domatefendi
yazıyor (sayfa aşağıya doğru sallanır, eski yazıları ihtiva eder)

NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ


NBA WALLPAPERS


COURTSIDE
Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler vs.





Vahşetin çağrısı

(17 MAYIS 2003, CUMARTESİ)
Uzun zamandır İzmir'de basketbol maçına gitmemiştim. Telekom maçı cumartesi olunca, İzmir'e duyduğum özlem de kabarınca, atladım arabaya, haftasonunu İzmir'de geçirdim.

İyi mi yaptım, kötü mü, gerçekten bilemiyorum.

Oysa maçtan önce ne güzel bir ortam vardı. Soyunma odasının önünde Karşıyakalı basketbolculara "siz Ankara'ya gitmeye bayılıyorsunuz anlaşılan, şu işi ilk maçta bitirip de İstanbul'a gelseydiniz ya, Mercan'daki kokoreçleri ben ısmarlardım" diye takılıyordum, gülüşüyorduk. Salon maç başlamadan tıklım tıklım olmuştu bile. Uzun zamandır görmediğim dostlarla beraberdim. Gençken gittiğimiz şerefsiz tribünde (kameraların çektiği, şeref tribünün karşısı olan tribün) artık doğru dürüst maç izlenemediği için şerefli tribüne oturmuştuk.

Oturmuştuk, diyorum ama maçın büyük bölümünü ayakta izledik. (Atlamayın hemen, istesek oturabilirdik, tamamen kendi tercihimiz ile ayakta ve takımı destekleyerek izledik maçı.)

Maçın başındaki kısa bocalama hariç işler gayet iyi gidiyordu. Keyfimiz yerindeydi. Farkı yavaş yavaş açmaya başlamıştık. Hele Jefferson üstüne gelen üç kişilik müdaafayı darmadağın edip drive ettiğinde, ardından da Corey, Lois'e harika bir asist yapıp pozisyon smaçla tamamlandığında, keyiften yerimizde duramıyorduk. Bu pozisyonun ardından Jefferson şeref tribününde oturan yöneticilere öyle bir bakış attı ki "pamuk eller cebe" bâbında, bu bakışı görenlerin tümü kahkahayı basıp alkışlamaya başladı.

Ardından, hâlâ inanamadığım dakikalar başladı. Telekom mağlubiyeti kabullenmiş yedek oyuncuları sahaya sürmeye başlamıştı. Oysa salonda hiç kimse Ahmet Kandemir'in takıma müdahale edemediğini ve Karşıyaka'nın, bir sezonun emeklerini altın bir tepsi içinde Telekom'a sunmakta olduğunu göremiyordu. Akla sığmayacak laubalilikler, 24 saniye sonunda potaya dahi değmeyen zorlama atışlar ve bütün olan biteni oturup izleyen kenar yönetimi... Ankara'daki ilk maçta kötü oynayan Ufuk Kaçar'ı moralinin bozulması bahasına Güven Esmer ile değiştirmeyip bütün maç sahada tutan Kandemir, bu seferde Kaçar'dan intikam alırcasına oyuna sokmuyor ve maç göre göre elden gidiyordu.

Derken olabileceklerin en kötüsü oldu. Maça girişin bu sezon ilk kez bedava olmasını fırsat bilerek salona gelmiş bir mikrop ordusu devreye girdi. En başta hiçbir bâriz hata yapmamış (kaldı ki, yapsa ne olur?) hakemler, küfür üzerine küfür yemeye başladılar. Telekomlu oyuncular sanki maçı bilerek ve isteyerek vermek zorunda imişler gibi bozuk para ve çakmak yağmuruna tutulmaya başlandı. Şerefli tribünde sahaya yabancı madde atan birini elimizden polis kurtardı.

Derken bir ilk... Sahada teneke bir kutu. O güzelim, basketbolsever Karşıyaka seyircisi değildi, Telekom maçında bulunan. O güzel seyirci, evinde TV başında idi. Niye gelsinlerdi ki? Niçin sağlarında sollarında ağzından köpükler saçarak küfür eden, eline geçeni sahaya atan ve aslında maçta ne olup bittiğinin farkında dahi olmayan vandalların yanında, arkasında oturmayı kim isterdi ki?

Bu dakikadan sonra maçın nasıl ve kaç kaç bittiği hiç önemli değil. Skorbord KSK galibiyetini göstermiş olsa idi dahi, biz maçı aslında o küfürler, yabancı maddeler ve teneke kutu sayesinde zaten kaybetmiştik aslında.

Kaybettiğimiz sadece bir maç değildi. Uzun süreli emekler boşa gitmiş, tribünler vandallar tarafından işgal edilmiş, basketbolun bütün keyfi kaçmıştı artık.

Maçın sonunu beklemeden, eski güzel günlerden tribünde kalmış az sayıdaki dostlar ile çıktım gittim salondan.

İzmir'in güzelim bahar havasında son derece keyifli başlayan bir gün, daha sona ermeden zehir olmuştu.

O cumartesi akşamı KSK Kulübü'nün altında bazı yönetici dostlarımla efkâr dağıttım. Tatlı bir imbat esiyor, İzmir körfezinde yakamozlar dansediyordu. Yalı caddesi, futbolda üçüncü lig şampiyonluğunu kutlayan insanlarla doluydu. Böyle bir gecede sadece şarkı söylenirdi ama hiçbirimiz kendimizde o tadı bulamıyorduk.

Hiç kimsede konuşacak keyif yoktu.

O gece anladık ki, bir musibet, bin nasihatten değerliymiş.

Önümüzdeki sene bu kenar yönetim ile bu işin olmayacağını o gün çok acı bir şekilde öğrenmiştik.

Bedava ya da ucuz bilet parası ile dolan tribünlerin aslında bizi arkamızdan hançerlediğini sonunda anlatmıştık.

Telekom maçının faturası çok ağır olacak. Zaten maddi zorluklar yaşayan bir şube, en az dört maçlık bilet gelirinden olacak (ki KSK maçlarında 2.500-3.000 bilet satılır, eğer maç bedava değilse) ve ekstra dört deplasman gideri ödemek zorunda kalacak. Gelecek çok ağır para cezası da cabası.

Önümüzdeki yıl Karşıyaka maçları en az 20 milyon TL olmalı bence. Salon girişine x-ray cihazları yerleştirilmeli ve toplu iğne bile sokulmamalı salona.

Varsın seyirci sayımız düşsün.

Vandalların olmadığı salonları, gerçek Karşıyaka basketbolseverleri tekrar dolduracaktır.

unimet@superonline.com


Yazmayı neden seviyorum
ve siz niçin okuyorsunuz...

(28 Mart 2003, Cuma)
Yazmayı neden bu kadar seviyorum, bilmiyorum. Aslında çok da iyi yazdığıma inanmıyorum. Hayatımda en son hatırladığım yazılar, önce ilkokulda kazandığım kompozisyon mansiyonu - ki Atatürk konusunda idi ve kopya çekmiştim, sonra da Saint Joseph'e giriş sınavında bana sorulan soru üzerine yazdığım -bence- düz yazı idi.

Sahi, ilkokulda, hem de kompozisyon sınavında nasıl kopya çekilir?

Anlatayım.

Bize, hepinize öğretilenler öğretildi. Biz de o yaşın elverdiği epik yeterlilik içinde birşeyler karaladık. Sınavın sonuna doğru solumda oturan arkadaşımın kağıdına "gözüm kaçtı". Kompozisyonu, Atatürk'ü ne kadar sevdiğini büyük harfler ile belirten cümlelerle bağlamıştı. Kopyaya bakınız. Ben de aynen yazımı, kendi uydurduğum o yaşın sığlığında özdeyişleri büyük harflerle yazarak bitirdim. Sonuçta, sonradan tanışıp çok seveceğim Hidrofor Ömer'in kazandığı o kompozisyon yarışmasında mansiyon kazanmış oldum.

Diğer hatırladığım yazı ise dediğim gibi Saint Joseph sınavında idi. Sen tut, Milliyet İlkokullararası Bilgi Kültür Yarışması'nı Türkiye Üçüncüsü bitir, adam bir-iki hafta sonra sana sınavda "Hayatında ne unutamadığın an nedir, çızıktır" desin.

Çızıktırdım. Saint Joseph'in kapısına kırmızı halı serdiler. Ama ben daha o zamandan Frankofonların boktan adamlar olup bizim kuyumuzu kazdıklarını, daha ileride Madamlarının bölücü olacağını, velhasıl bu Fransızlardan adam olmayacağını bildiğim için, ve dahi büyük bir gurur ile, Bornova Anadolu Lisesi'ne duhul oldum (katıldım - Öztürkçecilere mesaj: Kurduğum cümleden emin değilim, ne olur düzeltin, tabii eğer yanlış ise.)

Derken ODTÜ'yü kazandık. Kazandık, diyorum çünkü yalnız değildim.

Efendim, o zamanlar internet filan yok tabii, sabaha karşı basılan gazetelerden alıyoruz sonuçları. Bendeniz de aile eşrafı ile Marmaris'te tatildeyim. Annem, Batuğ'un yakini olan ve benim hiç sevemediğim, o mâlum takımın bir dönem başkanlığını yapmış zata telefon ediyor. Boğaziçi bekleyen kardeşiniz, ODTÜ'lü olmuş.

İyi de, bizim çocuklar? Hepsi Boğaziçi yazdıydı?..

Meğer hepsi aynı akibete uğramış ve biz Ankara'ya bir tren vagonunu dolduracak kadar arkadaş gidiyormuşuz.

Neyse, gittik Ankara'ya. O zaman böyle cep tel filan yok. Birine mesajın varsa, alıyorsun eline kalemi-kağıdı, çiziktiriyorsun.

Gene başladık çiziktirmeye.

Anlayacağınız, o zamanlardan geliyor bu alışkanlık.

Şimdi utanmadan sorayım, kaçınız bu satıra kadar okudu?

Hani basketbol? Ne alakası var?

Ben söyleyeyim, basketbol hayattır.

Ben bu topu ilk defa o delikten geçirmeyi, 13 yaşımda ve 1979 yılında becerdim. O yıldan beri de o topu o delikten geçirmeyi becerenleri hayranlık ile izledim. Bu işin bir sanat olduğuna her zaman inandım.

Karşıyaka'nın Chicago Bulls'tan transfer ettiği, Türkiye'ye gelmiş ilk NBA patentli basketbolcuyu canlı seyrettim.

Düşünebiliyor musunuz, o zamanlar Çin ketsi giyiyoruz ve Coffey bizim salonda oynuyor. Herifçioğlu, tek olduğununun bilincinde, ısınmaya başlamadan önce ağzındaki sakızı eline alıyor, sıçrayarak panyanın en üst kenarına yapıştırıyor! Sonra ısınıyor ve sakızı geri alıp maça başlıyor. Boyunu mu sordunuz? 1,98. Sene 1981.

Daha neler gördük, neler... Ki anlatmaya Batuğ katkıda bulunsa, tefrika dahi olur.

Şimdi niye bu konuya girdim, onu anlatayım.

Öncelikle sempati toplamak ve yazımın okunmasını sağlamak istedim.

Gecenin bu saatinde hepinizi ateşin etrafına toplayıp anlatmak istediğim gerçek hikaye ise şudur:

Beyler, boka batıyoruz. Bizi ne Tom Miks, ne de Çelik Blek kurtaracak. Başımızda iş bilmeyenler var. Yani o Boston'daki avukat bizimle değil (Kanat, neydi şu herifin adı?). İşin kötüsü, yıllar boyu arkamızda, yanımızda sandığımız o Atlantik ötesi abiler de, bizi kullanıp atacakları birer mendil sanıyorlar.

Abiler, kardeşler, durum sıkı mı sıkı.

