NBA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ
COURTSIDE
Bizi seyredenler, alkışlayanlar, yuh çekenler vs.
|
Basketbolda "Tanrı"
sorunsalı
İnsanoğlu, kendisi haricindeki varlıkların farkına varalı, sürekli
bir arayışın peşindedir. Bu arayışta baş köşeyi, eksikliğini
hissettiği özellikleri kendisine katmak için olanca gücüyle çabalamak
alır. Mesela uçmak böyle bu duruma verilebilecek örneklerin
başında gelir. Gerçi bunu başarması binlerce senesini almıştır
ama buna değmiştir. Her insanda görülmemekle birlikte çeşitli
sebeplerden ötürü bazılarında durmak bilmeyen bir istek de "Tanrı
olma" isteğidir. Ölümlü olma, dış şartlardan olumsuz
anlamda kolayca etkilenme ve arzularına daha çabuk ve kolay bir
şekilde kavuşma isteği gibi durumlar ve duygular, bu isteği sürekli
körüklemektedir. Bunun sonucuna baktığımızda ise, eski Yunan mitolojisinden
başlayarak günümüze kadar hemen her alanda kendisini veya başkalarını
tanrı ilan edenler ve tanrılaştıranlar olmuştur. Köklerimiz itibariyle
her ne kadar bize yaklaşık 1200-1300 yıldır (daha evveli var mı,
bilmiyorum) uzak olsa da, bu düşünce bizim de içimize girmeye
başlamış bulunuyor.
İnsanlık tarihiyle kıyaslandığında bir bebek kadar genç olan basketbol
da bu isteğin yaşayıp yaşatıldığı bir alan olagelmiştir. Elbette
insan yörüngeli bir olguyu tek bir nedene bağlamak doğru olmaz;
ama burada yapacağımız da zaten meseleye başka bir açıdan bakabilmek.
Neden bilmiyorum ama pek çok sıradan (ordinary) insanın var olduğu
bir ortamda, yetenekleriyle biraz öne çıkanı yüceltmek ve arada
bir abartarak onu tanrılaştırmak basketbolda yeni gibi gözükse
de, NBA'in kuruluş yıllarına denk gelir. Hâlbuki bu çok olağanüstü
bir hadise değildir. En basitinden, çocukluğumuzda mahallede bizimle
top oynayan çocuklardan en az biri-ikisi biraz daha yetenekli
olup ön plana çıkmıştır. Bu en küçük ölçek olarak kabul edeceğimiz
"mahalle"den başlayıp daha büyük ölçeklere gittikçe
aynı şekilde devam eder. Herkesin cetvelle çizilmiş gibi eşit
seviyede bir yeteneğe sahip olduğunu düşünmek saflık olacağı gibi,
az ya da çok yeteneği fazla olan birini tanrılaştırmak da o derece
deliliktir. Şimdi düşüncelerim sesini biraz kesecek ve bizzat
olaylar konuşacak...
Herhalde George Mikan bu tanrılaştırma olayından nasibini
alan ilk kişidir. NBA'in ilk yılları için fazlaca yetenekli olan
bu adama ve dolayısıyla NBA'e olan ilgiyi artırmak için ele geçirilen
fırsat ne kadar kullanıldı bilmiyorum; ama zaten o yıllarda pazarlama
gücü çok da fazla olmayan NBA endüstrisinin bu durumdan çok da
yararlandığını söylemek zordur.
60'lı yılların hemen hemen tamamı ve 70'li yılların bir kısmı
ise hâlâ unutulmayan bir hazine ele geçirmişti: Wilt Chamberlain.
İnsana sahanın kendisinden bile uzun gelen, devasa fizikli ve
sonuç olarak devasa istatistikli bu adam, her an birilerini tanrılaştırmak
için fırsat kollayanlara mükemmel bir olanak sunuyordu. Sahadaki
varlığı o zamanlar için tam bir haksız rekabet nedeniydi.
Bu nedenle ezilenler için bahaneler hazırdı: "Bu adam
insan olamaz!" Hele ki bir maçta 100 sayı attığı ve bir
başkasında 55 ribaunt aldığı da görülünce, kendisini insanüstü
mertebelere çıkarmak tabii ki zor olmuyordu. Bütün bunların yanında
unutulmaması gereken şey de Wilt'in tam bir "loser"
oluşudur. Tanrılaştırılan Wilt, o uzun kariyerine sadece
iki şampiyonluk sığdırabilmiştir. Bu noktada, "İyi
de Wilt'in yanındaki oyuncular çok iyi değildi ve Boston o zaman
çok kuvvetliydi" itirazları gelebilir. Tamam ama Wilt
madem insanüstü, o zaman taksın o yüzükleri parmağına, değil mi?
