|
En son yazımı yazdığımda oldukça umutsuz bir ruh hali
içindeydim. Aradan geçen zamana pek çok gelişme sığdı.
Kendimizi bir anda kulüp tarihinde görülmemiş noktalarda
bulduk, sonrasında birden gazı kesip rölantiye alınca 6
yıldır alıştığımız yerlere döndük, şimdi tekrar bir
çıkış içindeyiz. Takım sahibi değişti, 2 tane önemli
takas yapılarak takım kimyasıyla bilmem kaçıncı kez
oynandı. Şu anda hala play-off yarışının içindeyiz ve
kalan 20 maç bitene dek muhtemelen hiçbir şey
kesinleşmeyecek. Geçen yıl da play-off’u son 4-5 maça
kadar kovalamıştık, ama saçma yenilgiler yüzünden sonuna
dek gidememiştik. Bu kez daha hazır görünüyoruz ve
yarışımız daha uzun soluklu olacaktır.
Sezonun henüz 9 maçı geride kalmıştı ki (3-6), takım
oldukça cesur bir hamleyle Stephen Jackson’ı aldı,
karşılığında el bileği sakat olmasına rağmen ameliyat
olmadan oynamaya devam eden Raja Bell’in biten kontratı
ve Vladimir Radmanovic gönderildi. Stephen Jackson’ın ne
kadar dengesiz bir kişiliğe sahip olduğunu söylemeye
gerek yok. Geçmişte karıştığı Indiana-Detroit kavgasını
bir kenara bırakıyorum, 2008 yılının Kasım ayında var
olan sözleşmesini 3 yıl daha (2013’e kadar) uzattıktan
sadece 9 ay sonra 2009’un Ağustos ayında apar topar
takasını istemiş birinden söz ediyoruz. Yani işler kötü
gidince takımı yüzüstü bırakma potansiyeli yüksek biri
ve geldiği takım da Warriors’tan toplamda çok daha
yetenekli bir takım değildi. Zaten takas olmak istediği
takımları sıralarken “Teksas takımlarından biri veya
Cleveland’ı” istediğini söylemişti. Bu yüzden alınan
riskin ve gösterilen cesaretin ne derece yüksek olduğu
açıkça ortadaydı. Bütün bunları ve özellikle de daha
bitmesine 4 yıl olan kontratından ötürü Jackson’ın
gelişini ilk başta bir felaket olarak yorumlamıştım.
Ama genelde olduğu gibi bu sefer de takas benim
beklediğimin tersi bir şekilde sonuç verdi, en azından
kısa vadede. Stephen Jackson yeteneklerini sahaya tam
olarak yansıtabilmeyi başardı, takımın aradığı skorer
oyuncu rolüne çok iyi uyum sağladı. Bobcats forması
giymiş en iyi skorer olduğunu söylemek yanlış olmaz
(Jason Richardson demezsiniz sanırım) Maçları izleyenler
gerçekten de hücumların sıkıştığı anlarda Jackson’ın
nasıl sorumluluk aldığını, içeriden (alçak postta fizik
avantajını kullanarak) ve dışarıdan nasıl skor
yapabildiğini göreceklerdir. Larry Brown’ın varlığı
sayesinde arızalı yanlarını da şimdilik örtmüş gibi
görünüyor. Ayrıca şimdiye dek hücumların akışını bozacak
türden bencilliklere hiç girişmedi (maç başına yaklaşık
18 şut kullanıyor). Bunların yanı sıra 12 Ocak’taki
Houston maçında 43 sayı atarak daha önce Gerald Wallace
ve Jason Richardson’ın birer kez ulaştığı 42 sayılık
kulüp rekorunu eline geçirdi. O haftanın sonunda Doğu’da
haftanın oyuncusu seçildi. Sezona Bobcats formasıyla
başlamış olsa belki de All-Star oylamasında adı daha
fazla ön plana çıkabilirdi. Yine de çıktığı 52 maçta
21.4 sayı, 5.1 ribaunt, 3.7 asist, 1.9 top çalma ve
%43’lük saha içi şut ortalamalarından daha etkileyici
olan, 28 maçta takımın en skorer oyuncusu olması…
Jackson’ın gelişiyle takım sanki eksik tek bir parçası
varmış da o da tamamlanmış gibi oynamaya başlamıştı.
