Sekize
İki Kala
Zaten canım hiç oynamak istemiyordu. Şimdi bir
de Nafiz'in mızıklaması başlamıştı.
"Gördüm, duvara değmeden bıraktın artizi !.."
"Değdi... Kapalı bıraktım..."
"Hayır, değmedi !.. Karakuş, sen de gördün değmediğini..."
Karakuş'un gözlerinin içine baktım. Her zamanki gibi kekeleyerek
konuştu.
"Be-ben de-değdi gibi gördüm..."
"Yalan !!! Yalan söylüyorsunuz !.. Artık oynamıyorum ben
!.."
Üttüğüm kartları yerden toplarken içimden düşündüm.
Daha yedi yaşındaydım ve hayat şimdiden zorlaşmaya başlamıştı
!.. Yenilen hep itiraz ediyordu. Yok artiz duvara değmemişti,
yok eski kartlarla oynayamazdım vs. Onlardan üttüğüm kartlarla
oynuyordum çoğunlukla ve giderek eskiyordu kartlar; ne yapabilirdim.
Ama hoşuma gitmiyordu artık bunlar. Kaybeden kaybetmeyi biliyorsa
anlamlıydı kazanmak benim için. Yoksa, kaybetmek daha anlamlıydı.
Nafiz evine doğru yürürken, "kazandıktan
sonra çiğnerim" diye cebime koyduğum Mabel'i çıkardım.
İçinden artiz çıkmadığı için 'ticari' değeri yoktu Mabel'in. Ama
buna rağmen çiğneyebiliyorsan ayrı bir havan oluyordu mahallede.
Basbayağı 'lüks' kavramı ile tanışıyordum aslında ama tanımlayamıyordum
galiba hala. Dişimle yarısından böldüm ve elimde kalan parçayı
Karakuş'a uzattım. "S-s-s-sağol" dedi ve şapır
şupur çiğnemeye başladı. Elimde artiz torbası ile eve yürüdüm.
Ayakkabımın burun kısmındaki dikişler atmaya başlamıştı. Annem
fark ederse, ki muhtemelen edecekti; mahalle maçları bir süreliğine
hayal olacaktı benim için...
* * *
Ayakkabı dolabının kapısını yavaşça açtım, ayakkabıları
yerine yerleştirip, yine yavaşça kapattım. Usulca salona süzüldüm.
Halının ortasına oturup torbayı yere boşalttım. Bir sonraki oyun
için hazırlık yapmam gerekiyordu. Yeniler, az yeniler, eskiler,
çok eskiler... Hepsi yeniden ayrılıp lastiklenmeliydi. Annemin
bana don dikerken kullandığı lastikleri kullanıyordum bunun için.
Biraz kalın oluyordu ama idare ediyordu. Oh, az yeni bir Cüneyt
Arkın !.. "Nafiz salağı nasıl oynamış bunu" dedim
içimden. Cüneyt Arkın adamımdı. Az yeni bir Cüneyt Arkın her zaman
yenilerin arasında yer bulurdu kendine. Ediz Hun'la işim olmazdı
ama. Sakızdan çıktığında şöyle bir uğruyordu yenilerin arasına,
bir sonraki oyunun ardından az yenilere karışıyordu hemen. Kimi
ilgilendirir, en azından kartları ayırırken karar verme hakkı
benimdi...
Oyunu iyi oynadığım söylenebilirdi. Diğerleri kadar
artizli sakız almıyordum stoklarımı kuvvetlendirmek için. Paramı
rahatlıkla Mabel'e ayırabiliyordum. Buna rağmen büyük naylon torbam
dolmaya devam ediyordu. Üstelik eskilerden birkaçını yırtıp atıyordum
arada. Birisi oynamış ve ben gözden kaçırmış oluyordum muhtemelen.