Aslında yandaki resim Wilt'in hikâyesini güzel özetliyor. İlk
satır büyük oyucuların idolleştirilmesinden bahsediyor. Yani "putlaştırılması",
"taparcasına sevilmesi" (Türkçemize de geçen "idol"
kelimesi "put" anlamına gelir ki Türk Dil Kurumu "idol"
kelimesine karşılık olarak "put", "mini put"
kelimelerini önerir); yani ister basketbolcu, ister şarkıcı ya
da başka bir "ünlü" olsun, "X, Y benim idolümdür"
dediğinizde sizden beklenen, onu adeta taparcasına sevmenizdir.
(Meselenin dini yönü şu an konumuzun dışında, ona girmek istemiyorum;
zira din kolayca istismarı yapılabilen bir olgu. Benim ilgim biraz
sosyolojik, biraz da edebi açıdan bakabilmek.)
Belki de öyleleri vardır ki, sevdiği kişinin posteri odasının
duvarında asılıdır ve her gelip geçişinde önünde saygıyla eğilmektedir.
Kim bilir, bazıları da günün belirli vakitlerinde o posterlerin
karşısında temenna etmektedir (burada da amacım elbette odasında
poster bulunan ciddi bir çoğunluğu karşıma almak değil, "hayranlık"
ile "taparcasına sevmek" arasındaki çizgiyi tutturamayanlara,
yapmakta oldukları şeyi haber vermektir).
Burada biraz daha frank olalım. Diyelim ki şöyle
bir karşılıklı konuşma var:
A: -X Y benim idolüm.
B: -Hadi ya, demek eski inancını bıraktın.
A: -Ne münasebet. Tanrı korusun.
B: -İyi de, "X Y benim putum" dedin.
A: -????!!!!.....
Bu noktada kendimizi yoklayıp "Yok canım, çok şükür ben
öyle değilim. Benimki masum bir sevgi" demek yerine şöyle
etrafımızdaki çeşitli "hayran kitlelerinin" davranışlarını,
tepkilerini vs. sakin kafayla inceleyelim.
Wilt sahneden çekilirken NBA'in imdadına, ABA'dan kopup gelen
Julius Erving -ya da bilinen ismiyle Dr. J- geldi.
Jordan öncesi dönemin ciddi anlamda "uçan" ilk
adamı olan Doktor, afro saçlarıyla NBA'in simasını değiştirdi.
Hakikaten de her insanın yapamayacağı türden hareketlere imza
atmayı başardı. "Upside God, downside Doc"
şeklinde bir slogan duydunuz mu? En parlak günlerinde Dr. J için
söylenen bu slogan "Yukarıda Tanrı, aşağıda Doktor"
anlamına geliyordu. Jordan'dan önce faul çizgisinden smaç yapan,
yerçekimine direnen sıçrayışlarıyla oyunu başka boyutlara taşıyan
gerçekten özel bir yetenekti ama o da bütün NBA kariyerine bir
NBA şampiyonluğu sığdırabildi ve onu da, o devrin en iyi iki
uzunundan biri olan Moses Malone'un gelmesiyle yapabildi.
Dr. J'in son yıllarında ortaya çıkan Magic Johnson da ayrı
bir hikâyedir ama sözü uzatmadan, Magic'ten 4-5 sene sonra lige
giren ve onun bir adım önüne geçmeyi başaran Jordan'a getirelim.
Jordan'ın başarısı, kendinden öncekilere hiç benzemeyen
türdendi. O pek çok yönden NBA'de ihtilal yapmıştı ve yetenekleri
onu fazlasıyla "özel" kılmıştı başkalarının gözünde.
