aklıma
gelmişken; bunalayım dedim
yerden üç aydır kalkmamış kardan bir türlü gözlerimi alamıyordum;
sanki hiç gitmeyecekler gibiydi, artık gözlerimin ağrıdığını
hisediyordum, sanki bu kirlenmiş beyazlık içimden enerjimi
söküp alıyormuş gibiydi, her gün yürüdüğüm o yoldan tiksinmiştim
artık, hep aynı soğuk, hep aynı kar, hep aynı insanlar, hep
aynı sessizlik ve hep aynı bunalım...
geçer miydi, diye düşündüm; sonra aklıma geldiği gibi siliverdim,
burda umuda, gülümsemeye yer yoktu sanki; güldüğün zaman sanki
sana bakıp hesabını soracaklarmış gibi hissetmek onunla yaşamak
zorundaydın.
ayağında pazar malı bi bot, adi bir kot pantolon ve üstünde
de kargoda kaybolmuş ve haraç-mezat satılıktan alınmış bir
asker montu; hani kıyaslamaya vursan yine en yakın dostum
montum'du, sanki sibirya soğuna karşı yapılmış gibi sıcak
tutmasına karşın aslında bu soğuk şehirde pek bişey ifade
etmiyordu; çünkü soğuk beynini kaplamıştı adeta, üstündekinin
pek bi manası yoktu, arada bir girdiğin beşinci sınıf lokantalarda
''huop tertibime bakıverin'' veya ''giyme bunu yiğenim askerde
tiskinirsin'' gibi geyiklerin dışında pek bi konu açmazdı.
düşmemeliyim diye binbir ayak oyunu ile gittiğim yol en nihayetinde
açlıktan mide spazmları geçiren vücuduma merhem olacak yarı
dökük lokantada bitiverdi; kapıda üstünde sadece bir kazak,
ellerini sinek gibi soğuktan ovalayan kirli sakallı amca,
sanki beni orda üç saattir bekler gibiydi, selamın aleyküm
tarzı kafa salladı, aynı kafa sallamasını ben de yapayım dedim
ama kafamın yarısı kaplumbağa gibi montun içine çöktüğünden
başımla adamın istediği verimde bir selamı veremedim; ağzımla
''eyvallah dayı'' diyecek kadar da zerre takatim yoktu, olsa
da söylemeye erinirdim, elimi tam kapıya uzatıp iteklemeye
kalkışacaken amca gür sesiyle ''kendine doğru çekecen'' dedi,
beynimde milyon tane düşünce geçtiğinden, belki de ellinci
kez geldiğim yere, nasıl unuttum hiç demedim, sadece her zaman
olduğu gibi kendime saydım...
han kapısı gibi olan kapıyı bi gayret çekip içeri daldığımda
en azından bir sıcaklık bekliyordum, ki sıcaklığın ne dükkan
sahibinde, ne de o gün dükkanda olduğunu farkettim; içerde
ocaktan çıkan bit osuruğu gibi kebap kokulu ısıdan ve meymenetsiz
bakışlardan başka bişey yoktu, pek önemsemedim bunlar doğaldı
bu bu şehirde, hep kendi kendime alıştım derken, aynı durumlarla
yeniden karşılaşınca kendimi kötü hisetmekten alamıyordum.
en sondaki eski püskü sandalyeye oturdum, hani masanın da
ondan kalır yanı yoktu, üstünde plastik bir örtü, bir sürahi
ve yaklaşık 5-10 kişinin içtiği tahmin edilen bardak... hani
desen ki yeni bir bardak isteyim ama burda bunlara yer yoktu
ya da en azından sen öyle hisederdin, bardağı getirse bile
içinden sülalene sayacak diye düşünür, yeltenmezdin...