Ben diyorum ki, şimdi vakit yazma vaktidir. Eller kaleme.

Hem maçı yazalım, hem de durumu. Herkes hissettiğini yazsa, camiamız okusa, sonra onlar yazsa, birbirimizden, ne hissetiğimizden haberdar olsak, kötü mü yaparız?

Ben başlayayım...

Ozan Efendi
'ye katılıyorum, savaşın her türlüsüne, hele bu tür kirli bir savaşa, karşıyım.

Diyorum ki:

Bush & Hitler...

Same shit, different asshole.

Budur.

unimet@superonline.com



Teşekkürler Bolu

(17 Mart 2003, Pazartesi)
Geçen Cuma günü İstanbul'dan Bolu'ya doğru yola çıktığımda, böyle bir manzara ile karşılaşacağımı gerçekten tahmin etmiyordum.

Karşıyaka Göztepe maçı saat 14:00'de başlayacaktı ve bizim araba Bolu'ya saat 13:30'da vardı. Salonun yerini öğrenmek için Karşıyakalı bir yöneticiye telefon ettim. Bizi salonun dışında karşılayacağını çünkü bilet bulmamızın imkansız olduğunu söylüyordu. (Yani artık ben de yöneticiler tarafından ücretsiz salona sokulanlardan biriyim!)

Salonun dışı en az içerisi kadar kalabalıktı. Sonradan öğrendik ki biletler sabah 9:30'da satışa çıkmış ve yarım saat içerisinde tükenmişti.

Bolu'nun salonu küçük, sadece bir tarafta tribün var. Herkes ayaktaydı. Salonun büyük kısmı Fenerbahçe bayrakları ile süslenmişti. Sağ tarafta küçük bir grup Galatasaray bayrağı sallıyor, en solda ise gene küçük bir grup Karşıyakalı taraftar yer alıyordu.

Oyuncular anons edilmeye başladığında hem Göztepeli, hem de Karşıyakalı oyuncular bütün salunun alkışları içinde salona çıktılar. En büyük alkışı Göztepe'den Robinson ile Karşıyaka'dan Jefferson aldı. Tribünler her iki Amerikalıdan bireysel yeteneklerini göstermelerini bekliyordu ve bu konuda Robinson'a göre daha yetenekli olan Jefferson, bu talebe karşılık verecekti. (Hele bir de maçın sonuna doğru Hakan Köseoğlu'nun servis yaptığı pozisyonda alley-oop denemesi çemberin içinden sekmeseydi, dadından yenmeyecekti Jefferson'ın oyunu!)

Maç Göztepe'nin öne geçmesi ile başladı. Eski Karşıyakalı Yılmaz birbiri ardına üçlükleri sıralıyor ve Göztepe ezeli rakibi karşısında ilk periyodu 31-13 gibi ezici bir üstünlükle önde bitiriyordu. İkinci periyodda devreye genç Orbay Kaya girdi ve 2,20 lik dev Robinson'un üzerinden aldığı ribaundlar ile Karşıyaka'nın Göztepe'yi yakalamasını sağladı. Tabii Jefferson ve Hüseyin'in teke tekteki başarılarını da unutmamak lazım.

Bolu seyircisi daha maçın başından itibaren sanki her iki takımı da tutuyordu. Karşıyaka güzel bir basket bulduğunda salon "Kaf Sin Kaf" diye inliyor, Göztepe üçlük soktuğunda tüm salon alkışlıyordu. Yaklaşık 40-50 yeşil kırmızı bayraklı taraftar, bir önceki hafta şeref tribününde başkanları Göztepeliler tarafından dövülmesine rağmen, Göztepe aleyhinde en ufak bir tezahürat dahi yapmadı. (Salonda benim görebildiğim, sadece bir Göztepeli vardı.)

İkinci devrede önümdeki sıraya kızlı-erkekli bir grup öğrenci oturdu. Formasının sırtında Kaya yazan Orbay'ın ilk adını, doğum tarihini soruyorlar, Jefferson'ın daha önce hangi takımda oynadığını merak ediyorlardı... Salonun büyük çoğunluğunu dolduran Fenerbahçeliler her iki takım lehine tezahürat yapıyorlardı.

Maç, tecrübenin ağır basması sonucunda Karşıyaka galibiyeti ile sonuçlandı. Maçın sonunda her iki takım oyuncuları kol kola sahadan çıktı ve tüm salon tarafından alkışlandı.

* * *

Bir sonraki maç ise Efes Pilsen-Fenerbahçe maçıydı. Efes, sahaya çıkınca Fenerbahçeliler dahil tüm salon tarafından coşkuyla alkışlanırken, taraftar desteğine sahip Fenerbahçe oyuncuları tribünlere tişört atıyor ve desteğe teşekkür ediyordu.

İstanbul'a döneceğim ve Bolu dağında hem sis hem de kar olduğu için ben ikinci maça kalamadım ama çok keyifli bir maç izledim. Bolu seyircisinin basketbolu ne kadar çok sevdiğini gördüm. Hiç küfür edilmemiş bir Karşıyaka-Göztepe maçına gidebilen az sayıda kişiden biriyim herhalde.

Şimdi de gelelim basketbol'un çirkin yüzüne...

* * *

Salona atılan bir tek kibrit çöpünün dahi mazeretinin olamayacağını söyleyerek başlayayım.

Fenerbahçe maçında sahaya atılan çakmaklar yüzünden Karşıyaka'ya iki maç saha kapatma ve 14 milyar para cezası verildi. Göztepe seyircisinin yaptıkları karşısında Göztepe'nin bir maç saha kapatma cezası aldığını düşünürsek ister istemez sinirleniyoruz; ama Murat Özgül'ün Bolu'da karşılaştığı Karşıyakalı yöneticilere "Beni itiraz dilekçenizde şahit yazabilirsiniz, hayatımda oynadığım, seyirci olayları açısından, en rahat Karşıyaka maçıydı" dediğini söylesem ne dersiniz? Aynen böyle söyledi Murat Özgül.

Zannediyorum Necip Kapanlı, Murat Özgül'den daha fazla rahatsız olmuş. Hatta hakemlerden dahi daha fazla rahatsız olmuş; çünkü hakem raporları ile gözlemci raporu birbirini tutmuyor. Maçta yapılan anons sayısı iki... Necip Kapanlı neden böyle bir rapor yazmaya ihtiyaç duymuş, bilemiyorum. Bildiğimi söyleyeyim:
Karşıyaka tribünü hala istenilen şekilde maç izlemiyor.
Hala kendini bilmez üç-beş serseri var. Ama ciddi bir şekilde düzelmeye çalışıyor.

" Sahaya yabancı madde atanların, Karşıyaka seyircisi tarafından yakalanıp salondan atılmaları" kararını aldılar.

Türkiye'nin salonları doldurabilen tek seyircisinin, büyük çoğunluğu ile bu çaba içerisinde iken, basketbol camiası tarafından desteklenmesi gerekmez mi?

Geçtiğimiz senelerde sonradan TV görüntüleri ile ispat olunmuş haksızlıklara maruz kalan ve kendisinden bir özür dahi esirgenen Karşıyaka camiası, bu kadar üzerine gelinmesini hak etmek için ne yaptı?

Yoksa suçu Türkiye Basketbol Birinci Ligi'nde en uzun süre mücadele eden takım olması mı?

Yıllardır törpülendiği halde hala ligin en renkli takımlarından biri olması mı?

Nedir Karşıyaka ile alınıp verilemeyen?

Gerek kendi içindeki yabancı maddelere karşı, gerek basketbol oynayabilmek adına, gerekse de işgüzar gözlemcilerle sürdürdüğü mücadelesinde, tüm basketbol ailesinin Karşıyaka'ya destek olacağını umuyorum.

unimet@superonline.com


Savaşma, basket oyna

(4 Mart 2003, Salı)
Bu Amerika'lılara kıl oluyorum. Sen tut bu kadar güzel bir oyunu dünyaya armağan et, akabinde dünya tarihinin bütün pis savaşlarını çıkar... Hepimize paranın ne kadar değerli olduğunu öğret... Petrol için dünyanın -sana göre- bir ucunu tehlikeye at.

Başkan seçeceğim diye seçim yap, sandık başına, oy verme yeterliliği olan nüfusunun yarısı gitsin. O yarısının yarısı, aynı kendileri gibi bir echel-i cühelayı başkan yapsın.

Michael Jordan'ın ya da ne bileyim Shaq'ın beyninin onda birine sahip bir adam da, kalksın savaş çığlığı atsın!

"Kardeşim, senin o gurur duyduğun ataların koskoca kızılderili ırkının çanına ot tıkadı" desen denilmez, adamın yediği önünde, yemediği arkasında, padişah sanki eblek bakışlı.

Hadi Amerikalılara kıl olduk, koyduk bir tarafa, ya bizimkiler? Dünyanın bütün televizyonları ana haber bültenlerinde bizimkileri "dilenci" diye tanıtıyorlar. (Gerçi bizde dilenci yok değil, var... Üç dilenciler mâlum, sene başında attılar ceplerine birer milyon doları, "çekilirim haaa" diyerekten.) Yazarken aklıma geldi, yahu bizim başımızdakiler şu üç dilencilerden akıl alsalardı ya?

Basketbol mu yazayım dediniz? Onu da yazdık vaktiyle, ara verdik ama gene yazarız, Yunan Ligi finalini bekliyorum... Bizim lig baydı. Sonucu baştan belli oyunun keyfi mi olur?

Gelelim tekrar şu Amerikalılara. Bir de bizde onların özentileri var. Kendi çocukları cephede imiş gibi ahkâm kesiyorlar, memleketimin en çok satan gazetesinin en fiyakalı sütunlarında. Eh, benim memleketim de bunları hak etmiyor değil. Alma kardeşim o zaman o gazeteyi, verme oyunu, oyunu baştan belli takiyyecilere (bu laf da amma komiktir, iktidar sahiplerine ait).

"Akşamları saat sekizde ışık söndürelim" dediler, "peki" dedim, her akşam oynamaya başladım mumsöndü oyununu! Bizim ev Gümüşsuyu'nda, Üsküdar gözüküyor. En fazla katılım başlarda Üsküdar'dan idi. Son günlerde Üsküdar'dan bir din kardeşim ve ben kaldık, sonra biz de bıraktık boşu boşuna elimizi yormayı. Anlayan, dinleyen, katılan gözler, kulaklar nerede?

Neyse sadede gelelim, kılım bu aralar. Benimle dalga geçen yabancı dostlarım yüzünden, kılım herkese.

Herkes hak ettiği şekilde yönetilirmiş.

Biz de bunu hak ediyoruz demek.

Durup dururken Telekom'u cuma cuma yenip bize karşı Göztepe'yi iyice bilendiren İTÜ'ye kılım (aman, burası şaka, İTÜ inşallah ligde kalacak).

Yarın maçta bize etmedik küfür bırakmayacak Göztepelilere kılım. Bu maça gidip olay çıkartmaya çalışacak bizim fanatiklere kılım.

Dört sene evvel gençler maçında arkadaşının kafasına şişe atıldığını yazarak Karşıyaka tribünlerine kıl olanlara ama o tribünlerin düzelmeye çalıştığını ve kendi tribünlerinin hâlâ yerinde saydığını görmeyenlere kılım.

Benim yazılarımı siteden çıkaran Batuğ'a (ki kendisi bunu reddediyor ama sitede eski yazılarımı bulamıyorum) kılım...

En çok da, bütün bu melâneti başımıza açan diktatör bozuntusuna kılım. (Hani bizim şu Güneydoğu komşumuz olduğunu iddia eden ama kapısını çalıp "Sizde ....... var mı? Bizde kalmamış da" desek, evine sahip çıkamayıp veremeyecek olan var ya... Kaytan bıyıklı olan hani... Anladınız canım, işte o.)

