farkında
olmadan, denize...
Tek görebildiğim, heybetli ağaçların yaprakları ve gölgesiydi;
yapraklardan süzülen tatlı güneş ışıkları yüzüme yansıyordu,
tren git gide yavaşlıyordu, dümdüz bir yol değildi, dağların
içinden tünellerden geçiyordum, her girdiğim tünelin çıkışında
bambaşka birşey bekliyordum yeni birşey, yeni bir güzellik,
yeni bir huzur... Beklentim hiç boşa çıkmıyordu, özlemini
çektiğim güzellikler gözümün önündeydi artık, içimdeki mutluluk
tatlı bir huzura kavuştu; hep sıkıntıdan uyumak isterdim,
oysa şimdi içimdeki huzurdan göz kapaklarım ağırlaşıyor, kapanmaya
başlıyordu. Üşür gibi oldum, tüylerim diken diken, son bir
güçle camı kapattım, başımı usulca koydum, uyumuşum...
Ne kadar süre geçti hatırlamıyorum, kondüktörün vardığımız
şehrin ismini bağırması ve ufak bir irkilme ile uyandım, hemen
trenin camından dışarı baktım, geldiğim şehri süzmeye koyuldum...
Artık doğa geride kalmıştı, şimdi bambaşka bir şehirdeydim,
gara yaklaşmıştık besbelli, trenin düdüğü devamlı ötüyor,
geldiğimizi haber ediyordu bambaşka bir yere...
Hemen ayaklandım, kompartımandan çıkarken birşeyler ararmış
gibi değil de, sanki eski sevgili ile orada daha önce buluşmuşcasına,
o günleri yâd edercesine bakındım, kapıyı usulca kapatarak
vagonun bittiği yerdeki kapıya doğru ilerlemeye başladım.
Kapının ağzı insanlarla doluydu, halbuki ben trene bindiğim
zaman pek kimseleri görememiştim; ayakları arasına bavul sıkıştıranlar,
iki-üç çuvalı birarada sürükleyerek taşımaya çalışanlar ve
trene binerken gördüğüm deniz gözlü çocuk...
Nihayet gara gelmiştik, insanların inmesini bekledim. Çoğu
insanın bir karşılayanı vard, ı gelen yolcuların eşyalarını
alma, taşımalarına yardım etme telaşındaydılar. Yolcu bekleyenlerin
dışında taşıyıcı kişiler ve bir kaç satıcı vardı. Karnım çok
acıkmıştı, bir simitçi dede gördüm, bir elinde uzun bir sopa
ve halka halka içine yerleşmiş simitler, diğer satıcılar gibi
bağırmıyor, belki de yaşlılığın verdiği yorgunlukla yapamıyordu.
Ona doğru yaklaştım, kar beyazı saçları vardı, hafif de beyaz
beyaz sakalları, beni farketti, gülümser gibi oldu, satacağı
belki de bir simit için mutlu olmuştu, belki de evine bir
somun ekmek daha götüreceği için gülümser gibiydi, kıyafetlerinden
belliydi halinin vaktinin çok yerinde olmadığı, ufak tefek
birisiydi, yamalı ceketi, kendisine bol gelen pantolonu ile
ayakta duruyordu. Yürek işçisiydi.
Usulca yanaştım, önce bir simit istedim, simiti aldıktan sonra
"Amca, şehir merkezine nasıl gidebilirim?" dedim.
Gayet düzgün bir türkçe ile gözlerimin içine bakarak "Sen
nereyi arıyorsun oğul?" dedi.
Şaşırmıştım çünkü sorumun bir amacı yoktu, sadece geldiğim
yeri gezecektim, aradığım gittiğim bir yer yoktu, ne bir planım,
ne gidebileceğim bir yer, ne de bir tanıdık; hiç bir yeri
aramıyordum. Biraz duraksadıktan sonra "Amca otogarı
arıyorum, Kızkalesi'ne gidicem" dedim.
İyiden iyiye karışmıştı kafam, trenden inmiş ve otogarı soruyordum
ve üstüne üstük araya Kızkalesi'ni koyuvermiştim. Tamamen
bilinçaltımdan gelen birşeydi, okulda bir arkadaşımın gittiği
bir yerdi, ilk aklıma o gelmiş ve söyleyivermiştim.
