Aşkımız
Bir Günahtı
(İki.)
Lastik gibi yumuşak, siyah ve kalın bir derisi vardı. Parlak
ve kaygandı ayrıca, grese benzer vıcık vıcık bir şeyle kaplıydı,
belinden tutarken ellerim yağ içinde kalıyordu. Bir de her vuruşun
ardından kuyruğunu belimden dolaştırıp popoma çarptırması yok
muydu; hem sinirlendiriyor, hem de daha fazla tahrik ediyordu
beni. Ortalıkta berbat bir koku, üzerimde sırılsıklam bir gömlek
vardı... KAHRETSİN!!! ŞEYTAN'I BECERİYORDUM VE MÜTHİŞ BİR BOŞALMAYA
SADECE SANİYELER KALMIŞTI!..
Adeta haykırarak uyandım. İlk yaptığım önüme bakmak oldu. Hala
sertti ve şortum sırılsıklamdı!.. Derhal banyoya gitmem gerekiyordu.
Usulca ayağa kalkmaya hazırlanırken, yatağın öbür ucunda adeta
büzüşmüş bir halde bana baktığını gördüm. Aynı noktaya odaklanmıştı,
neden sonra yüzüme doğru yükseldi gözleri. Ne olduğunu anlamak
ister gibiydi ve ben utanmıştım bu manzara karşısında. İnce örtüyü
belime kadar çektim. Hala şoktaydım aslında ve bir açıklama yapmam
gerektiği de ortadaydı. Neyse ki, o başladı söze.
"Bağırarak boşaldın sen..."
"Uyuyordum..."
Öylece yüzüme bakıyordu. Sormak zorunda kaldım.
"Ne dedim?"
"İnliyordun. Uyandım, seni izlemeye başladım. Sonra birden
'la havle ve la kuvvete' diye bağırdın ve boşaldın!.."
"Bilmiyorum. Anlamıyorum..."
"Neyi anlamıyorsun? Kimi beceriyordun sen uykunda?"
Onun çekindiği ile benim adını vermek istemediğimin farklı kişiler
oldukları ortadaydı.
"Doğrusunu mu istiyorsun?"
"Evet!.."
"Şeytanı!"
Yataktan fırlarcasına ayağa kalktı. Biraz ürkmüş görünüyordu.
"Şeytanı mı?!."
Açıklamak istiyordum ama açıklanacak gibi değildi durum.
"Ne yapabilirdim? Uyuyordum... Uyandırsaydın ya!.."
Cılız üste çıkma denemem onu kızdırmıştı.
"Nerdeyse iki aydır benimle bir şey yaptığın yok ve sen
şeytanı düzüyorsun uykunda!.. Üstelik hiç olmadığın kadar sertleşmişsin
bir de!.."
Eğer güç bir durumdaysanız size tavsiyem; hiçbirşey açıklamaya
çalışmayın. Biraz zaman kazanmaya çalışın sadece.
"Hiç olmadığım kadar sertleştiğimi de nerden çıkardın
şimdi? Toparlanabilirim, biraz zamana ihtiyacım var sadece!.."
Ve size verilenle yetinmesini bilin.
"Ama o zamanı oturma odasındaki çekyatta geçirmen gerekecek.
Sapıkça kabuslarına dayanabileceğimi sanmıyorum çünkü!.."
Açıkçası, ben bunun bir kabus olduğundan pek emin değildim; değişik
bir rüya demek daha doğru olurdu kanımca. Emin olduğum tek şey;
uzun zaman önce birilerinin cennetten kovulmasını sağlayan kişinin,
bugün itibariyle benim yatak odamdan kovulmama neden olduğuydu.
* * *
(Üç.)
Ertesi gün ay sonuydu ve bankada iş yoğundu. Gece ona kadar çalışmak
zorunda kaldım.
Bir ay kadar önce kredilerde işe başlayan sarışının gözü üzerimdeydi.
Bir kız arkadaşım olduğunu muhtemelen duymuştu diğer kızlardan,
ama yine de pas vermekten geri kalmıyordu. Beklediği adımı atmayışımı
tutuculuğuma yoruyordu büyük olasılıkla, şimdi sizin bildiklerinizi
bilmiyordu haliyle.
Bankadan çıktım, caddenin karşısındaki kafede iki bira içtim.
Arabaya atlayıp, evin yolunu tuttum. Eve vardığımda saat onbiri
geçiyordu. Mutfaktaki karton kutunun içinde benim için ayrılmış
iki dilim pizza buldum. Birini yedim, midemde yanma hissedince
diğerini yemekten vazgeçtim. Alışkanlıktan olsa gerek; yatak odasına
yöneldim. Uyuyordu. Nefes alıp verişini duyuyordum. Oturma odasının
önünden geçerken acı gerçekle burun buruna geldim. Duvardaki gece
lambasını açık bırakmıştı. Çekyatı açmış; üzerine çarşaf serip
yastık ve örtü koymuştu. İçeri girdim. İzci kampım başlıyordu...
Soyundum ve yattım ince süngerin üstüne. Neyse ki yorgundum, uykuya
dalmam kolay oldu.
"Kaltak buraya mı attı bu akşam bizi?"