Hasılattan fire vermek gibi görüp, önemsemiyordum fazla ama bu
fedakarlığımı takdir ettikleri söylenemezdi pek. Ama hayat böyleydi
o zamanlar; az takdir ediliyor, çok azarlanıyordun...
Annem içeri girdiğinde işim nerdeyse bitmişti. Karnı
aylardır büyüyordu ve bu kez başaracak gibiydi. Geçen sefer bu
kadar büyümeden birden küçülmüştü çünkü.
"Kazandın mı bugün?"
"Evet..."
"Kimle oynadın?"
"Nafiz..."
"Nafiz ve Tural'ı yeniyorsun ama Altan'a gelince yeniliyorsun."
"Ben kimseye yenilmiyorum anne. Altan'la iki defa oynadık
daha, o da kısa."
"Peki, öyle olsun. Ödevlerini yaptın mı?"
"Okuldan gelir gelmez."
"Okumaların?"
"Onları boş ver. Bu kez doğacak mı anne?.."
"İnşallah. Allah bilir..."
"Erkek olacak değil mi?"
"Onu da Allah bilir. Kız kardeşin olsa kötü mü?"
"Kız olmaz !.. Erkek olacak, adı da Cüneyt hatta..."
"Cüneyt olmaz oğlum. Bunu aklından çıkar. Geçen gün babana
da aynısını söylemişsin, o da olmaz dedi. Başka bir şey bul..."
"Cüneyt Arkın çok güçlü anne!.. Herkesi bir vuruşta yere
seriyor !.."
"O artist sadece. Başka bir şey bul..."
Anlaşılan Cüneyt olmayacaktı, başka bir şey bulmam gerekiyordu.
* * *
Birkaç gün düşündüm bu konuyu. Birincisi, erkek
olacaktı, bu kesindi. Mahalledeki sivri zekalılarla baş edebilmem
için bir yardımcıya ihtiyacım vardı. Pinokyo ile babama öğle yemeklerini
götürürken arkada oturup sefer tasını da taşıması gerekiyordu
ayrıca, direksiyonumun dengesini bozuyordu çünkü. Sonra buldum
adını bir mahalle maçının tam ortasında. Golümü 'taş üstü'
saymışlardı, bense gol olduğunu gördüğüm için ısrar ediyordum.
Duvara tünemiş bir halde, evlerinin bahçesindeki ağaçtan kopardığı
muşmulaları yemekte olan Salim Abi'ye sordular. Sesimi çıkaramadım.
O da "taş üstü!" deyince, aklıma geliverdi birden.
Dayımın götürdüğü Cüneyt Arkın filmlerinden birinde "Kağanımıza
soralım, en doğrusunu o bilir, o söyler" demişti biri.
Sonra Kağan yavaş ve kendinden emin bir sesle en doğrusunu söylemişti.
Salim Abi yanılıyordu gol olmadığını söylerken, çünkü bizim Kağanımız
değildi. Kağan daha doğmamıştı.
Bu kez isme karşı çıkan olmadı. Benimkiyle ses uyumu
olması hoşlarına gitmişti belki de, kim bilir. Çok geçmeden geldi
zaten; bir gün okul dönüşü annemin kucağında gördüm onu. Gözleri
yarı kapalı, öylesine duruyordu. Gelecekteki planlarım için gün
sayıyordu muhtemelen. Yanına gitmedim, çok kişi vardı yanında;
hem bunun için epey vaktim olacaktı ileride...
* * *
Bir aya kalmadan okul tatile girdi. Fena atlatmamıştım
ilk yılı... Okumalara bir türlü ısınamamıştım aslında; hatta bir
ara epey sıkılıp, ertesi günden itibaren okulu bırakmaya karar
vermiştim. Sonraki üç günü kasabanın sırtını dayadığı küçük dağda
dolaşarak geçirip okula gitmediğim anlaşılınca, tanımadığım bir
kadın çağrılmıştı eve ve kafamdan aşağı geçirilen örtünün üzerine
çatır çutur sesler çıkaran bir şey dökmüştü. Ertesi gün kaldığım
yerden devam etmiştim ve neyse ki yazma kısmını sevmiştim.
