Bir Horry klasiği daha
21 HAZİRAN 2005, SALI
Bazı
oyuncuların baharı hiç bir zaman geçmiyor demek ki. Yaşları
ne kadar ilerlemiş olsa da, takım içindeki rolleri ne kadar
azalmış olsa da, işte o an geliyor ve büyük oyuncu
ortaya çıkıp farkı yaratıyor. Robert Horry, 3'üncü
çeyreğin sonunda soktuğu üçlükle başlayıp uzatmanın sonunda
soktuğu ve maçı kazandıran üçlüğe kadar sergilediği efsanevi
ve destansı performansı ile belki de bu yılın şampiyonunu
tayin etti. Houstan ile Orlando'ya karşı oynadığı 1995 finalleri
boyunca sergilediği süper oyunu ve NBA Finalleri 3-sayı
rekorunu kırdığı seri ile başlayan, Portland ve Sacramento'yu
yıkan son saniye üçlükleri ile devam eden müthiş kariyeri
belki bu üçlük ile bitecek ama onun bu soğukkanlılığına
uzun süre hiç bir oyuncu yaklaşamayacak. Belki Jordan ve
Reggie Miller ile kıyaslanabilecek bir kendine güvenle atıyor
şutları ancak işin sırrını maç sonunda yaptığı "bazı
oyuncular ve taraftarlar bu sporu çok ciddiye alıyor, ben
ise tamamen eğlenmek ve zevk almak için oynuyorum"
açıklaması ile veriyor. Sonuç olarak baktığımızda, ilk üç
çeyrek boyunca adeta yerlerde süründükten, acemi hatalar
yaptıktan, atışları bloklandıktan, turnike kaçırdıktan sonra
bile, yaklaşık 17 dakikaya o maçın kaderini tayin eden
21 sayı sığdırabilen bir oyuncu önünde ancak şapka çıkarılır.
Big Shot Rob'ı haklı olarak bu kadar övdükten sonra,
gelelim Detroit'in yanlışlarına, daha doğrusu belki de yaptıkları
en önemli yanlışa... Yukarıda saydığım özellikleri, bırakın
oyuncuları, hemen hemen tüm NBA izleyicileri tarafından
neredeyse ezbere bilinen, son saniye atışlarını çok rahat
soktuğu aşikâr bir oyuncu, 17 dakika boyunca ancak bu kadar
kötü savunulabilir. Hele maçın son hücumunda köşede topu
alan ve karşısında kapı gibi Tayshaun Prince bulunan Ginobili'ye
yardıma giderek, topu oyuna soktuktan sonra üçlük çizgisinin
dışında Horry'i boş bırakan Rasheed'in hatası ise kesinlikle
kabul edilemez. Horry'nin atacağı ve sokma ihtimali çok
yüksek olan bir üçlüğün maçı ve muhtemelen şampiyonluğunu
kaybettireceğinin bence iyi hesaplanması ve karşısında savunmacı
-hele uzun kollu Prince- varken üçlük atamayan ve en iyi
ihtimalle potaya yüklenerek iki sayı veya boş adama asist
kovalayacak olan Ginobili'ye yardıma gitmeyip Robert Horry'nin
karşısında durmak gerektiği kesinlikle vurgulanmalıydı.
Bunu anlatabilmek için Larry Brown'ın kullanabileceği molaları
da vardı.
Maçın
genel görünümüne bakıldığında ise Detroit'de oynanan önceki
iki maçtan farklı olan en önemli etkenin Horry'nin performansı
olduğu görülecektir. Ginobili ve Duncan önceki maçlara göre
daha iyiydiler ama Billups da diğer maçlardaki performansının
üstünde bir oyun oynadı. Yani yıldızlar, üzerlerine düşenleri
yaptılar. Detroit'in maçı koparma anına getirdiği durumlarda
ise Robert Horry, yaptığı bir tiple, aldığı bir hücum ribaundu
ile, yaptığı enfes smaç (sağda) ile ve tabii ki üçlükleri
ile adeta tek başına direndi ve bu şansı Detroit'e vermedi.
