NBA
TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
NBA
WALLPAPERS
COURTSIDE
Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler
vs.
|
İki
Brian'ın Hikayesi
KAAN
KURAL
yazdı
24 MAYIS 2004, PAZARTESİ |
Brian Scalabrine ve Brian Cardinal
isimlerini duymamış olabilirsiniz. Çok dert etmeyin. Zaten onları
tanıyorsanız, bu sadece kafayı NBA ile kırmış olduğunuzun ve sosyal
hayatınıza artık biraz renk katmanız gerektiğinin göstergesidir.
Eğer birer basketbolcu değil de aktör olsalardı, muhtemelen Scalabrine'yi
bilimum gençlik-korku filminin (bu nasıl bir tür adıdır, o
da apayrı bir tartışma konusu) hemen başında abuk-subuk bir
şekilde ölen, buz gibi esprilerinin çok beğenildiğini sanan güleryüzlü
ama hafif saf genç rollerinde görebilirdik. Cardinal ise bilimum
avukatlık içeren dizinin içindeki mendebur, görevine bağlı vergi
müfettişi veya mali müşavir rolüne cuk oturabilirdi. Kısacası
kafamızdaki tipik basketbolcu profilinden bir hayli uzak ikisi
de. Sadece ortalamının üstünde uzunlar, o kadar. Scalabrine
2.06, Cardinal ise 2.03 boyunda.
Ancak tipleri tam uymasa da, onlar sevdalısı oldukları basketbol
topunun peşinde koşmayı tercih ettiler. Karşılarına ne tür engeller
çıkarsa çıksın, tutkunu oldukları bu oyunu oynayabilmek için her
türlü zorluğa göğüs germeye hazırdılar. Ve bir şekilde NBA'de
kendilerine yer bulmayı başardılar.
Brianlar'ın Tanrı vergisi yetenekleri sadece boyla sınırlı olduğu
için herhangi bir oyuncunun yarısı kadar iyi olabilmek için iki
kat fazla çalışmak zorundaydılar. Bunu yaptıklarından emin olabilirsiniz.
Yine de takımların, 12 kişilik kadrolarında onlara yer verebilmek
için yeteneklerinin dışında faktörlere de baktığı biliniyor.
Scalabrine ve Cardinal hep iyi çocuk olmak zorundalar.
NBA'de hep alttan almak, hep başkalarının egoları için
birer yastık olmak zorundalar. Çünkü onlar, girmek için en
önemli önşartın yetenek olduğu bir "Ayrıcalıklı
İnsanlar Kulübü"nde, bu şartı tam anlamıyla yerine getiremedikleri
halde bulunuyorlar. Onlar diğer üyelerin, yöneticilerin, herkesin
kaprisini çekmek zorundalar.
Ait olmadığın bir yerde tutunmak
Hep böyle değil midir? Sosyal, ekonomik, etnik, herhangi bir şekilde
ana grup için yetersiz kalan, bir eksiği olan birey hep biraz
daha nazik, biraz daha iyi niyetli olarak kendini kabul ettirmeye
çalışmaz mı? Ayrıca bir şekilde dahil olduğu aktivitelerde, her
ne kadar angarya olsa da en iyisini yapmak için çalışmaz mı? Birinin
çöpü dökmesi, duvarları boyaması, tuvaletleri temizlemesi gerekiyorsa,
pis işleri yapmaya can atacak kişi hep kendini kabul ettirmeye
çalışan olacaktır. Haklı olsa bile haksız olan bireylerin
egosunun altında boyun eğmek zorunda kalacaktır.
Ama hayat genelde acımasızdır. Ne olursa olsun gün gelir ve bütün
iyi niyeti ve grubun sempatisine rağmen ilk ve en temel şarta
uymadığı için bir şekilde dışlanacak, hatta daha acımasız yapılarda,
gösterdiği çaba belki alaya alınacaktır.
Brian
Scalabrine, New Jersey Nets tarafından 2001 draftında ikinci
turdan seçildikten sonra iki senelik bir minimum kontrata imza
atmıştı. İki sezonunda çok etkileyici bir performans sergilediğini
söylemek zor. 87 maçta görev yaparak 2.7 sayı, 2.3 ribaunt, 0.8
asist ortalamaları yakaladı. Bu tip rakamlar genelde oyuncuların
son sezon performanslarıdır. Bu tip rakamlar sonunda oyunculara
genelde teşekkür edilir.
Ancak bu sezon başında Scalabrine'in kontratı iki sezon uzatıldı.
