|
I
Phillip’in aklında
anlaşılan akşam boyunca geliştirdiği bir felsefi
fikir vardı ve şimdi bu fikri duyacaktım. Dedi
ki: “İsrafı kötülük, yaratmayıysa iyilik olarak
gören bir felsefi sistem geliştirdim. Herhangi
bir şeyi yaratmak iyidir. Tek günah
potansiyelini ziyan etmektir.”
Bu bana epey salakça geldiğinden dedim ki: “Şey,
ben sadece şaşkın barmenin tekiyim tabii, ama
Lifebuoy sabunu reklamlarına ne demeli, onlar da
yaratılmış şeyler kesinlikle.”
Dedi ki: “Hı hı, ama anlarsın ya, o israflı
yaratım. Hepsi ikiye ayrılıyor. Bir de yaratıcı
israf var, örneğin şu an seninle konuşmak gibi.”
Son yıllarda Efes Pilsen’in transfer
politikasına baktığımızda, bize çok farklı
etiketlerle yutturulmaya çalışılmış olsalar da
genel olarak artık pek esamesi okunmayan
Yunanistan ve Fransa liglerinde istatistik
patlatarak adını duyurmuş niteliksiz
Amerikalılar ve ACB’nin parıltısını kaybetmiş ve
-sevgili Kerem Yılmaz’ın ifadesiyle- ıskartaya
çıkmış elemanlarına yönelim görüyoruz. Bu büyük
resmin parçası olamayacak kadar güzel iki
transfer dikkat çekiyor lakin… Bunların bir
tanesi gençlik yıllarında Yugoslavya lobisinin
de etkisiyle gereğinden fazla şişirildiğinden
dolayı beklentileri hiçbir zaman
karşılayamayacak olsa da Avrupa basketbolunun
elit skorerleri arasına hiç düşünmeden
yazacağımız Rakocevic’in TAU Ceramica’dan
kadroya dahil edilmesi. Diğeri de yine aynı
transfer sezonunda ortalama üstü bir NBA
kariyerini arkasında bırakmış ve kariyeri
boyunca içinde bulunduğu kadrolara sadece olumlu
katkılarıyla konuşulmuş Nachbar’ın transferi. Bu
kıtanın yetiştirdiği en versatil, savunulması en
güç 3 numaralardan birini de tek başına vizyon
gösteren Rakocevic hamlesinin hemen arkasına
iliştirince son yıllarda hayatımıza girip,
usulca çıkan o anlamsız isimleri bir kez daha
andık minnetle. Defalarca aynı yanılgıya
düşmeden, o yöndeki ısrarlı denemelerinden
vazgeçemeyen yöneticilerin ülkesinde belki de
işlemesi gereken bir süreçti bu… Peki çok mu
isabetliydi seçilen isimler, yoksa sadece o
yukarıda bahsettiğim vizyon olayına mı takıldı
transferi düşünenler? Artık lokal başarılara
sevinmeyi de öğrenen kulüpte, final serisindeki
efsanevi geri dönüş sonrası gelen ‘zafer’
sonrası bir de saha dışı zaferiyle sille
vurulacaktı rekabeti canlı tutan tek rakibe. Şu
an hala Fenerbahçe Ülker’in Avrupa’daki malum
başarısızlığı üzerinden kendilerini başarılı
addeden zihinlerin kulüpteki varlığını
hissederken, sezon öncesindeki bu mantalite de
sürpriz olmamalı. Biliyorum, cevabı kendinden
menkul bir soru yazdım ve o cevaba ilk yazıda
değinmeye çalışmıştım ama yine de altını bir kez
daha çizmek lazım sezona damgasını vuran bu
olayın.