üstü şehrin tüm kedilerinin yalayınca doyacağı kadar pislikle
dolu önlüğü ile gelen garsona ''bi dürüm alıyım'' dedim, bikaç
saat önce soft sigara kavramı henüz gelmemiş bakkala da ''dayı
bi vinston yumuşak paket versene'' deyişimden sonra ilk cümlem
olmuştu, garson ocakbaşındaki dükkan sahibine ''bi dürüm çek''
diye böğürdükten sonra gitti, bişey içecek misin diye hiç
sormadı, biliyordu istemeyeceğimi, hisediyordu belki de paramın
sadece o midemdeki boşluğu doldurabilecek kadar olduğunu,
masada otururken, acaba selam vermeyişinin nedeni de bu muydu
ki, dedim; acaba yediğim üç kuruşluk dürümden başka dükkanın
sermayesine zerre bişey katmayışım mıydı?
dürümü beklerken her geldiğimde baktığım tam karşımdaki duvarı
tamamen kaplayan resmedilmiş portreye gözlerimi diktim; koyunlarla
dolu bir mera, eski bir kulübe ve bu tür resimlerde hiç eksik
olmayacak, tepesi karlarla kaplı uzaktaki görkemli dağ; hani
resmedilmiş demişsem de, ressamlık'tan zerre nasibini almamış
birinin yaptığı çizimdi, aklıma trt'deki amca geldi, halbuki
ne güzel yapardı o beş dakkada, elinde spatula haldur huldur
çizerken ben hiç dinlemezdim dediklerini, sadece izlerdim...
diye düşünürken garson dürümü nerdeyse burnuma sokuverdi.
dürümü yerken, acaba bunla doyar mıyım, diye düşündüm ama
doymasam bile evde hazır çorba vardı, bir de ekmek aldım mıydı
benden iyisi yoktu, her ne kadar çorbaya azıcık yağ atacak
kadar margarin'im olmadığı gelse bile aklıma, bu kadar basit
şeylere hayıflanmayı çoktan aşmıştım.
dürümü yedikten sonra kapının eşiğindeki kasaya yöneldim,
davulcu parası gibi cebimden bozuklukları çıkardım ki, aklıma
cüzdandaki kağıt para geldi, bozuk parayla ödeme yapcağımı
mı sandınız, benim param var kardeşim, der gibi bir mağrur
bir ifade ile parayı verdim ve kapıyı itekleyip dükkandan
gidecekken ''hayırlı akşamlar'' gibi bir sözcük işitir gibi
oldum, ''eyvallah'' çakıp yola koyuldum...
artık evime gidiyordum, belki de bu şehirdeki benim için
en güzel şeye, adımlarım hızlanmaya başlamıştı, ne yerdeki
karlar, ne açık kahverengi yarı dökük taş binaların insanı
huzursuz eden yapısı umrumda değildi artık, üstelik karnım
da toktu; eve yaklaştıkça demir yolundan gelen yük treni diye
tahmin ettiğim trenin sesi geliyordu, her gece dörtte uykumun
içine eden trenin beni bu gece uyandırmaması için iç geçirdim...
kısa süreli olarak vücudun kendini iyi hisetmekte olduğunu
bilen beynim yeni bişeyler bulmalıydı ve bu uzun sürmedi;
buna hakkımın olmadığını düşünmüş olacak ki aklım, eski kız
arkadaşımın okulun bahçesinde başkasının koluna girdiğini
gösteren fotoğrafı arşivinden çıkarıp al bakalım, öyle başa
böyle tarak, der gibiydi; hiç bitmiş ilişki bana ne ya, dememiştim;
onunla daha önce yürüdüğüm bu yol sanki yine azap yolu olmuştu,
yenilmenin verdiği hayal kırıklığı ve bunun üstüne cila olan
manzara beynimi kemiriyordu adeta, kime kızacağımı, kime hayıflanacağımı
tam kestiremeden herkese içimden sayıyordum, herşeyde olduğu
gibi boku yine bu meymenetsiz şehire bindirdim, herşeyin sorumlusu
bu ot bitmeyen, hiçbir yolun üzerinde bile olmayan bu topraklardı,
içimdeki kin o resimden tekrar şehire dönmüştü, bu paradoks'ta
boğuluyordum adeta, kendimi çaresizlik yumağına atmış gibi
yürümeye devam ettim...