Ocak ayındaki 12-4’lük derece, Larry Brown’a ayın koçu
ödülünü getirdi. O dönemde kendi sahamızdaki 6 maçlık
serinin tüm maçlarını kazanarak 25 Şubat – 6 Mart 2009
tarihleri arasında elde ettiğimiz rekoru egale ettik.
Yine o dönemde NBA’in en iyi iç saha takımlarından biri
olarak kendimizi kabul ettirdik. Ocak ayı sonlandığında
24-22’lik bir dereceyle %50’nin 2 maç yukarısına çıkmış,
Doğu’da 5. Sıraya kadar yükselmiştik.
Tabii bu yükselişin saha içindeki tek kahramanı Jackson
değil, onun gelişinden belki de en çok yararlanan Gerald
Wallace’tı. Uzun rotasyonunda yaşadığımız sıkıntılar
nedeniyle ribauntlara oldukça yardım eden Wallace, uzun
bir süre ribaunt krallığında ilk 3’teydi (2.01 boyunda
olduğunu hatırlatmakta fayda var). Ayrıca Jackson’ın
hücumdaki varlığı sayesinde bulabildiği boş şutları
yüksek yüzdeyle sokarak kariyerinin en yüksek sayı
ortalamasına ulaştı. Ortalamalarını (özellikle ribaunt)
böylesine yukarıya çekmesi sayesinde All-Star radarına
girdi ve Bobcats tarihinin ilk All-Star’ı olarak Dallas
Cowboys Arena’da yerini aldı, maçta 16 dakikada 2 sayı
attı. Bir de smaç yarışmasına katıldı ama onun sonu pek
iyi gelmedi hatırlayacaksınız. Keşke katılmasaydı
demekten kendimi alamıyorum, 2002’deki performansını
tekrarlamasını elbette beklemiyordum, hatta ilerleyen
yaşı ve azalan atletizmiyle (ve de o aralar fazla
sağlıklı değildi) şans bile vermiyordum. Sonuçta ne
olursa olsun, NBA’e zıplak ama kazma bir genç olarak 19
yaşında giren, 3 yıl Sacramento bankında çürüdükten
sonra geldiği bu nokta sadece şans bulmasının değil,
aynı zamanda çok çalışmasının da sonucudur. Bunu en iyi
gösteren istatistik sanırım ilk yıllarında %50 civarında
seyreden serbest atış yüzdesini %77’ye ve çok düşük
yüzdeyle atıp çok çok az denediği üçlüklerini bu sezon
itibariyle %40’a çıkarmasıdır, her türlü övgüyü hak
etmektedir kanımca.

Larry Brown geldiğinden beri takımın tüm şeklini baştan
aşağı değiştirdi. 29 Nisan 2008’de görevde geldiğinde
takımda olan oyunculardan bugün sadece 3 tanesi hala
kadroda (Wallace, Mohammed, Felton). 2 yıldan kısa
sürede 10 takas yapıldı ve tam 33 farklı oyuncu (ki
bugünlerde bir yedek gard alınırsa sayı 34’e çıkar)
normal sezonda oynama şansı buldu. Bu dudak uçuklatıcı
rakama herhalde sadece Golden State Warriors
yaklaşabilir, onların da sakatlık belası gibi oldukça
geçerli bir bahaneleri var.
Bu yüzden takasın son günü geldiğinde bizim sessiz
kalmamız beklenemezdi. Bütün yazılarımda değindiğim 4
numara yedeğine yönelik birşeyler yapılmalıydı ve bir
diğer riskli hamleye imza atan GM Rod Higgins,
Chicago’nun 4 sezondur bir türlü bekleneni verememiş
uzun forveti Tyrus Thomas’ı alabilmek için Ronald
Murray, Acie Law ve (maalesef) gelecekteki bir 1. tur
hakkını feda etti. Özellikle verilen 1. tur hakkı bence
kritik, zaten bu yılki hakkımızı çok büyük bir
olasılıkla Minnesota’ya vereceğiz, bir tane de
gelecekten vererek 1. tur seçimlerimizi bir süreliğine
ipotek altına almak ne kadar doğru bilemiyorum. Üstelik
Ronald Murray gibi kenardan gelen en önemli skorerimizi
ve play-off’larda çok işe yarayabilecek bir adamı da
playoff yolundaki rakibimize vermek pek hoş olmadı.
