|
Her şey
eniştemin bir arkadaşının şehre gelmesiyle başladı
diyebilirim. Cem sitenin açıldığını (Neden koymadılar ki
sahi o Fantasy NBA yazısını :=) ) söyleyip Orkun da
Denver için yazı beklediğini belirtince çok sevinmiştim.
Bence mükemmel olacaktı ama Stranger than Fiction
olmuştum adeta, yazamıyordum! Hadi söyleyeyim, başlık
“The Day that Never Comes” olsun, hem Metallica’ya atıf
olsun hem Denver’ın başarılı olacağı günlere gönderme
olsun, gerisini de ona göre yazarım diyordum ama önce
haftaiçi işten yorgun dönme, haftasonları da cumartesi
programı, gece NBA maçları, cuma İnönü vs. derken hep
bir şekilde kaçmayı başardım. (Bu konuda iyiyimdir
zaten)
Netten izlediğim ve beklenmedik şekilde aldığımız bazı
maçlar bile beni bir türlü yazmaya itemedi. Üşengeçlik
ya da isteksizlik de değildi bu; tersine yazmayı çok
istiyordum. İşte eniştemin arkadaşının devreye girdiği
yerdeyiz şimdi. Öyle bilgelik dolu laflar falan
söylemedi, hatta hiçbir şey söylemedi kendisi. Eve her
birinde üç-dört film olan beş-altı tane CD ile geldi.
Kendisi genellikle popcorn tabir ettiğimiz
aksiyon-macera ya da romantik komedilerin adamı
olduğundan filmlere çok da umutla bakmadım. Hatta o
kadar umutsuzdum ki, “Control” yazısını gördüğüm zaman
CD’nin üstünde, kafamda yanan anlık bir ışığa rağmen
gene hızla gelen “yok canım değildir”e inandım. Ama bal
gibi de biliyordum bu “Control”ün izlemekten gene bir
şekilde kendimce kaçtığım Ian Curtis’in hayatını anlatan
“Control” olduğunu.
Film mükemmel değildi, hatta belki güzel bile değildi.
Ama beni klavyenin başına oturttu. Bilmediğim yeni bir
şey yoktu filmde; Curtis’in epilepsi hastalığı, yasak
aşkı, müzik dehası ve tanrısal sesi vs... Ama
hatırlattığı bir şey oldu, kontrol hissi. “Grubun da
işlerin de bu kadar büyümesini istememiştim” dediği yer
ve artık gelinen yerin kendisini aştığını söylemesi,
hayatının akışına ve kararlarına kendi başına
ulaşamaması (ya menajerler, ya aşık olduğu kaçamak
sevgilisi ya da minnet ve borç duygusundan başka bir şey
hissetmediği eşi veriyordu kararları) kulağa çok basit
de gelse beni çok etkiledi.
Ian 23 yaşında evinin mutfağında boynuna doladığı bir
iple efsane grubu Joy Division’u bitirme kararını
verdiğinde kendi başına aldığı belki de ilk ve son
kararı vermişti. Haftaiçi babam ona 100 kere baktığımda
1 ihtimal onu göremeyeceğim bir ameliyata girmişti.
Artık çok kolay da dense, ihtimal işte sadece bu kadar
da dense hadi canım siz de dedim, 100’de 1 hiç de az
gelmedi o anı düşününce.
Ve kontrol... Hayatlarımızı kontrol ettiğimiz sanarak
aptallığın nasıl da en büyüğünü yapıyoruz. Şimdi çok
şükür babam iyi, Ian Curtis de tahminimce bir yerlerde
huzuru buldu, peki biz geri kalanlar? En azından ben
ertelemesiz, dolu dolu, beklentilere göre değil içinden
gelen sese göre hareket etme tadını alarak yaşamaya
başladım. Ve yeni ‘ben’i çok sevdim.
İçimden geldi, uzun bir giriş oldu kusura bakmayın, ve
evet gıcık bir bağlama yapayım ve biraz da yeni
Denver’dan konuşalım o zaman :)
Baron Davis memlekete dönüp, D’Antoni Gossip Girl’ün
memleketine (New York’la ilgili yapılan sayısız eser
içerisinden seçilmiş en kötü benzetme bu) gittikten
sonra “basketball entertainment”ın son yıllardaki en
gözde iki takımı Warriors ve Suns için ne olduysa, AI’ın
tekrar Doğu’ya dönmesi de zincirin üçüncü halkası olan
Nuggets için benzer şeyler ifade ediyor. “Savaşçılar” B-Diddy’siz
belki aynı oyunu “oynamaya çalışmaya” devam ediyor,
tıpkı bizim gibi, ama Batı’dan esmeye başlayan
“run-n-gun” rüzgarları artık dinmişe benziyor.
