|
SIKINTI VAR, PEKİ NEREDE?
İlgilenmediğiniz bir spor dalında, ülkenizin
adamakıllı tanımadığınız milli sporcuları göğüs
kabartıcı bir başarı kazandığı zaman, ilk
tepkiniz genelde “helal olsun” tarzı bir takdir
nidası olur. O sporcuyu araştırmaya,
desteklemeye, o sporla ilgilenmeye başlarsınız.
Televizyon kanalları ve gazeteler, mevcut spor
servislerinde o dalda bilgili ve araştırmacı bir
isim bulunmadığı için, başka dallardaki
yorumlarıyla tanınmış veteran isimlere
sarılırlar. Takip arttıkça, ilgi genişledikçe ve
bu sporun doğasından yetişmemiş yorumların
kazanında kaynadıkça, beklenti de artar,
beklentilere ulaşılamayınca yaşanılan hayal
kırıklığı ve tepki de.
Beklentiler ve Kötü Anlamda İstikrar
Türk basketbol takımı, 1999’da parlayan
jenerasyon ve ev sahipliğinin de gazıyla, 12 dev
adam olarak girmişti 2001 şampiyonasına,
hatırlarsanız. Devamında o şampiyonaya kötü
başlanıldı, basketbolun kalitesi bugünkü
seviyenin civarlarında dolandı ama olaylı
İspanya galibiyeti, 15 sayıdan çevrilen
Hırvatistan maçı ve nasıl kazandığımızı bugün
bile çözemediğim Almanya maçı ile takım
beklentilerin üzerine çıkıp ikinci oldu. O
zamanlar basketbolu fazla bilmiyorduk ülke
olarak, 12 dev adam furyasının peşine takıldık
ve o başarıyı da, o takımı da çok sevdik.
Sonrasında başarı çıtası hep o şampiyonadaki
dereceyle belirlendi, Dünya şampiyonasında
dokuzuncu olan, sonrasında çeyrek finalden
ötesini göremeyen takım hep eleştirildi,
yerildi. Suçluyu ya da eksiği aramakla hiç
uğraşmadan tüm kadroyu, koçu ateşe attık.
Halbuki 2002’de dokuzuncu olan takımın koçu da,
kadrosu da gümüş madalyalı ekiple aynıydı.
Medya, düzenli olarak her şampiyonada aynı
seviyede basketbol oynayan ve aynı sorunlarla
boğuşan milli takımdan derece beklemeye devam
etti, beklentiler karşılanmayınca eleştirmekten
çekinmedi.
Milli takım, bugün Nowitzki’siz Almanya
karşısında çırpına çırpına boğulurken, NBA
finalinde söz sahibi olmuş bir oyuncuya sahip
takımın nasıl böyle düzensiz ve beceriksiz
gözükebildiğine dair bir soru ve cevap havuzuna
daldım. Doğru soruları sormak için takımınızı
iyi tanımalı ve hedefinizi iyi belirlemelisiniz.
Hazırlık maçı da olsa, madalya maçı da olsa,
Nowitzki’nin olmadığı bir Alman takımına
yenilmek ciddi bir sorundur. Oyun kurucuları
birinci ligimiz için bile hafif olan, uzun
rotasyonu Femerling ve Schultze gibi saçları
ağarmış iki baltaya emanet, adam gibi tek kısa
skorere sahip, hem de basketbol kültürü ve
havuzu bizim ülkeye göre zayıf kalan Almanya’nın
karşısındaki performansı; rotasyona, kadro
seçimine, oyuncuların kötü performanslarına veya
tekmiline dayamak, ciddi bir çocuk kandırmacası
olur. Şu anda, bu tip hüsranlarda favori bir
günah keçisi olan herkesin, “dur bakalım,
Nowitzki’siz Almanya’yı yenemiyoruz, demek ki
ciddi bir sıkıntı var” diyip, şapkasını önüne
koyması gerekiyor.
Öncelikle masadaki konuları ikiye ayırmak
gerekiyor: hatalarımız ve eksiklerimiz. Bu iki
başlık altındaki maddeleri birbirine
karıştırmak, soruna giden yolda bir sapmaya
sebep olacaktır, o sebeple dikkat etmek şart.
Ne Kadar Ekmek, O Kadar Köfte
Eksiklerden birine kabaca ‘kadro’ diyebiliriz.
Ender Arslan, Kerem Tunçeri, Semih Erden, Fatih
Solak gibi temsilcileri güncel kadroda
barındıran ‘günah keçileri’ mesela.

Evet, Hamann’a her birebirde geçilen, picknroll
savunamayan ve sonra da uzunlara yardım
getirmedikleri için kızan Ender’i ben de
yetersiz buluyorum. Özellikle çeyrek sonlarında
yaptığı bazı tercihlerde kafam ağırlaşıyor.