İşte yine karşımdaydı... Yüzünü ilk kez görüyordum. Vücudu kadar
siyah değildi yüzü, kahverengiye çalıyordu daha ziyade. Ama çok
çirkindi; patlak gözleri, kocaman burnu, varla yok arası dudaklarıyla...
Kadınsa bile, yeryüzündeki en çirkin kadındı. Yeryüzü... Sesinin
kalınlığı da travestileri andırıyordu ayrıca. Ve gevrek gevrek
sırıtıyordu karşımda. Sinir bozucuydu bu pişkinliği.
"Senin yüzünden oldu! Ne işin var burada, kainatta başka
erkek kalmamış mıydı düzüşecek?.."
"Kalbimi kırıyorsun... Kabul et, senin de hoşuna gitti. Tanrı
biliyor ya, fena da değildin."
"Onu karıştırma şimdi, dün geceden sonra bir çarpı çekmiştir
üzerime herhalde. Daha normal bir rüya olamaz mıydı sanki, nasıl
böyle oldu bu?.."
"Demek o kadar zevk aldın ki, öncesini hatırlamıyorsun. Sana
doğrusunu söyleyeyim. Sen istedin bunu..."
Herkes geçmişte karşılaştığı ya da tanıştığı kişilerden bir miktar
etkilenir değil mi? Onların hareket ya da konuşma tarzlarından
bir şeyler kapar, ileride tanışacağı insanlara kendi kişiliğinin
bir parçası olarak yansıtmak üzere. Onun da böyle olduğunu anladım
sondan bir önceki cümlesinden.
"Ben mi istedim? Nasıl oldu bu?"
"Görmek istiyor musun nasıl olduğunu?.."
"Evet, elbette..."
"Pekala... O zaman küçük bir ön anlaşma yapalım: Şimdi bir
kez daha birlikte olacağız ve sonra ben sana dün gecenin hemen
öncesini göstereceğim. Kabul mü?"
"Ön anlaşma da ne? Birlikte falan olamayız bir daha! Bir
gecelik ilişki olarak gör sen bunu!.."
"Bak hayatım... Benimle yeniden birlikte olmak istediğini
adım gibi biliyorum. Ama yine de seçim senin. Ve yine doğrusunu
söyleyeyim sana, ben her zaman verdiğim sözü tutarım."
Kutsal kitap diliyle konuşan bir travestiyle seks pazarlığı yapıyordum!
Ne var ki, bağlantıları kurabilmek için dün gecenin başına dönmeye
mecburdum. Sadece sözüne güvenebileceğimden emin değildim. Olabildiğince
kararlı bir ses tonuyla konuşmaya çalıştım.
"Seni iyi tanımıyorum kara kutu! Bu yüzden sözü ben vereceğim,
kararı sen. Bana istediğimi göster, karşılığını alacaksın..."
Biraz sinirli bir ifade oluştu yüzünde. Ama sinirli kadınlar hep
çekici görünmüştür bana.
"Dediğin gibi olsun... Şimdi gözlerini aç, yataktan kalk
ve televizyona iyice yaklaş. Sakın düğmesini açayım deme. Diğer
saçmalıklar frekans karışıklığına neden oluyor."
Söylediğini yaptım. Diz çökerek, küçük televizyonun karşısına
oturdum. Ve aniden bir görüntü belirdi ekranda!..
İnanması güçtü. Denizin dibindeydim!.. Bulanık, pis bir denizdi,
ortalıkta bok parçaları ve prezervatifler yüzüyordu. Ne yukarısı,
ne dip görünüyordu. Karşımda büyük bir duvar, duvarın ortasında
da kocaman bir delik vardı! Kanalizasyon deliğiydi bu ve büyük
bir tazyikle suyla karışık yeni bok parçaları geliyordu karşıdan.
Aylin de benimleydi! El ele tutuşmuştuk... Boştaki ellerimizle
duvardaki taş çıkıntılarını tutarak kıyıdan uzaklaşmamaya çalışıyorduk.
İkimiz de ne yapacağız der gibi birbirimize bakıyorduk.
Birden deliğin çıkışında kocaman bir sıçan belirdi! Fışkıran
bok parçalarının arasından kayıtsız bir şekilde yüzümüze bakıyor,
sonra deliğin içine girip kayboluyordu. İki kez yaptı bunu. Üçüncüsünde
tam tekrar deliğe girmek üzereyken ileri atıldım ve dişlerimle
kuyruğundan yakaladım onu. Bir elimle Aylin'i, diğeriyle duvarı
tutmaya devam ediyordum ve ağzımla da sıçanın kuyruğunu bırakmamaya
çalışıyordum. Ne var ki, çok güçlüydü sıçan. Ben onu değil, o
beni çekiyordu deliğin içine. Duvarı tutan elimi bırakmak zorunda
kaldım sonunda, ama öbürü ile Aylin'i tutuyordum hala. O da beni
çekiştiriyor, gitmemi istemeyen bir yüz ifadesiyle çırpınmaya
devam ediyordu.
İkisinden birini bırakmam gerekiyordu. Aylin'inkini bıraktım...