Özellikle de kapitalizmin küresel bir hal aldığı dönemde Jordan
kasten tanrılaştırılmıştı. Onu ilk tanrılaştıran ise bir
playoff maçında 63 sayıyla rekor kırdıktan sonra "God
disguised as Michael Jordan" diyerek (Tanrı Jordan kılığına
girmiş olmalı) Jordan'ı mı, kendisini mi övdüğü pek belli olmayan
Larry Bird'dür. Diyeceksiniz ki, "Jordan 63 sayı (hem
de Boston Garden'da) attığı için Bird onu övüyor. Bunda anlaşılmayacak
ne var?" Fakat ben öyle anlamıyorum çünkü sözde tanrı
kılığında sahaya inen Jordan, takımının iki uzatma sonunda maçı
kaybetmesine engel olamamıştı ve Bird adeta herkese "Gördünüz
mü, Tanrı'yı bile yendim (veya yendik)" demek istiyordu.
Jordan'ın yeteneklerini keşfeden ve o zamanlar çok sıradan, hatta
iflasın eşiğinde bir firma olan Nike, Jordan'la birlikte
atağa kalkıyor, Jordan'la birlikte büyüyordu. Jordan Nike'yi zengin
ederken, Nike de medya gazıyla Jordan'ı insanların gözünde insanüstü
bir varlık olarak lanse etmeye çalışıyordu. Alan ve satanın memnun
olduğu bu ortamda, küresel kapitalizm çeşitli araçlar (bunların
başında Jordan geliyordu) ve haberleşme imkânlarıyla dünya ülkelerini
teker teker ele geçiriyordu. Okuduğum bir kitapta şöyle bir diyaloğun
geçtiği bir karikatür vardı:
A: -Duyduklarınıza inanmayın bayan, 3 numaralı Nike
fabrikasındaki işçiler, kendilerinden daha büyük bir dava uğruna
çalıştıklarını düşünüyorlar.
B: -Şu avludaki şey de nedir?
A: -Bu bir küçük anıt. İşçilere tapınmaları için
günde 5 dakika izin verilir.
B: -Buda'ya mı?
A: -Hayır, Jordan'a.
Ününün zirvesindeki Jordan, Barselona 92 olimpiyatlarında Rüya
Takım'la beraberken bir Japon gazetecinin şu sorusuna muhatap
oluyordu: "Tanrı olmak nasıl bir duygu Bay Jordan?"
Bence herhalde kötü bir duygu olsa gerek, özellikle de babanızın
öldürülmesine seyirci kalınca, NBA şampiyonluğu için altı yıl
bekleyince ve kazanılan ilk şampiyonluğun ilk dakikalarında hüngür
hüngür ağlayınca. Bir de gerek eşiyle yaşadığı sorunlar, gerek
Beyaz Saray'la arasının limoni olması ve gerekse de hemen herkesçe
bilinen kumar tutkusunun başına epey dert açması eklenince, inanın
zorluklar gırtlak boyu oluyordur herhalde(!). Düşünün, en iyi
oyuncunun hali buysa, diğerlerinin ne halde olduğunu.
O günlerde herkes öyle bir hazine bulmuştu ki, bir parça da kendi
paylarına düşmesi için şişirdikçe şişiriyorlar, iflasın eşiğine
gelen şirketler-kuruluşlar kurtuluşu Jordan'ı pompalamakta görüyorlardı.
O da bunu sonuna kadar kullanmakta bir sakınca görmüyordu. Belki
de en sevdiğim oyuncuya bu kadar acımasız davranmamın ardında
onu kıskanmadan çok, insanların onun karşısındaki davranışlarına
karşı öfkelenmem yatıyordur. 98'de Chicago'daki son senesinde,
son sözde tanrının gerilemeye başlamasının sinyalleri yavaş yavaş
geliyordu: Bir maçta daha ilk dakikalarda topu yanlışlıkla tribünlere
gönderiyor, bir diğer maçta adı sanı duyulmadık bir oyuncudan
blok yiyordu. İnsanlar bunu kabullenemiyordu. Jordan da mı yaşlanacak
ve yavaşlayacaktı? Maalesef beyler bayanlar; çünkü o da bir mortal'dı,
yani faniydi. Ama bırakırken dahi, onu tanrılaştıranlar bu huylarından
vazgeçmemişti. Hatta son bırakışı bile herkesin gücüne gitmiş
ve tanrı yeterliliğine (!) sahip olmayan oyunculardan umudu kesenler,
Jordan'ın 40'ından sonra üçüncü kez dönmesinden medet ummuştu.
Ama kahramanımız -idolümüz(!) mü demeliydim- bu sefer smaç yapamayacak
kadar yorgundu. Güneşin batarkenki son ışıkları misali Jordan
da giderayak birkaç parıltı sundu ve sahneden tamamen çekildi.