Yok, öyle yüksek bir meblağ değil. İki sezon için 1.6 milyon dolar
alacak genç oyuncu. O zaman yapılan açıklamada "Böyle
çalışkan ve kendini basketbola adamış bir genç ismi kadroda tutmaktan
çok memnunuz. Scalabrine'nin etkisi sadece sahada değil saha dışında
da çok büyük" denmişti. Bu süslü kelimelerin tercümesi:
"Aslında bir şey beklemiyoruz. Kenarda oturup havlu sallayacak.
Ama zaten her takımda böyle havlu sallayan adamlar var. Bari en
içten, bu işi en zevk alarak yapanı elimizde tutalım. Hem idmanlarda
deli gibi mücadele eden ve idmanın düzeyini hep yüksek tutan biri
gerekli. Soyunma odasında da pozitif enerjisiyle takımın havasına
katkı yapıyor."
Scalabrine'nin zaten daha fazla ne vermesini bekliyordunuz ki?
Ama bu verdiklerinin de önemi asla az değil. Maçta hiç oynamama
ihtimali olduğunu biliyor Scalabrine. Ya da sadece skor belli
olduktan sonra artık maç bitsin diye zoraki oynanan son dakikalarda
yer alabileceğini. Ancak o kısa zaman geldiğinde bile yapabilecekse
bir katkı yapmak için bütün yeteneklerini keskinleştirmeye çalışıyor.
Sürekli çalışıyor. Belki bir maçta tek bir şut atabilecek. Sonuca
etkisi bile olmayacak belki. Ama o tek şut için belki de
herkesten fazla çalışıyor. Sadece basketbol oynayabilmek,
en büyük tutkusunu gerçekleştirmek için ait olmadığını bildiği
bir sınıfta kalabilmek için çok mücadele etti. O tek şut için
bu kadar fedakarlık yapmışken, o şutta da başarısız olmayı kabul
edemez. Bu yüzden sürekli çalışıyor. Ayakları çabuk olmasa da
oyun zekasıyla kendine boşluk bulabileceği yerleri arıyor. Topsuzken
sürekli hareket ediyor. Ve imkan gelirse iyi bir şut atabilmek
istiyor. Dışarı doğru süzülen bir boş topa atlamak için bir an
bile düşünmüyor Scalabrine. Çünkü arkasından atlayabileceği kaç
top olacak ki zaten sezon boyunca? O sahada olabilmek için pis
işleri yapmaya razı. Canı yansa da mücadele ediyor. Çünkü hiçbir
fiziksel acı, oradan uzakta olduğunda zihninde çekeceği acıyla
kıyaslanamaz.
Lakabının ne olmasını bekliyorsunuz ki?
Scalabrine'in Güney Kaliforniya Üniversitesi'ndeki lakabı
"bonfile"ydi. Bu, bembeyaz teni ve fazla kaslı
olmayan vücudu bir bonfile gibi yumuşak olduğu için takılmış.
Şimdilerde "havuç kafa" olarak anılıyor. Malum,
saçları... "The Big Fundamental", "Shaq Diesel",
"Air Canada", "The Answer", "The Truth",
"Starbury", "King James", "Big Ticket",
"Magic", "His Majesty" (*) falan olmasını
beklemiyordunuz herhalde.
Brian
Cardinal'ın lakabı ise "hademe". Ama o bunu
çok seviyor. "Demek ki doğru yoldayım. Yapmak istediğimi
başarabilmişim" diyor konusu açıldığında. Bu lakabı kendisine
2000'de çaylak sezonunda takım arkadaşı Jerome Williams takmış.
Bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle inanılmaz mücadele eden ve
bu sayede "Junkyard Dog" (hurdalık köpeği)
lakabını alan Williams bile Cardinal'ın antrenmanlarda kendini
yerden yere atmasından o kadar etkilenmiş ki, "Hey dostum
formanla yerleri süpürmeye çok meraklısın" dedikten sonra
bu lakap Cardinal'e yerleşmiş.
Cardinal 2000 yılında Detroit Pistons tarafından ikinci turda
seçildikten sonra bir yıllık bir kontrat yaptı. İlk sezonunda
31 sayı, 23 ribaunt (toplam!) yaptıktan sonra onun da ligde
kalması imkansız gibi görünüyordu. Ama çok sert çalışan Detroit'in
her zaman idmanda bir hademeye ihtiyacı vardı ve Cardinal'le iki
senelik bir minimum kontrat yaptılar. İkinci sezonunda 17 sayı,
6 ribaunt (tabii ki yine toplam!) yaptıktan sonra 2002-2003
sezonu başında Jerry Stackhouse-Richard Hamilton takası sırasında
alışverişe eklenen bozuk paralar arasında yer aldı. Ama yeni takımı
Washington Wizards, Detroit gibi çalışmaya ödül veren bir takım
değildi ve sezonu 4 sayı, 5 ribauntla (toplam!) tamamladı.