Sıçanın dişlerimin arasındaki kuyruğu ile beni çekmesine ve delik
boyunca sürüklemesine izin verdim...
Yukarı eğimliydi delik ve üzerimize doğru gelen bokla karışık
basınçlı suyun aksi istikametinde ilerliyorduk. Bir süre sonra
şehir kanalizasyonunun bağlantı noktasını geride bıraktık ve su
akışı durdu. Yine de beni sürüklemeye devam etti sıçan ama. Deliğin
ucuna varıncaya dek, yaklaşık yirmi metre daha sürükledi. Deliğin
ucundan zayıf bir ışık geliyordu. Yaklaştıkça oda ya da dehliz
gibi bir yer olduğu anlaşılıyordu. Yolculuğun sonunda ağzımdaki
kuyruğu bıraktım ve tombul fare odaya doğru koşarak gözden kayboldu.
Önce kafamı, sonra vücudumun geri kalanını çıkardım delikten.
Dizlerimin üzerine doğrulurken gördüğüm manzara inanılmazdı! Odanın
içinde yüzlerce tombul sıçan vardı ve gözlerini bana dikmiş öylece
duruyorlardı! Burunları ve uzun kuyrukları oynuyordu arada bazılarının
ve sanki beni bekliyormuş gibi bir ifade vardı yüzlerinde. Tabii
hangisinin beni getiren olduğunu anlamama imkan yoktu o kalabalıkta.
Etrafa bakındım. Hemen girişte, duvara dayalı kirli bir sopa
gördüm. Elime aldım. Demir bir sopaya benziyordu, ağırdı muhtemelen.
Önde duran sıçanlardan birine doğru hamle yaptım. O DA NE?!. Sopanın
değmesiyle birlikte parlak bir ateş ve "cosss!.." diye
bir ses çıktı ve sıçan ortadan kayboldu!.. İğrenç bir yanık et
kokusu geldi burnuma. Aynı yöntemle devam ettim haliyle. Sopayla
hangi sıçana dokunsam, gözle görülemeyecek bir hızla yanıyor ve
ortadan kayboluyordu! Üstelik hiçbiri kaçmıyordu da! Tek tek hepsini
yok ettim bu yöntemle. Dokunuyordum ve bitiyordu!.. Sonunda yalnız
bir sıçan kaldı. Ona doğru ilerledim. Sopayı uzattım, hafifçe
dürttüm. Hiçbirşey olmadı. Sıçan gözlerini bana dikmiş, kuyruğunu
oynatarak olduğu yerde duruyordu!.. Yavaşça çevresinden dolaştım.
Kuyruğu sopanın ucuyla yukarı kaldırıp kıçını dürttüm bu kez.
Diğerlerinden çok daha büyük bir ateş çıktı, şimşek çaktı odada
adeta!.. Yağlı, siyah derisi, sırıtan yüzü ile karşımda duruyordu
işte...
"Bravo!" dedi.
"Şeytan ayrıntıda gizlidir" dedim.
Şuh bir kahkaha attı. Arkasını döndü, ellerini duvara dayayarak
eğildi...
Ekran bir anda karardı yeniden. Seçenekleri gözden geçirdim.
Yan odada uyuyan, yanına sokulup şansımı bir kez daha deneyebileceğim
güzel bir kız vardı. Mutfakta bir dilim pizza ve dolapta iki-üç
bira vardı. Ve maalesef bir de verilmiş sözüm vardı. Çekyata geri
döndüm, kuyrukluyıldızla ikinci randevu için gözlerimi kapattım...
Bağırarak uyandığımda, eşikte durmuş, dehşet içinde bir gece
önceki manzaranın aynısını izliyordu.
"Senin bir psikoloğa görünmen lazım" dedi ve
odasına yürüdü.
Kapıyı kilitlediğini duydum.
* * *
(Dört.)
Saat onikiye yaklaşırken orta okuldan arkadaşım Tacettin'i aradım.
"Taci görüşmemiz lazım. Bir sorunum var. Öğle yemeği yiyelim
mi?"
Tacettin'in ağabeyi psikologdu. Üniversitede öğretim üyesiydi,
ayrıca muayenehanesi de vardı. Lise yıllarında birkaç kez görmüştüm,
ama tanıştığımız söylenemezdi. Üniversite son sınıftaydı o sıralarda,
fırlama bir tipti ve bizimle takılmıyordu pek. Daha çok Taci'nin
anlattığı zamparalık hikayelerinden tanıyordum Dr. Sadettin Soran'ı.
Yemekte ana hatlarıyla durumu anlattım. Benim için ağabeyinden
bir randevu alıp alamayacağını sordum. Asıl beklentim, kardeşinin
arkadaşı olmam sebebiyle doktorun sorunumla daha fazla ilgilenmesiydi
tabii. Taci, öğleden sonra arayıp randevu alacağını, sonra bana
haber vereceğini söyledi.
Saat iki civarında telefonum çaldığında uyuklamak üzereydim bankada
ve bu durumda olabilecekleri düşünmek bile istemiyordum... Tacettin
daha şimdiden faydalı olmuştu doğrusu.