"Neden burda indin ki o zaman, önceki istasyonda inseydin
keşke oğlum. Ama iki saat sonra o yöne gidecek bir tren var,
ondan inip otobüse binersin" dedi.
İş iyiden iyiye sarmala dönmüştü, sırf laf olsun diye söylediğim
iki kelime iyice kafamı karıştırmıştı, hemen konuşmayı bitirme
niyetindeydim, simitin parasını verip hayırlı işler dileyerek
uzaklaşmaya başladım.
Kendi kendime konuşmaya başladım, "İlla ki bir şey
uydurmalı mısın?" diye, "amca ben yer iz bilmiyorum,
gezmeye geldim" demek çok mu zordu sanki? Durduk yere
beynimde kargaşa yaratmakta üstüme yoktu.
Tren garından çıkıp hemen ana caddeden karşıya geçerek yürümeye
başladım, ilk defa gördüğüm yerleri büyük bir dikkatle süzüyordum;
çok geniş bir cadde idi, ortada palmiye ağaçları vardı, etrafı
yeşillikle doluydu, yürüdüğüm kaldırım tertemizdi, hemen sağ
tarafımda büyük apartmanlar ve bir çok sıra sıra dükkan...
Hemen her şehirde aşağı yukarı aynı şeyler vardı belki de
ama bana farklı geliyordu çünkü geldiğim yerde bunlar yoktu,
geldiğim yer hemen her şehirden birisi değildi.
Biraz önce bitirdiğim simit beni kesmemişti, açlığım hala
sürüyordu, yürürken yöreye has yemeklere gözümü kestirmiştim,
yol üstünde yine geldiğim yerde olmayan kalitede adamakıllı
bir lokanta buldum, siparişimi verip biraz alelacele yedikten
sonra kendimi dışarı attım.
Şimdi ne yapacağıma sıra gelmişti, yürüyordum ama nereye,
ne yapacaktım? Trendeki derin huzur, hiçbirşeyi düşünmeyen,
ayakları yerden kesilmiş bünye hafif hafif birşeyler sorgulamaya
başlamıştı, lanet olası huyum yine homurdanmaya başlayıp "buraya
kadar mıydı rahatlık?" der gibi oldu ama üstesinden gelmeyi
başardım. Nasıl başladıysa öyle bitrmeye kararlıydım, içimdeki
sesi dinleyecektim.
Ana caddelerden sapmayarak yürümeye devam ediyordum, artık
caddeler iyice kalabalıklaşmaya başlamıştı, farklı insanlar
görmek mutlu ediyordu, çevrede vakit geçirebilecek onlarca
yer vardı, büyük mağazalar, işhanları, çeşit çeşit büyük dükkanlar...
Geldiğim yerin ne denli büyük bir yer olduğunu idrak etmeye
başlamıştım. Hemen kendi öğrencilik hayatımla buranınkini
karşılaştırdım, bir öğrenci için gidilebilecek, gezilebilecek
bir sürü yer, oturulabilecek parklar ya da kafanı dağıtacak
bir sürü mekan vardı. İster istemez iç geçirdim.
Farkında olmadan çok büyük bir parka girmiştim, Arnavut kaldırımı
gibi yollar yapılmıştı, çok güzel bir peyzaj, lambalarla donatılmış
güzel mi güzel bir yerdi. İleride çok büyük bir cami vardı,
hemen sağ tarafında parkın bittiğini gördüm, ötesinde boşluk
olduğunu farkettim, anlam veremedim, merakım beni o yöne doğru
götürmeye başladı. Uzaktan görebildiğim sıra sıra bankların
tam karşı yönüme doğru dizilmişlerdi ve bir çok insan da orada
oturuyordu, neye baktıklarını, orada ne olduğunu iyiden iyiye
merak etmeye başladım, adımlarım hızlanmaya başladı.
Biraz daha yaklaştıktan sonra büyük bir nehir olduğunu farkettim,
çok güzel bir manzaraydı, oraya gitmeden camiye doğru yöneldim.