Ayrıca şu gerçeği hatırlatmak istiyorum: Tyrus Thomas
sezon sonunda çaylak kontratının sonuna gelecek.
Qualifying offer’ı vererek onu takımda tutmaya
çalışabiliriz veya vermeyerek sınırsız serbest
bırakabiliriz. İkinci durumda 1. tur hakkını sadece
yarım sezonluk bir kira için harcamış olacağız. Öte
yandan Thomas’ın oldukça yüksek bir QO bedeli var (6.2
milyon dolar). Thomas her ne kadar geldiğinden beri
müthiş bir katkı yapıyor olsa da, bu kadar yüksek bir
parayı vermeye değmeyebilir. Diyelim ki verdik, takımın
biri o civarlarda bir teklifte bulunsa (ki uzun
piyasasının kısa piyasasından farklı işlediğini
düşündüğümde çok da olanaksız görünmüyor) bunu
karşılamak konusunda büyük sıkıntı çekebiliriz,
karşılamamız halinde Felton’la yeni sözleşme yapabilmek
için lüks vergisi sınırını geçmemiz gerekecek, yapmazsak
belki pişman olacağız. Bunları zamanı gelince göreceğiz
ama şimdiden zor bir kararla karşı karşıya kalınacağını
görmek zor değil.
Ama bugün itibariyle Tyrus Thomas’ın da tıpkı Stephen
Jackson gibi gelir gelmez büyük bir boşluğu doldurduğunu
söylemek mümkün: atletik 4 numara deyince herhalde
Thomas’tan daha iyisi bulunamazdı. Savunmaya ve hücuma
getirdiği enerji Gerald Wallace’ınkinden de büyük. 9
maçta 12.7 sayı, 7.9 ribaunt ve 2.6 blok ortalamalarıyla
şimdiden yeni sahipten kontratı kapma yolunda önemli yol
aldığını söyleyebiliriz. Her ne kadar sık sık hücumda
yaptığı abuk tercihlerle bizi zeka seviyesinden şüphe
ettirse de, kısa vadede artıları çok daha fazla. Kaldı
ki Boris Diaw’ın tamamen zıttı olması sayesinde
birbirlerini çok iyi tamamlayabilmeleri de bir başka
olumlu nokta.
Thomas’ınkinden daha sürpriz bir katkı da takasın son
gününde aldığımız diğer isim Theo Ratliff’ten geldi. San
Antonio Spurs’ün kontratından kurtulmak adına pratikte
bedavaya verdiği (2016 Draftı’nda korumalı bir 2. Tur
hakkı verildi ancak genelde bu haklar çok ağır korumalı
olur, bu yüzden muhtemelen 2016 geldiğinde hiçbir şey
vermeyeceğiz) Ratliff, yine 9 maçta Spurs’de tüm sezon
oynadığından daha fazla dakika alırken maç başına 1.9
blok yaparak pota altının daha da güçlenmesini sağladı.
Saha içinde bunlar olurken saha dışında çok önemli bir
gelişme yaşandı. Takımı kurarken yaptığı yatırımın
karşılığını bir türlü alamayan, her yıl yaklaşık 30
milyon dolar zarar eden (bu da Melih Gökçek’in zarar
rakamlarına benzedi ya, neyse) Robert Johnson’ın 7-8
aydır takımı satmak için bütük bir çaba gösterdiği
biliniyordu. Ortada görünen 2 aday vardı, geçmişte bir
süre Houston Rockets’ın başkanı olan ve bir hissedarlar
grubunu bu iş için birleştirmeyi başarmış George
Postolos ve Bobcats’te hissedar olduğu günden beri
takımın tamamen sahibi olmak istediği bilinen Michael
Jordan. 1 ay kadar süren pazarlıklar sonrasında Michael
Jordan muradına erdi ve söylenenlere göre 175 milyon
dolar gibi çok düşük bir paraya Bobcats’in yeni sahibi
olma konusunda anlaşmaya vardı. Bu değişikliğin
resmileşmesi için diğer 29 takımın sahibinin onayı
gerekiyor ve bu onay geldiğinde Jordan, NBA tarihinin
belki de en büyük ismi, tartışılmaz bir oyunculuk ve
çokça tartışılır bir yöneticilik kariyerinin ardından
takım sahipliği kariyerine de adım atmış olacak. Robert
Johnson ise 500 milyon dolar civarındaki yatırımının
karşılığında sadece yukarıda belirtilen parayı ve NBA’in
ilk Afrika kökenli takım sahibi unvanını elde etti.