"Saat beşbuçukta muayenehanesinde seni bekliyor. Biraz
anlattım, 'hallederiz' dedi."
"Sağol Taci..."
Randevuya on dakika kadar erken gittim. İyi giyimli, bakımlı
biriydi ve kırlaşmaya yüz tutmuş saçları bir yana bırakılırsa,
hatırladığımdan pek de farklı değildi suratı. Masasında oturmuş,
ince bir puro içiyordu.
"Seni rahatsız eder mi?" diye sordu puroyu göstererek.
"Yoo, hayır" dedim.
"İstediğin zaman başlayabilirsin anlatmaya. Dinliyorum..."
Tüm hikayeyi anlattım. İki aydır süren sertleşme problemini, denizin
dibinde başlayıp farelerle devam eden ve şeytanla seks partisine
dönüşen rüyaları... Zaten bildiğiniz için uzun uzun tekrar etmeyeyim
şimdi. Hepsini dinledi, sonra bir süre önüne baktı.
"Birkaç soru sorabilir miyim sana?"
"Tabii. Sorun..."
"Başından başarısız bir seks deneyimi geçti mi daha önce?
Yani bu son dönemden önceyi soruyorum."
"İlk gençlik yıllarımda birkaç kez belki. Ama herkesin öyledir
değil mi?"
"Hmmm... Peki, çalışma ortamında çok sayıda kadın var mı?"
"Bak bu doğru."
"Güzel mi bunlar?"
"Bazıları. Hatta bir tanesinin benimle ilgilendiğini sanıyorum.
Ama birkaç nedenden ötürü karşılık vermeme imkan yok, tahmin edersin."
"Anlıyorum..."
Bir-iki dakika kadar düşündü.
"Bak şimdi... Önce rüyadan başlayalım istersen. Sende
çok eskiden kalma bir problemin yeniden tebarüz etmesi nedeniyle
kadınlarla birlikte olamama korkusu baş göstermiş... Bu sorun
mevcut ilişkine de yansımış. Hatta bir kaçış refleksi olarak,
bu problemin senden kaynaklanmadığını, sebebinin mevcut ilişkin
olduğunu düşünmeye başlamışsın. İlişkin bittiği takdirde sorunun
da kendiliğinden ortadan kalkacağını sanıyorsun. Bu düşünceni
yüzeye çıkaramayınca da bilinçaltına itmişsin. Denizde kızın elini
bırakıp, farenin ardından gitmen bunu gösteriyor... Rüyadaki diğer
fareler ise etrafındaki diğer kadınları simgeliyor. Bir şekilde
onlarla da başarısız olmaktan korkuyorsun ama. Ortamın çok pis
olması falan, bundan kaynaklanıyor. Yani, başarısızlık korkusu
bir tür tiksintiye dönüşmüş sende... Diğerleri ile de başarısız
olmaktan korktuğun için, hiç başlamadan yok ediyorsun onları.
Farelere dokunuyorsun ve yok oluyorlar. Ne demek istediğimi anlıyor
musun?"
"Sanırım..."
"Şimdi gelelim en sonuncu fareye..." Sağ elinin
işaret parmağını alnına götürdü. Düşünceli bir hali vardı.
"Bak bu ilginç işte. Anlattığına göre şeytana dönüşmüş
o da... Hmmm... Tuhaf bir durum... E, düzmüş kurtulmuşsun abicim
işte, ne var bunda?! Bir şey söyleyeyim mi, sen olayı hemen hemen
çözmüşsün yahu bu son hareketinle."
Doktor baştan iyi başlamıştı aslında ve fena da gitmiyordu doğrusu.
Ama şu son yorumun pek bilimsel gerçekliği olmadığını düşündüm
nedense.
"Şeytan kısmı üzerinde biraz daha durmalıyız bana kalırsa.
Düşündüğünüz kadar basit değil gibi sanki. Ayrıca süreklilik göstermeye
başladı. Düzenli bir ilişkiye dönüşmesinden korkuyorum. Pek kurtulmuşa
benzemiyorum yani."
"Bak koçum, bırak bunları!.. Sana şunu söyleyeyim: Büyük
kafa sağlam olmadan, küçük kafa sağlam olmaz!.. Git, gez, dolaş,
rahatla biraz. Bir tatil yap, kafanı dinlendirmeye bak. Kızı da
al hatta. Yok, boş ver, alma kızı. Yalnız başına tatile çık sen,
dediğim gibi. Bir fırsat yakalarsan da çekinme, korkusuzca saldır.
Kaçamak falan yap yani..."
Maceralarını yıllarca kardeşinden dinlemiş biri olarak, doktorun
konuyu buraya bağlaması ve önerdiği çözüm yöntemi şaşırtıcı sayılmazdı
elbette. Ama hedefi ıskaladığı ortadaydı. Sorun sandığından daha
karışıktı tahminimce ve daha yaratıcı çözümlere ihtiyacım vardı
benim.
Eve girdiğimde Aylin daha dönmemişti. Mutfak balkonunun kapısını
açtım. Dolaptan bir gün önceki pizza dilimini çıkardım. Yanında
içmek için kapaktan bira aldım ve mutfak masasına oturdum. Kafamda
doktorun son söyledikleri vardı. "Kızı bırak, tatile git
sen!.." Hava aydınlıktı hala. Balkona bir serçe kondu.
