aklıma
gelmişken; gideyim dedim
Bir umutla yürüyordum, belki iki çift güzel söz ya da kafamı
dağıtacak birkaç geyik muhabbeti için, buna o kadar çok ihtiyacım
vardı ki, insanların pek kullanmadığı bir yoldan. Şehrin giriş
kısmında bağlara giden yeni asfaltlanmış bir yoldu, sağ tarafa
bakınca, şehrin yerlilerinin oturduğu derme çatma gecekondular
tepeciğe düzensizce serpilmiş gibiydi, evlerin kiminin bahçesinde
tavuklar, kiminde hırdavat, kiminde ipe serilmiş çamaşırlar
vardı. Estetik kavramını tamamen yıkan bir biçimdeydi, kafamı
hemen çevirip yolun öbür yakasına geçtim çünkü o tarafta geçmişimden,
anılarımı saklar bir şeyler vardı sanki, uzun bir düzlük ve
eski bağ bahçeleri, her bahçede eski bir ev, aslında her şey
eskide kalmıştı, bahçe bile; çok önceleri ekildiği ve yemyeşil
olduğunu hayal ettiğim bahçeler o an gözümün önünde çorak
topraklardı ama ben öyle görmüyor, görmek istemiyordum.
Hemen yanı başımdaki eski ahşap bağ evine gözümü diktim,
çocukluğum geldi aklıma, böyle terkedilmiş eski evler en gözde
yerlerdi benim için, çocukken hep içlerinde bir gizem, hep
birşeyler arar gibiydim, eski ev eğer ahşap olursa daha bir
önemi artardı gözümde, gizli gizli kaçar, evin içinde boş
boş dolanırdım, kimi zaman arkadaşlarımla gider, oyunlar oynardık,
onların aynı biçimde hisetmediklerini anlayınca üzülmeye başlardım.
Adımlarım yavaşlıyordu, gözlerimde çocukluğum canlanınca yüzüme
tatlı bir gülümseme gelmiş gibi geldi, tıpkı çocukken yaptığım
gibi kuralları ters-yüz edip yasaklara nanik yapmayı özlemiştim,
o zamanki hayallerim yoktu artık. Bir an için büyüdükçe hayalden
yoksun bir mantığa büründüğümü hissettim, tekrar çocukluğuma
dönüp hayatımın hiç bir çizgiye sokulmamış halini özledim.
Hep birşeyleri bekler bir halim vardı, hep hayatımı birden
başka bir çizgiye çevireceğim umuduyla yürüyordum; az kalmıştı,
henüz kendisini yeni yeni tanımaya başladığım, belki de ileride
dostum olması ihtimalini hissettiğim arkadaşın evine doğru
gidiyordum. Daha evine varmadan evi düştü aklıma, çeşitli
meyve ağaçlarının olduğu iki katlı bir evin arka kısmında
iki göz odada kalıyordu, ev bayağı eski ve biçimsiz olmasına
karşın hep imrenmiştim, herşeyden uzakta gibiydi sanki, dünyadan
kopuk bir haldeydi adeta; bende, çoğu insanın hayallerini
süsleyen, herşeyden uzak yeşillikteki bir yayla evi gibi bir
hissiyat yaratırdı.
Evin bahçesine doğru girdim, arka tarafa yürüdüm, geldiğim
esnada pencerede kafasını eğmiş, elinde birşeylerle uğraşıyordu,
zoraki gülümseme eşliğinde ''merhaba Savaş'' dedim; yüzümde
gülümsemenin, mutluluğun olduğuna inandırmak istedim ama nafile,
onu bile beceremiyordum, yürüyüşümden ve yüzümdeki sahte ifadeden
vaziyeti hemen anladığını farkettim. ''Ooo hoca hoşgeldin''
dedi.
Eve girdiğimde alelacele elektrik sobasını önüme doğru getirdi,
''çay var, içeriz di mi, sevdiğini biliyorum'' dedi. Bu jestleri
hoşuma gidiyordu, halden anlayan, günörmüş bir yapısı vardı,
aynı dilden konuşuyorduk, beni henüz yeni yeni tanımasına
karşın sanki çözmüş gibiydi.
