Mutlu son
25 HAZİRAN 2005, CUMARTESİ
Seri gelip 7'nci maça kilitlenmişti. Her iki takım da şampiyon
olmayı sonuna kadar hak etmişti ama tabii ki bir şampiyon
çıkacaktı ve son maçın son çeyreğine gelindiğinde şampiyonunluk
düğümü hala
çözülememişti.
Takımlar bu seri boyunca, bu son çeyreğe kadar her
şeyde eşittiler. Özellikle 5'inci maçtan itibaren müthiş
ve kora kor bir mücadele sahneleniyordu. Son çeyreğe girerken
takımlar gerek seride, gerekse de skorda eşittiler ama tüm
sezon boyunca kazandığı maçların San Antonio'ya sağladığı
saha avantajı çok önemli bir avantajdı. Diğer önemli avantaj
da, Tim Duncan'ı savunan uzunların hepsinin faul sorunu
yaşıyor olmalarıydı. San Antonio son çeyrekte bu avantajlarını
paraya çevirmeyi ve Detroit'i yenebilmeyi başardı.
Detroit takımı da bir önceki yazıda belirttiğim gibi şampiyon
yüreğine sahipti ve öyle kolay kolay teslim olmadılar.
Mücadelelerini son ana kadar sürdürdüler ve ancak maçın
son anlarında teslim oldular.
Pistons'ın üç silahı susunca...
Detroit 3'üncü maçtan itibaren oturttuğu savunma düzeni
ile serinin kalan maçlarının hepsini San Antonio'ya adeta
zehir etti. Bu geleneğini finalin son maçında da çoklukla
sürdürdü. Diğer maçlarda sert savunmayı sürdürürken kolay
sayı üretmesini sağlayan faktörler, ne yazık ki bu maçta
yanlarında değildi. Billups yüksek yüzdeye şut atamadı,
Spurs onu frenlemeyi başarabilmişti; diğer önemli skor gücü
Rasheed faul sorunu nedeniyle maçın büyük bölümünü
bench'te geçirirken, Hamilton da hızlı başlangıç sonrası
Bowen, Barry ve Ginobili'nin değişerek yaptıkları
savunma karşısında etkisiz kalıyordu. Bu sıkıntılar yaşanırken
Detroit'i, Ben Wallace'ın ekstra hücum katkısı ve
McDyess'ın faul sorunu nedeniyle dışarı alınana kadar
oynadığı başarılı oyun ayakta tuttu.
San Antonio ise maça etkili oyuncuları Ginobili'nin
iki orta mesafe stop jump shoot'ı ile etkili başladı (daha
önce bu şutu hemen hemen hiç denememişti). Maçın ilk molasına
kadar paniklemiş bir şekilde bir atıp bir kaçıran Duncan,
ancak molada biraz dinlendikten sonra normale dönebildi.
İlk defa 7'nci maçı oynuyor olmak, Duncan dahil tüm takımın
maça gergin başlamasına sebep olmuştu. Parker ise
son maçların tamamında olduğu gibi savunmada pısırık, hücumda
ise güvensiz bir başlangıç yaptı. Bowen savunmada
daha istekliydi... Her ne kadar hücum anlamında fazla bir
katkısı olmasa da, Nazr da maça daha istekli ve agresif
başladı.
Korunan ve korunamayan dengeler
Maçın akışı içinde Detroit açısından en kötü giden husus
Billups'ın skora katkı yapamaması (ya da yapmaması belki
daha doğru olabilir) ve maça iyi bir başlangıç yapan Rasheed'in
erken 2'nci ve 3'üncü faulleri yapmasıydı. Bunun haricinde
hücumu uzun süre iyi kontrol edip bir ara 9 sayıya kadar
açabildiler farkı. Hatta Duncan'ın dinlendiği bir periyodda
McDyess'ın muhteşem iç-dış oyunu ile arka arkaya üç pozisyonu
Ben Wallace'ın smacıyla bitirdiler. Ginobili'nin faul sorunu
sonrası dönmesine rağmen ritmini bulamaması, Parker'ın yine
kayıpları oynaması ve Duncan'ın düşük şut yüzdesi ile oynaması
sonucu skor üretemedikleri bir dönemde Robert Horry
sahneye çıkıp skora çok önemli bir katkı sağladı ve San
Antoino'nun maçtan kopmasını engelledi. San Antonio savunmada
ise Barry'nin daha fazla kullanılması ve Bowen'ın Billups
üzerinde baskı kurması sonucu, Detroit'in etkili hücum etmesini
engellemiş oldu.

İlk yarının ardından üçüncü çeyreğe çok hızlı başlayan Detroit'in
hızı ve etkinliği, McDyess'ın oyundan çıkmasının ardından
Duncan'ın iki yerine tek adamla boğuşmaya başlamasıyla kesildi.
McDyess'ın 4'üncü faulunü alıp oyundan alındığı anda Detroit
6 sayı ile öndeydi ve oyunun kontrolünü elinde tutuyordu.
