NBA
TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
NBA
WALLPAPERS
COURTSIDE
Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler
vs.
|
NBA,
cebinizdeki son
kuruşun peşinde
KAAN
KURAL
yazdı
13 NİSAN 2004, SALI |
Geçtiğimiz
Ekim ayı başında Adapazarı'nda Türkiye Kupası grup eleme maçlarını
takip ediyordum. İbrahim'le orada tanıştım. Ülker-Tofaş
karşılaşması öncesi kısa bir sohbet yapma fırsatı bulduk. İbrahim
fanatik bir Minnesota Timberwolves taraftarı. 5. sınıfı
baştan aşağı pekiyi ile geçince babasının kendisine bisiklet alma
sözü varmış ama o, Minnesota'nın yıldızı Kevin Garnett'in formasını
istemiş. Orijinal formalar Türkiye'de satılmıyor. İnternet üzerinden
bin bir güçlükle getirtmişler. Basketbol maçına gelirken niye
giymediğini sorduğumda bana "Abi öyle her yere giyilir
mi? Allah korusun bu kalabalıkta bir şey olur, çizilir, esner
falan" dedi.
Eray'ı ise yaklaşık bir senedir tanıyorum. Mümkün oldukça
biraraya gelip çok keyifli basketbol sohbetleri yapıyoruz. Boğaziçi
Üniversitesi'nde ekonomi master'ı yapıyor. Üç sene kadar önce
Ortaköy'de taşındıkları bölgede kablo tv olmadığı için, biraz
mecburiyetten Digitürk almış. Alırken de NBA TV'ye abone olmuş.
O günden beri sabah 6'dan önce yatmıyor. Yılın sekiz ayı sabahlara
kadar NBA maçı izliyor. Bu arada derslerini ne yapıyor, orasını
hiç konuşmadık.
Bu ikili, sıradan kişiler değil. Kendileri, NBA'in dünya çapındaki
milyonlarca finansöründen ikisi oluyor.
Basketbol takımı değil, ticari kuruluş
Modern spor, tamamen ekonominin hakim olduğu bir alan. Bu ABD
için çok daha geçerli bir olgu. Her şey para üzerine dönüyor.
NBA, eğlence sektörünün önemli bir aktörü olarak hayatını sürdürüyor.
Rakipleri sinema, tiyatro, lunapark, gece kulüpleri vs. Dev bir
şirket NBA. Ve her dev şirket gibi işini büyütmek, cirosunu arttırmak,
genişlemek için büyük bir çaba içinde. Modern emperyalizmin uzantıları
artık ordularla değil, global şirketlerde kolonizasyon yaratıyor.
NBA'de her yıl reklam, bilet satışı, televizyon hakları, forma
ve lisanslı ürün satışı da dahil olmak üzere bütün gelirler hesaplanıp
bir nevi gayri safi NBA hasılası çıkartılıyor. Ekonominin
çok büyük oranda kayıt altında olduğu ABD'de bu hesap son derece
dikkatli yapılıyor ve sapma şansının %1'in altında olduğu tahmin
ediliyor. Daha sonra lig içindeki bütün aktiviteler bu "basketbolla
ilgili gelirler/BRI: basketball related income" adı verilen
toplam rakam üzerinden hesaplanıyor.
Mesela takımların kadrosundaki oyunculara verebileceği toplam
ücretin tavan rakamı, bu gelir toplamının %48.04'ü. Geçtiğimiz
yıl bu rakam, tarihindeki en yüksek düzeye çıkarak 2.5 milyar
doların biraz üzerinde hesaplandı. Yani NBA'in cirosu, pek
çok global şirketle yarışmaya başladı.
Özellikle 80'lerde Larry Bird-Magic Johnson rekabeti ile
büyük bir patlama yaşayan NBA, 1998'de Michael Jordan basketbolu
ikinci kez bırakana kadar düzenli şekilde her sezon gelirlerini
katlayarak arttırdı. Bunu takımları arasında bölüştürdü. Organizasyonunu
geliştirdi, ürününün kalitesini arttırıp daha fazla insana satmaya
çalıştı.