O şehrin ve ülkenin en büyük işadamlarından birinin yaptırdığı
haşmetli bir cami idi, herşeyi ile özenile bezenile yapıldığı
belliydi, yapısının kalitesinden oturacak yerlerine kadar
işçilik akıyordu, çeşmesinde ellerimi yüzümü yıkadım, yürüyüşüm
bünyemi bayağı terletmişti, geldiğim yerin havası ile yakından
uzaktan alakası yoktu, yılın bu mevsiminde anormal bir sıcaklık
vardı.
Cami avlusundan hemen çıktım, cami hemen nehrin yanında
idi, yapımı için özlellikle burasının seçildiğine en ufak
bir şüphe yoktu. Kendimi nehrin kenarına atıverdim, sıra sıra
giden banklardan birine oturdum. Biraz önce çıktığım camiin
gölgesi nehire düşüyordu, hani "gürül gürül akıyor"
denir ya, adeta öyle bir akıntı vardı. Hayatımda hiç böylesine
büyük bir akarsu görmemiştim, koyu mavi bir rengi vardı, dip
kısımlarının görünmemesine rağmen gayet temizdi, kurak topraklara
alışık gözlerim ayrı bir güzelliği görüyordu, otururken yine
ne kadar doğru bir karar verdiğimi düşündüm. Ne zaman mutlu
olsam, farklı bir şey görsem aptalca kendi kendimi onore ediyordum,
içimdeki bunalıma ağır bir yenilgi tattırıyordum. Bu sefer
iyi kartları ben çekmiştim.
Kollarımı bağdaştırmış öylece suya bakıyordum, bir sigara
yaktım, çevrede dolaşan seyyar satıcılardan birisi yanaştı,
"kola, çay, su" diye bağırıyordu, satıcının omzunda
bir bidon içinde soğuk içecekler, elinde çay tablası vardı.
Bu tezat bende hafif bir gülme yarattı, hemen çağırdım, soğuk
birşeyler aldım. Kendimi iyice herşeyin sahibi gibi hissetmeye
başlamıştım, çevreyi süzüyordum, insanları, nehrin karşı yakasındaki
çocuk parkını, bütün güzel şeyleri içime çekiyordum... Vakit
su gibi akıp geçiyordu ve ne yapacağımı düşünmeye başlamıştım,
bir kaç saat sonra hava kararacaktı, ne yapmalıydım?
Bir kere kesinlikle bunu hemen bitirmeyecek, geri dönmeyecektim.
Yol parası ve bir kaç şey dışında pek bir para harcamamıştım,
bir otele gitsem mi, diye düşündüm, içime sinmedi vazgeçtim,
dışarda kalmak geldi aklıma, belki burada, bu bankta geceyi
geçirebilirdim ama onun da sakıncaları vardı; gece havanın
nasıl olacağı belli değildi, tanımadığım bilmediğim bir yerdeydim,
ayrıca gecenin bir vakti bunalıp geri dönme kararı almam büyük
bir olasılıktı... İşin içinden çıkamıyordum, zaman iyice ilerlemeye
başladı, hava yavaş yavaş kapanıyordu. Trenden indiğimde simitçi
amca ile konuşmamızdaki Kızkalesi geldi aklıma, oraya gidebilirdim,
gün içinde aklıma gelip durmuştu, arkadaşlarım tarafından
çok methedilmişti, bu güzel yolculuğumda neden bir de denizi
görmeyeyim, dedim... Burada sıradan bir otelde kalacağıma
gider orada deniz kenarında bir pansiyonda kalırdım. Ama ne
kadar uzakta olduğuna ve nasıl gidileceğine dair en ufak bir
fikrim yoktu, düşünmeye başladım, seçeneklerimin arasında
en farklı olanı buydu, diğerlerini gözönüne almadan yerimden
kalktım, hızlı adımlarla geldiğim caddeye çıktım, yoldan geçen
birkaç kişiye otogara nasıl gidebileceğimi sorup yolu öğrendim,
tarif ettikleri şekilde otogara giden dolmuşlardan birine
bindim.
Otogarın şehir dışında olduğunu yolda anladım, biraz telaşlı
bir hale girmiştim, çok geç olmadan gitmek istiyordum. Cep
telefonumu açma gereğini hissettim, bir yeri aramayacaktım,
sadece telaşın yaptırdığı bir şeydi, gittiğim yere vardığımda
yeniden kapıyacağıma emindim.