Sonuçta ilk yıl için iyi bir karneydi; nerdeyse
hepsi 'pekiyi' sayılırdı, 'müzik' ve 'arkadaşları ile geçinme
alışkanlığı' dışında. 'Müziğe' neden 'iyi' verdiğini anlayabiliyordum;
"Neşeli Ol Ki, Genç Kalasın"da dalga geçmem ve
diğerlerini şaşırtmam etkili olmuştu büyük olasılıkla. Hala da
anlamış değilim o şarkının mesajını. Arkadaşları ile geçinme alışkanlığı
için ise 'iyi', iyi bir not sayılırdı. Not verirken arkadaşlarıma
danışmaması 'iyi' olmuştu en azından...
* * *
Bir şeyin olmasını çok isteyebilirsiniz ama o olduğu
takdirde diğer bazı şeylerin istediğiniz gibi gitmeyebileceğini
bilmeniz gerekir. Kağan'ın doğumu yaz tatili programımı etkileyeceğe
benziyordu.
Normalde okul tatile girdikten sonra bir hafta kadar
daha kasabada kalır, sonra annemle birlikte şehre, Burdur'a giderdik.
Anneannem, dedem ve tabii ki dayım vardı orada. Aslında şehirde
oturuyor sayılmazlardı tam olarak; şehrin dışında, geniş bahçesi
olan bir evdi oturdukları, etraflarındaki diğer evler gibi.
Dedem emekli posta müdürüydü. Çok iyi maniple kullanırmış
zamanında annemin söylediğine göre, ayrıca durmaksızın içermiş
ama sonra birden bırakmış emekli olunca. Nedenini bilen de yok,
soran da. Hatta bir keresinde tuhaf bir hikaye dinlemiştim annemden,
çocukluğundan kalma. Dedem yakınlardaki bir kasabanın postanesine
müdür atanmış ama altında çalışan olarak yalnızca bir müvezzi
varmış. Bütün gün ikisi birlikte içerlermiş postanede, pek bir
işleri yokmuş çünkü. Sonra İkinci Dünya Savaşı çıkmış ve silah
altındaki askerlerden mektup yağmaya başlamış kasabaya. Müvezzi
bütün gün mektup dağıtmaktan bitap düşüyormuş, dedem de tek içki
arkadaşını kaybetmekten ötürü hayli bozuluyormuş bu duruma. Sonunda
çareyi, gelen mektupları postanenin bahçesinde yakmakta bulmuş
dedem. Dağıtım işini bırakmışlar ve eski düzenlerine geri dönmüşler
bu çözüm sayesinde. Müvezzi ile ikisi her gün bahçede bir yandan
rakı içiyor, diğer yandan yanmakta olan mektup yığınını tıpkı
bir şömine gibi seyrediyorlarmış. Bir ay boyunca kasabaya mektup
gelmeyince durum ortaya çıkmış ve bu dedemin son müdürlük görevi
olmuş annemin dediğine göre. Dedemin yaptığını eğlenceli bulmuştum
çocuk aklımla, önceliklerinin yeterince mantıklı olduğunu da daha
sonra öğrenecektim.