Zıplayarak kapının eşiğine kadar geldi, gerisin geriye havalanıp
uçtu. Ve unuttuğum bir şeyi hatırladım...
* * *
(Bir.)
Cumartesiydi ve keyifli bir bahar günüydü. Vakit öğleye yaklaşmıştı.
Mutfak kapısını açmıştık, kuş sesleri geliyordu dışarıdan. Güneş
balkona ve mutfağın bir bölümüne vuruyordu. Kahvaltı yapmıştık
ve gazete okuyorduk masada. Birden kafasını kaldırıp bana seslendi.
"Geçen yaz gittiğimiz koya gidelim mi?"
Şaşırmıştım.
"Şimdi mi?" diye sordum.
"Ne var? Kimse yoktur bu mevsimde. Bugün ve yarın kalır,
Pazartesi erkenden döneriz. Vlad'ın oteli açıktır nasılsa."
Vladimir Rus'tu. Küçük bir otel işletiyordu koyda. Geçen yaz gittiğimizde
tanışmış, ahbap olmuştuk. Yemekleri kendisi yapıyordu ve doğrusu
hiç fena değildi aşçılığı. İyi fikir gibi geldi bana, çok da istekli
görünmüştü ayrıca.
"Tamam. Hazırlanıp çıkalım o zaman."
"Fazla bir şey almamıza gerek yok. Birkaç kalın giysi alayım
sadece. Akşamları serin olur. Bir-iki de kitap ha? Belki benden
sıkıldığında okumak istersin."
Güldüm. Sanmıyordum. Okuma alışkanlığı olan oydu, ben değil.
İki saate yaklaşan bir yolculuktan sonra köyün içinden geçerek
koya vardık. Otelin kapısı sıkı sıkıya kapalıydı. Epeyce zile
basmak zorunda kaldık. Neden sonra uykulu bir suratla açtı kapıyı
Vlad.
"Bu saatte uyuyor musun?" dedim ona.
"Ne yapayım? Daha sezon başlamadı, kimse yok. Siz ne arıyorsunuz
burada?"
"İki gün kalalım, dinlenelim dedik. Olmaz mı?"
"Olur... İçeri gelin. Çıkın yukarı, istediğiniz odayı seçin.
Anahtarlar kapıların üzerinde. Kahve yapacağım şimdi, isterseniz
size de yaparım."
"Yap, on dakikaya ineriz aşağıya."
Açık havada kahve içerken, yemek konusu aklıma geldi. Vlad'a
sordum.
"Yemek de yapacak mısın bize peki?"
Gülerek başını salladı.
"Yaparım tabii. Dondurucuda et var, dolapta da biraz sebze
meyve. Ama taze salatalık, domates, marul lazım. Siz çıkın odaya,
dinlenin. Ben köye gider alırım."
Odaya çıktık. Kahve metabolizmamı hızlandırmış, yol boyunca bekleyen
'grande' depreşmişti. Hemen banyoya girdim. Çıktığımda yatağa
uzanmış ve battaniyeyi üzerine çekmiş bir halde, gülümseyerek
bana bakıyordu. Soyundum ve yatağa girdim.
Nefis bir yemekti. Vlad Rusya'dan getirdiği ev yapımı şaraplarından
birini açmıştı üstelik. Çok neşeliydik üçümüz de. Pikaba Paul
Mauriat Orkestrası koydu Vlad ve Katioucha eşliğinde dans etti
Aylin'le. Gece oniki gibiydi odaya çıktığımızda ve hayli serindi
içerisi. Klima merkezi kumandalı idi ve otelde başka kimse olmadığı
için çalıştırmıyordu Vlad. Üşüyorduk... Arayıp durumdan haberdar
ettim. Beş dakika sonra kapı çalındı. Açmamla elindeki dört-beş
battaniyeyi üzerime fırlatması bir oldu. Gülerek,
"Aslında üşüteceğini sanmıyordum onu bu gece ama, madem
öyle, alın size kalorifer!" dedi ve gitti.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra deniz kenarında gezindik bir süre.
Ayaklarımızı suya soktuk ve boş şezlonglarda pinekledik öğleye
dek. Öğleyin canım bir şey yemek istemedi, Aylin kendine bir şeyler
hazırlarken Vlad ve ben votkanın başına geçmiştik bile. Akşamüstüne
kadar sohbet edip içtik, bir ara Aylin de eşlik etti hatta. Sonra
yeniden odaya çıktık. Bir ağırlık çökmüştü üzerime, akşam yemeğine
kadar küçük bir şekerleme iyi gelecekti. Yatağa uzandım. Aylin
kitaplarından birini almıştı eline ve yastığını duvara dayayarak
yanıma sokuldu. Nerdeyse sızmak üzereydim ki, sesini duydum.
"Şunu dinle. Şu anlatıma bak..."
Gözlerimi hafifçe araladım. Kitabın kapağında 'Gorki, Unutulmuş
Hikayeler' yazıyordu. Bir an evvel uyumamı istiyor herhalde, diye
geçirdim içimden.