Dolmuştan indiğimde hava kararmıştı artık, üst geçitten
geçerek otogara girdim, direkt bir otobüs arıyor ama bir türlü
bulamıyordum, neredeyse tek tek tüm otobüs firmalarının bürolarını
gezdim ama nâfile, yoktu... Sadece aktarmalı otobüs olduğu
söyleniyordu ve benim de buna hiç niyetim yoktu. Tam ümidimi
yitirmeye başlamışken direkt giden bir taşıtın olduğu öğrendim.
Otogarın hemen dışından kalkan büyük bir minibüstü, bilet
milet yoktu, para direkt şoför muavinine veriliyordu, ben
de öyle yaptım. Minibüs yarı yarıya doluydu, içeride envai
çeşit süs ve yazı vardı, pavyon gibi yer yer tavanda mor lambalar,
ön camın etrafında tuhaf kırmızı ışıklar, vites kolunun tepesinde
kuru kafa vardı... Şoföre baktığımda tipinden bunları yapmasına
hiç ama hiç şaşırmadım, böyle bir tipten böyle modeller çıkar,
diye düşündüm. Yola koyulur koyulmaz uyku çöktü, belki gideceğim
yeri kaçırırım diye kendimi tutmaya çalıştım ama nâfile, uyuyakalmıştım.
Ne kadar süre geçtiğinin farkında bile olmadan omzumda bir
el hissettim, muavin geldiğimizi söyledi, minibüs yol kenarına
yanaştı, hemen iniverdim, şoförün acele eder bir hali vardı.
İner inmez ilk gördüğüm şey denizdi, akşamın karanlığında
bile olsa seçebiliyordum. İndiğim yolda ışık falan yoktu,
sadece yoldan geçen arabaların farlarının ışığıyla çevremi
görebiliyordum, bulunduğum yerdeki sıcaklık beni iyiden iyiye
şaşırtmaya başlamışt, akşam olmasına rağmen beklediğimden
çok daha sıcaktı hava .Yolun karşı tarafına geçtim, hemen
hemen tüm evler iki katlı ve beyazdı, geldiğim yerin iç kısımlarına
doğru yöneldim, tatil yöresi olması sebebiyle yaşam yeni başlamış
gibiydi, sokaklar insanlarla doluydu, her ne kadar büyük tatil
yöreleri gibi bir ışık yumağı bir şatafat olmamasına rağmen,
bu kadarını dahi beklemiyordum. Çoğu evin üst balkonundan
sarmaşıklar, çiçekler sarkıyordu, sokaklar dar ama bir o kadar
da düzenliydi, belirli aralıklarla üçüncü sınıf barlar, yolda
yürüyen insanlar, hatta turistler vardı...
Dümdüz ilerledikten sonra kumsalı gördüm, kendime daha fazla
ket vurmayıp dikkat çekmeyecek şekilde denize doğru koşmaya
başlamıştım, kumsaldan geçerek hemen deniz kenarında buldum
kendimi. Arkamdaki, denize bakan disko ve barlardan gelen
müzikler eşiliğinde doya doya denizin kokusunu içime çektim.
Çok ama çok özlemiştim bu kokuyu. Yüzümü aptalca bir gülümseme
aldı, hemen kumsala oturdum, ayakkabılarımı ve çoraplarımı
çıkardım, ayaklarımın kumlara değmesini hissetmeyi istiyordum,
kumlardan sanki vücuduma enerji çekiyordum.
Hiç unutamayacağım, hiç bitmesini istemeyeceğim bir gün geçiriyordum.
Aylardır böylesine dolu dolu mutlu bir gün geçirmemiştim.
Yalnızlığın her zaman kötü olmadığını anladım, bu olanlar
belki geçici şeylerdi, ilk heyecanlardı ama umrumda değildi,
sadece anı yaşıyor, o anlardaki huzuru düşünüyordum, herşeyi
geride bırakmıştım, sanki hiç bitmeyecek bir huzurdu, sanki
bir kaç dakika sonra başka bir mutluluk beni bekliyordu. Karamsarlığın
ve bunalımın içinde yüzen zihnim artık geldiğim şehirde kalmıştı,
şimdi bambaşka duygular vardı.
Huzurla denize bakarken cep telefonuma bir sms geldiğini
farkettim...
devam edecek...
pesimist44@hotmail.com