Çayları içerken yüzüme hadi anlat dercesine bakıyordu, en
zorlu kısma gelmiştim, bir yandan içimi dökmek istiyordum,
bir dert ortağımın olmasını istiyordum ama yapamıyordum.
Sessizlik bir müddet sürdükten sonra ''Savaş," dedim,
"ne olacak bu halimiz, sanırım daha şimdiden okulu uzatıcam
ben.''
Tamamen birşey söylemiş olmak için ağzımdan çıkmış bir cümleydi,
onun hangi derste hangi notları aldığından bile haberim yoktu
halbuki.
''Boşver dersleri, durumlar nasıl?'' dedi.
Eski kız arkadaşımdan bahsettiğini anlamıştım, az çok birşeyler
biliyordu, başkası ile gördüğümü söyleyemedim, başkasının
kollarında iken gözümün içine baktıktan sonra başını umursamaz
bir tavırla nasıl çevirdiğini ve benim bitik bir insan gibi
başımı eğerek nasıl yanlarından geçtiğimi söyleyemedim, söylemek
de istemedim. Umarsızca bir tavırla ''bizim kızdan bahsediyorsan,
bitti gitti'' dedim.
Önce bir "hımm," çekti, ''için rahat mı peki,"
dedi, "hep sıkıntılı bir halin var.''
Artık eskisi gibi önemsemediğimi anlattım, ''kafamı karıştıran
mevzular var ama daha farklı'' dedim. İlk duyulduğunda kulağa
züğürt tesellisi gibi gelen bu durum halihazırda gerçekti
çünkü beynim kendini hep kötü şeylere programlamış gibi hep
birşeyler arıyordu ve hiç bulmamazlık etmiyordu.
Birkaç havadan sudan laftan sonra evden çıktık, okula doğru
yol almaya başladık. Okula giderken derse girmemeyi düşünüyordum,
sanki koşa koşa geldiğim adamın yanından birden uzaklaşmak
istemiştim ya da yine kabuğuma çekilip yanlız kalmak istedim,
kimbilir, kendim bile neyi niçin yaptığımı bilmez bir haldeydim.
Okulun önüne yaklaştığımızda ''benim biraz işlerim var Savaş,
derse girmeyeceğim'' diye bir yalan attım, ''hoca eyvallah,
sen bilirsin'' dedi, vedalaştık.
Ne yapsam, diye düşünürken şehrin içine doğru yürümeye başladım.
Öğrenciler tarafından "Mecburiyet Caddesi" diye
adlandırılan yola girdim.Tahmin edileceği gibi, küçücük olan
şehrin tek caddesi idi, gerçek ismini bilmiyordum, hiç de
merak etmedim. Sıklıkla gittiğim bir lokanta vardı, sahibi
Yalovalıydı, deprem korkusuyla kaçıp buralara gelmişti, ben
yapar mıydım, diye düşündüm; sanırım gelmezdim, her ne olursa
olsun buraya gelmezdim. Okulu bırakma düşüncesi çok geçmişti
beynimden ama cesaret edememiştim, sanki o gönüllü gelmiş
de, ben zorla tıkılmıştım buraya, yolun hemen kenarında idim,
bir hışımla yanımdan bir yolcu otobüsü geçti o an, otobüse
bakakaldım, geçen otobüs bana, sıradanlık içinde yüzerken
çok değişik bir fikir vermişti; gidecektim, buradan, bir-iki
günlüğüne dahi olsa gidicektim, ne evime, ne bir tanıdığımın
yanına, hiç bilmediğim bir yere, hiç gitmediğim bir yoldan
gidecektim.
Hemen bankaya yürümeye koyuldum, iki gün önce hesaba yatan
öğrenim kredim minik bir seyahata yetecek ölçüde idi. Parayı
çektikten sonra tanıdık birilerinin beni görme ihtimali az
olan sokaklardan tren yoluna doğru yürümeye başladım, evim
görüş alanımdaydı, sanki hiç dönmeyecekmiş, bir daha hiç görmeyecekmiş
gibi baktım, sanki sevgili ile vedalaşma gibi; bu yolcuğun
beni o kadar değiştireceğine inandırmıştım ki kendimi, ''bak
bana, bu beni böyle son görüşün'' der gibi bir halim vardı.
