02 normal sezonunda
Robert Horry maç başına
26 dakikada %40 şut, 6.8
sayı, 5.9 ribaund, 2.9
asist ve 0.9 top
çalmayla en fazla vasat
diyebileceğimiz bir
performans göstermişti.
Play-off’taysa maç başı
süresi 37 dakikaya,
istatistikleri de %45
şut, 9.3 sayı, 8.1
ribaund, 3.2 asist, 1.7
top çalmaya yükseldi ve
hepsinden önemlisi
Sacramento serisinin o
meşhur dördüncü maçının
kahramanı oldu hem son
saniyedeki şutu hem de
maç boyu oyunuyla.
Lakers o sezon three-peat’i
tamamladı ve yazın genel
menajerlikteki henüz
üçüncü yılını yaşayan
Mitch Kupchak, Phil
Jackson ve Jerry Buss
takıma takviye yapmak
gerekmediğine inandılar.
Bir sonraki sezon Horry
normal sezonu yine
önceki yıla benzer bir
grafikle, %39 şut, 6.5
sayı ve 6.4 ribaundla
geçirdi. Maç başına
süresiyse 26’dan 29’a
çıkmıştı. Play-off’ta ne
mi oldu? 5.1 sayı ve
sadece %31 şut
isabetiyle oynayabildi.
Minnesota ve San Antonio
serilerindeki 12 maçta
kullandığı 38 üçlüğün
sadece iki tanesini
sokabildi. Lakers,
ikinci turda San Antonio
karşısında kendi
sahasında fark yiyerek
altıncı maçta elendi.
Bana Fisher 2002’deki
Horry’yle çok benzer bir
noktada gibi geliyor,
öyle hissediyorum. Bu
play-off’a kadar son bir
buçuk yıldır Orlando
final serisi haricinde
berbat oynadığı
ortadaydı ve bir sezon
daha sadece ona
güvenerek yola çıkmak
şansımızı fazla zorlamak
olurdu. Ama anlaşılan
Kupchak, Jackson ve Buss
yedi yıl öncesini
unutmamışlar ki, gayet
makul bir fiyata (4 yıl
için 16 milyon dolar)
çok doğru bir transferle
takımın en önemli
zayıflığını giderme
konusunda ciddi bir adım
attılar. Sıra Fisher’ı
bağlamakta. Şu ana dek
gelen haberler, play-off’un
gazıyla olsa gerek
yıllığı 5 milyonluk ve
birkaç yıllık bir
kontrat isteyen Fisher’a
Lakers’ın tek yıllık ve
2.5 milyon dolarlık bir
kontrat önerdiği
yönünde. Fisher’ın 5
milyon isteği fazla ama
doğrusu Lakers’ın bir
yıllık kontrat yapma
önerisi de çok hoş
olmamış. Malum, 2011’de
oyuncularla takım
sahiplerinin
anlaşamaması sonucu
lokavt ihtimali var.
Oyuncular Birliği’nin
başkanı olan Fisher
konuyla ilgili başlıca
isimlerden biri ve bir
sonraki sezon ligin
oynanmama ihtimali ciddi
düzeydeyken haliyle tek
yıllık kontrata
yanaşmıyor.
Fisher’ı çok eleştiren
birisi olup, gitmesi
halinde takımın saha
içinde onu çok
aramayacağını düşünmekle
birlikte kabul etmeliyim
ki en azından iki yıllık
bir kontrat teklifini
hak eden bir emeği
vardır bu takım için,
hele lokavt tehlikesi
söz konusuyken. Evet,
rasyonel bakarsak,
Pekovic’i aldıktan sonra
Milicic’e yeni bir 20
milyon bağlayıp sonra da
hala gidip David Lee’yle
görüşen ya da Amir
Johnson’a 34 milyon
dolar veren sivriler
dahil tüm NBA’de
Fisher’a yıllığı 3
milyon dolarlık kontrat
veren bir takım çıkması
bile zor; hele
şampiyonluk adayı
takımlardan biri hiç
vermez. Fisher da bu
saatten sonra attan inip
sabah 7 metrobüsüne
biner gibi, Lakers’tan,
ne bileyim, Charlotte’a,
Philadelphia’ya falan
gitmek istemeyecektir.