Jordan’ın gelmesinin belki de en iyi yanı, Larry
Brown’ın da takımda kalmasını dolaylı yoldan sağlaması
oldu. Her fırsatta Bobcats’te sadece Jordan için
bulunduğu söyleyen Brown’ın, Postolos’un takımı alma
olasılığına karşılık önümüzdeki sezon için Clippers
koçluğuna geçmek yolunda birtakım girişimlerde bulunduğu
haberleri basına yansıdı. Larry Brown da son Miami Heat
maçından sonra her şeyin Jordan’ın kararına bağlı
olduğunu söyleyerek bir bakıma güvenoyu vermiş oldu.
Brown’ın 2 sezon daha sözleşmesi olmasına rağmen,
Philadelphia’da yaşayan ailesinden uzakta olması
nedeniyle görevi her an bırakma tehlikesi vardı, ancak
Jordan’ın zaten Brown’ı getiren kişi olduğunu
düşündüğümüzde o istemeden gitmeyecek gibi görünüyor.
Yukarıda saydığım iki isim dışında takımın diğer bazı
oyuncularına da haklarını teslim etmeliyim. Tyson
Chandler’ın beklendiği üzere sakat olarak yattığı
dönemde onun boşluğunu mükemmel dolduran Nazr Mohammed
(bir maçta 20-20 yaptı), sezona çok kötü başlayıp son
1-2 ayda toparlanan Boris Diaw, bu sezon NBA’e
geldiğinden beri en olgun oyununu oynayan ve maçların
son toplarını çekinmeden kullanabilen Raymond Felton
bence dikkat çeken diğer oyunculardı. Her ne kadar
oynamadığı bir sürü maç olsa da, oynadığı her maçta
elinden geleni yapan Stephen Graham’in de adını anmak
isterim. Ayrıca takasın son günü Indiana’ya TJ Ford
karşılığında takası son anda gerçekleşmeyen DJ Augustin
de bu tarihten sonra geçen yılki kendine güvenini
yeniden yakalamış gibi duruyor, yeri gelmişken bizim
için böylesine feci bir takası yapmadığımız için çok
şanslı olduğumuzu da belirteyim.
Şu anda hala yarışın içindeyiz ve rakiplerimiz Miami,
Chicago, Milwaukee ve Toronto ile yapacağımız maçlar
var. Yani konuşmak için henüz erken. Bu takımlara karşı
iyi sonuçlar almamız halinde çok büyük olasılıkla
playoff yaparız, çünkü kalan maçlarımız arasında çok
kolay maçlar da var. Gerçi bahsettiğimiz takım tarihin
en kötü takımlarından birine 2 maç kaybedecek, buna
karşılık lig lideri Cleveland’ı 3 kez yenip Lakers’la
yaptığı son 9 maçın 7’sini kazanacak kadar dengesiz bir
takımsa, kesin konuşmak mümkün olmuyor. Hala 1 kişilik
yerimiz var ve o yere 3. oyun kurucunun alınmasında
fayda görüyorum. Law ve Murray gittikten sonra Felton ve
Augustin’in arkasında top getirebilecek kimse kalmadı,
Mike James’i alabilirsek güzel olur ama o da Miami’ye
yakın görünüyor. D-League’den de olsa birilerini
alabiliriz umarım.
Yazıyı sonuna kadar okuma sabrını göstermiş saygıdeğer
okuyucular yazıda başlıkla ilgili hiçbir şey
bulamadıklarına şaşırmasınlar, yok çünkü. İçinde
bulunduğum ruh halinde bu yazıyı yazabilmem bile mucize
ya, neyse. Koyacak uygun bir başlık bulamadım açıkçası.
En sonunda Günter Grass’ın 2. Dünya Savaşı öncesi
(Danzig) ve sonrasını (Batı Almanya) anlatan bu harika
kitabını buradan anıp okumamış insanlara tavsiye etmek,
akıllarının bir köşesine yerleştirmek istedim. Bütün bu
yazıda yaptığım gevezelikten çok daha yararlı bir şey
yapıyorum belki de, umarım öyledir…
Sağlıcakla kalın…
--ДАВАЙ ЛЕНА--

|