Ancak Michael Jordan, yeteneği, karizması, kazanma hırsı ve spor
için doğru olan hemen her şeyi bünyesinde birleştirmesi ile NBA
için bir zirveydi. Magic Johnson-Larry Bird rekabetinin ardından,
NBA'in başka bir boyuta taşıyan bir mesih gibiydi. Onun
vedasının hemen ardından ligdeki takım sahipleri (şirket)
çılgın bir şekilde artan oyuncu ücretlerini yeni bir toplu sözleşme
ile kontrol altına almak isteyip, Oyuncular Birliği (sendika)
da buna yanaşmayınca lokavt ilan edildi ve lig altı ay süreyle
oynanamadı. Dedik ya "şirket" diye. Gerçekten
bir "lokavt" oldu işte.
Sonuçta anlaşma sağlandı ama işin tadı biraz kaçmıştı. Jordan'ın
gidişiyle zaten kaçınılmaz olan duraklama dönemi bu darbeyle atlanmış,
direkt gerileme dönemine girilmişti.
Bu noktada bir çıkmaza düştü NBA... Grant Hill, Vince Carter,
Kobe Bryant, Tracy McGrady gibi yıldızlar Jordan'ın boşluğunu
dolduracak veliaht prens olarak ortaya sürüldü ama bu beyhûde
bir çaba olarak kaldı. Jordan efsanesinin yeri asla doldurulamazdı.
Nitekim doldurulamadı da.
Jordan'ın boşluğunu ancak Dünya pazarı doldurabildi
Televizyon ratingleri, bilet satışları, ratingler gittikçe düşerken
iyiden iyiye eski şaşalı günlerini yitirmeye başlayan NBA, son
çare olarak yeniden Michael Jordan'ın kapısını çaldı. Jordan üç
yıl aradan sonra 38 yaşında yeniden basketbola döndü ve onu son
bir kez görmek isteyenler yeniden kafalarını NBA'e çevirdiler.
Ama bu ilginin kalıcı olmayacağı belliydi.
NBA için tehlike çanları çalarken, imdada hiç beklenmedik bir
pazar yetişti: Dünya.
Bir zamanlar bir rüya ligi olarak gösterilen, hatta gençler
arasında "Abi orada potalar yarım metre yüksek. Ama herkes
patır patır smaç yapıyor. Bunlar insan değil. Ya haklısın, zaten
saha da 10 metre daha uzun, 5 metre daha genişmiş" diyerek
mitleştirilen NBA'de ABD dışından bir oyuncunun oynaması mucize
gibi görülürdü. ABD dışında yetişen ve NBA'de düzenli bir şekilde
oynayan ilk oyuncular, 1988 olimpiyatlarında SSCB formasıyla --yarı
finalde ABD takımını eleyerek-- kazandıkları şampiyonluklarının
ardından 1989-1990 sezonunda lige katılan Ukraynalı Aleksandr
Volkov ile Litvanyalı Sarunas Marciulionis'di (Marciulionis
1987'de Golden State Warriors tarafından altıncı raundda, 127.
sırada seçilmişti; Volkov ise bir NBA takımıyla [Atlanta Hawks]
kontrat imzalayan ilk SSCB'li oyuncuydu. Onlardan önce Bulgar
Glouchkov, Phoenix'te forma giymişti ama son derece önemsiz birkaç
dakikadan fazla süre alamamıştı.) Bunu takip eden 15 yıl
içinde NBA, dünyanın değişik bölgelerinden yetişen pek çok oyuncunun
akınına uğradı. Bu sezon başında ABD dışında yetişmiş oyuncu sayısı
80'e yaklaştı. Yani artık NBA'deki her beş oyuncudan biri yabancı.
Üstelik her yeni draftle yabancı istilası daha da büyüyor.
Bu gelişme bir anda her ülkenin bu ligle bire bir ilişki kurmasına
imkan sağladı. Yani eskiden süper kahramanların yer aldığı yarı
efsane lig, bir anda yanı başımızda beliriverdi. Her ülkenin en
iyi temsilcilerini yolladığı bir süper lige dönüştü. Herkes kendi
"en kahraman"larının orada neler yapabileceğini
görmek istemeye başladı. Türkiye de bu akında önce Mirsad Türkcan,
ardından da Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur'la yer
aldı. Şimdilerde sürekli olarak 'bizimkiler'in orada ne
yaptığını merak ve takip ediyoruz.