"Size, hayatımın en acıklı olaylarından birini, alın yazımın
benimle ilk alay edişini, beni ilk kez üzüntü ile karşı karşıya
getirişini; hayatın acımadan, hayalcilerin suratına fırlattığı
gerçek karşısında, yüreğimi, korku ile titremek zorunda bıraktığı
alaycı bir rastlantıyı anlatmak istiyorum."
Bir an önce durdurmam gerekiyordu, sonuna kadar dinlemem mümkün
değildi zira.
"Tanıştığımız günden mi bahsediliyor burada yoksa?.."
Yüzüme şöyle bir baktı, istifini hiç bozmadan devam etti.
"Bu, bir bahar günü olmuştu. Ağaçlar yeni çiçek açmış,
gösterişli, henüz soluk ve bakir, yeşil giysilerini giymişlerdi.
Bunlardan yayılan baygın bir koku, öylesine tatlı idi ki, göze
görünmeyen tarla kuşlarının cıvıltılarıyla birlikte, adeta gökten
geliyor sanılabilirdi." -tarla kuşları mı?-
BİR ANDA KENDİME GELDİM.
"Ölmüştür herhalde..."
"Hayır, ne ölmesi? Ölüm falan yok bu hikayede, daha yeni
başladı zaten, dinle..."
Okumaya devam ediyordu ama dinlemeyi bırakmıştım çoktan. Ağzımdan
çıkıveren sözcükler, votkanın sersemlettiği beynimde şimşek çaktırmaya
yetmişti. AYLİN'İN MUHABBET KUŞUNU... KUBUŞ'U EVDEN ÇIKARKEN BALKONDA
UNUTMUŞTUM!..
Belli etmemeye çalışarak, ne yapabileceğimi düşünmeye başladım.
Durumdan habersiz, sürdürüyordu okumayı.
"... Bazen rüzgar ormanı hafifçe okşuyor, bana bir ninni
gibi gelen dalların yumuşak hışırtısı, göklerin sonsuzluğu içinde
yüzerek ve tarla kuşlarının cıvıltılarını susturarak tatlı rengiyle
gözlerimi okşayan mavi boşluklar içinde kayboluyordu."
-kaybolmak...-
"Tatlım, biz de kaybetmiş olabiliriz kuşu... Ölmüş olabilir..."
Birden irkildi. Bana doğru eğilerek kolumu tuttu.
"Neden bahsediyorsun sen?"
"Kubuş'u içeri almayı unuttum sanırım. Geceyi balkonda geçirdi
bu durumda. Ölmüş olabilir şimdiye... Üzgünüm..."
Kısa bir süre yüzüme baktı, ciddi miyim diye. Sonra omzumu bıraktı,
ağlamaklı oldu suratı birden. Kalkıp banyoya gitti. Yüzünü yıkadığını
anladım su sesinden. Bir taraftan bağırıyordu ve sesi çınlıyordu
odada.
"Senin sorumsuzluklarından bıktım artık!.. Bir saatliğine
çıkartacaktın kuşu dışarıya! Unutmam demiştin! Hata bende, sana
güvenilmeyeceğini bilmem lazımdı. Ufacık bir şeyi bile beceremiyorsun!
Daha ne kadar böyle devam edecek?"
Hiç cevap vermedim. Alelacele toparlandık ve yola çıktık. Vlad
şaşırmıştı bu duruma. Bir arkadaşımızın doğum gününü unuttuğumuzu,
yetişmemiz gerektiğini söyledim ona. İki saat sonra evdeydik.
Balkondaki kafesinin içinde öylece yatıyordu. Ölmüştü... Aylin
hiçbirşey söylemedi, kuşu avucuna alıp aşağı indi. Apartmanın
bahçesine gömerken balkondan izledim onu. Döndüğünde yatak odasına
girdi ve bütün akşam bir daha da çıkmadı dışarı. Gece geç vakit
yanına gidip yattığımda, yatağın öbür ucuna doğru uzaklaştı sırtını
dönerek...
Bir hafta sonra bir gece yeniden sokuldu bana, ama şartlar epey
değişmişti. Tek kaybımız Kubuş değildi artık, bir kuş daha ölmüştü
önceki hafta...
* * *
(Beş.)
Eve girdiğinde balkonda oturmuş, Kubuş'un iki aydır boş duran
kafesini izliyordum. Dış kapının sesini duydum, yüzümü karşıdaki
bloklara doğru döndüm. Yanıma geldi, omzuma dokundu.
"Ne hissettiğini biliyorum."
Halen kuş için üzüldüğümü düşünüyordu muhtemelen, bir bakıma haklıydı
aslında.
"İki gece oldu, bu akşam beraber uyuyabiliriz belki"
dedim.
"Bilemiyorum" dedi.
Yemek yapmaya koyuldu, makarna ve yanında salata. Domatesleri
keserken sordu.
"Psikolog konusunu düşündün mü?"
"Gittim bile."
Şaşırmıştı. Söylediği şeyleri yapmama alışık değildi pek.
"Ne dedi?..."
"Bir açıklaması var adamın... Ama hem benim kafama yatmadı,
hem de sen duymak istemezsin."