Yazının epigrafında yer verdiğim alıntı, ‘beat’
yazınının başlangıç noktası olarak kabul
edilebilecek, fakat romana konu olan isimlerin
yıpranmasını engellemek amacıyla yayınlanması
2008 yılına kadar ertelenen ve Türkiye’de “Ve
Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar” adıyla Sel
Yayınları’ndan çıkan kült yapıta ait. Kitabı
herkese önermek için fırsat kolladığım doğru,
fakat Efes Pilsen’in bu sezonki durumunu ifade
etmek için kullanılabilecek en güzel sözlerden
biri olabilir -kitapta yine yukarıda bahsettiğim
sebeplerden ötürü Phillip Tourian olarak geçen-
Lucien Carr’ın “Yeni Vizyon” tanımındaki
‘israflı yaratım’ ibaresi. Bağlantıyı nasıl
kurduğumu pek hatırlamıyorum ama Montepaschi
Siena maçı öncesinde koltukta sızmışken elimde
bu kitap vardı, ona yoruyorum… Geçen sene
takımın potansiyelinden maksimum düzeyde verim
aldığını falan düşünmüyordum, benim basketbol
anlayışımda bir Ergin Ataman takımı için bunu
söyleyebilmem pek mümkün gözükmüyor her şeyden
önce. Fakat Euroleague’de bu takım tarihinin en
büyük bozgununu yaşarken, final serisinde kötü
yönetilen fakat standart üstü Avrupa
yıldızlarını elinde bulunduran Fenerbahçe Ülker
karşısındaki kadrodan Kasun ve Tunçeri gibi iki
oyuncuyu kullanamıyordu. Tunçeri’nin Final-Four
hedefini sesli düşünmeye alan bir takım için
yeterlik göstermekten hayli uzak bir oyun kurucu
olduğunun farkındayım, ama o hedefe hiçbir zaman
inanmamıştık ki… Konu bütün normal sezonu
Vujanic-Ender kombinasyonuyla götürmeye
çalışırken Engin’den yararlanmamak için de her
şeyi yapan bir takım için önemli bir upgrade
olacağını düşünmemdi Tunçeri’nin. Böyle de oldu
ve Tunçeri kariyerinin en iyi sezonunu geçirmese
de 1 numaralı pozisyonda yeni bir atıcıdan
ziyade bir hazırlayıcıya ihtiyaç duyan takımda
bir amaca hizmet etti. Aynı şekilde kafasını
saha içinde tutabilen bir Kasun’un, her ne kadar
sırtı dönük oyunu yetersiz olsa da Euroleague
seviyesindeki en dominant uzunlardan biri
olabileceğini düşünmekteyim. Bunda Euroleague’de
duvarların böyle bir dominasyona izin verecek
kadar alçak olması, Kasun’un seviyesinden daha
etkilidir şüphesiz. Ancak sadece pota altında
birkaç zıplak uzundan fazlasını barındırmayan
Maccabi’ye karşı hakimiyet ilan etmedi Kasun,
hatta son maçta yine koçun tempoyu dikte
edememesi sonucunda Pini Gershon’un, skorerleri
öylesine kötü bir gün geçirirken bir zafer elde
ettiğini kolaylıkla söyleyebilirim. Burada
Kasun’un ikinci çeyrek boyunca unutulması ve
oyuna girdiğinde de izin verilen hızlı tempoda
bir oraya bir buraya koşarken yarardan çok zarar
getirdiği bir ikinci yarı geçirmesinin rolü
büyüktü pek tabii. Sadece 24 dakikada elde
edilen 14 sayı - 13 ribaund gibi istatistiklere
ancak saygı duyabilirsin, Siena pota altına
karşı 18 dakikada yakalanan 17-9 da aynı saygıyı
hak eder. Fakat daha fazlasının mümkün olduğunu
bilmek insanın zihnini meşgul etmeye yetiyor.
Lucien Carr’ın evrenindeki tek günahı ve ruhsal
çemberini tamamlama noktasında yenmen gereken en
büyük engeli düşününce böyle bir potansiyel
ziyanı her zihni meşgul etmeli. Son iddialar
sonrası Türk basketbolunda hakim konjonktüre
ayak uydurmaya başlar görünen Efes Pilsen
markasından soğuyan ve ilgilenmemeyi seçen güzel
insanları anlayışla karşılıyorum, fakat şu
yazıyı üç kere ‘sil baştan’ yaptıktan sonra pek
sevmediğim epigraf kullanımıyla sonunda
rahatlatarak bitirebiliyorsam benim için Efes
Pilsen hala önemli…
Ruhsal çemberden bahsettim, Phillip Tourian
karakterinin mutlak toplum teorisinden bir
parçaydı o da…

II
“Herkes sanatçı
olmalı,” diyordu Phillip. “Mutlak toplum tam bir
sanatçı toplumu olmalıdır. Sanatçı
vatandaşlardan her biri kendi ruhsal çemberini
tamamlamalıdır.”
“Ruhsal çemberden kastın nedir?” diye sordu
Barbara.