Kerem’in 15 saniye top sektirdikten sonra
başlattığı hücumlarda attığımız kötü şutlara
dayanmakta zorlanıyorum. Düzenli olarak Semih’in
üçlük dışında, Ender ve Ömer’in attığımız
basketler sonrasındaki gölge baskılarında
yaptıkları fauller, fıçı dibi bira içiyormuşum
hissi veriyor. Ama bu adamların burada
olmalarının da bir sebebi var. Ender,
Eurobasket’te madalya hedefleyen bir takımın
guardı olmak için yetersiz ama bu ülkenin de en
iyi üç oyun kurucusundan biri. Semih’in
artıları, eksilerini dengeliyor, Oğuz mevcut
seviyede etkili olabilecek durumda değil, ama bu
adamlar da ülkenin en iyi uzunları arasında
oldukları için buradalar. Fatih’in becerisi ve
verebileceği katkı ortada, ligin alt sıra
takımlarında iş bulabiliyor artık ama blok ve
ribaund alabilen başka oyuncu mu var?
Hadi uzun rotasyonu çeşitliliği sayesinde
yeterli olabiliyor ama oyun kurucu pozisyonu
hakikaten can sıkıcı. İspanya’nın NBA
seviyesinde beş tane kısası var, biz ülke olarak
istikrarlı şut atıp savunma yapabilen bir oyun
kurucu yetiştiremedik. Kaldı ki, Eurobasket gibi
tek maç eleme usülü bir turnuvada, oyun
kurucuların ve skorer kısaların önemi bir kat
daha artıyor. Oyunu iyi kontrol eden, az top
kaybı yapan ve şut sokan takımlar yetenek
kıyasında geride kalsalar da üst sıraları
zorluyorlar, bir zamanlar Yeni Zelanda gibi,
Nowitzki faktörüne rağmen Almanya gibi, onca
eksiğe rağmen Olimpiyat vizesi alıp bir de orada
final oynayan İtalya gibi. Litvanya, Yunanistan,
Arjantin gibi takımlar kazandıkları kupalarda
kısalarının performansı ile farkı yarattılar.
Oyun kurucularımızın birebir savunmaları kötü,
şutları istikrarsız, kafa olarak da milli takım
organizasyonlarına yeteri kadar hazır
giremiyorlar zira ben bir tane şampiyonada Kerem
ya da Ender’den birinin çıkıp takır takır
oynadığı bir maç hatırlamıyorum. Belki 99’daki
Kerem performansları diyebiliriz ama onlar da ne
kadar klasmana girer, bilemiyorum. Gelgelelim bu
oyunculara da olmayacağını bile bile çok fazla
sorumluluk veriliyor. Ya da nedense oyun kurucu
egemenliği bağımlısı, koçluk kariyeri boyunca
efsane kısalar ile oynamış düşük tempo koçları
ısrarla takımın başına getiriliyor. Koç mevzuuna
başka bir paragrafta değineceğim de, senin oyun
kurucun hücumda aksıyorsa, bu takımda Hidayet
var, oyun kurmak konusunda tescillenmiş. Bu
jenerasyonu sürükleyecek genç uzun olarak Ömer’i
bulmuşsun, her hücumda perde taktıracağına ver
alçak postta oynasın. Antawn Jamison’ın bir alt
versiyonu var elinde, Avrupa’nın girmesi en zor
takımlarından Barcelona’da pozisyonunun ne
olduğunu da, nasıl etkili olduğunu da iki
sezondur gösteriyor, onu üç numara yedeği
yapıyorsun, falan filan. Uzar bu.
Mehmet Okur Mevzuu
Kadro konusunda büyük bir sıkıntı da Mehmet
Okur. Çok iyi bir uzun olduğu konusunda hiç
şüphem yok, yüzü/sırtı dönük alçak post oyunu
da, dış şutu da bizim takımı düzgün bir yapıda
kademe atlatır. 2006’da yoktu, 2007’de kötü bir
tecrübe yaşadık ve Mehmet de kötü gözüktü, bu
şampiyonada da bir şekilde takımda yok. NBA
kariyerini göz önünde bulundurup yazı boş
geçirmek istemiş olabilir, eğer öyle bir
açıklaması olsaydı da sonuna kadar saygı
duyardım. Ancak, kendisi milli takıma
gelmediğini NTV’ye çıktığında çok net cümlelerle
açıklamıştı ve duyduğu sıkıntının kaynağı da
aslında sorumlular için yol gösterir
nitelikteydi.