Ne olacak benim halim?

unimet@superonline.com

NOT: Echel-i cühela, "cahiller cahili" anlamına gelir.



Bir dakika beyler!

(15 Kasım 2002, Cuma)
Uzun zamandır yazı yazmamıştım ama bu akşam mecbur oldum. NTV programında sayın Haluk Yeşiloğlu der ki, "Karşıyaka maçlarında olay çıkaranlar, kulübün para verdiği bir takım serserilerdir."

Be hey Yeşiloğlu, farkında mısın ki, Türkiye'de tribünleri doldurmak için hiç bir zahmete katlanmayan tek kulüp Karşıyaka'dır.

Bilir misin ki, Karşıyaka tribünlerinde tezahürat yapan herkes, profesyonel ya da amatör, basketbol oynamaktadır.

Peki ya ben sana hatırlatsam ve desem ki, son bir kaç yıldır Karşıyaka, basketbol hakemlerinden şikayetçidir. (Hop, bir dakika! Bakınız; Beşiktaş maçı ve tüm basketbol camiasının hakemlerin Karşıyaka'dan özür dilemelerini istediği maç... Özür dilediniz mi? Neden unuttunuz bir anda?)

Sayın Yeşiloğlu...

Niçin bizle muhatapsınız, ben size söyleyeyim...

Çünkü artık eskisi gibi İstanbul dükalığı yok. Onların paraları bitti. Bakın siz de farkedeceksiniz, Efes, Ülker yerine üç dilencilere yalanıyor federasyon.

Neymiş efendim, 4 milyon doların (1 USD: 800.000 TL) 3 milyon dolarını dilencilere verilecekmiş.

Üstelik buna karşı çıkan kulüpler, maç çıkışında kimsenin görmediği ve (benim bildiğim için emin olarak yazdığım) olmayan olaylar yüzünden cezalandırılacakmış, öyle mi?

Yok yahu!

Sayın Yeşiloğlu, a
nanız güzel mi?

Benim teklifim aynen şöyle:

Hiçbiriniz lütfen İzmir'e gelmeyin... B klasmanı hakemler en azından mazeret kabul ederler.

unimet@superonline.com


İKİ SENE SONRA GENE FİNAL...
BU SEFER ŞAMPİYON, BİZİMKİLER!

(10 Haziran 2002, Pazartesi)
Kiev'de saat 6 olmuştu. Akşam yemeğini nerede yesem diye düşünmeye başlamıştım ki telefon çaldı.

"Bize şans dilemeyecek misin? Şimdi salona girmek üzereyiz" diyordu hattın öbür ucundaki Yunanlı dostum. Hemen atladım tabii:
"Ben nasıl seyrederim maçı?"
Ofisteki uydu kanalı Yunan televizyonunu alabiliyordu. Acilen iki lokma yedim biryerlerde ve Slavutich marka biraları kaptığım gibi geçtim TV'nin başına.

Son maç AEK'in salonundaydı. (AEK , "a-ek" diye okunur. Bizde genelde bilinen ve söylenen "a-e-ka" Yunanistan'da bir komünist partinin adıdır. Bu ukalâlığı da burada yapmış olayım.) Serinin ilk iki maçını Olympiakos kazanmıştı ama sonradan AEK müthiş bir çıkış yakalamış ve her iki müsâbakayı da 1'er sayı farkla önde bitirmişti. Şimdi kendi salonlarında final oynuyorlardı. Tribünler tıklım tıklımdı, sadece bir bölüm hariç. Oraya seyirci alınmamıştı. Başkası olsa garipserdi bu durumu ama ne de olsa Karşıyakalıyız, aynı uygulamayı emniyet kuvvetleri bize de yapıyor.

Garibim Pire ahâlisi bu sefer de pota arkasına sıkışmıştı, ayrıca hallerinde bir umutsuzluk vardı.

Karşılıklı atılan ikişer basketle başlayan maçta AEK üstünlüğü bir anda eline geçiriverdi ve ilk 5 dakikada 12-4'lük seri yakaladı. Olympiakos'un almaya mecbur kaldığı mola sonrasında ise maçın ilk yarısındaki en etkili oyuncuları Rishashe ile ardarda iki üçlük buldular ve durumu 12-10 yaptılar. İlk periyodun son 5 dakikası inanılmaz bir adam adama savunma ile geçti. Her iki tarafın da boş hücumlarına sahne olan bu bölümde AEK sadece iki, Olympiakos ise bir basket bulabildiler. Son 20 saniyede verilen yanlış faul kararı sonucu yaptığı iki serbest atışı da kaçıran Papanikolau, ilk periyodun sonucunu 16-14 AEK lehine ilân etmiş oldu.

İkinci periyot her iki takımın da sert adam adama savunması ile başladı. Periyodun hemen başında bir üçlük bulan AEK 21-14 öne fırladıysa da, sert savunma ile arka arkaya iki top kapan Olympiakos skorun açılmasına izin vermedi ve 21-19'u yakaladı. Bu esnada kameraların gösterdiği Olympiakos tribünündeki London Boys imzalı İngiliz bayrağına karşılık, dedemin hemşehrileri, AEK tribünlerinde "Hania" yazılı bayrak açmışlardı.

Farkı kapatan Olympiakos'un baskısına aynı sertlikle karşılık vermeye başlayan AEK, periyodun ikinci bölümünde tekrar farkı açmaya başladı. 16:37'ye 37-23'lük AEK üstünlüğü ile girilirken sahada Femerling'i gördük. Tüm maç boyunca kaydettiği yegâne sayıları bu bölümdeki serbest atışlardan bulan Femerling, faul de olsa, bir de blok yedi bu bölümde.

Maçın sonucuna direkt etki eden ikinci periyodu AEK 43-31 önde tamamladı.

İkinci yarı ve nefes kesen final

Devre arasında kameralar AEK tribünlerinde bir noktaya yöneldi. İbrahim Kutluay maçı AEK tribünlerinden seyrediyordu. AEK'lilerin İbo'ya olan sevgileri halen sürmekte. Bu arada İbo'nun yanıbaşında Tolga Tuğsavul'u gördüm. İnsanın aklına hemen, iki kuruş fazla para uğruna Olympiakos'a transfer olan ve tam bir sezonu oynamadan geçiren Emre Ekim geliyor.

Maçın ikinci yarısı, her iki takımın da aynı sert müdaafaları ile başladı. İlk 3,5 dakikada AEK'in 5-2 lik üstünlüğü vardı. Daha dengeli ve isabetli şutlar bulan AEK'e Olympiakos, 3 faullü Rishashe ve sıkı savunulan Tomitz ile direnmeye çalışıyordu. Femerling ise etkisiz oyunu neticesi kenara alınmıştı. 48-33.

Bu dakikada maçın kopmaya başladığını gören Olympiakos, tam saha çok sert savunma yapmaya başladı. 26:42'ye 51-38 AEK üstünlüğü ile girilirken, yapılan tam saha baskı sonucu kapılan toplar ve özellikle Tomitz'in üçlükleri sonucu 28:15'e 53-41, 28:45'e 56-48 ve periyot sonuna 56-51 ile geldik. Bu periyodun son bölümündeki inanılmaz savunma ve yüksek şut yüzdesi, 15 sayıya çıkan farkı 4 sayıya geriletmişti. Acaba basketbolun altın kuralı işleyecek ve geriden gelen takım maçı alıp götürebilecek miydi? Belki de aynı korkuyu duyan AEK tribünleri, bu yüzden maçın başından beri sürdürdükleri kulakları sağır eden tezahüratı bırakmışlar, sadece ıslık çalıyor, bunun haricinde uğultu çıkarıyorlardı.

Son periyot çok hızlı başladı. Olympiakos'un bulduğu ilk baskete AEK basket-faulle cevap verdi ve Tomitz de faulleri üçledi. Periyodun hemen başında üçlük yüzdesi, devre arasına göre çok değişmişti: AEK %43%, Olympiakos %47. Bu istatistik belki nasıl bir üçüncü periyot oynandığı konusunda size fikir verebilir.

Etkisiz Femerling'in gene kenarda tutulduğu periyot başında, bu kez sazı eline Rishashe alıyor ve ardarda bulduğu iki üçlük ile skoru 59-59'a taşıyordu 32:45'te. Femerling ise toplam 13 dakika oyunda kaldığı maçı hiç ribaunt alamadan bitirecekti.

Maçın kader anı 33:35'de geldi: 61-59 ile ilk kez öne geçen Olympiakos'un bulduğu son basket hücum faul kokuyordu. Ancak bu basket sonrası ayaklanan Olympiakos benchine bir teknik faul geldi. (Nedenini vallahi anlamadım!) AEK bulduğu iki serbest atışı da değerlendirirken, üstüne kullandığı hücum hakkkında bir de Rishashe'ye 4. faulünü yaptırıyor ve tekrar öne geçiyordu.

Şimdi de gelelim maçın en gırgır anına... Dakika 34:42. AEK 62-61 önde. Sinirler gerilmiş, maç ortada, tribünler tamamen ayakta. Olympiakos hücum kullanıyor, şut çekiliyor ve pota arkasından bir seyirci, elindeki bir başka basket topuyla, oyundaki topu tam yükselirken avlıyor! Yunanistan Ligi karşılaşmaları bizimkilerden daha güzel ve eğlenceli, bundan büyük ispat olur mu? (Tabii bu yazıyı okuyan Karşıyakalılardan rica ediyorum, aynısını yapmaya kalkmasınlar. Birincisi, Yunanistan'da o seyirci öyle güzel zamanlama yaptı ki, top daha yükselirken avladı, dolayısı ile maç kenardan başladı. Ayrıca seyirciye de hiçbirşey olmadı. Bizde eğer denerseniz, siz hesap edin kaç maç sahanın kapatılacağını, bazı ağzı kalabalıkların neler yazacağını... O yüzden boşverin, yapmayın aynısını.)

Bu pozisyon sonrasında Olympiakos benchi, sanırım sahaya top atılmasından sorumlu bulduğu AEK kenar yönetimine saldırdı. Salona giren çevik kuvvet, başlamak üzere olan kavgaya müdâhale etti. Tribünler tamamen ayaktaydı ve kulaklar sağır oluyordu.

Yeniden başlayan maçta AEK üstünlüğü tekrar eline geçirmişti ve 36:50'ye 68-65 önde giriyordu. Ardından Betch'in kaptığı top ve akabinde De Miguel'in 5. faulünü alması geldi. Tribünler coştukça coşuyordu. Bir seyirci elinde kocaman bir kupa maketi sallıyor, birçok seyirci heyecandan sigara üzerine sigara yakıyordu. (Abartmıyorum, adamlar fosur fosur tütüyorlar salonda.)

Maçın artık sonlarına gelmiştik. AEK bir pasarası daha yapıyor ve 38:56'da 73-68 üstünlüğü yakalıyordu. Sis bombaları ise birbiri ardına yakılıyordu. AEK tribünlerinde müthiş bir karnaval havası vardı. Binlerce kişi, artık halay mı çekiyorlar diyeyim yoksa horon mu tepiyorlar, omuz omuza şarkılar söylüyordu. Olympiakos'un beyhûde molası ve maç boyu varlık gösterememiş Femerling'in oyuna girmesi sonuca etki etmiyor ve birbiri ardına patlayan şampanyaların eşliğinde AEK tam 39 yıl sonra Yunanistan şampiyonu oluyordu: 79-70.

İki yıl arayla iki Yunanistan ligi finali izledim. Her ikisinde de, gerçek seyircisi olan takımların üstünlüklerini gördüm. Basketbolun seyirci sporu olduğunun ispatını yaşadım.