Tüm dünyanın bir anda gözlerini NBA'e çevirmesi, bu dev şirketin
mükemmel bir pazarlama vizyonuna sahip genel müdürü David Stern
için de arayıp da bulamadığı fırsatı yarattı. Stern, anavatanında
rakipleriyle (buz hokeyi, Amerikan futbolu, beysbol ligleri;
tenis, golf organizasyonları vb.) olan yarışta gerilemeye
başlayan şirketi için bu yeni ve belki de daha büyük pazarı en
iyi şekilde kullanmak için girişimlere başladı.
Kıtalara yayılma: NBA emperyalizmi
İlk hedef, Amerikan olan her şeye büyük hayranlık duyan Japonya'ydı.
Orada takımlara hazırlık maçları oynattı. Daha sonra da normal
lig maçları. Sonra NBA'in Avrupa ofisi kuruldu. Sonra da
Asya ve Güney Amerika ofisleri. Kulağa komik geliyor.
Türkiye Basketbol Federasyonu'nun Japonya'da ofisi ve 100'den
fazla çalışanı olduğunu düşünebiliyor musunuz? Ama bu ofisler
gereksiz birer temsilcilik değil. Daha çok birer tanıtım ve pazarlama
merkezi. Microsoft'un Fransa'daki kolu ne yapıyorsa, aslında NBA'in
Paris'teki ofisi de benzer şekilde çalışıyor. Ofisler bulundukları
ülke ve çevre coğrafyada medya ile direkt ilişkiye geçtiler. Ligi
ve yıldızlarını allayıp pullayarak önce medyaya sattılar, sonra
da halklara. Bulundukları coğrafyadaki nüfusun beklentilerini
ve isteklerini daha yakından tespit edip, bu beklentilere nasıl
yanıt vereceklerinin yollarını araştırdılar. Buldular da.
Bu yaz Paris'te kadrosunda Fransız oyun kurucu Tony Parker'ı
bulunduran San Antonio Spurs, Memphis Grizzlies'le bir hazırlık
maçı yaptı. Dopdolu tribünlerde Fransa Futbol Milli Takımı da
tam kadro yer alıyordu. Daha sonra kadrosunda İspanyol Pau
Gasol'u bulunduran Grizzlies, Barcelona'ya geçerek Avrupa
Şampiyonu Barcelona ile bir hazırlık maçı daha yaptı. O
1992 Olimpiyatları'ndan beri hiçbir organizasyonda bir türlü doldurulamayan
(Yugoslavya ile İtalya arasında oynanan 1997 Avrupa Şampiyonası
finali için 4200 bilet satılmıştı) 20 bin kişilik Palau
Saint Jordi Salonu, basit bir hazırlık maçı için tıklım tıklım
dolmuştu.
Global ekonominin yeni yıldızı 1.2 milyar nüfuslu Çin ise
NBA'in son gözdesi. Zhizhi Wang ve Mengke Bateer
gibi iki sıradan oyuncunun ardından geçen yıl 2.26'lık Yao
Ming'in lige katılması, Çin'in ilgisini bir anda NBA'e yöneltti.
Ming'in ilk NBA maçı Çin'de tam 300 milyon kişi tarafından
izlendi. Bu sene NBA, Şangay ve Pekin'de birer ofis açtı ve toplam
120 kişiyi burada işe aldı. Gelecek sezon Ming'in takımı Houston
Rockets, Çin'de de hazırlık maçları oynayacak.
En büyük silahlar internet ve tv'nin etkili
kullanımı
Bunun dışında kusursuz bir iletişim ağı ile ligle ilgili tüm bilgileri,
kendi istedikleri şekilde manipüle ederek dünyaya vermeyi sürdürüyorlar.
Kendi televizyon kanallarını kurdular. Hem de sadece maç yayını
yapan bir kanal değil. Gerçekten farklı programları bulunan, tamamen
NBA üzerine bir kanal. Şimdi bu kanalın bir uluslararası versiyonu
da var. Türkiye'de de Digitürk üzerinden yayın yapıyor NBA
TV. Her gece bir maçı canlı yayınlıyor.