Ne gariptir ki o bitmez tükenmez rant sahipleri dördüncü kez için
herkesin nabzını bile yokladı; ama bu sefer olmamıştı.

Tanrı ve Buda'yla aynı parantezde... pardon pankartta buluşmanın
hazzını Jordan değil, şu yandaki resimde gördüğünüz kadın yaşıyor
adeta. Ya bunlara ne dersiniz?
God wore number 23?
"I was just a guy who knew how to play basketball."
De Morgen (Belçika)
God is going home
Yedioth Ahrnonoth (İsrail)
God will never fly again - NBA in a severe quake
Seriously, Jordan to retire
Asahi Shimbun (Japonya)
Jordan - the god of the NBA and the top of professional player
- will retire
Nikkan Sports (Japonya)
Jordan (God) finally to retire
Tochu Sports (Japonya)
Her seferinde aynı oyunun oynanması ve her seferinde bile bile
lades demek insanın gücüne gidiyor. Peygamber Hz. İsa'yı Allah'ın
oğlu olarak kabul eden bir kültürün, pek çok başkalarını da tabiri
caizse "torun" kabul etmesi, aslında o kültür
için çok doğal. İyi de o zaman bize ne oluyor? Bu anlayış artık
o kadar pespaye oldu ki, hemen hemen her yıldız oyuncu için kullanılmaya
başlandı. Mesela NBA'in resmi sitesinde Fantasy Player
yorumculuğu yapan Rick Kamla, takım değiştiren Chris Webber
hakkında bakın ne diyor:
"The 21-10-5 fantasy god while a King has regressed into
a 14-8-2 fantasy mortal with the 76ers."
Meali, "Sacto'da 21-10-5 istatistikleriyle Fantasy tanrısı
olan C-Web, Phila'da 14-8-2'lik bir faniye dönüştü."
Düşünsenize, Webber'dan çok daha iyi istatistiklere sahip Garnett'e
bu Fantasy hastası adamlar herhalde "baş tanrı (!)"
muamelesi yapıyorlardır.
Peki, film bitti mi? Hayır, kaldığı yerden devam ediyor. Son
kurban mı? LeBron James. Henüz görmeyenler Nike'nin LeBron'a
yaptığı son reklâm filmlerinden birine bakabilir. Kilisede çekilen
filmde etrafta potalar var ve birden LeBron içeri girip herkese
smaçlık paslar veriyor. Lakaplarından biri de "The Chosen
One" (Seçilmiş Kişi) olan LeBron'a açıkça İsa muamelesi
yapılıyor. Hıristiyan motifleriyle süslü bu reklâm filminin orijinal
bir yanı yok. Sadece öncekilerin bir devamı. Bu sitede bu yıl
ilk yazdığım yazı LeBron hakkındaydı ve baştan sona bu çocuğu
övdüğüm bu yazıda bile kapanış cümlesi şöyleydi:
"Uzun lafın kısası, bu çocuk daha adından çok söz ettirecek.
Haydi oğlum, utandırma bizi. Çalış da, insanoğlunun basketboldaki
sınırlarını yavaştan tespit edelim."
Dikkat edilirse, insanın sınırlarını tespit ediyoruz. Burada
ben LeBron'da bir bakıma, bir insanın istatistiksel olarak basketbolda
şu an için varacağı potansiyelin sınırını görmüştüm. Diyelim ki
35 sayı, 12 ribaunt, 13 asist olsun. Neticede bu bile insanın
ulaştığı bir sınırdır, tanrının değil.
Buraya kadar konunun dini yönüne girmek istemedim ama çok ucundan
aralamak isteyenlere bir sorum var (istemeyenler yazının gerisini
okumayabilir):
Hani olmaz ya, farz-ı mahal kendinizi O'nun yerine koyun. Bu evrende
her şeyin sahibisiniz ve yapayalnızsınız. En muhteşem canlı bile
sizin eseriniz. Böyle bir durumda, birilerinin ikide birde çıkıp
biraz iyileri sizin seviyenize yükseltmeye kalkışması canınızı
sıkmaz, sizi kızdırmaz mıydı?
Yani ne desem, galiba…
kemalbudak@hotmail.com
30 MART 2005, ÇARŞAMBA
|