Şampiyonluğun kutlu olsun AEK. Darısı başımıza.

unimet@superonline.com
LİGE GENEL BAKIŞ

(13 Mart 2002, Çarşamba)
Uzun zamandır elim kaleme-kağıda gidemedi ve bir yazı yazamadım. Daha önceleri ayda üç-dört gün ile sınırlı olan Ukrayna seferleri , son zamanlarda ayın büyük kısmını orada geçirmemi gerektirecek kadar sıklaştı. Bu ne kadar sürer ve benim sinirlerim daha ne kadar dayanır, bilemiyorum. Ama umarım bu seferler normal seyrine döndüğünde, eşimle aramda hâlâ problem çıkmamış olur.

Yazımıza, Batuğ'u kazandığı iddia dolayısı ile tebrik ederek başlayalım. Zaten sitenin açılış sayfasına da bu iddianın sonucu ile ilgili nezih bir fotoğrafı kondurmuş.
(batuğ'un notu: Esasen iddiadan bağımsız olarak, babayı ölümünün 8'inci yılında anma amacıyla koydum fotoğrafı. Bir hafta süreyle kalacak.)

Bu esnada neler oldu ligimizde, bir göz atalım. Ülker ile Efes Pilsen arasında şampiyon finalde belirlenecek, ligdeki sıralamaları birşeyi değiştirmez ve önce kupada, sonra da final serisinde kozlarını paylaşırlar... Buraya kadar müneccim olmaya gerek yok.

Daçka, hakettiği yerde ligi bitirdi şimdiden. Onlar da yarı final oynarlar çok büyük olasılık ile.

Oyak Reno, eğer lige şu andaki performansı ile başlayabilse idi, çok keyifli bir üçüncülük mücadelesi izleyebilirdik. Ancak özellikle yabancılar açısından yepyeni bir takım olmaları ve uyum süreci, Oyak Reno'ya dördüncülük getirecek gibi görünüyor. Playoffda eşleşmeler önemli, Oyak'ın yarı final şansı açısından.

Karşıyaka, ligin genelinin gençlere yatırım yaptığı, düşmenin olmadığı sezonda, hangi akla hizmettir bilinmez, yaşlı ve tecrübeli oyuncularla mücadele etti. Sıralamadaki yeri -ki büyük ihtimalle ilk altının içinde oluruz- eğer geçen sezon ile kıyaslanırsa başarı gibi gözükse de, geçen sezon ligde oynayan takımların güçleri düşünüldüğünde, Avrupa kupalarında oynama hakkı dışında, başarısızlıktır benim gözümde. Bu sezon oynayan oyuncuların kaçı seneye kalır, meçhul. Demek ki yeni takım kurmak lâzım seneye. "Oysa hazır küme düşme yok iken Karşıyaka geleceğe yatırım yapsa, daha iyi olmaz mıydı?" demek geliyor insanın içinden.

Bu arada bu sezon Karşıyaka'nın hiç bir ödeme sorunu yaşamadığını ve bu konuda geçmiş sezonlardan gelen kötü imajını sildiğini de belirtmeden geçmeyelim. Ve en azından bu konuda yönetimi de tebrik edelim. Son bir not olarak da, Dallas Comegys'in KSK'de oynadığı her maçta double-double yaptığını, son İTÜ maçında ise ilâveten 7 asist verdiğini de belirtmek gerek.

Telekom, kalan dört maçında eğer bir galibiyetle yetinirse, ilk 6 şansını zora sokabilir.

Beşiktaş, ligin bana göre en başarılı takımlarından biri... Bu kadro, iyi yabancı seçimleri ile çok yakında Efes ve Ülker'e rakip olabilir. Beşiktaş yönetimi gençlerine umarım sahip çıkar, başka kulüplerin yaptığı hataları tekrarlamaz ve bu genç takım dağılmaz.

Galatasaray, ligi beklendiği noktada bitirecek gibi duruyor. (Gerçi son 4 haftada Galatasaray 4 maçı da kazanır, KSK ise hepsini kaybederse, sarı-kırmızılılar ilk 6'ya girer ve Karşıyaka yerine Avrupa'ya gider. Ama bence bu ihtimal biraz zayıf. Ancak eğer Telekom tek galibiyette kalırsa, o zaman Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray'dan biri ilk altıya girecek demektir. Tüm varsayımlarımı KSK'nin İzmir'de Telekom ve Daçka'dan en az birini yenmesi üzerine kuruyorum... Ne de olsa bizim takım.)

Fenerbahçe tam bir hayal kırıklığı. Son 4 haftada atağa geçseler dahi, Murat Özgül'ün takımı, daha yukarıda bitirmeliydi ligi, işi ihtimal hesaplarına bırakmamalıydı diye düşünüyorum.

Orhun Ene ve Levent Topsakal ayrı bir paragrafı hakediyorlar. Yaşıtları unlarını eleyip eleklerini astıkları halde, iki gard da son derece başarılı bir sezon geçirdiler. Umalım ki basketbolumuz böyle yıldız profesyoneller (bu kelimeyi özellikle kullanıyorum, sporcu ahlakları ve kendilerine bakmaları sebebiyle) yetiştirebilir.

Ankara'nın iki kolej takımı sezonun en zayıfları idi ve ligi bitirdikleri yer de bu doğrultuda oldu. Ancak Haydar Kemal Ateş Hoca, centilmenliği ile bir övgüyü haketti bence.

***
Bu sezon Avrupa'da korkulan başımıza geldi, ülkemizin içinde bulunduğu kriz, ligimizden sonra da Avrupa'da belimizi büktü. Büyük paralar ile oynamaya alıştırdığımız yıldızlarımız önce birer birer Avrupa'ya transfer oldu, sonra yarısı sade maaşa geri döndü.

Hüseyin Beşok takımında yedek...

Emre Ekim adını hatırlayanınız var mı? Büyük menejeri eğer ki onu Panionios'a transfer olması için götürdüğü Atina'da, Olimpiakos'un son saniye atağında, alacağı komisyonun artması yüzünden bu genç yeteneği yanlış yönlendirmeseydi, Emre de Olimpiakos'da antrenman oyuncusu olacağına Panionios'da dakika alırdı... Ve daha iyi olmaz mıydı?

***
Şimdilik bu kadar ahkâm keselim. Aslında yazmayı düşündüğüm konu bambaşka idi. "NBA fanatizmi ile vahşi kapitalizme duyulan tepki arasındaki ince çizgi"yi yazacaktım. (Mâlum, Digitürk hadisesi...) Haftaya tekrar yollara koyulmadan önce bunu yazmayı umuyorum. (Söz vermeyeyim de, riko konumuna düşmeyeyim!)

unimet@superonline.com
İYİ BAYRAMLAR BASKETBOL CAMİASI

(21 Aralık 2001, Cuma)

Maça girerken elimdeki şeker kutusundan polislere ikram ettim. Polislerin biri bana "Ben de 1712 sokaktanım" demez mi? Karşıyakalı emniyet mensubu ile ve diğer arkadaşlarıyla bayramlaştım maçtan önce.

Ayhan Şahenk Spor Salonu'nda, biz Karşıyaka seyircisine her zaman ayrılan yere yerleştik ve bayraklarımızı astık. Takımlar sahaya çıktıklarında, ben de iki arkadaşım ile beraber sahaya indim ve önce ve başta Sayın Mete Babaoğlu olmak üzere Karşıyaka kenar yönetimine, masa hakemlerine, maçın hakemlerine ve Sayın(!) Halil Üner'e elimizdeki şekerlerden ikram ettik ve bayramlaştık.

Maç başlar iken salonda bir pozitif enerji yayılıyordu. Hep beraber, Türkiye 1. Ligi'nin bu hafta sonuçlarına göre üçüncüsünü belirleyecek, gerçekten çok önemli bir karşılaşmayı seyretmek üzere tribünde yerimizi almıştık.

Söylemekten bıktık ama... Yine hakemler!

Maça Darüşşafaka son derece sert bir savunma ile başladı (belli ki BJK maçını izlemişler.) Daha ilk periyodda Daçka'nın verilen faullerinin sayısı 9 idi. Ancak KSK'li oyuncular son derece kötü günlerinde idiler serbest atışlarda. İlk periyodda sadece benim sayabildiğim kadarıyla 6 serbest atış kaçırıldı.

Sadece iki sayı farkla Daçka üstünlüğü ile biten ilk periyoddan sonra, sert savunmasını sürdüren Daçka, KSK'li oyuncuların kaçırdıkları serbest atışlara ve hakemlerin göz yumduğu bariz faullere güvenerek savunmasını sıklaştırdı.

Periyodun başında ciddi bir üstünlük kuran Daçka, bir ara farkı 10 sayıya çıkardıysa da, Ufuk Yanar'ın ateşlediği Karşıyaka farkı makul seviyeye indirdi ve periyot ile ilk devre 5 sayı farkla kapandı. Bu periyot için düşmem gereken önemli bir not var: Umarım bu yazıları okursunuz Sayın Emin Moğulkoç. Ufuk Sarıca'nın yaptığı faul 3 saniye koridoru çizgisinde idi ve siz "ben öyle gördüm" diyerek kaçtınız sorumluluğunuzdan. Bunu bütün salon gördü sizden başka. Siz üç serbest atış verdiniz. Arkasından da top çıkartılır iken bir top daha verdiniz Daçka'ya, kimse kimseye değmez iken. Dolayısı ile tam 5 sayı ikram ettiniz. Elbette ki kötü niyetli değildiniz ama maçın sonucuna tesir ettiniz.

Önce komedi, sonra dram

İkinci devreye başlar iken tekrar bir komedi yaşandı. Hava atışının sonucunda topu Karşıyaka alınca, atış tekrar edildi. Zannediyorum Fatih Hocam iki sene önce bir Tofaş maçında kendisine Karşıyakalılar tarafından yapılan eleştirileri hatırladı.

Üçüncü periyodda Daçka maçı domine etmeye başladı doğrusu. Periyodun başında KSK seti, topun içeride Eaker ile buluşması idi ve Eaker iki kez üst üste blok yiyince Jones'tan korkmaya başladı. Topun durduğu bir anda Ufuk Sarıca da KSK kenar yönetimine "Ağabey, 4 kişi oynuyoruz" diyordu.

İşte bu periyodda yaşandı drama... Patejunas top çıkarır iken kendisine centilmenlik dışı faul yapıldı, hem de bariz bir şekilde ve çoktan 5 faul ile oyun dışı kalmış olması gereken Yaylo tarafından. Gerçi faul düdüğü çalındı ama maçın ve hakemlerin rengi çoktan belli olmuş idi.

Bundan sonra anlatacaklarım maçla ilgili değil. (Durun, zaten gecenin bir vakti ve bütün maç aldığım notları biraz önce anlattığım pozisyonda buruşturduğum için, maç sırasındaki sinirim tekrar üzerime geldi. Sigaramdan bir nefes alayım, biraz müsaade, hem de kafamı toparlarım.)

Eaker hâlâ duruyor... Niye?

Kesinlikle "Daçka hakemleri satın aldı vs." iddiasında değilim. Bu maçın sonucuna hakemlerin, ismen önce Sayın Moğulkoç'un, sonra da Sayın Söylemezoğlu'nun basketbol konusundaki yetersizlikleri etki etmiştir.

Bu maçın sonucunda ayrıca -çok tribün edebiyatı olacak ama inanın böyle- Karşıyakalı oyuncuların serbest atış yüzdeleri de aynen hakemler kadar etkili olmuştur.

Şimdi önce iğneyi ve/veya çuvaldızı kendimize batıralım. Daha önce de yazdık, gidene kadar yazacağız; bu Gerald Eaker bu takımda oynamaz. Karşıyaka Spor Kulübü Basketbol Şubesi ahlakına, ekolüne ait biri değil. Yanlış transfer ve en yakın zamanda gönderilmeli.