Phillip teorisini açıklıyordu: “İnsanın ruhsal
yaşamının çemberini kast ediyorum. Deneyim
çemberini sanatsal anlamda ve sanat yoluyla
tamamlarsınız ve topluma bireysel, yaratıcı
katkınız budur.”
“Peki böyle bir topluma nasıl ulaşılacak?” diye
sordu Cathcart.
“Bilmem,” dedi Phillip. “Sorduğun şey mutlak
toplumun hemen öncesiyle ilgili. Bana
ayrıntıları sorma.”
“Mutlak toplum öncesindeki sanatçılar,” dedi
Phillip, “mutlak sanatçı vatandaşın çağdaş
modelleridirler. Sanırım sanatçı insanların
sayısı arttıkça, mutlak sanatçı toplumuna
giderek daha yaklaşılır.”
“Eh,” dedi Barbara, “belki de Atlantik bildirisi
mutlak bir toplum yönünde ilk adımdır. Ama
Roosevelt’le Churchill’in sanatçı olmadıkları
kesin.”
“Şey, Roosevelt’le Churchill’i bilmem,” dedi
Phillip, “ama ilerleyişin kanlı ayrıntılarıyla
uğraşacak insan tipini temsil ediyorlar.”
“Yeni Vizyon’u sadece sanatçılar bulabilir” diye
bitirerek bu yazının iki bölümünü de birbirine
bağlamış oluyor Carr, eksik olmasın. Sanırım
problemimiz de tam olarak bu. Eğer bizim sıradan
beyinlerimizin anlamaya yetmediği bir
yaratıcılık söz konusu değilse, yapılan
eklemeler israflı yaratımdan fazlası değil.
Tunçeri-Kasun ikilisinin II. Ataman döneminin
ilk Euroleague macerasında yer bulamadığından ve
takımın dizginleri o mide kaldıran Vujanic-Ender
guard ikilisine verilirken, 5 numaradaki
boşluğun da Abdi İpekçi’de Panionios’a değil
basbayağı Lonny Baxter’a kaybedilen bir maç
sonucunda Top 16 kapısını kapadığından
bahsetmiştik… Bu transfer sezonuna girerken ise
farklı bir tablo vardı. Kasun’un sağlıklı
kalacağı kabul edildiğinde 5 numarada öyle büyük
bir problem mevzubahis değildi, ancak az önce
bahsettiğim kabul sağlam temellere
oturmadığından bir veteran katkısı makul
olabilirdi. Santiago transferi bu noktada
anlamlıydı ve işlevsel olabilirdi. Fakat takımda
ayağı çabuk tek bir 4 numara yoktu, sadece
Ataman’ın ısrarla 4 numaraya devşirmeye
çalıştığı fakat o pozisyonda ancak Mirsad
Türkcan’a karşı falan iş yapabilen bir Shumpert
vardı. Ataman’ın sezon öncesinde gözünü
Nachbar’a her çevirdiğinde, böyle bir oyuncunun
ışığını gördüğünü kim tahmin edebilirdi ki?
Final serisi boyunca doğru işleyen belki de tek
nokta olan dış oyuncuların rol paylaşımı,
Rakocevic gibi esaslı bir piyonun katılımıyla
yeniden 9000 parçalı bir puzzle
görünümünü alıyordu. Gerçekten de buradaki
vizyonu bulabilmek, israftan olabildiğince
kaçınmak için bir sanatçıya ihtiyaç vardı.
Kenarda böyle bir kişinin varlığı gözlenmedi.
Mike D’Antoni’den ve oynattığı basketboldan
nefret eden biri olarak burada Maccabi koçuna
methiyeler düzmem en basitinden samimiyetsiz
olur. Fakat ikisine de saygı duyarım. Bana
kalırsa sonuna kadar gitmek istiyorsanız en
sağlıklı anlayış değil D’Antoni-Gershon tadında
bir basketbol. Fakat bugünkü Maccabi takımını
oluşturan o düşük profilli oyuncularından,
potansiyellerini minimum düzeyde ziyan ederek
verim sağlayan ve bence geçtiğimiz çarşamba
akşamının coaching anlamında net biçimde
kazananı olan Gershon’a şapka çıkarmak lazım.