McDyess'ın oyundan çıkması ile birlikte oyuna Hunter'ın
alınması, bence Larry Brown'ın maç boyunca yaptığı
en büyük hataydı. Duncan'ın Prince karşısında basket-faul
ile 3 sayı bulmasıyla birlikte, Detroit savunması çözülmeye
başlamış oldu. Brown'ın Rasheed ve McDyess'dan birini oyuna
almamakta ısrar etmesi de, Duncan'ın ritm bulmasına ve skoru
domine etmesine sebep oldu. Duncan, orta mesafe şutları
ve yüksek faul yüzdesi ile skoru sürüklemeye başladı. Duncan
belki de serinin en başarılı 8-10 dakikasını, McDyess'ın
çıkışı ile başlayan bu dönemde oynadı.
X-factor
yine Horry
Son çeyrekte ise Detroit takımında 5'inci maçtan sonra oluşan
Big Shot Rob korkusu, kendini Horry'nin hemen çeyreğin
başında soktuğu üçlükle iyice hissettirdi. Horry'yi boş
bırakmak istemeyen Detroit savunması, Duncan'a gerektiği
kadar ve daha önceden yaptıkları gibi ikili sıkıştırma yapamadı.
Duncan'ın da tüm sezon boyu yaptığı gibi bire bir durumlarda
iyi hücum etmesi ve sıkıştırma geldiği anlarda topu boştaki
üçlükçüye çıkarması, Detroit savunmasını iyice felç etti.
Bowen ve Ginobili'nin soktuğu üçlükler, skoru San Antonio
lehine çevirdi Bu kadar yakın giden bir maçta atılan üçlükler
skorda çok önemli fark yarattı. Bu periyodda, belki de son
beş maçtır ilk defa San Antonio'un bir serisi Detroit tarafından
karşılıksız bırakılıyordu. Son çeyrekte seyirciyi de havaya
sokan Ginobili'nin yaptığı müthiş smaçların da moral motivasyon
açısından önemi çok fazlaydı.
Son çiviyi Bowen çaktı
Detroit takımında oyuna son çeyrekte tekrar giren ve bir
önceki maçta olduğu gibi takımını sırtlayan Rasheed'in katkısı
ise San Antonio'yu bir süreliğine yavaşlattı ama durduramadı.
Billups beklenen katkısını yapmak için maçın bitimine 3,5
dakika kalana kadar bekledi. Bu noktadan sonra ise fazla
yapacak bir şeyi kalmamıştı, San Antonio faulleri yüksek
yüzde ile atıp çok iyi de savunma yapınca, maçı kazanmayı
bildi.
Belki maçın gerçekten San Antonio'ya döndüğü an McDyess'ın
dördüncü faulünü alıp çıktığı üçüncü çeyreğin ortasıydı
ama tam anlamıyla son noktanın konduğu ve tünelin sonundaki
galibiyet ışığının göründüğü an ise müthiş bir savunmacı
olan Bowen'ın performansının zirvesine çıktığı ve Billups'a
üçlük atışında blok yaparak topu kaptığı andı. Bu blok,
bir savunmacının en değerli oyuncu seçilmese de maça en
değerli katkıyı nasıl yapabileceğini gösteren efsanevi ve
tarihe geçen bir pozisyondu. Bowen bu pozisyonda yaptığı
savunmayla oyunun tamamen kopmasını ve galibiyete giden
yolun açılmasını sağladı.
MVP üzerine düşünceler
Maçın
sonunda Tim Duncan, Finallerin MVP'si seçildi. Kendisi
bile bu ödülü biraz buruk olarak aldı. Bu ödülü üçüncü defa
kazanıyordu ama ilk defa bu kadar az hak ederek kazanıyordu.
Başından sonuna dek dominant bir maç çıkaramamıştı tüm seri
boyunca, Horry olmasa belki de şimdi tüm medyanın hedef
tahtasındaydı. Çoğu insan bu ödülü Ginobili'ye daha
fazla layık görüyordu ama Amerikan spor dünyasının kuralları
buna izin vermedi. Amerikalılar için bir takımın en iyi
ve en pahalı oyuncusu, o takımın yıldızıdır. Kazanılan zaferlerde
MVP o olur, kaybedilen maçlarda ise ilk olarak o sorgulanır.
Yine de söylemeden geçemeyeceğim. Göze hoş gelen oyunu,
smaçları ve sempatik tavırları ile Ginobili tabii ki MVP'ye
adaydı ama Wallace'lar ve McDyess karşısında San Antonio
adına hem hücumda, hem de savunmada 7 maç boyunca neredeyse
tek başına mücadele eden Duncan'ın da hakkını teslim
etmek gerekir. Bu son derece tehlikeli ve mücadeleci uzunlar
karşısında Shaq'ın iki sezondur elendiğini (üstelik bu yıl
Zo ve Haslem'in desteğine rağmen) düşünürsek, Duncan'ın
seriyi 20 sayı - 14 ribaunt civarında istatistiklerle
bitirmesinin çok önemli olduğunu söylemek gerekir.
Ginobili'den sonra şampiyonluğa en önemli katkıyı yapan
adam, yani 3'üncü MVP ise bence Robert Horry
idi. 5'inci maçı tek başına almasının yanında, son
maçta hemen hemen hepsi çok kritik olan 15 sayısı ile bir
kere daha yıldızlaştı. Detroit savunmasının çözülmesinde
çok önemli bir etkendi.
Bu kadar MVP tartışmasının yanında, belki de herkesin ortak
bir MUP'si vardı. Açarsak; Most Unvaluable Player,
yani en değersiz oyuncu... Tabii ki Tony Parker!
Görüş ve yorumlarınız için hulusionder@hotmail.com