Tribündeki ahlaksızlık bitmiyor

Şaşıran olur mu bilmiyorum, maçta yaklaşık 50 kişilik fanatik Karşıyaka taraftarı olduğu halde, maç Darüşşafaka seyircisinin terbiyesizce hareketleri sonucu durduruldu. Yaşını başını aşmış bazı terbiyesiz basketbol cahilleri, hakemlerin 40 yılda bir verdiği bazı faul kararlarına, tribünlerden aşağılık küfürler ederek cevap verdiler.

Basketbolden zerre kadar anlamayan bu cahilleri yazdığımız için eleştiri alıyoruz. Varsın olsun.

Geçen yazımızda eleştirdiğimiz ve yine basketbolden zerre kadar anlamayan Beşiktaşlı cahilleri (bu sefer açık seçik yazayım, Beşiktaş tribününün bu spordan anlayan kısmını tenzih ederim ancak tribünde öne çıkan kimse, onu da eleştirmek boyun borcudur) yazı konusu yaptığımız için bir alay eleştiri aldık. Ancak eleştiri yapan herkes ile asgari müşterekte buluştuk. Bu sefer baştan söyleyelim, Daçka camiası, nezih ve basketbolsever bir camiadır. Ne o "ne idüğü belirsiz terbiyesiz basketbol cahilleri" bu camiaya yaraşır, ne de komisyoncu antrenörler.

Maç bitti, Daçka kazandı... Hem komisyonculara, hem de Sayın Moğulkoç'a iyi bayramlar dilerim.


KSK-BJK MAÇI: TARAFLI BİR YORUM

(Yazı 2 Aralık 2001 Pazar günü elime ulaştı, biraz Türkçe karakter sorunu, daha ziyâde benim siteyle ilgili genel ihmâlimden dolayı bir hafta gecikmeyle yayınlıyor, domatefendi ve okuyuculardan özür diliyorum - batuğ)

Ne idüğü belirsiz bir salonda, ne idüğü belirsiz insanların desteklediği gepegenç bir takımla bir basketbol maçı yaptık. Böyle bir maçı, Karşıyaka tarihinin herhangi bir basketbol takımı açık farkla kazanmalıydı (hele ki arkasına böyle bir taraftar desteğini almış iken...)

Öncelikle maçın genel görünümüne bakar isek, Beşiktaş'ın gençlerinin inanılmaz gayretini ve sert oyunlarını, Karşıyakalı oyuncuların ise ne yaptığını bilmez hallerini gördük.

Karşıyakalı yöneticiler, eğer var ise tabii, şapkalarını önlerine koymalılar ve iyice düşünmeliler; "biz ne yaptık" diye. Bu ne biçim yabancı transferi, bu nasıl 5 numara? Bu Eaker denilen adam, Türkiye liginde herhangi bir takımda oynamaya lâyık mı?

Hemen hakem makem demeden önce tribüne bakalım hele!

Hakemler konusunda konuşmak için bekledim. Eminim Beşiktaşlılar şikayetçidir. Hakemlerin verdiği tek yanlış karar, ikinci periyodun sonunda (maalesef tekrar bir BJK-KSK maçında) Karşıyaka'nın attığı basketi "süre doldu" diyerek saymamaları idi. Üçüncü ya da dördüncü periyot mu, tam hatırlamıyorum, 6 numaralı Beşiktaşlı basketbolcü, kendisini GS'li Arif misâli tam da benim önümde öyle bir yere attı ki, görmeliydiniz. Bu oyuncuya değen kimse olmamasına rağmen, bu pozisyona yakın (birazdan belirteceğim ve bu oyundan zerre kadar anlamayan) BJK seyircisi, bu oyundan anladığını iddia eden seyirci ile beraber ayağa kalktı... Bu arada numara yapayım derken kafasını yere çarpan Beşiktaşlı basketbolcü de burnunu incitti!

Tüm Türkiye zanneder ki, Karşıyaka seyircisi küfreder ve pisliktir. Bu öyle bir maç oldu ki, keşke televizyonda gösterilse idi. Tam bir ibret tablosu!

Şeref tribününe göre sol tarafta, pota arkasında, belli ki Beşiktaş yönetimi tarafından bedava bilet ile maça getirilmiş, oynanan oyunun ne olduğunu bilmeyen, hatta gözlerinin önünde Fatih Solak'a verilen 3 saniye kararını anlamayarak, punduna getirip "Ağabey sen ne ceza kestin bizim topçuya" diye soran bir garip güruh vardı salonda.

Salonun genelindeki seyirci, kasti faul ile normal faulü birbirinden ayırdetmekten acizdi. (Bu arada bu itirazlar sırasında izlediğim batug.com'un Beşiktaşlı yazarlarını tenzih ederim, onlar itiraz etmediler.)

Tüm maç esnasında küfürlerden küfür beğenen Beşiktaş seyircisine ise yaklaşık 200 Karşıyaka taraftarı "nezihlik dersi" verdi. "Karşıyaka taraftarı pisliktir" diyenlerin kulağına küpe olsun.

Neden hep seyirci ile ilgili yazdım? Ağam ne yazayım, bizim takımda iş yok. Parayı sokağa atmışız. 5 numara diye getirdiğimiz Eaker denilen adam, Türkiye liglerinde oynamaya ehil değil. 3 numara Kerr diye biri gelmiş, adam topu yere vurmayı bilmiyor.

Gene de bu maç, uzatmaya dahi gitmeden bitecek bir maç idi, eğer Nihat Mala son iki hücumu acayip kullanmasa veya Ufuk Sarıca serbest atışları soksa veya anneannemin birşeyleri olsa...

Beşiktaş'ın gençlerini tebrik, seyircisini tenkit ederim.

unimet@superonline.com


KSK-FENERBAHÇE MAÇI
SEZONUN İLK NAKLEN YAYINI

10 KASIM 2001

Günün önemi üzerine, yazıma şöyle başlamak isterim.

KARŞIYAKA SPOR KULÜBÜ'NDE KARŞI KARŞIYA BULUNDUĞUM GENÇLİK, İFTİHARA ÇOK ŞAYANDIR. BU GENÇLİK MUVACEHESİNDE İSTİKBALİN KUVVETİ SAADETİNE BARİZ GÖRÜLMEKTEDİR.

GAZİ MUSTAFA KEMAL (13 TEŞRİNEVVEL 1925)

BU DEFAKİ ZİYARETİMDE; GEÇEN AYLARDA MASARRIF VE MESAİ HİZMETİN KIYMETLİ ASARINI GÖRDÜM. TEŞEKKÜR VE TEBRİK EDERİM.
GAZİ MUSTAFA KEMAL (24 HAZİRAN 1926)

İZMİR'İN KARŞIYAKALILARI, SİZLERİ MUHABBETLE SELAMLARIM. BEN BÜTÜN İZMİR VE İZMİRLİLERİ SEVERİM. GÜZEL İZMİR'İN TEMİZ KALPLİ İNSANLARININ DA BENİ SEVDİKLERİNDEN EMİNİM. YALNIZ BİR RASTLANTI BENİ KARŞIYAKA'YA DAHA FAZLA BAĞLAMIŞTIR.
KARŞIYAKALILAR!
ANAM SİZİN SİNENİZDE, SİZİN TOPRAKLARINIZDA YATIYOR. KARŞIYAKALILAR, İZMİR'İ GÖRDÜĞÜM GÜN ÖNCELİKLE KARŞIYAKA'YI VE ORADA SİZİN TOPRAKLARINIZDA YATAN ANAMIN MEZARINI GÖRDÜM.

GAZİ MUSTAFA KEMAL ( 11 EKİM 1925 )

RAHAT UYU ATAM İZİNDEYİZ , ANNEN SEVDİĞİN TOPRAKLARDA, GÜVENDİĞİN İNSANLARIN YURDUNDA YATIYOR. NE KURDUĞUN CUMHURİYET, NE DE YAPTIĞIN DEVRİMLER YIKILMAYACAK . SENİ SEVENLER SÖZ VERİYOR.


Yazıma başlarken Atamı anmak istedim. Geçen haftasonu İzmir'den kalkan bir otobüs dolusu Karşıyaka taraftarı, Ankara'ya KSK-Kolej maçına gitti. Bu taraftar gurubu, Ankara'ya varır varmaz Anıtkabir'e giderek, kendi deyişleri ile "Ana'dan Ata'ya" bir ziyaret gerçekleştirdi. Ben de böyle anlamlı bir hareket yapan Karşıyakalıları selamlamak istiyorum.

Nihayet TV'den maç izleyebiliyoruz...

Gelelim Atamızın takımıyla, Atamızın takımı olduğunu iddia eden takımın maçının yorumuna.
Herkes gibi ben de sezonun ilk naklen yayınını heyecan ile bekliyordum. NBA TV sayesinde izlenen maçlar hariç, ne Euroleague maçlarını, ne de bizim mütevazı ligimizi izleyemiyorduk bugüne dek. Basketbol tutkunları olarak, bir Cumartesi akşamüzeri basketbol heyecanını yaşamaktan (ya da hafta içi akşamları diyeceğim ama sanırım o konuda henüz bir ses yok) mahrum kalmıştık açıkçası.

TRT'nin haftalardır kulüplere kabul etsinler diye baskı yaptığı 1 Amerikan Doları = 750.000 Türk Lirası üzerinden anlaşmanın kulüpler tarafından kabul edilmesi üzerine, en azından mütevazı Türkiye 1. Basketbol Ligi müsâbakalarına kavuştuk. Yayına konulan ilk karşılaşma ise Türkiye'de kalan son seyircili takım olan Karşıyaka'nın maçı idi.

Eurobasket 2001'den sonra bir Türkiye Ligi maçı

Öncelikle bir Karşıyakalı olarak itiraf edeyim, hem KSK, hem de Fenerbahçe 12 dev adamdan sonra biraz yavan geldi. Avrupa Şampiyonası sonrasında bu maçın tek üstün yanı, ikinci yarıdaki seyirci idi. (Dikkat, ilk yarıdaki demiyorum!)

Bakalım maça...

Birinci periyot istatistikleri:

Ribaunt: KSK 8 - Fenerbahçe 10
3 sayı: KSK 1/8 (!) - Fenerbahçe 0/3 (!)
Sayı: KSK 21 - Fenerbahçe 19

Açıkçası, Karşıyakalı oyuncular toplam 8 hücumun 7'sini bu şekilde harcamasalardı, ilk periyot skoru daha değişik olabilir miydi? (Bilmem! Ben soruyu sorar, kaçarım kenara.)

Maç, seyircinin Zaza Enden ve Erdal Bibo'ya yönelik galiz küfürleri ile başladı. Beklenti nedir, anlamış değilim. Karşıyaka'nın yeni yabancı transferlerini ilk kez izliyordum. O konudaki görüşlerimi yazının sonunda okuyacaksınız.

Seyirci, takımına destek değil, rakibe köstek oluyor!

İsmen daha önce tanımadığım hakemler konusunda fazla bir şey söylemek istemiyorum. Eminim Fenerbahçeliler, hakemlerin teknik faul kararlarına çok kızmışlardır. Ancak bir dip not aktarayım: İkinci periyodda Kerr'in drive'ı kesinlikle basket-faul idi.

İkinci periyot, Ufuk Kaçar'ın (sadece bir çeyrek sürecek olan) resitali ile başladı. Bu periyodda Ufuk Kaçar'ın toplam 13 sayısı vardı. Beni en çok üzen olay ise, basketbolu çok iyi bildiğini bildiğim ve Türkiye'nin kalan son basketbol seyircisi olan Karşıyakalıların, ayak bileğinden sakatlanan Zaza Enden'e yaptığı çirkin tezahürattı. Hiç kimsenin hiçbir basketbolcuya bu şekilde hitap etme hakkı bulunmadığına inanıyorum.