Cardinal'in sezon başında kontratı bittiği zaman üç senelik kariyerinde
toplam 28 maçta 184 dakika oynamış, 52 sayı, 34 ribaunt almıştı.
Kısacası işi bitmişti artık. Detroit yine de kendisine kucak açtı
ve yaz kampına davet etti. Ancak Pistons'da kadro zaten doluydu.
Cardinal'e kontrat veremediler. Yine de Detroit çok kaliteli bir
kurum olduğunu bir kere daha gösterdi. Başkan Joe Dumars ve ekibi
telefonlara sarılarak bütün takım yöneticilerini aradılar, Cardinal'den,
iş ahlakı ve çalışkanlığından, takıma verebileceklerinden bahsettiler.
Ancak üç aşağı beş yukarı tüm kadrolar o sırada kesinleştiği için
Cardinal'in şansı çok azalmış görünüyordu. Tam o sırada Golden
State Warriors'ın uzun forveti Troy Murphy'nin ayağındaki sakatlığın
beklenenden ağır olduğunun ortaya çıkması üzerine Cardinal'e bir
şans belirdi. Pistons'ın da desteğiyle Cardinal bir yıllık minimum
(663 bin dolar) kontrat imzaladı ve aşık olduğu basketbol
topunun peşinde bir sene daha koşma şansını elde etti.
Mutlu son bekliyorsanız film izleyin
Maalesef gerçek hayatta olaylar genelde beklenmedik şekilde tatlı
sürprizlerle sonlanmaz. Her şey olması gerektiği gibidir. İyi
şeylerin olmasını umarsınız. İyi insanların başına iyi şeyler
gelmesini istersiniz ama hayatta bu çok nadiren gerçekleşir. Ben
Stiller gibi karakterler, Cameron Diaz'lara ancak "Ah Mary
Vah Mary" gibi filmlerde ulaşabilir. Hugh Grant'in canlandırdığı
esprili, nazik, sıradan kitapçılar, Julia Roberts'ın oynadığı
Anna Scott gibi film yıldızlarıyla ancak "Notting Hill"
gibi romantik-komedi'lerde öpüşebilir. Gerçek hayatta Brett Favre'lar
ve Alec Baldwin'lere rakip olamaz Stiller ve Grant'in karakterleri.
Bu filmleri izledikten sonra 2.5 yıldır platonik biçimde aşık
olduğunuz okulun en güzel kızının bilmemkimler'in Porsche kullanan
torunu yerine sizi tercih etme ihtimali olduğunu sanıyorsanız
muhtemelen yanılıyorsunuz ve hayatla ilgili önemli bir ders almak
üzeresiniz demektir.
Ama nadiren de olsa mucizeler gerçekleşir. Nadiren de olsa
insana umut etmenin iyi bir şey olduğunu hatırlatan, hayatın
güzel olduğunu gösteren olaylar olur. Mesela platonik aşkınız
da Yunan mitolojisiyle çok ilgilidir ve o sığ erkek arkadaşının
aksine siz bu ve pek çok konuda daha bilgilisinizdir. Derste yaptığınız,
Hera ile Zeus'un ilişkisini anlatan sunum çok ilgisini çekmiştir.
Sizi daha yakından tanımak ister. Ya da daha yakın bir ihtimalle
Porsche'li çocuk bir manken sevgili bulmuş ve sizin narin platonik
aşkınızı ortada bırakmış olabilir ve ağlayacak bir omuz
arıyordur.
Ne olursa olsun, o fırsat elinize geçerse kim olduğunuzu
doğru şekilde ortaya koyabilmelisiniz. Kalbiniz hayatınızda hiç
olmadığı, hatta hiç tahmin edemeyeceğiniz kadar hızlı atarken
bile o anın değerini bilmeli ve hakkını verebilmelisiniz. Sonunda
hiçbir yere gitmese bile, 2.5 yıldır beklediğiniz o an karşınıza
çıktığı zaman berbat etmek istemezsiniz.
O fırsat elinize geçince ne yapacaksınız?
Brian Scalabrine ve Brian Cardinal bu sezon o hayatları boyunca
peşinde koştukları büyük fırsatları ellerine geçirdiler. Ve
bunu kesinlikle berbat etmediler. Bunun için hazırlanmışlardı
ve başardılar.