Horry'nin performansı olmasa Detroit bu maçı bir önceki
ve ondan önceki maç gibi koparabilir ve seriyi çok rahat
bir şekilde San Antonio'ya taşıyabilirdi.
Seri, savunmaların çarpıştığı bir seri olma kimliğine
ancak bu maçta kavuşabildi. Takımlar kıran kırana savunma
yaptı ve oyunun kaderini nihayet savunmalar tayin etti.
Bu savunma performanslarının bence en önemlisi, Bruce
Bowen'in maçın son 1-2 dakikasından başlamak üzere uzatma
periyodu boyunca maçın yıldızı Billups'a uyguladığı
savunmaydı. Billups'ın bire bir zorlamalarını yaptığı enfes
savunma ile durdurup Horry'nin hücumda yaptığı katkının
görünmeyen bir benzerini savunma da tekrarladı. Rasheed'in,
attığı son üçlükte Robert Horry'e yapamadığı savunma, nasıl
maçın kazanılmasında çok etkili olduysa, maç boyunca kötü
defansıyla dikkat çeken Tony Parker'ın Detroit'in
son hücumunda Rip Hamilton'a yaptığı savunma da bir
o kadar etkiliydi. Bu savunma belki de Parker'ın maç boyu
yaptığı tüm hataların bir telâfisi gibiydi.
Spurs savunması ve hücumu
San Antonio tarafından savunma kurgusunu incelediğimizde,
bazı sıkıntılar olduğunu açık olarak görüyoruz. Bu sıkıntıların
en çok göze batanı Billups'ın kendisinden fizik olarak daha
zayıf olan Parker'ı maç boyunca adeta ezmesiydi. Bowen'ın
Rip'e uyguladığı savunma ise tek kelimeyle enfesti. Tim
Duncan'ın pota altı savunmasında elinden gelen katkıyı
yaptığı ancak yardımcılarının, özellikle de Nazr Mohammed'in
adeta silinip gittiğini de belirtmek gerekir. Ginobili
ise üzerine düşen görevi yerine getirenler arasındaydı.
Bu savunma düzeninde bence düzeltilmesi gereken en önemli
husus, Billups'ın savunulması. Ginobili ve Bowen'ın Billups
karşısında daha etkili olduğunu maç içerisinde Parker oyunda
değilken gördükten sonra, Parker'ın hücumda da zorlandğı
dönemler için Barry'nin 1 numarada tercih edilmesinin, takıma
savunmada ve hücumda daha fazla katkı sağlayacağını düşünüyorum.
Barry'nin Seattle'da yaklaşık bir yıl boyunca PG oynadığını
unutmamak gerekir. 1 numaralı pozisyona Barry'i almak, Spurs
savunmasına büyük esneklik getirecek, Ginobili veya Bowen
Billups'ı savunurken, Prince'in karşısında ise Barry olacaktır.
Barry'nin bu maçta Prince karşısında hiç de fena olmayan
bir performans sergilediğini unutmamak gerekir.
Hücum yönünden ele aldığımızda ise San Antoino'nun, Horry'nin
çok ekstra katkısı haricinde, önceki iki maça benzer sıkıntıları
yaşadığını, çok sayıda top kaybettiğini, içerden sayı üretmekte
zorlandığını, Parker'ın zaman zaman silindiğini (özellikle
ikinci yarı) ve üstüne üstlük Duncan'ın eski faul kaçırma
hastalığının nüksettiğini söyleyebiliriz. Diğer maçlara
göre daha iyi olan ise Ginobili ve Bowen'ın performansı
oldu denebilir. Ginobili üçlük atışlarda ve genel şut yüzdesinde
fazla başarılı gözükmese de, yaptığı 9 asist, San Antonio
hücumu için çok büyük bir kazançtı. Duncan'nın bu maçtaki
hücumu her ne kadar Wallacex2 ve McDyess karşısında zor
anlar yaşamış olsa da, serinin en başarılı performansı olarak
değerlendirilebilir. Tabii ki rezalet faul yüzdesinin saymazsak.