Bu maçın ilk yarısında seyirci maalesef sınıfta kaldı. Takımını desteklemeyi bir kenara koyun, sadece rakip ile uğraştı. İstatistiklere bakıp periyodu analiz edecek olursak, periyot sonunda ;

Ribaunt: KSK 17 - Fenerbahçe 17
3 sayı: KSK 5/14 - Fenerbahçe 4/11
Serbest atış: KSK 5/8 - Fenerbahçe 5/6

Tüm istatistiklerin gösterdiği gibi maç başabaş gidiyor ve devre arasına 45-45 berabere giriliyordu. Maçın tek parlayan ismi ise ikinci periyot bulduğu 13 sayı ile Ufuk Kaçar oluyordu.

Haftayım istihbaratı ve üçüncü çeyrek

Devre arasında İstanbul'dan telefon ile konuştuğum İzmir'deki salonda bulunan arkadaşlarım, maçtan önce Zaza Enden ve Erdal Bibo'nun ısınma sırasında seyirciyi tahrik ettiğini, seyircinin ise hazırlanan tuzağa düştüğünü söylediler bana. Maalesef bu görüntüleri televizyon ekranından izleyemedik. Buraya not düşmek isterim ki, nasıl Zaza sakatlandığında kendisine yapılan kötü tezahüratı kınıyorsam, bu tür ucuz hesapları da aynı şekilde kınıyorum.

Üçüncü periyot maçın şekillendiği çeyrek oldu. (Gerçi periyodun sonunda Mrsiç şut kullanırken Burak Gacamer faul yapmadı, buna rağmen çalınan düdükle bedavadan 3 serbest atış geldi... Bunları özellikle hakemlerin kötü olduğuna işaret etmek için yazmıyorum, teknik faullere itiraz edecekler için yazıyorum. Bence hakemler iyi niyetle maç yönettiler ve hakeden kazandı. Neyse...) Bu periyodda hangi takımın daha hazır olduğu ve hatta bu maçta daha iyi olduğu ortaya çıktı. 4 adet 3 sayılık şutun hepsinde isabet kaydeden ve müdafaada daha etkili olan Fenerbahçe, bu periyoda ağırlığını koydu. Ribaundlarda 21-22 Fenerbahçe üstünlüğü, buna rağmen skorda 61-74 Fenerbahçe üstünlüğü vardı çeyreğin sonunda. KSK 11 top kaybetmiş, buna karşın Fenerbahçe 8 top kaybı yapmıştı... Ve istatistiklerde fazla bir fark görünmemesine karşın, başabaş giden maç, bu periyodda 13 sayılı Fenerbahçe farkına dönüşmüştü.

Niye kaybettik, Fener neden kazandı?

Son periyot artık "Karşıyakalı oyuncuların bireysel yetenekleri ile maçı çevirebilecekleri" iddiasının cevabı olacaktı. Daha önce Oyak Renault maçında bunu becerebilen Karşıyaka, bu kez iyi antrene edilen Fenerbahçe karşısında aynı başarıyı tekrarlayamadı. Maçın sonunda 97-85'lik Fenerbahçe üstünlüğünü gördük. (Bu periyodu KSK 24-23 önde bitirdi.) İstatistikler ise şöyle...

3 sayı: KSK 6/19 - Fenerbahçe 9/21
Ribaunt: KSK 30 - Fenerbahçe 31

İstatistiklerde ezilmeyen KSK, skorda nasıl geriye düştü peki? Sadece üçüncü periyoda bakmak yeterli olacaktır. Mrsiç takımına Patiejunas'dan daha fazla liderlik etti. Daha önce oynanan dört maçta star olma görüntüsü çizen Kerr çok iyi kilitlendi. Ve Eaker, pota altında bomboş pozisyonları dahi kaçıran, karşısında gerçek bir 5 numara olmamasına karşın parlayamayan bir oyuncu oldu. Nihat Mala eski günlerinden çok uzaktı. Buna karşın çok hırslı (belki de seyirci yüzündendir) bir Erdal Bibo, son derece atletik bir Whisby, gerektiğinde sorumluluk alan ve sorumluluğunu yerine getiren bir Mustafa Kemal Bitim izledik. Maç da sonuçta hakkı ile Fenerbahçe'nin oldu.

Biz Karşıyakalılara düşen, öncelikle sportmence galibi alkışlamaktır.

Çuvaldızı kendimize batırmak gerekirse, seyircimiz ile övünmek hakkımız ama seyircimizin bu kadar galeyana gelip sahaya yabancı maddeler atmasını ve tüm Türkiye'nin gözleri önünde bu kadar küfür etmesini savunamayız. Kim tahrik ederse etsin, gerçek basketbol seyircisi ve gerçek Karşıyaka seyircisi bu olmamalı.

KSK'nın yabancıları, aradığımız oyuncular değil

Son eleştirimi ise basketbol şubesi yönetimine yapayım.

Gerçi takımı ilk kez seyrediyorum. Umuyorum (bu söz gönülden söylenmiştir) yabancı oyuncular gerçek oyunlarını bu maçta ortaya koymamışlardır. Ancak benim bu maçta izlediğim kadarı ile Patiejunas, ne Stefanov, ne de Stehlmahers... Takımı oynatamıyor. Sorumluluk alması gereken dakikalarda gereksiz zorlamalar yapıyor ve topu rakibe geçiriyor.

Eaker ise Karşıyaka'nın özlediği 5 numara değil. Takımı ve seyirciyi ateşleyici hiç bir hareket yapmıyor. Gerçi pota altında top çok az kendisine geçirildi ama maçın kopma anlarında çember altında hiç bir varlık gösteremedi.

Kerr anladığım kadarı ile 3 numarada skorer olarak alınmış. Elinden geleni yaptı ve iyi niyetli idi. Bu pozisyonda oynayabilecek Türk oyuncuların daha yüksek maaliyetleri gözönüne alınırsa, transfer edilmesi anlaşılabilir. Ancak basketbol şubesi başkanımız Yansı Eraslan'ın sezon öncesi sarfettiği "Eğer araştırılır da faks ile transfer yapılmaz ise, Tony Williams'dan da, Gabe Muoneke'den de daha iyi oyuncular, daha ucuza mâledilir" sözleri, sanırım boşa edilmiş laflar olarak ortaya çıktı. Bu maçta sadece Tony Williams veya sadece Robert Stehlmahers maçı Karşıyaka'ya kazandırabilirdi. Oysa faks ile transfer edilmiş yabancı oyuncularımız, daha ucuz maaliyetlerine karşın varlık gösteremediler.

Bu sözlerim, sadece bir maç seyrederek sarfedilmiş iyi niyetli sözlerdir. Dostlarım alınmasın çünkü dost acı söyler. Bugüne kadarki dört maçımızın ikisini, yabancı oyuncusu olmayan takımlarla yaptık. Ancak ligin iddialı ekiplerinden Oyak Renault'yu, Blackwell'li ve Thompson'lu kadrosuna rağmen, seyirci baskısı ile bile olsa yenmeyi başaran, Ankara'da Büyük Kolej'i dize getiren takım, yine bu takım idi. Gerçekleri görelim ama takımımızı da sahiplenelim.

Sonuçta kaybedilen birşey yok. Elbet bir gün yenilecektik, maalesef tekrar Fenerbahçe'ye kaybettik nâmağlup unvanımızı. Bu mütevazı ligde hedefimiz "Avrupa'da Saporta kupasına katılmak" ve "seneye daha güçlü, maçın skoruna etki edebilecek yabancılar getirmek" olmalıdır.


12 Ekim 2001, Cuma
ÖLÜM ÜZERİNE

Bir kedinin ölümü sizi ne kadar etkileyebilir? Ya da bir su kaplumbağasının ölümü?

Ben Batuğ'u hiç böyle görmemiştim dün akşama kadar. Aklıma Don'un ölümü geldi. Don, ben üniversitede okurken, odamda yaşayan Corleone'nin arkadaşı idi. Don ve Corleone, iki küçük su kaplumbağası idiler. Küçücük odamı dolduran o kocaman çalışma masamın bir ucuna marul dilimleri koyar, Don ve Corleone'ye marulları koklattırır ve onların masanın bir ucundan öbür uçtaki marul dilimlerine koşmalarını yani yarışmalarını seyreder, bira içerdim, "strength" derslerine çalışmaktan ve anlamamaktan yorulunca, soğuk Ankara gecelerinde. (Dersin adı doğrudur ve gerçek anlamı ile mühendislik dışında bir ilgisi yoktur. Gerçekten bize "strength" diye bir ders öğretmeye kalktılar ve ben inatla öğrenemedim, bu yüzden de ODTÜ'yü, hem de hazırlık okumadan, toplam 6.5 senede bitirdim.)

Don, arkadaşı Corleone'ye göre daha naif idi ve her zaman marula ilk önce Corleone ulaşırdı. Bir gün Don'un kabuğunda lekeler belirdi. Hayatınızda su kaplumbağasını veterinere götürdünüz mü? Ben götürdüm ve "kardeşim, sen de nereden çıktın?" cevabını aldım.

Ve Don öldü... Ben Don'u ev arkadaşlarım ile beraber arka bahçeye gömdüm. Corleone'yi ise evinde bir akvaryum olan Selahattin'e verdim. Çünkü Don olmadan, Corleone olamazdı. Bu en azından aileye hakaret olurdu. O günden sonra Strength çalışmalarımın tek şahidi, nuh nebiden kalan teypte çalan Al Stewart şarkıları oldu.

Kim kedisinin ardından ağıt yakar? Ve kim hatırlar, seneler önce ölen su kaplumbağasını?

Basketbolu sevmek, gerçekten sevmek ile ilgilidir bu. Çünkü hayatı sevmek, yaşamayı sevmekten bahsediyorum. Hiç aklınıza geldi mi, kedilerin ve su kaplumbağalarının da nefes aldığı? Marul için yarışmak da yarışmak değil midir?

Hayat çok garip. Basketbol yazmak için oturduğunuz klavye başında, ölen arkadaşlarınızı yazıyorsunuz.

Eminim Harun ile Tibet, bulundukları yerde kurdukları rakı sofrasında bize el sallıyor ve bir yandan Don'a marul, Kurabiye'ye de çipura parçaları atıyorlar.

Rahat uyuyun dostlar... Yarın lig başlıyor ve bıraktığınız yerden, hem de bu sefer çok kuvvetli olarak devam ediyoruz. Taraf tutan hakemler, ezilen takımlar, sonu belli maçlar buradan alenen yazılacak.

Ölen dostların şerefine.

unimet@superonline.com


1 Ekim 2001, Pazartesi

İyi uykular kuzucuklar - Adile Naşit

Hiç hayatınızda yıldız kayması gördünüz mü? Ben çok gördüm ve hepsinde de, olmayacağını bile bile ve hüzünlenerek bir dilek tuttum. Tuttuğum dilekler, bir-ikisi hariç, henüz gerçekleşmedi ama hala yıldızlı gecelerde dilek tutmaya devam ederim. Size de tavsiye ederim çünkü yaşanması zor olan hayatımızda, umutlar birer yıldızdır ve o umutları yaşatmak, yeşertmek gerekir. Her fırsat bulduğunuzda bir dilek tutun.

Çok mu içki içtim bu akşam yoksa çok mu melankoliğim bu aralar, bu sorunun cevabını hiç bir zaman bilemeyeceğim. Ancak bu gece çok fazla yazı okuduğum ve bunun üzerine bir Word sayfası açtığım doğru. Bu akşam televizyonlarda Afganistan'ı izledim. Çadırlarda orta çağı yaşayan insanları gördüm. Seçme hakkından bihaber, sadece nefes alan, bulabildiğini yiyen insanları.