içimdeki bunalım, sinir harbi ve çekememezlikle harmanlanıp
iyice beynimin içine etmeye başlamıştı ki evin kapısında buldum
kendimi, alttan üstten iki kilidi olan kapıyı açtım ve bir
hışımla içeri daldım, dedim ya tek güzel şeyim evim diye bu
şehirde, hakikaten öyleydi, ailenin biricik oğlu ve torunu
edasıyla döşenmiş ev hiç öğrenci evine benzemiyordu, iki odası
ve salonu eşya ile doluydu, mutfağında ocağından buzdolabına,
ve mükemmel bir banyosu olan bir evdi; hatta sayısaldan tutturulmuş
5 ile alınmış bir bilgisayar, lnb'si bozuk bir uydu anteni
bile vardı; o şehir için bırak bir lüks evi, saray yavrusuydu
adeta. şehir ve soğuk enerjimi iyiden iyiye çekmiş olucak
ki hemen pijamaları giyip yatakta buldum kendimi, tabii yatarken
yanıma parasızlığı, yalnızlığı, buhranımı ve binlerce derdi
alarak zıbardım.
sabah uyanmak yeni bişey ifade etmiyordu benim için ama herzamanki
günlerden biri olmadığını hissetmiş gibi okula gitmek için
yola koyuldum, kendimi şımartıp bugün yürümüyecektim çünkü
bişeyler olacaktı, hemen okula gitmeliydim, altıncı hissim
her zaman kazık sokmuştu bana ama bu sefer farklı gibiydi
sanki...
otobüs diye adlandırılan minübüse bindim, ilk durak olduğundan
boştu, gerçi topu topu beş durağı olan bir şehir için pek
de bişey ifade etmiyordu, sıcaktır diye en arkaya yerleştim
ama her zaman olduğu gibi yine aradığımı bulamadım, kısa süre
sonra okulun bulunduğu durakta indim, minübüs hareket etmedi
bir müddet, sanki perde gibi önümdeydi, bak sana yeni bir
süprizimiz var, diye bir perde görevini görüp bana bişey gösterecek
hali vardı sanki; ben de minübüsün etrafından dolanıp yürümeyi
tercih etmeyip sahnenin açılmasını bekledim...
minübüs yoğun bir duman eşliğinde görüş açımı açıp yoluna
koyulurken, karşımda dün yaşadığım sinir harbini artık nefrete
dönüştüren manzara ile karşı karşıya kaldım...
eski kız arkadaşım yine o herifin kolundaydı, üstüne üstük
boyu oğlandan uzun olmasına karşın başını omzuna koymuştu,
hadi onu geç, nasıl koyabilirdi diye içimden düşünürken sinirden
dişlerimi sıktığımı farkettim...
onlar da karşıya geçecekti besbelli, ben de onların istikametine
doğru gidecektim, kesin bişeyler yapmalıyım diye hemen aklımdan
geçirdim, acaba bir laf mı sokmalıydım; yok bu çok ucuz bir
davranış olurdu, yoksa elemana bir omuz atıp kavga mı başlatmalıydım?
kız yanındayken alttan almıyacağı kesindi, bu da tam bir amelelik
olurdu, iyice kendimi düşürmüş olurdum...
bir-iki saniye içinde bunları aklımdan geçirirken kaldırımdan
ilk adımlarını yola atmışlar, beni görmemişlerdi, biraz dikili
kaldım burda ama beni görmediler, diye düşündüm ve ben de
onlara doğru yola adımımı atar atmaz hemen ne yapmalıyım sorusu
yeniden beynime düşüverdi, bişeyler olmalıydı yoksa uykusuz
geceler potansiyeli iyice dibe vurucaktı... onlar orta refüje
geldiğinde ben daha varamamış oldumu hissettim, biraz hızlıca,
sanki yoldan araba geçiyormuş gibi kendimi ortaya atıverdim;
galiba yapacağım şey, tam karşılaştığımızda o an aklıma ne
gelirse o olacaktı, ama kesinlikle bir şey olacaktı, bunu
hisediyordum.
devam edecek...
pesimist44@hotmail.com