Çok da araştırmadım ve o açıklama üzerinden
gidiyorum, adam diyor ki ben dört numara oynarım
Avrupa’da, zaten Jazz’da da Boozer alçaktan
oynuyor ben daha yukarıdayım, beş numara olarak
faydalı olamam. Daha önceleri milli takımda dört
numara oynadığını hesaba katarsak, bu
açıklamanın adresi de belli. Basına husumet
olarak yansıdı bu mevzunun iç yüzü, ben bu işi
anlamıyorum çünkü bana göre Mehmet seviyesindeki
oyuncunun milli takıma geldiğinde bu tip
taleplerinin olması, koçuyla oynayacağı pozisyon
ve hatta alacağı dakika için fikir alışverişinde
bulunması, hatta ve hatta gerektiğinde pazarlık
yapması kadar normal bir şey olamaz. Kimse koca
sezon 100 civarı maç yaptıktan sonra bir
plansızlık ve başarısızlık ortamında milli
takımda oynamaya zorlanamaz.
Bir taraftar olarak beni en çok üzen, Mehmet’in
eksiklerini tamamlayacak her silaha sahip
Ömer’in onunla beraber oynayamayacak olması,
Ersan-Hidayet-Mehmet’li koşan beş hayalinin rafa
kalkması. Bir de en yetenekli milli takım
sıfatını –buna da koç kısmında tekrar geleceğim-
Mehmet’in yokluğunda tekrar düşünmemiz
gerekiyor, Almanya maçından görüldüğü üzere.
Onsuz, o kadar da iyi bir takım değiliz
maalesef. Bu olayın iç yüzünün şeffaf bir
şekilde basketbolseverlere anlatılmasını ne
kadar da isterdim. O yüzden “anlatılmalı”
demiyorum.
Sonuçta bu şampiyonaya gelmeyen tek yıldız
Mehmet değil. Litvanya’da Siskauskas ve
Jasikevicius, Yunanistan’da Diamantidis ve
Papaloukas, Almanya’da Nowitzki, Rusya’da
Kirilenko yok. Ancak bu oyuncuların hepsi, milli
takıma geldiler, oynamaları gerektiği gibi
oynadılar ve iyi oynadılar, büyük başarılar elde
ettiler. Mehmet’in böyle bir sorumluluğu
olduğunu da söylemiyorum, yıldız sporcularıyla
bizim kadar sorun yaşayan bir ülke de yoktur
herhalde.
Mr. Fourth Quarter
Hidayet’in verimi de Mehmet’in serzenişleri
ışığında değerlendirilebilir aslında. Çok çok
yetenekli bir oyuncu, Türk basketbolunun gördüğü
en yetenekli oyuncu ama potansiyelini
kullanabilmesi için de ortamı hazırlamak
gerekiyor. Bu sezon üç play-off serisinde üst
üste çok iyi oynadı, Özgür Menemencioğlu’nun
deyimiyle “son saniye atan değil seri kazanan
oyuncu” olabileceğini gösterdi, biz de sanıyoruz
ki kalkacak hop Türkiye formasıyla da aynı oyunu
oynayacak. Adamın verimli olduğu sistem belli,
kadro yapısı belli, pozisyon belli. Hidayet,
topla oynamayı seviyor, şutunu da, oyununu da
topla oynadıkça buluyor. Hücumda sorumluluğu
kısıldıkça Orlando’daki ilk seneleri gibi 15
sayılık sınırlı katkılı bir oyuncu oluveriyor,
adamın hücumu yönlendirmek ve takımın bir
numaralı sorumlusu olmak gibi bir durumu var,
altından da güzel kalkıyor. Hücum sıkışınca topu
verip skor üretmesini bekleyeceğin bir oyuncu
değil. Maçı oya gibi işleyip, istediği şekle
sokmayı seviyor.
Bu sebeple hücum süresinin bitmesine 10 saniye
ya da daha az süre kaldığında top eline gelince
verimli olamıyor, zorlama şutlar, kötü tercihler
ve verimsiz hücumlar geliyor. Alması gereken
sorumluluğu ne olursa olsun aldığı maçlarda,
vurdumduymazlıkla itham ediliyor, çok zorladığı
söyleniyor. Halbuki adamın günahı ne? Bu takımda
Ender ya da Kerem topu getirecekler, Hidayet’e
verecekler ve en yüzdeli soktukları zayıf taraf
noktasına geçecekler. İki gündür Ender-Semih
picknroll’ü izlemekten içim daraldı vallahi. Ne
gerek var yahu?