İnterneti kusursuza yakın kullanan NBA, tüm dünyayı aynı monitöre
sığdıran bu ortamda, özellikle gençlere bire bir ulaşabiliyor.
Maçları netten canlı takip etmeye izin veriyor. Fantazi liglerle
insanları interaktif biçimde içine alıyor. Bilgiye aç yeni nesli
bir şekilde yakaladığı anda bilgiye boğuyor, kendisinin bir parçası
ve hatta bir pazarlamacısı haline getiriyor. Bir konuda bilgiyle
donattığı gençleri, "bilgi özgüveni" ile kendi
kimliğine katıyor. NBA'i takip eden gençler, çok doğal bir içgüdüyle,
bildiklerini, keyiflerini paylaşmak istiyor. Virüsü verdiği
her insanın bu virüsü yaymasını sağlayan salgın bir hastalık gibi
yayılıyor.
Aslında NBA komisyoneri David Stern'ün işi hiç de kolay değil.
Saat farkı nedeniyle elindeki ana ürün olan maçlar Asya'da öğlene
doğru, en büyük pazar olan Avrupa'da ise sabaha karşı oynanıyor.
Kezâ Afrika'da da her şey sabaha karşı cereyan ediyor. Bu konuda
tek şanslı kıta Güney Amerika. Buna karşın öyle başarılı bir pazarlama
örneği ki bu, milyonlarca insan en ters saatlerde bile NBA'i takip
ediyor. Akıl alır gibi değil. İnsanlara uyumayıp maç seyretmelerini
öğütlüyor NBA. İşin ilginci, dinletiyor da kendisini. Bu pazarlanması
imkansız görünen malı satıyor birilerine.
Zaten insanlar takip etmese de bir şekilde önüne seriyor NBA kendisini.
Ertesi sabah izlemeyenler için öyle detaylı bilgiler ve analizler
sunuyor ki, sadece bunlara bakanlar bile seyredenlerden daha fazla
malzemeye sahip olabiliyor.
Zaman içinde kendisini takip etmeye zorluyor NBA. Kendi hazırladığı
programları ulusal kanallardaki yayıncılarına vererek bir haftada
oluşan en can alıcı görüntülerle süslüyor, küçük insan hikayelerini
mükemmel bir anlatımla süper kahraman maceralarına dönüştürüyor.
Daha fazlasını istemenize yol açıyor. Daha fazlasını istediğiniz
anda da para talep ediyor. Bir nevi uyuşturucuya başlatma
taktiği güdüyor. Bu öyle bir strateji ki, kimselere "NBA'de
felaket maçlar oynanıyor. O iki muhteşem kare gördüğünüz karşılaşmada
takımlar toplam 140 sayı attı. İki takım 120 şuttan 80'ini kaçırdı"
dediğinizde, kimse inanmıyor. Ya da inanmak istemiyor, gözardı
ediyor.
Önceki ay ünlü finans dergisi Forbes'da yapılan bir araştırma
çok çarpıcı. NBA'in bundan 20 yıl önce 1984'te "basketbolla
ilgili gelirlerinin" %98.8'i Kuzey Amerika'dan sağlanıyorken,
2004'te bu oran %83.2'ye gerilemiş. Ne tesadüf ki NBA'deki yabancı
oyuncu sayısı da %20'lere dayandı bu sezon. 20 yıl sonraki projeksiyonlarda
ise hem oyuncu, hem de gelirlerin Kuzey Amerika ve dünyanın geri
kalanı arasında %50-%50 paylaşılacağı ve toplam rakamın 10
milyar dolara çıkacağı tahmin ediliyor. Bu dev rakamı oluşturan
kalemler arasında İbrahim'in belki de kendi oğluna alacağı formanın
ve Eray'ın NBA TV'ye ödediği yıllık ücretin içinde yer alan kâr
payları da dahil olacak. NBA'in, Eray ve İbrahim'lerin sayısını
arttırmak için elinden geleni yapacağından emin olabilirsiniz.
Lojistik sebeplerle "NBA Avrupa Ligi" gibi fikirler
biraz ütopik olsa da, bir şekilde hayatınıza daha fazla girecek
NBA. Cüzdanlarınızı iyi koruyun.
kkural@gazetevatan.com
|