"Kafana yatmasını ummuyordum zaten. Ama yine de dikkate almalısın
bence."
"Bak, bu işi kendim çözmek zorundayım. Kendi yöntemlerimle
diyeyim istersen ama halihazırda bir yöntem yok geliştirdiğim."
"Çözmeyi gerçekten istiyor musun, esas konu bu aslında..."
"Evet, istiyorum. Her akşam rüyamda şeytan becermekten memnun
muyum sanıyorsun?"
"Bilmiyorum. Yorum yapmak istemiyorum daha doğrusu."
"Neyse. Boş ver... Halledinceye kadar çekyatta uyurum yine."
Kısa bir süre düşündü. İkimizden birinin düşünmesi iyi oluyordu.
"Pekala...Beraber uyuyacağız ama sen de çaba göstereceksin
bundan sonra."
"Elimden geleni yaparım."
Bu, benimle yaşamak dışında aldığı ilk büyük riskti belki de hayatında
ve doğrusu takdire değerdi...
İkimiz de zorlandık uyumakta. Sonunda, onun daldığına emin olunca
bıraktım kendimi. Çok geçmeden karşımdaydı, yağlı güreşte üçüncü
tur başlıyordu.
"Sen kürkçü dükkanına geri döneceksin diye, ben ağaç olmak
zorunda mıyım?.."
"Değilsin. Bu şehirde başka iktidarsız adam yok mu?"
"Çok var. Senin farkın çözüm araman."
"Ve çözüme hayli uzağım sayende."
"Ne münasebet. Hiç olmadığın kadar yakınsın hatta."
"Nasıl yani? Gerçekten mi?"
"Evet! Küçük bir anlaşmaya bakar sadece..."
"Ne tür bir anlaşma bu?"
"Kolay... Ama önce bir yanlış anlamayı ortadan kaldıralım.
Sağda solda şeytanı becerdiğini söyleyip duruyorsun. Seni gerizekalı!
Şeytanı becermek kolay mı sanıyorsun? Bırak becermeyi; yanına
iki metreden fazla yaklaşsan, aletin mangal sucuğa döner. Ayrıca
eşcinsel ilişkilere bulaşmaz o şu aralar, yeni muhafazakarlarla
çalışıyor şimdilerde."
"Neler zırvalıyorsun?.. Sen kimsin o zaman?"
"Pekala. Seviştik ama tanışmadık demek ki daha. Ben Lilit.
Bir yerde kız arkadaşı sayılırım onun. Eskiden mutlu ve huzurlu
günlerimiz olmuştu. Ne var ki, politika şeytanı bile köreltiyor
zamanla. Eskisi kadar başarılı değil artık yatakta. Ama görev
kutsaldır, bilirsin. Yeni çocuklara ihtiyaç var gidişatı sağlama
almak için."
"Yeni çocuklar mı? Gidişatı sağlama almak mı? Ne demek bütün
bunlar?.."
"Biliyor musun şekerim, o ve ben, ebeveyn olarak ta en baştan
beri çocuklarımızı iyi yetiştirmeye çalıştık. Onlara insanları
yoldan çıkarmalarını söyledik. Ama onlar abuk sabuk yöntemlerle
önlerine geleni öldürmeyi tercih ettiler yine de. Oysa bugün işler
farklı yürüyor. Şeytanlıkta bizi geçmek üzeresiniz; daha yaratıcı
olmamız lazım artık. Farklı bir tasarım gerek bize ve bunu ancak
sizin sayenizde başarabileceğiz. Yarı insan yarı şeytan olacak
bir çocuktan bahsediyorum, anladın mı? Sizin ve bizim özelliklerimizi
birleştirecek. Düşünsene...
"Düşünemiyorum..."
"Sonuç olarak, diyeceğim o ki, bir çocuk yapmak istiyorum
senden, binyıllardır süregelen işi sonuçlandıracak bir çocuk...
Karşılığında ise erkekliğini geri vereceğim sana, ki zaten istediğin
buydu öyle değil mi? Fena anlaşma değil ha?.."
Doğrusu, iyi bir anlaşma gibi görünüyordu. Benden yapacağı çocuğun
herhangi bir işi sonuçlandırma olasılığı yoktu nasılsa. Ama küçük
bir soru işareti vardı kafamda.
"İki gecedir birlikteydik seninle, yapmış olman lazımdı
şimdiye kadar."
"Maalesef o kadar kolay değil."
"Niye ki?"
"Bu gece dahil altıyüzaltmışdört kez daha birlikte olmamız
gerekiyor ve son gün doğacak ancak..."
"Hadi oradan! İyice çığırından çıktın sen!"
"Bak aptal çocuk... Çocuklarımızın kıçına başına altıyüzaltmışaltı
sayısını niye kazıyoruz sence, dövme tutkumuzdan mı? Bir iblis
kolay gelmiyor dünyaya; bilsinler ve sorumluluklarının bilincinde
olsunlar diye. Biraz olsun anlayabildin mi şekerim?.."
İşler saçmalık derecesinde karmaşıklaşmıştı. Bu şartlar altında
en iyi ihtimalle iki yıla yakın sürecekti içinde bulunduğum acayip
durum. O da, her gün bal-pekmez yemem şartıyla.