Ama Fisher kariyerinin
sonunda da olsa,
yukarıda bahsettiğim
gibi muhtemelen son
barutunu atmış da olsa
herhangi bir oyuncu
değildir Lakers için.
Ariza’nın menajeriyle
pazarlık yaparken diğer
takımların vereceği
maksimum miktarın
üzerine çıkmamak
doğrudur ama söz konusu
Fisher’ken aynı şeyi
yapmak o kadar da doğru
değil. Kobe de sezon
içerisinde imzaladığı üç
yıl için yaklaşık 90
milyon dolarlık yeni
kontratını başka hiçbir
takımdan alamazdı
kurallara göre ama ona
bu para verildi ve
doğrusu yapıldı. Kobe ve
Fish’in oyunculuk
seviyeleri elbette
birbirinden çok uzak ama
bahsedilen para da 90
milyon dolar değil
zaten. Fisher’a yıllığı
Blake’inki gibi 4 milyon
dolardan iki yıllık bir
sözleşme vermek Lakers’a
büyük darbe vurmaz.
Umuyorum Lakers da bu
miktarda buluşmak için
başlangıç teklifini
düşük tutmuştur ve yine
hem umuyorum hem de
tahmin ediyorum ki bir
hafta içerisinde
anlaşmaya varılır.
Dediğim gibi, Fisher
giderse önemli güç kaybı
yaşayacağımızı
düşünmüyorum kesinlikle.
Sene içerisinde
kendisine tahammül
edememe noktasına
geldiğimi de itiraf
ediyorum. Ama Fisher
kalsa her şey çok daha
güzel olur.
Üç!
Üç! Üç! Üç! Üç!
Blake’e verilen yıllık 4
milyon dolarla mid-level
exception’ın büyük kısmı
kullanıldı. Bundan sonra
mid-level’ın kalan 2
milyon dolara yakın
kısmıyla ya da veteran
minimumlarla bir uzun
bir de 2-3 yedeği almaya
çalışacak Kupchak gelen
haberlere göre. Takımla
Raja Bell, Matt Barnes,
Kurt Thomas gibi
tecrübeli oyuncuların
isimleri anılıyor.
Gidici gözükenlerden
Powell sezona gayet iyi
başlamasına rağmen
Gasol’ün dönüşüyle
dakikaları azalınca
tamamen koptu, bulduğu
kısıtlı sürelerde
faydalı olduğu tek bir
maç hatırlamıyorum.
Mbenga ise aldığı dakika
ölçüsünde fena iş
yapmıyor ama onun da
artık az da olsa daha
istikrarlı
oynayabileceği bir
takıma gitmek istediği
konuşuluyor. Hiçbir şey
yapamayan Morrison
elbette tutulmayacak.
Farmar’a qualifying
offer verilmeyerek
sınırlı değil sınırsız
serbest oyuncuya
dönüşmesi sağlandı,
başka bir deyişle yollar
ayrıldı. Brown’un ise
başka bir takımdan
Lakers’ın vereceğinden
daha iyi teklif alıp
gideceği tahmin
ediliyor, ki son dönemde
gözden düşmüştü. Aslında
ona bir şans daha
verilebilir, sonuçta
Farmar’la yan yana
oynamak gibi bir
talihsizliği yaşadı, ama
diğer taraftan da onun
istediği muhtemel ücret
olan senelik 3-4
milyonun çok daha
altına, minimum
sözleşmeyle bile ondan
daha iyi oyuncular
bulunabilir.
Üst üste iki yıl
şampiyon olmuş takımdan
bu kadar oyuncunun
birlikte ayrılması
tercih edilmez genelde
ama bu arkadaşlarımızdan
ilk üçünün zaten sahada
hiçbir katkıları olmadı
iki şampiyonluğa da, son
ikisinin katkılarıysa
beklentilerin
altındaydı. Beklendiği
gibi hepsi birden
takımdan ayrılsa bile
kapatılması güç bir açık
oluşmayacak. Bir de
geçtiğimiz günlerde LA
Times’ın kıdemli
yazarlarından Mark
Heisler, Lakers’ın mali
yükü hafifletmek için
Odom’ı pazarlamaya
çalıştığını yazmıştı ama
bu bana inandırıcı
gelmedi. Salary cap’te
yeri olan takımlar
arasında Odom’la
ilgilenmesi muhtemel
olanların gözü
başkalarında ve hiçbiri
o boşlukları Odom için
yaratmadılar. Bir yılı
kalan kontrat almanın
pek bir esprisi yok
çünkü Odom’ın
sözleşmesinin son yılı
takım opsiyonuna bağlı,
dolayısıyla iki yılı
kalmış gibi. Blake
transferi de Buss’ın
böyle bir ekonomik geri
vites yapmayacağına
işaret.