Patates Baskı
Milli takımın tarihindeki başarılı şampiyonalara
bir bakalım: 1999 Fransa, 2001 Türkiye, 2006
Japonya. Bu şampiyonaların ortak özelliği,
hepsinde takımdan beklentinin az olması ve
takımın bu beklentinin üzerine çıkması. Halbuki
bu şampiyonada altıncı olsak, başarısız
sayılacağız ancak 2006’da altıncı olan takım
kahraman oldu, çünkü Hidayet ve Mehmet olmayınca
takım olmayacağı zannedildi. Oyuncular da rahat
rahat oynadılar, Ender bir pası verirken iki
kere düşünmedi, Kaya hakemle uğraşmadı, Ersan’ın
sorumluluğu arttı, Kutluay’ın üzerindeki baskı
kalktı.
Böyle bir gerçek var. Yüksek beklenti, uzun
kamplar, Garanti reklamları, bizim takıma
yaramıyor. Favori olmayı sevmiyoruz, daha
doğrusu seviyoruz ama favoriliğin yükünü nasıl
çekebileceğimizi kestiremiyoruz. Bu sebeple
medyanın ve özellikle sözü geçen veteranların
yaklaşımlarını doğru seçmeleri gerekiyor.
Başarısızlığa karşı alınan tavrın önemi, milli
şampiyonalarda gerçekten çok büyük.
Çünkü oyuncularımız da fazlasıyla kırılgan bir
yapıya sahipler. Alt tarafı çıkacaksın, 4-5 tane
maçı oynaman gerektiği gibi oynayıp döneceksin.
Kazanmak isteyeceksin, takım arkadaşlarınla iyi
geçineceksin ve sonra da dönüp keyfine
bakacaksın. Bu sebeple bu ay boyu süren kamp
organizasyonlarını anlamıyorum. Turnuvadan on
gün önce toplanırsın, zaten sezon boyunca
temasta olduğun oyunculara gerekli fiziksel
hazırlığı yaptırıp şablonunu anlatırsın. Onlar
da uygularlar. Zaten yorucu bir sezonu bitiren
oyuncular, yaz döneminde de bir ay dünyadan
kopuyorlar, biri çıkıp dese ki “sıkıyosa gel sen
gir kampa”, bir şey diyemem.
Bu Takım Tanjevic’in Değil
Koçu en sona sakladım. Tanjevic’in bu takımın
başına gelmesi de, hâlâ kalması da büyük bir
hata. Fenerbahçe Ülker için iyi koç; sonuçta
uzun rotasyonu zaten milli oyuncular, yanına
istediği gibi yabancı oyun kurucu ve skorer,
başka yabancılarla derinleştirilen kadro, büyük
bütçe var elinde. Ancak yıllardan beridir
süregelen takıntıları, yeniliğe kapalı yapısı,
yıldızlarla anlaşmak için fazlasıyla büyük olan
egosu bu takıma zarar veriyor. Şöyle bir çırpıda
aklıma gelenleri yazıyorum, varın hesap edin.
- Mehmet ile ipleri koparması,
- Hidayet + iki oyun kurucu takıntısı,
- En formda oyunculardan Ersan’ı dört yerine üç
oynatması,
- Belli bir sebep olmadan Sinan’ı iki maçtır
rotasyonun dibine gömmesi,
- Maçlardan sonra düşünülmeden yapılmış sinir
bozucu açıklamalar,
- Her oyun durduğunda en az bir olmak üzere ilk
üç periyotta sürekli oyuncu değiştirmesi, iyi
oynayan oyuncuyu kenara alıp sonra son çeyrekte
belli bir beşe çok takılı kalması,
- Hidayet’i verimli kullanamaması,
- Kanımca oyuncularla bireysel ilişkisinin kötü
olması ve kriz anlarında çözüm üretememesi,
- Oğuz Savaş’ı dört numarada kullanması ve hatta
o pozisyonda ilk beş başlatması
…diye uzar gider bu liste. Aydın Örs döneminde
de çok kötü basketbol oynanan şampiyonalar oldu;
ancak o dönemde oyuncular arası ego sorunları
törpülenemiyordu ve şu anki kadroya göre daha az
yüksek kalite oyuncu vardı. Şimdi Tanjevic en
kibirli milli takım mensubu haline geldi, üstüne
üstlük savunmada ve savunma ribaundlarında iki
maçtır hiç varlık gösteremiyoruz ve oyuncular
Nowitzki’siz Almanya’ya bile kaybetmeyi pek
umursamıyorlar.
Tanjevic’in ufak bir silkinmesi ve 1-2 ufak
ayarlama ile şu zayıf şampiyonada madalya
alabileceğimize dair inancım mevcut olmaya devam
edecek. Ama şampiyona takımı olmaktansa, uzun
vadede sert ve istikrarlı basketbol oynayan
sorunsuz bir takıma sahip olmayı tercih ederdim,
sıkıntı dolu geçen şampiyonalar sonrasında.
Umarım Nowitzki’siz Almanya’ya bir daha
yenilmeyiz.
28/08/2009
Ozan AYDIN
ozanaydin21@yahoo.com
|