Murphy'nin sakatlığı beklenenden kötü gidince yavaş yavaş dakika
almaya başlayan Cardinal, sahadaki enerjisi ve atletik
yeteneği yeterli olmasa da sürekli verdiği mücadelesi ile dakikalarını
her maçta biraz daha arttırdı. Sezon sonunda Cardinal 76 maçın
11'inde ilk beş çıkmış, ortalama 21.5 dakika sahada kalarak 9.6
sayı, 4.2 ribaunt ortalamaları yakalamıştı. Şutlarını geliştirmek
için gece gündüz yaptığı o bitmek tükenmek bilmeyen idmanlar da
etkisini gösterdi. İlk üç sezonunun toplamında serbest atışlarda
15/22 (%68.1), üç sayılarda ise 3/13 (%23.1) isabet
bulmuştu. Bu sezon ise üç sayı yüzdesinde lig üçüncüsü (55/124,
%44.4), serbest atış yüzdesinde ise lig altıncısı (238/271,
%87.8) oldu. Sezon içinde bir Phoenix maçında 32 sayı
üretti. İlk üç sezonunun toplamında 52 sayı üreten biri için hiç
de fena sayılmaz.
Scalabrine ise o en önemli anı çok daha ani ve beklenmedik
bir şekilde eline geçirdi. New Jersey Nets ve Detroit Pistons
arasındaki Doğu yarı final serisi 2-2'yken, Detroit'te oynanan
beşinci maçta Kenyon Martin, Jason Collins, Aaron Williams ve
Rodney Rogers altışar faulle oyundışı kalınca Scalabrine mecburen
sahaya çıkmak zorunda kaldı. Üç uzatmaya giden, bir NBA klasiği
haline gelen epik maçta Scalabrine 23 dakika sahada kaldı.
Kullandığı 7 atışta 6 isabet bularak (4/4 üçlük) tam 17
sayı kaydetti. Bu, o serinin ilk dört maçında attığı toplam
rakamın 11 üstündeydi.
Üçüncü uzatmanın bitimine 45 saniye kala attığı üçlük maçı bitiren
en kritik basket oldu belki ama herkes onu ikinci uzatmada dışarı
seken bir topta yaptıkları için hatırlıyor. Dışarı giden topa
yetişebilecekken, rakipten çıkıyor olacağı için bırakan Tayshaun
Prince'in arkasından uçan Scalabrine, son saniyede topu parmak
uçları ile sahaya döndürdü ve Jason Kidd'e giden top bir fast
break'e, sonuçta da iki atışlı bir faule dönüştü. Scalabrine hep
bu anlar için oynamıyor muydu zaten?
Scalabrine o efsane maçın kahramanı oldu. Hatta 31 sayı, 11 ribaunt,
4 asist yapan Richard Jefferson'ı bile gölgeledi. Maçtan sonra
yapılan röportaj sırasında sadece "Çok ama çok mutluyum.
Basketbol oynamaktan, New Jersey Nets'de olmaktan çok mutluyum"
diyordu ama bunu söylemesine gerek yoktu. Yüzüne baktığında zaten
o inanılmaz coşkuyu, o çocuksu sevinci görmemek mümkün değildi.
Ancak elbette mucizeler uzun sürmüyor. Cardinal'ın bir yıllık
kontratı sona erdi ve gelecek sezon yeniden oynama şansı bulabilecek
mi, belli değil. Scalabrine ise altıncı maçta sahaya girdiğinde
New Jersey'nin sahası Continental Airlines Arena'da adeta gök
gürledi. Seyirciler onu dakikalarca ayakta alkışladılar. Ama mucize
tekrarlanmadı. Bu defa Nets yenilirken Scalabrine 10 dakikada
sayı üretemeden sahadan çıktı. Yine de bu 10 dakikada uygun pozisyon
bulamadığı için tek bir şut bile kullanmadı. O bir maç önce iyi
bir şeyler yaptığı için, bir sonraki karşılaşmada gereksiz bir
şut atmaya hakkı olduğuna inanacak kadar saf değil. Rolünü biliyor.
Ve tek bir maçla bu rolün değişmeyeceğini de. O bu tip sahte ilüzyonlara
kapılmayacak kadar uzun süredir takımın 12. oyuncusu konumunda.
Her gün hayatı için savaşanlar
NBA'de takım bench'lerinin sonlarına doğru bakarsanız, kimi göstermelik
de olsa çoğu zaman havlu sallayan birilerini mutlaka görürsünüz.