Jackson bir yıl daha
çalışmaya karar verirken
kendi takımının ileriye
gitme potansiyeli kadar,
rakipleri de şöyle bir
tartmıştır. Celtics,
Magic, Nuggets gibi
rakiplerin ne olacakları
konusunda şimdiden bir
şey söylemek çok güç ama
en azından şu açık ki,
zaten şampiyon sıfatını
taşıyan Lakers’ın
üstesinden gelmesi
gereken problemler
onlarınkilere göre çok
daha az. LeBron ve/veya
Wade’in liderliğinde
ortaya çıkabilecek yeni
tehditlere gelince…
James bence Wade’in
yanına Miami’ye gitmez.
Wade’in Miami’de kaldığı
takdirde yanında Joe
Johnson, hiç
beğenmediğim Beasley,
Boozer (ya da Bosh) ve
minimum kontratla
kadroyu dolduranlarla
Lakers’ı tehdit
edebileceğini
sanmıyorum, en azından
bu sezon. Wade ve LeBron
maksimum almamaya razı
olup Chicago’da bir
araya gelirlerse, çok
etkileyici gözüken ama
bence çok dengesiz,
isimlerin yarattığı
hayranlık kadar efektif
olamayacak bir kadro
oluşur. LeBron ve Bosh
Chicago’ya, Rose-Noah-Deng’in
yanına giderlerse, daha
dengeli, atletizmiyle
Lakers’a büyük problem
olabilecek, buna
karşılık yarı sahada da
Lakers’a karşı ciddi
problemler yaşayabilecek
bir takım kurulur.
Yalnız şunu da
unutmamalı ki, iki
yıldır LeBron’un
istikrarlı biçimde
maçlara hakim olup
takımının da en başarılı
performansını gösterdiği
dönemler hep normal
sezonda ya da play-off’un
‘rahat’ safhalarında,
yanındaki oyuncuların
dış şutları iyi
yüzdelerle soktukları
dönemlerdi. Rose ve Deng
ise çok iyi birer orta
mesafe şutörü olmakla
birlikte, dış şut
konusunda Artest kadar
bile güvenilir değiller.
Henüz yaz döneminin
başlarındayız ama
takımlara, piyasadaki
oyunculara, ihtimallere
şöyle bir bakınca, bir
başka takım şok edici
hamlelerle çok acayip,
yukarıda bahsettiğim
kurulması muhtemel
kadroları bile sollayan
bir takım kurmadıkça, ne
bileyim Ray Allen falan
LeBron’la Bosh’ın yanına
Chicago’ya veteran
minimumla gitmedikçe
Lakers 2010-11 sezonuna
da favori olarak girer
gibi geliyor. Phil
Jackson için kendi
ifadesiyle “The Last
Stand” bu. Chicago
Bulls’la hem onun hem de
efsane kadronun
neredeyse tamamının son
sezonu olan, oyuncu
kadrosu-teknik
heyet-yönetim
üçgenindeki gerginlikler
nedeniyle çok fırtınalı
geçen ama şampiyonlukla
biten 1997-98’i “The
Last Dance” olarak
adlandırmıştı. Daha
sonra Lakers kariyerinin
sonu olduğu düşünülen,
yine epey fırtınalı
geçen ve bu kez iyi de
bitmeyen 2003-04
sezonunu anlatan
kitabına “The Last
Season” ismini vermişti.
Şimdi bir başka “son”
için hazır. Umarım bu
kez çok daha huzurlu bir
sezon geçirir ve müthiş
kariyerine yakışan bir
finalle noktayı koyar.
http://twitter.com/orkunco
Tıkla ve Lakerların kalesine buyur
ya da şuraya bir mail at |
 |
|
|