Pistons cephesi
Olaya Detroit tarafından bakıldığında görülen şey Robert
Horry'den fazla bir şey değil. Detroit için her şey yolunda
giderken ortaya çıkan ve maçı alıp götüren bu adam haricinde
Pistons, hemen hemen herşeyi yerli yerinde ve usulünce yaptı.
Bowen karşısında zorlanan Rip, boşa çıkabildiği anlarda
skor üretti; Rasheed ve Ben 4'er, McDyess da 2 blokla savunmada
müthiş işler yaparken, hücumda da attıkları sayılarla ayakta
kaldılar. Ben Pallace'ın 5/6 serbest atış isabeti (ironik
olan ise girmeyen atışın airball olmasıydı) ne kadar büyük
başarı ise Rasheed'in 6/15 isabeti de o kadar büyük bir
başarısızlıktı. McDyess ise benchten gelerek katkı
yapan tek oyuncuydu. Gözler bir önceki maçın hücum kahramanı
Lindsey Hunter'ı aradı ama o ortalıklarda yoktu.
Detroit, hücumda ve savunmada istediği şeyleri daha iyi
bir şekilde sahaya yansıttı. Mücadele seviyesi hiç düşmedi.
Aynı oyunu ve mücadeleyi bundan sonraki maç veya maçlarda
da sahaya yansıtacaklarından hiç şüphem yok. Son iki yılda
sırtları duvara dayandığında, yani elenmenin eşiğine geldiklerinde
gösterdikleri performanslar ortada (geçen yılkı Nets, Pacers
ve bu yılki Heat maçları). Bu doğrultuda, kaybedecek fazla
bir şeyleri olmadan gidecekleri San Antoino'da aynı saldırganlıkla
oynayacakları kesin. San Antonio ise tekrar kazandığı güven
ile maça fırtına gibi başlayıp oyunu hücumla kazanmak isteyecektir.
Bunu da başarabilecek güçteler. Serinin 7'nci maça uzama
ihtimali var ama benim kanaatim, 6'ncı maçın son olacağı
şeklinde.
İnsan bu seriyi izlerken şu hususları düşünmeden edemiyor:
1. Joe Dumars, önceki sezonun draftinde, molalarda
şaşkın şaşkın sahayı izleyen, havlu sallayan, bunun haricinde
fazla bir olayı olmayan Milicic yerine, ondan sonra seçilen
herhangi bir oyuncuyu alsaydı (Wade, Carmelo ve Bosh) bu
takım bu kadar zorlanır mıydı, yoksa rakipleri takır takır
eler miydi?
2. San Antonio hücumda içeriden sayı üretmede bu
kadar sıkıntı çekerken, Duncan'ın yanına bir skorer uzun
daha koyamazken, acaba Malik Rose takımda kalmış olsaydı
durum ne kadar farklı olurdu? Nazr Mohammed'in tüm yaptıklarını
("yapamadıklarını" demek belki de daha doğru olur)
pekâla Nesterovic yapabilirdi ama Rose'un yapabileceği ve
mismatch yaratacak hücum katkısınının hiç mi yararı olmazdı?
"Takımın ruhu" (soul of the team) denen, ateşleyici
bir kimliğe sahip olan bu oyuncunun boşluğunu doldurabildiler
mi?
3. Şu aralar balayını yaşamakta olan Hidayet'le,
milli takım ile çerezine maçlar oynamakta olan Mehmet, eski
takımlarında kalmış olsalardı, nasıl bir katkı sağlarlardı?
Seriye etkileri nasıl olurdu?
Görüş ve yorumlarınız için hulusionder@hotmail.com