Yazın beni usül ve etik anlamında çok sarsan Camby’nin
gönderilişinin ardından Iverson’ın da gitmesi hiç
kuşkusuz Denver için güç kaybı. Salary takıntılı
yönetimimiz hızlı basketbolun da yadsınamaz etkisi ile
biraz da kapasitesinin üstünde istatistiklere ulaşan
Camby ile yolları ayırdı ve iki yıl basketboldan men
cezası alan Birdman Andersen ile neden alındığı asla
anlaşılamayan (aslında anlıyorum, yıllardır var bu
göstermelik hamleler, Joe Smith için de benzer şeyler
demişti Karl, Howard da efendim arada orta mesafe
atacakmış falan fişman) Juwan Howard ile uzun
rotasyonunu tamamladı. Basketbola armağan ettiğimiz
“üçlüklere dua savunması” kavramını Kenyon ve Nene
sağlıklı kalsın duası ile pekiştiriyoruz kısacası.Iverson’ın
gidişi ise dediğim gibi güç kaybıdır elbette. Geçen yıl
bizi neredeyse tek başına play-off’a soktuğundan
bahsetmiyorum bile, istatistikleri yeterlidir sanırım
anlatmaya.
Fakat memleketine dönen sadece Baron değil; Colorado
çocuğu Billups buralardan ayrıldıktan sonra oyununu çok
geliştirdi, final serisi MVP’si oldu ve bir uzman olarak
şimdi eve dönüyor. McDyess ikna edilebilseydi eğer bu
takastan çok iyi iş çıkardık diyebilirdim ancak şimdi
sanki iki takım için de hayırlısı oldu diyebiliyorum.
Dice Pistons’a geri dönerse, ki sanırım dönecek, onlar
için daha bile iyi olmuş olabilir çünkü belli ki
Pistons’ta da artık bir şeyler değişmeliydi.
|
 |
Bize dönersek, Billups Carmelo ile bence çok daha iyi
bir ikili olacaktır çünkü Iversonbir maç 12-13 şut
attıktan sonra açıkça bir sonraki maç “E tamam, bak
geçen maç zaten 12 şut attım, artık benim sıram”
şeklinde oynuyordu. Top hızlı dönmüyor, iki süper
yeteneğin bireysel zorlamaları ile sezon iyi kötü
geçiyor, play-off ise hüsran oluyordu. Billups sayesinde
artık en büyük üçlük tehdidimiz (!) JR Smith değil.
Sırtına alacağı oyun kurucuları potaya kadar itebilen,
hem takım savunmasında hem de bireysel savunmada etkili
olabilen, inanılmaz öldürücü pas yeteneği olmasa da
oyunu yönetmede ve kararları almada çok etkin bir isim
Billups. Melo için çok daha oyununu geliştirmeye
yarayacak bir oyun kurucu. Melo demişken, gene
bildiğimiz Carmelo olduğunu görüyoruz, yazın da gördük,
aynı anlamsız ani şutlar vs... Savunmada sanki biraz
daha kıpırdanmış gibi ama dedim ya, çok gördük bunları,
o yüzden görelim bakalım 63. maçta da aynı oyun en
azından ana felsefesi ile duruyor mu?
JR, kontratı bence de haklı olarak uzatılmayan Kleiza,
Chris Andersen ve sınırlı yetenek, istatistik kağıdı
sever Anthony Carter bench’ten gelen isimlerimiz. Najera
ve Diawara’yı aramayız ama bench de biraz kuvvetlenemez
miydi diyor insan ve bir daha McDyess’a ah
çekiyorum.(Pardon, Patterson’u almıştık di mi?)
Sezona da fena başlamadık hani, özellikle de pota
altındakiler canavar gibi girdiler nazar değmesin;
Billups gayet olumlu başladı, sanki 40 yıllık Nuggets’lı;
Melo aynı Melo diyorum 17. defa (Beşiktaş’ın Bursa
maçındaki korner sayısına takıldım, fena halde çıkamadım
bu 17’den hala bu arada). Hatta JR da aynı JR, neden mi?
Karl’ın doghouse’unun favori adamı çünkü Smith. Iverson
sonrası beklentiler çok daha fazlaydı ama ilk beşte
Dahntay Jones’un tercih edilmesi taktiksel olsa da,
aldığı süre kesinlikle Karl’ın şovlarından bir yenisi
diyorum. Süre ver şu adama be George! Sen de koçunu
dinle, biraz penetre et Smith, dışarıdan sallayıp durma,
hadi bakayım!
Sonuçta çok fazla bir şey beklemediğimiz bir sezondayız.
Portland ve Utah’ı düşünürsek sekizincilik en makul
sonuç gibi görünüyor çünkü sağlıklı kalmak bu takım için
mucizeden de öte bir şey. Ancak, sene içerisinde zaten
çok konuşuruz fakat bu kez play-off’lara tam kadro
sağlıklı girebilirsek daha mutlu bir sene sonu
görebiliriz diye düşünüyorum.
İlk yazı böyle olsun, biraz zaman aksın, ondan sonra
arayı çok soğutmadan tekrar konuşuruz.
|