"Lilit," dedim, "anlattıklarından hiçbir
şey anlamadım, ama bildiğim bir şey var; seninle takılmaya devam
edersem, yanımda yatan kıza, ki umarım hala yanımda yatıyordur,
elveda demek zorunda kalacağım. Ve bunu hiç istemiyorum. Üstelik
çok da çirkinsin. Anlayamadığım bir sebeple beni harekete geçirmeyi
başarıyorsun her seferinde. Ama iki yıl daha sürecek bir ilişki
söz konusu olunca, sen de takdir edersin ki güzellik önem kazanıyor."
"İstediğin bu olsun."
Muazzam bir ışık saçarak, ateş topuna dönüştü birden ve göz açıp
kapayana kadar geri geldi.
"Bu nasıl?.."
İnanılmazdı! Lilit nefis bir sarışına dönüşmüştü!.. Gözlerimi
ondan alamıyordum.
"Ya bu?"
Bu kez de şahane bir esmer oluvermişti... Şaşkınlıktan donakalmıştım.
"Böyle başlayalım istersen. İleride sıkılırsan sarışın
olurum yine."
Güçlükle konuşabildim.
"Doğrusu harika görünüyorsun..."
Ama elimden geleni yapacağıma söz vermiştim Aylin'e.
"Ben ciddiyim Lilit... Onu kaybetmek istemiyorum."
"Seni beyinsiz!.. Hala anlamıyorsun değil mi? Bu halinle
onu elinde tutabileceğini mi sanıyorsun? Onu zaten kaybettin!
Benimle olduğun takdirde, onu kaybetmen önemli olmaktan çıkacak
senin için. Çünkü hemen yarından itibaren diğerleri seni bekliyor
olacak. Tabii sadece gündüzleri ve akşamları, geceleri değil.
Daha ne söyleyeyim sana, ağzımla kuş mu tutayım?"
"Bak bu fena olmazdı işte."
Bu kez kahkaha atmadı, muhteşem dolgunluktaki dudaklarında zoraki
bir gülümseme belirdi sadece. Gözlerimin içine bakarak ve kalçasını
oynatarak soyunmaya başladı. Sertleşmeye başlamıştım bile. Sonra
gelip beni soymaya girişti. Kafamdan bir sürü şey geçiyordu bu
sırada ama hepsinin sonucu aynı yere çıkıyordu. Bu anlaşmayı kabul
etmekten başka çıkışım kalmamış gibiydi. Çıkışı bulamayınca girişe
yöneldim haliyle, çaresizce...
* * *
(Altı ya da altıyüzaltmışaltı, her neyse.)
İşte tam bu sırada bir muhabbet kuşu geldi uçarak ve komodinin
üstüne kondu. KUBUŞ'TU BU!!! Bütün bunların uykumda başıma gelmesinin
iyi tarafı buydu belki de. Eski dostları görme ve hiç olmazsa
bir özür dileyebilme fırsatı.
"Kubuş, oğlum..." dedim, "gerçekten çok
üzgünüm, özür dilerim oğlum. Özür dilerim..."
Kubuş gülümsedi.
"Özür dilemene gerek yok. Senin suçun değildi ki... Daha
bir saat olmamıştı beni balkona çıkaralı ve onun isteğiyle toparlanıp
çıktınız. Bütün suç senin değil dostum, üzülme artık daha fazla...
Bak, nefis bir Hollandalı fıstık ile muhabbeti yarıda bırakıp
sırf bunu söylemek için geldim buraya. Geri dönmem lazım şimdi.
Üzülme tamam mı? Keyfim yerinde benim..."
"Tamam oğlum..."
Üzerimden büyük bir yük kalkmıştı sanki. Minnettar bir şekilde
gülümsedim ona. Yeniden havalandı. Tam giderken geri dönüp birkaç
metre yüksekten Lilit'in uzun siyah saçlarına pislemeyi de ihmal
etmedi. Lilit sinirlendi yine.
"Bu kuş da neyin nesi? Kendini ne sanıyor bu geri zekalı?!."
"Eski bir arkadaşım" dedim omzuna doğru eğilerek
ve yanağından öptüm usulca. Ateş gibiydi yanağı. Hiç bu kadar
ateşli bir kadın öpmemiştim şimdiye dek. Ne var ki, vakit ayrılık
vaktiydi...
"Hoşça kal bebeğim. Anlaşma falan olmayacak. Aşkımız bir
günahtı zaten... Şimdi ben de havalanıyorum izninle. Düzmem, pardon
düzeltmem gereken bir şey var. Sana tavsiyem ise bir piyango bileti
alman ancak. Ve... Lütfen. Bundan sonra görüşmeyelim, olur mu?"
"Ama... ama..."
Gözlerimi açtım. Hala serttim. Aylin'e sokuldum ve hafifçe dokundum
omzuna. Hemen uyandı, sanki beni bekliyor gibiydi.
- o -
Aşkımız Bir Günahtı - Uyku Öyküleri, Anlamayan Adam
irtibat:
anlamayanadam@hotmail.com
|