Şu sıralar yaşadığım sorunları düşünürken, o insanları da düşündüm bir an. Michael Jordan basketbola geri dönmüş, Amerika'da Twin Towers bombalanmış, intikam vakti gelmiş, terörizme son ama bir yandan yaşamak da lazım. Lazım mı gerçekten? Yaşayacaksın da ne olacak? Biri sana "gel şunu yap, bunu yapma " diyecek. Ama sen ehil değilsin. O zaman kafana bomba yağması ihtimali var.

Michael Jordan basketbola geri döndü.

Sabaha karşı uyanacağız hep birlikte, "Acaba kaç numara oynayacak? Kaç numara oynamalı? Koç hata mı yaptı? MJ, koç dinler mi? Ne kadar ayakkabı satılır şimdi sizce? Bana sorarsanız t-shirt de satılmalı... Mı acaba? Ne dersiniz?"

Afganistan'da meme emen çocuklar bomba nedir bilirler mi? Bence, azıcık büyükleri bilirler çünkü Rus bombalarını tanıdılar. Sıra geldi " WAG THE DOG"a... Onları da bir tanısınlar bakalım.

Ne de olsa Amerikalılar TV başında "aman tanrım New York, aynı Beyrut" diyorlar, New York'un aynı Beyrut gibi bu dünyada yer alan bir şehir olduğunun ayırdına varmadan.

Ama Michael Jordan geri döndü. 39 yaşında ve basketbol oynayacak. Ve herkes önce CNN'de ölen çocukları izleyecek, sonra da Micael Jordan'ı, gecenin bir vakti, uyanarak.

Ben o saatte gökyüzüne bakacağım ve kayan bir yıldız gördüğümde dilek tutacağım. Çocuklar ölmesin ve onlar da televizyon başında Michael Jordan'ı izleyebilsinler, dünyanın her yerinde... Ve özgürce.

Hepinize iyi uykular, saati kurmayı unutmayın.

unimet@superonline.com


19 Eylül 2001, Çarşamba

Yazık, günah!

Daha önceki yazılarımın birinde rengimi açıklamış, "Karşıyakalıyım" demiştim. Karşıyaka Basketbol Şubesi'nin geçmişinden özetle söz etmiş ve Türk Basketbolu için önemini belirtmiştim.
Dün büyük bir üzüntü ile öğrendim ki, Karşıyaka Basketbol Şubesi, daha önce katılacağını açıkladığı Güney Avrupa Basketbol Ligi'ne katılmaktan vazgeçmiş. Sebep olarak da, toplam 35-40 bin dolar tutacak deplasman masraflarının çok pahalı(!) olması gösterilmiş.
Utandım bir Karşıyakalı olarak. Üzüldüm takımımızda oynayan sporcular adına. Hele bir de taraftarı düşününce, iyice karamsarlığa kapıldım.
Bahsedilen para, bugünkü kur ile yaklaşık 60 milyar Türk Lirası... Karşıyaka Spor Kulübü'nün, 2. Lig B kategorisinde oynayan (bir başka deyişle 3. Lig) futbol takımına bu sezon transfer ettiği vasat futbolculardan birine ödenen para kadar bir meblağ.
Sevdiğimiz, övündüğümüz kulübümüz meğer ne haldeymiş. Türk Basketbolu'na hizmet ediyor zannettiğimiz (ve senelerce hizmet eden) basketbol şubemiz, hangi hesap kitap bilmezlerin eline düşmüş.
Bu kadar yazık edilebilir bir şubeye...

Eldeki şansı kötüye kullanmak

3. Lig'de futbol takımı kurmayı, Avrupa'da Türkiye'yi temsil etmeye, oyuncularına Avrupa kupası tecrübesi kazandırmaya yeğ tutmak nasıl bir mantıktır, aklım alamıyor. Bu karar, en az şube kapatma kararları kadar ağırdır benim gözümde.
Eğer eline geçen bu büyük fırsatı tepersen herkes anlar ki, senin ligde de bir iddian olamaz. O zaman neden seyircin gelsin maçlarına? Neden ilgi duyulsun semtinde basketbola? O zaman federasyondan nasıl bir destek bekleyebilirsin ki?
Karşıyaka Spor Kulübü, Türkiye'de ilk kez isminin başına bir sponsor adı koymayı kabul ettiğinde ne kadar sevinmiştik. Oysa şimdi o sponsorun reklam yapmak için verdiği paralar başka bir şubeye aktarılıyor. Dolayısı ile sponsorluk değeri günden güne düşüyor.
Seneye Pınar'la anlaşılamadığını varsaysak, kim gelir de sponsor olur Karşıyaka'ya?
Sormazlar mı "Ne garantimiz var? Siz bizim ismimizi duyurmak yerine paraları kendi bildiğiniz gibi başka şubelere harcıyorsunuz, bizim sokağa atılacak paramız yok" diye?
Rezil ettiler koskoca Karşıyaka Basketbol Şubesi'ni.
Umarım en kısa zamanda, bu işten anlayan yöneticiler tekrar geri dönerler. Yoksa korkarım bir çınar daha kuruyacak.

unimet@superonline.com


14 Eylül 2001, Cuma

DÖNDÜK KÖŞEMİZE

Evet dostlar, turnuvayı içimize sindirdik ve efendice köşemize çekildik. Sindirim uzun zaman aldı sanmayın, yazının gecikmesine sindirim sistemimizin yavaş çalışması değil, dünyevi sebepler yolaçtı. Turnuvanın bitmesi ile beraber aylık olağan Ukrayna seferlerinden birine çıktım ve ancak geri dönüyorum. (Bu yazının taslağını da Odessa'da bir otel odasında Ukrayna televizyonu ve votka eşliğinde kaleme aldım.)
Avrupa Şampiyonası bittikten sonra, milli takımımızın başarısının haricinde benim aklımda yer eden en önemli nokta, milli takım oyuncularımızın, turnuvanın ardından hakemlerle uğraşmayıp "bir daha sefere şampiyon olacağız" demeleri ve hakemler aleyhinde yorum yapmaktan özellikle kaçınmalarıydı. Basketbolcuların, bazı diğer spor dallarında olduğu gibi, yenilgiye mazeret bulmak yerine sportmence turnuvanın sonunu getirmeleri, sevdiğimiz bu oyunla yeni tanışan kitleleri de etkilemiştir umarım.

Motivasyon harika fakat malzeme tatsız

Demiştik ya "işimiz yeni başlıyor" diye, kabul etmek gerekir ki bu sezon ligimiz biraz tatsız tuzsuz olacak. Eskisi kadar fazla yıldız oynamayacak bu sezon bizim ligde. Bütçeler kısıldığından beri daha mütevazı kadrolar kuruldu.
Peki, şampiyonanın etkisi ile salonlara gelmesi muhtemel yeni dostlarımızın ilgisi ne kadar sürer, mütevazı takımları izleyince?
Bunun cevabını şimdiden vermek güç. Ancak bahsettiğimiz yeni izleyicilerin çoğu, ligimizde, turnuvada yaşananlardan daha fahiş hakem hataları olduğunu gördüklerinde ve mütevazı takımları izlediklerinde, salonlarda uzun süre kalmayabilir.
Hele bir de o zaman tekrar paralı seyirci toplamaya başlarsa bazı büyük(!) kulüplerimiz, yandı gülüm keten helva.

Önemli bir yol ayrımına geldik

İşimiz zor bence arkadaşlar...
Kulüp takımları inadı bırakıp da sponsorluk anlaşmaları yapmadıkça, rakip takımların genç yetenekleri birer birer toplanıp bench ısıtmakta kullanıldıkça, hele de federasyon hakem hatalarına göz yumdukça, hatta kural hatalarını dahi görmezlikten geldikçe... İşimiz gerçekten çok zor.
Avrupa Şampiyonası'nda göz kamaştıran bir başarı elde ettik ve gözler basketbola çevrildi. Önümüzde iki ihtimal var:
Ya "abi ne güzel oynadıydık şampiyonada" der, eskiyi yadederiz...
Ya da ligimizi düzeltir, takım sayısını arttırır, kural-nizam dinleyen hakemlere görev verir ve basketbolda ekol oluruz.

İkincisi gerçekleşebilsin diye fikirlerimizi bu sütunlardan aktarmaya devam edeceğiz.

unimet@superonline.com


30 Ağustos Perşembe, Yeni Levent

11 DEV ADAM

Bu yazımda savunacağım fikirleri, Avrupa Şampiyonası öncesinde yazmayı düşünmüyordum. Ancak basketbolu çok yakından takip eden ve yazılarımı okuyan dostlar, bana, aşağıda okuyacağınız düşüncelerimi paylaştıklarını ancak bunların şampiyona öncesi yazılmasının daha doğru olacağını söylediler.
Kim mi bu dostlar?
Bazılarını zaten tanıyorsunuz, bazıları ise sadece batug.com dostu, yani siber-dost olarak fikirdaşımız.
Gelelim konumuzun başlığına...

Neden 11 dev adam?

Çünkü bizlere sunulan milli takım kadrosunda adam diyebileceğimiz sadece 11 kişi var da ondan. Sadece 11 adam var ve o yüzden de sadece 11 dev adam var.
Zira ben, Murat Evliyaoğlu'nun dev adamlardan biri olmasını içime sindiremiyorum. Murat Evliyaoğlu'nun, bırakın Türkiye Milli Takım forması giymeye hak kazanmayı, herhangi bir spor dalında herhangi bir formayı giymeye hak kazanmamış olması gerekirdi diye düşünüyorum.

Neden böyle diyorum, niçin sert çıkıyorum?

Şimdi "durup dururken nereden çıktı bu?" diyeceksiniz. Milli takımın moralini bozmaya filan hiç mi hiç niyetimiz yok. (Zaten okumaz onlar, merak etmeyin.) Niyetim sadece görüşlerimi (bana ulaşan talepler doğrultusunda) sizlerle paylaşmak.
Kimdir bu bahse konu Murat Evliyaoğlu?
Basketbol oynamayı iyi bilir kendileri. Ancak sportmenlikten pek de nasibini almamıştır. Oynadığı maç esnasında şeref tribününe efelenerek yürüyecek kadar küstahtır.
Yaptığı her türlü sportmenlik dışı harekete rağmen, basketbol federasyonunda görevli babası sayesinde ceza almamış ve iyice şımarmış bir oyuncudur.
Böyle bir spor dışı insanın Türk Milli Takımı'nın forması giymesi beni mutsuz ediyor.

Kabiliyetli olmak, iyi oynamak yeterli mi?

Bizler basketbolu Beyaz Gölge sayesinde öğrendik. Basketbolun sadece iyi turnike atmak olmadığını, sporun rekabetin varolduğu tüm diğer dallarındaki gibi aynı zamanda iyi ahlak demek olduğunu öğrettiler bize.
Bu meşhur dizinin bir bölümünde, artık toparlanmış olan Carver Lisesi takımı, kendisinden kat be kat güçsüz (Koç Reeves gelmeden önceki kendi hallerine benzeyen) bir diğer lise takımı ile karşılaşır. Koç Reeves maçtan önce der ki, "maçı kazanın ancak çocukların üzerine gitmeyin, onların içindeki sevgiyi söndürmeyin."
Carver Lisesi oyuncuları bu sözleri dinler gibi gözükür ancak maç esnasında iş çığrından çıkar. Coolidge'in yaptığı smaçlar zaten maçı Carver Lisesi'ne getirmiştir ve yedek takım sahaya sürülür çünkü ilk beş sadece şov yapmaktadır.
İkinci beşte yer alan Salami, Thorp ile karşılıklı paslaşarak top getirir. Karşı takım müdafaa yapamamaktadır. Carver Lisesi maçı tarihindeki en açık fark ile kazanır ve fakat tüm oyuncular maçtan sonra ceza idmanına kalırlar.
Niye mi?
Çünkü maçı kazanmışlar ancak birer sporcu olamamışlardır.