Bazen de homurdanan, orada olmaktan mutsuz olduğu belli figürlere
rastlarsınız. Onlar "sahada olmaları" gerektiğine
inandıkları için kenarda olmaktan fena halde rahatsızdırlar. Zaten
ya maçtan sonra ya da ertesi gün ağızlarına sokulan mikrofona
"Benim oynamam lazım. Takıma verecek çok şeyim var ama
koç bunu değerlendirmiyor" tarzı şeyler söyleyecek, antrenmanda
homurdanıp duracak, dünyanın en hızlı yayılan salgın hastalığı
olan huzursuzluğu yayacaktır. Örnekleri pek çok.
Scalabrine ve Cardinal asla bu isimler arasında olmayacaklar.
Onlar belki o platonik aşklarının kısa bir süre elini tutma şansını
yakaladılar. Ama bu uzun sürmeyecekti. Onlar da biliyorlardı.
Gerçek hayatta büyülü anlar, sinemadaki kadar uzun sürmüyor. Ama
onlar için orada bulundukları her an büyülü ve bu hislerini etraflarındakilerle
paylaşmak istiyor, bu keyfi ve heyecanı takım arkadaşlarına da
aşılıyorlar.
Onlar sadece orada olmaktan yeterince mutlular zaten. Daha
da fazlası olursa ne güzel. Bunun için hazır olacaklar ama kadroda
olmak yetiyor aslında. Scalabrine altıncı maç öncesinde yaptığı
röportajda durumu çok iyi özetliyor: "Takımımın bana ihtiyaç
duyduğunda onlara yanıt verebilmek çok güzel. Bu takımın bir parçası
olduğum için gurur duyuyorum. En önemlisi, bana güvenenlere teşekkür
etme şansım oldu." Laf olsun diye konuşmadığına, dürüst
davrandığına, gerçekten bunu bir teşekkür gibi gibi gördüğüne
emin olabilirsiniz.
Scalabrine ve Cardinal dünya üzerinde binlerce basketbolcunun
hayalini süsleyen bu ligin bir parçası olmaktan, belki çok ait
olmasalar da o 450 kişilik ayrıcalıklı grubun içinde bulunmaktan
gurur duyuyor, bunun için yaşıyorlar.
1980'de Earvin Johnson isimli bir çaylak NBA Finalleri'nin
altıncı maçında takımın yıldızı Kareem Abdul-Jabbar sakat olduğu
için sahaya pivot olarak çıkmış ve 42 sayı, 15 ribaunt, 7 asist
üretmiş, LA Lakers'ı rakip sahada şampiyonluğa ulaştırmıştı.
1988'deki finallerin altıncı maçında Isiah Thomas ayağı
feci şekilde burkulduğu için üzerine bile basamamasına karşın
son çeyrekte Lakers potasına 25 sayı bırakmıştı.
1997'de Michael Jordan ağır soğuk algınlığı nedeniyle 38
derece ateşle çıktığı final serisinin beşinci maçında Utah Jazz'e
39 sayı atmış ve Bulls'un 3-2 öne geçmesini sağlamıştı.
Bütün bunlar tarih yapraklarında çok özel oyuncuların, çok
özel şartlar altında başardıkları çok özel işler olarak yer
alacak. Bu tip özel anlar insana ilham veriyor, bu oyunu neden
sevdiğimizi hatırlatıyor.
Golden State ve New Jersey bench'inin sonunda oturan bu beyaz
adamların savaşı belki Magic, Isiah veya Michael kadar göz önünde
değil. Ama onlar da her gün hayatları için bir savaş veriyorlar.
Ve bunu dürüstçe, sonuna kadar ter akıtarak yapıyorlar.
Eğer ilham arıyorsanız, iki Brian'ın havlu sallarken gözlerine
yansıyan çocuksu sevinç ve heyecana bakmanız yeterli olacaktır.
(*) Bilmeyenler için konuyla alakasız, gereksiz, detay bilgi...
Örnek verilen lakapların karşılıkları ve kimleri temsil ettiği
şöyle:
The Big Fundamental: Büyük fundamental, Tim Duncan
Shaq Diesel: Dizel Shaq, Shaquille O'Neal
Air Canada: Kanada Havayolları, Vince Carter
The Answer: Cevap, Allen Iverson
The Truth: Gerçek, Paul Pierce
Starbury: Yıldız anlamına gelen "star" ve Marbury'nin
birleşimi, Stephon Marbury
King James: Kral James, LeBron James
Big Ticket: Büyük bilet, Kevin Garnett
His Majesty: Majesteleri, Michael Jordan
kkural@gazetevatan.com
|