Otobüs yolcuğunu seçmedim, böylesine bir yolculuğa trenle
gidilmeliydi, camı açıp sigaramı yakarak görkemli dağlara
baka baka, rüzgar yüzüme vura vura yapılması gereken bir yolculuktu
bu. Gara girdim, çok eski bir gardı, gişeye yöneldim, memura
''ilk tren kaçta geliyor?'' diye sordum, "yarım saat
sonra Adana Ekspresi gelecek'' dedi. Çok şanslı idim, hemen
yarım saat sonraya bir tren bulmuştum , saatlerce beklemeye
razıydım halbuki...
Garın eski püskü minicik bir bekleme salonu vardı, ortada
bir soba ve çevresinde mevsimlik birkaç işçi, hemen yan tarafta
cam kenarında iki çocuklu bir aile, çocuklardan birisi oturduğu
yerde ters dönmüş şekilde camdan tren yoluna bakınıyordu,
belki o da benim gibi yeni birşeyler görme duygusunun heyecanını
yaşıyordu, umutla bakıyordu, yüzünde sanki biraz önce bir
oyuncak hediye edilmiş gibi bir mutluluk vardı. Bir köşeye
oturuverdim, hemen elimi cep telefonuma attım, bir çırpıda
kapatıverdim. Çünkü bu yolculuğu kendimle yapacaktım, gereksiz
sorularla uğraşmak istemiyordum, aslında kendimle yanlız kalmak
istiyordum
Bir süre sonra gelen trenin sesini duydum, benim gibi trenin
gelmesini heyecanla bekleyen çocuk hemen dışarı koşmaya başladı,
annesi de peşinde. Annelik içgüdüsüyle peşinden gittiğini
hissettim, ben de kendimi hemen dışarı attım, elimdeki bilete
baktım, bilet eski banliyö trenlerinde kesilen ufak mavi kartlardandı,
üstünde tarih, gidilecek yer ve oturulacak yer yazıyordu,
sanki umudun belgesi gibiydi.
Tren yavaşlayarak peronda durdu, hemen biniverdim, daha yerimi
aramaya bile koyulamadan kondüktör bileti istedi, hemen uzattım,
elindeki zımbaya benzer bir aletle bileti işaretledi. Bilet
kondüktörün elinde iken yerimin neresi olduğunu sordum, ''istediğin
yere oturabilirsin'' dedi, bileti alıp cüzdanımın özel bölümüne
koyuverdim -saklıyacaktım çünkü-, vagonda biraz yürüdükten
sonra kondüktörün neden öyle dediğini anladım; tren bomboştu,
kompartımanlı vagonlardan birine geçtim, havanın soğuna aldırmadan
camı açtım.
Şehirden çıkmaya başlamıştık, sanki sıkıntılarımı o şehirde
bırakıyordum, elimi cebime atıp bir sigara yakıverdim. Uzun
süre sonra böylesine isteyerek, büyük bir hazla sigara yakmıştım,
hiç bir şey düşünmüyordum, sadece dışarıyı izliyordum, hiç
görmediğim yerler gözüme çok güzel gözüküyordu, yolculuk esnasında
hiç oturmuyordum, hep ayakta pencerden dışarıyı izliyordum,
yanımda ne su, ne biraz yiyecek, hiçirşey yoktu, gara gelirken
bunu düşünmemiştim, hesapsız kitapsız bir yolculuktu bu, gerçi
bunlara ihtiyacım yoktu, enerjimi içimdeki huzurdan alıyordum.
Bir süre sonra gittikten sonra yolculuğun dağların içinden
geçen kısmına gelmiştik, Her taraf çam ağaçları ile doluydu,
baktığımda yeşillikten uzakları bile göremiyordum, çam kokusunu
iyiden iyiye alıyordum; o kadar özlemiştim ki bu kokuyu, bu
duyguyu, ormanın içinde bizi takip eden bir akarsu ile yolculuk
yapıyordum, hiç bitsin istemedim, tıpkı güzel düşlerdeki gibiydi,
o an ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım.
Her şey çok güzel olacaktı....
devam edecek...
pesimist44@hotmail.com