***

Murat Evliyaoğlu...
Oynadığın her maçı kazanabilirsin. Basketbol sporunu çok iyi beceriyor olabilirsin. Ancak sporcu olamamışsın ve korkarım olamayacaksın.
Keşke Beyaz Gölge'yi izleyen ve verilen mesajları alan kuşaktan olsaydın.

***

İşte bu anlattığım hikaye ve sizlerle paylaştığım fikirler dolayısı ile dedim, "11 dev adam" diye...
Dev kime denir?
Hakedene.
Milli Takım'da bunu hakeden 11 adamımız var ve bir tane de sportmenlikten nasibini almamış, yaşının yarısı kadar olgunlaşmamış kişi.
Gelelim Murat Evliyaoğlu'nun yerine takıma kimin konulması gerektiğine...
Muratcan Güler ne güne duruyor?
"Sportmen babanın sportmen oğlunu küstürmek" nasıl açıklanır, bilemiyorum.

***

Neyse, maçlar başlamadı. Kendi görüşümüzü maçlar öncesinde sizlerle paylaştık.
Bu turnuvanın sonunda umarım ilk beş içinde yer alırız. Bu sıralamadaki herhangi bir yer başarıdır benim gözümde.
Final ve/veya şampiyonluk tabii ki isterim ancak kalıcı değerler her kupadan önemlidir.
Bence haketmediği bir formayı giyen Murat Evliyaoğlu konusunda ne düşündüysem maçlardan önce söylüyorum. Çünkü bu site, düşünülenin dile geldiği bir platform.
Maçlardan sonra konuşmak kolay olacaktı.
Bu vesile ile Milli Takım'a başarılar... Bekliyoruz grup birinciliğini.
Haydi rastgele.
İlk maçımızın yorumlarında görüşmek üzere.

unimet@superonline.com

batuğ'un notu: Bu makale elime 30 Ağustos Cumartesi sabahı ulaştı. Avrupa Şampiyonası Preview ile uzun süre uğraştım ve öğleden sonra tam sıra bu yazıyı yayına vermeye gelmişti ki, Orkun Çolakoğlu'ndan bir mesaj geldi; "Son dakika haberine göre Murat Evliyaoğlu ve Arda Vekiloğlu 12 kişilik milli takım kadrosundan çıkartıldılar" diye. Derhal domatefendi'yi arayarak vaziyeti bildirdim, "ne yapayım?" dedim. Sevinerek, "değişen birşey yok, aynen çakabilirsin, bir dipnotla durumu açıklarsan daha daiyi olur" dedi. İşte bu dipnot, o dipnot.


19 Ağustos Pazar, Yeni Levent

Oradan buradan...

İstanbul'a dün geldim, yarın sabah sela vakti, birçok kişinin gitmek için can attığı, benim ise görev icabı her ay düzenli olarak ziyaret ettiğim ve aslında hiç de matah bir yer olmayan Ukrayna'ya yolculuk var. Hava kapalı, bavul yapıldı, bilet, pasaport hazırlandı, 50 Amerikan Doları karşılığı haraç cüzdana konuldu ve bilgisayar başına geçildi.
Bir süredir altyapı yetersizliğinden dolayı bağlanılamayan internete bağlanıldı ve okunamayan yazılar da teker teker okundu.
Tabii "internete bağlanamadık" dediysek, gelişmelerden bihaberiz demedik.

Komşuya ikinci transfer

Emre Ekim de lejyonerler sınıfına girdi. Alpay Öztaş ile beraber, milli kadro oyuncuları dışındaki ikinci lejyoner oldu genç Emre. Gerçi ben Olimpiakos'un, gerek kulüp yapısı, gerek taraftar portresi, gerekse temsil ettiği görüş dolayısı ile "yanlış seçim" olduğu kanaatindeyim. Zaman içinde, kentin büyümesi sebebiyle Atina ile birleşmiş görünen, oysa aslında apayrı bir şehir olan Pire ahalisi, ve kulübü, bakalım genç Emre'ye ne kadar şans tanıyacak.
Yunanistan'da İbrahim Kutluay'ın yarattığı bir "Türk basketbolcusu sempatisi" var, bu doğru. Ancak İbo bunu, gerek oynadığı takımdaki liderliği ve oynadığı basketbolla, gerekse - ki bu çok önemli- medya önündeki davranışları ve verdiği akıllı beyanatlar ile sağladı.
Tabii İbo çok tecrübeli, kaçın kur'ası. Emre ise daha genç ve tecrübesiz. Yunanistan'da basketbol kamuoyu bir canavardır ve saldırdı mı çok tehlikeli olur. Ayrıca Pireliler de senelerdir AEK taraftarlarını "TÜRK" (!) olmakla suçlamışlardır.
Bütün ümidim, Emre Ekim'in kulağını herşeye tıkaması ve antrenmanına, oyununa bakması. Başlangıç çok zor olacak ancak eğer başarır ise o zaman kapıları diğer oyuncularımıza ağzına kadar açacaktır.

Milli takım

Milli takımda artık yavaş yavaş taşlar yerine oturuyor ve rüya takımımızın gerçek gücünü hazırlık maçları sonunda anlamaya başlıyoruz. Milli takımımızın son yıllarda yetişen en iyi jenerasyon olması ve ev sahibi olmamız şampiyonluğa yeterli mi, değil mi sorularının cevapları yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Oynanan hiçbir hazırlık maçının teknik analizine girmeyeceğim ama şu an itibari ile ortaya çıkan bir gerçeğin altını çizmek istiyorum:
Daha önce bize denk gibi görünen ülkelerin milli takımları karşısında artık zorlanmıyoruz. Ancak önümüzdekiler, hala önümüzde. İtalya ve Yugoslavya'yı halen yakalamış değiliz.
Açıkçası ben şampiyonluk hayali görmüyorum ancak bunu da bir başarısızlık olarak algılamıyorum. İlk beş içinde sonuçlandıracağımız bir turnuva, bence geçmiş dönemlere kıyasla başlı başına başarıdır.

Ve diğerleri

İnternet bağlantım yok iken milli takımı izledim, transferleri takip ettim ama gene de kaçırdığımız şeyler olmuş. Ender Bilgin Efendi, isim zikretme inceliğini göstermeden yazmış yazısını. Bakın neler imişiz biz:
"Boğazı seyrederken vatan kurtaran enteller", "basketbol uleması züppeler" (en çok buna güldüm ), "basketbol konusundaki birikimini internet sayfalarından ya da yabancı dergi ve televizyonlardan edinmiş genç arkadaşlar ", "basketbol konusunda bilgisi olup da ben artık aştım diyen arkadaşlar..."
Breh, breh, breh...
Eğer bugüne kadar bilmemkaç turnuvayı canlı takip etti isen, bilmemkaç adet nba maçını tribünden izledi isen, bu işe 25 yılını verdi isen ve en önemlisi "gazeteci" sıfatı taşıyor isen, "Lakers maçı Kobe ve Shaq'ın etkili oyunuyla aldı" gibisinden, klişe, ortaokul kompozisyonlarında dahi artık zor şahit olunan ve okuyucusuna hiçbir bilgi vermeyen, satır doldurmaktan başka işe yaramayan cümleler kurmayacaksın.
Aksi takdirde, "Biletlerinin koleksiyonunu yaptığın bütün o maçlara niye gittin o zaman, hiç mi not almadın, maçta eşleşmeler nasıldı, anlatsana biraz " derler adama... Sen de elle tutulur bir cevap veremez, abuk sabuk şeyler yazmak zorunda kalırsın.
"Boğazı seyrederken vatan kurtaran züppeler" adamı afişe ediverirler, utanırsın, cevap veremezsin.
Seneler boyunca atını istediğin gibi sürdüğün çayırların yeni sakinleri olduğunu farkediverirsin.
O zaman sen de mecbur kalırsın ya bilgi dolu yazılar yazmaya ya da abuk sabuk suçlamalar yapmaya.

unimet@superonline.com


26 Temmuz 2001, Perşembe, Setüstü
TÜRK BASKETBOLU ÜZERİNE DÜŞÜNCELER-2

Yavaş yavaş renkler belli olmaya başladı. Ben de rengimi belli edeyim. Bendeniz Karşıyaka'lıyım. Karşıyaka'nın basketbol maçlarını, orta birde Ankara'da gittiğim Ziraat Fakültesi-Karşıyaka maçından beri takip ederim. Karşıyaka'nın o tarihlerdeki kadrosunda bulunan ve Chicago Bulls'dan transfer edilmiş olan (yanlış okumadınız, o bildiğiniz Chicago Bulls) Coffey'i izleme mutluluğuna erişmiş biriyim. Amerikan Pazarından aldığımız Çin kesleri ile mutlu olduğumuz yıllarda, Coffey'in giydiği rengarenk basketbol ayakkabılarını ağzımızın suyu akarak izlediğimiz yıllardan beri takip ettim Karşıyaka'yı.

Karşıyaka'nın Türk basketbolundaki yeri

Tarihinde sadece bir şampiyonluğu ve bir de Efes Pilsen'e karşı kaybettiği bir finali olan Karşıyaka, basketbol liginde en uzun süre mücadele eden kulüplerden biri. Belki çok büyük başarıları yok, belki Avrupa'da hiçbir başarısı yok ama basketbola verdiği hizmet çok büyük.
Tarihi boyunca her sezon basketbolumuza yeni yetenekler, gençler armağan etmiş bir kulüp. Alt yapı organizasyonu, son senelerde İzmir'de artan rekabete rağmen, son derece kuvvetli.
İzmir'de artan rekabetten şikayetçi olduğumu sanmayın, tam aksine son derece memnunum. Çünkü son tahlilde önemli olan, daha çok gencin yetişmesi. Alt yapıda sadece Karşıyaka'nın genç ve yıldız takımları yok. Ayrıca Denizspor gibi alt yapı pilot takımları var. (Geçmişte şampiyon olan Karşıyaka kadrosunda bulunan, Cihangir, Suat, Murat Aşkın, Karşıyaka genç takımı formasını giyemediler. Onlar pilot takımlar olan Nergiz ve Örnekköy yıldız ve genç takımlarında oynuyorlardı. Birbiriyle mücadele eden ve A takım forması için savaşan toplam 3 yıldız ve 3 genç takım sonucunda şampiyonluk geldi İzmir'e...)

Örnek olacaktık, başaramadık

Bunlar özetle altyapı organizasyonu idi. Ancak cangıl yukarıda tabii. Son senelerde (iki sezon öncesi hariç) hiç başarılı olmadı Karşıyaka basketbolu. Oysa bir tabu yıkılmış ve 89 senelik bir kulüp, basketbol branşında, adının önüne bir müessesenin ismini almayı kabul etmişti. Umuyorduk - ve hala umuyoruz - ki bu bir örnek teşkil edecek ve kulüp takımı-müessese takımı ayrımı sona erecek, Pınar Karşıyaka, sözgelimi Efes-Fenerbahçe ya da Ülker-Galatasaray ile oynayacaktı.
Ancak bu gelişme meyvesini vermedi. Pınar'dan gelen sponsorluk bedelinin başka şubelere aktarılması, Karşıyaka Basketbol Şubesi'ni varlık içinde yokluk çekmeye mahkum etti.
Basketbol şubesinin özerkliği sadece lafta kaldı ve sonuç ortada.

Peki çözüm ne?

Son derece basit. Çözüm, kulüp takımlarının özerk basketbol şubeleri kurmasında yatıyor. İsimlerinin önüne firma ismi almaktan gocunmamasında... Alt yapıda pilot takım uygulamasının genişlem