Maccabi İstanbul’da kendi temposunu rakibe kabul
ettirdiği bir maçı skorerlerinin olağandışı
formsuzlukları nedeniyle sadece 56 sayıyla
bitiriyor. Takımın 1 numaralı skor opsiyonu
sezon ortalamasının 16 sayı altına inerken… Oyun
kurucu olarak 2-3 sezon önce Snaidero Udine gibi
bir takımdan kovulabilen bir Andrew
Wisniewski’yi istihdam etmişken… Ve kadayıf
kıvamındaki David Bluthenthal bahse konu maç
özelinde go-to-guy olarak sahneye
çıkarılmışken. Yine de sayı farkı avantajını
kaybetmiyorsun böyle bir gecede.
Belki Avrupa basketbolunda kenarda bir sanatçı
arıyorsak gideceğimiz ilk isim Gershon değil.
Hatta muhtemelen Carr için Roosevelt ve
Churchill ile aynı kategoriye giriyor ve
ilerleyişin kanlı ayrıntılarıyla uğraşacak insan
tipini temsil ediyor, bilemeyiz. Ama elindeki
pek de nitelikli sayılamayacak materyalden bir
şey yaratabilen ve mutlak iyiyi yakalayan isim
Gershon mu, Ataman mı oluyor, bunu kesinlikle
sezebiliyoruz… Sadece Wisniewski-Bluthenthal
değil. Doron Perkins ve D’or Fischer iki sezon
önce Bree adlı medeniyetin uğradığı fakat
basketbolun pek uğramadığı 15 bin nüfuslu bir
Belçika kasabasında beraber top oynuyorlardı.
Güvenip takımıma almayı geçtim, yağmurlu bir
gecede kapıma gelseler içeri almazdım… Guy Pnini
20 dakika süre alıyor, Raviv Limonad’ın da
rotasyonda ondan aşağı kalır yanı yok. Sahada bu
adamları izlerken, bir anda Twitter ülkesinde
dolaşırken bir Efes Pilsen taraftarının
sayfasında buluyorum kendimi, Gershon’u
‘kebapçı’ olarak nitelendiriyor. Sonra
tribündeki yerimde doğrulup kafamı hafif sağa
çeviriyorum… Orada basın tribününde Irmak
Kazuk’un yanında konuşlanmış uzunca bir adam
görüyorum, tanıdık geliyor. Sonra hafızamı hafif
zorluyorum ve cevabı buluyorum, Sinan bu! Batuğ
patronun Polonya küllüklerinde yazdığı şekliyle
Saynın Culır! Titriyorum ve kendime geliyorum.
Derken Boki önce acayip bir blok koyuyor.
Muhtemelen kariyerindeki en güçlü ikinci blok…
“Yaşanmışlıkların sonucu olsa gerek” diyorum.
Onun için sevinçliyim ama çok da abartmıyorum.
Son albümlerini pek tutmadığım Marillion’un
nefret ettiğim bir mekandaki konserini Real
Madrid maçına kolaylıkla tercih edebiliyorum.
Çizgi Dışı:
(1) Bojan Popovic ve Ermal Kurtoğlu son yazıdan
bugüne kadroya eklenmiş isimler. Efes Pilsen,
sezon başından beri iddiasız bir maça çıkmamış
olmasına rağmen 12 farklı oyuncuyu ilk beşinde
kullanmış bir takım olarak algı sınırlarını
zorluyor. Tunçeri’nin olduğu bir takıma, temel
olarak Tunçeri’nin yaptığı işi ondan daha kötü
yapabilme dışında bir meziyet bulundurmayan bir
back-up sağlıklı bir yaratım gibi
tınlamıyor. Maccabi maçının ikinci çeyreğinde
yapıldığı gibi, sahaya Euroleague sezonunun sonu
yaklaşmasına rağmen birbiriyle daha önce beş
dakika bile oynamamış bir beş sürüp direksiyonu
da yeni çocuğa vermek genelde iyi sonuçlar
vermiyor.
(2) Yazıda kullanılan alıntıların kaynağı olan
Jack Kerouac-William S. Burroughs ortak yapımı
”Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar”, Sel
Yayınları’ndan Dost Körpe çevirisiyle çıktı.
Kerouac Türkiye’de satmaya başladı, hemen her
yerde bulabilirsiniz.
(3) Yukarıdaki güzel kareler Efes Pilsen
tribünün tanıdık simalarından Serdar
Ocaksönmez’e ait, kullanım izni için
teşekkürlerimi sunarım.
(4) Bizde de Twitter var:
http://twitter.com/pekdogru
Nachbar, Rakocevic, Sinan ve Ermal’in de gayet
aktif birer hesapları var, eğlenceli adamlar.
Ulaşmak çok zor değil.

|