Her neyse, artık bırakmıştı dedem içmeyi ama alkol
içmeyi sadece. Çay içiyordu artık. Sabah saat dörtte uyanıyor,
bahçenin ucundaki küçük kulübesine gidip çay demliyor, biz uyanana
kadar bardak bardak içiyordu. Kulübeye yalnızca öğleden sonraları
girebiliyordum, o evden gittikten sonra. İçinde kışları kullanılmak
üzere odun sobası, koltuk, sehpa ve bir küçük tüple çaydanlık
vardı sadece. Her sabah dörtten sekize, yani evin kahvaltı saatine
kadar geçen sürede, dedem kulübesinde oluyor ve sanırım yirmi
bardak civarında çay içiyordu. Sekiz gibi ev uyanıp kahvaltıya
başlayınca içeriye geliyor, bizimle devam ediyordu içmeye. Öğleye
kadar olan vaktini günlük sakal tıraşını olarak, o gün giyeceği
ceket ve pantolonunu uzun uzun ütüleyerek geçiriyor; sonra koltuğundan
hiç kalkmadan, sehpasına konan tepsinin üzerinde bizimle birlikte
öğle yemeği yiyordu. Sonra da çıkıyordu. Çıkmadan hemen önce aynada
pantolon askılarının omuzlarındaki duruş yerlerini titizlikle
ayarladığını hatırlıyorum onun... Nereye gittiğine gelince. Bu
uzun süre bir muamma olarak kaldı benim için. Neden sonra dayım
götürdü gittiği yere beni. Şehrin eski çarşısında bir saat tamircisine
gidiyordu dedem her gün. Muhtemelen arkadaşıydı adam, onun kadar
yaşlı olmasa da. Küçük bir dükkandı, iki kişinin güçlükle sığabileceği
kadar küçük. Belki de bu yüzden dedem bütün öğleden sonrayı dükkanın
önündeki sandalyede oturarak geçiriyordu. Saatçi içeride saat
tamir ediyordu, dedem dışarıdaki sandalyede oturuyordu, bütün
gün hiç konuşmuyorlardı nerdeyse ve dükkanın hemen yanındaki kıraathaneden
sürekli çay getiriliyordu dedeme...
Az daha unutuyordum, bir de Bafra sigaraları vardı
onun. Evin salonundaki küçük dolabında otuz pakete yakın sigara
bulunurdu hep ve bu sayı yirmiye düşünce yeni bir onlu paketle
tamamlanırdı hemen. Beyaz alabros saçları ile uzun boylu, heybetli
bir adamdı dedem...
Madem başladım, anneannemle devam edeyim bari. Kısa
boylu, tombulca bir kadındı. Bilgiç ve otoriter bir yapısı vardı
ama buna tezat olarak bir o kadar heyecanlı, hatta telaşlı davranırdı
çoğu durumda. Dedemle çok az konuştuğunu gözlemlerdim onun. Anneme
nedenini sorduğumda "zamanında çok çekti dedenden"
yanıtını alırdım her seferinde... Anneannem biraz Fransızca biliyordu,
en azından bildiğine beni inandıracak kadar ve ayrıca eski yazıdan
okuyordu kitabı, yine beni inandıracak kadar. Ezberlediğim dua
başına bir lira vermesi, ikinciyi daha çok önemsediğini düşünmeme
neden oluyordu ve uzun dualar için iki buçuk lira istememe de
tabii... Bir de tavukları vardı, tam tamına beş tane. Her birine
rengi ile alakalı bir isim takmıştı ve yanına çağırıp güvercin
besler gibi yemliyordu onları. Kahvaltıda beş taze yumurta yiyorduk
her sabah ve bunu anneannemle tavukları arasındaki duygusal bağa
borçluyduk muhtemelen.
Ve dayım... Onu en sona sakladım. Kırklı yaşlarının
başında kısa boylu, göbekli biriydi o. Bir altmış civarındaydı
boyu ve yüz kilonun üzerindeydi tahminimce. Artizlerden çıkan
Müjdat Gezen'e benzerdi yüzü ve davranışları da. Sürekli gülen
bir ifadesi vardı suratının, muzipti de ayrıca. Çok eskiden evlenmiş,
boşanmıştı sonra. Bir kızı vardı ama ben görmemiştim hiç, belki
kendisi de göremiyordu artık...
Postanede çalışıyordu dayım, gişe memuru olarak.
Ama hemen her işi yapabildiği kesindi dairede, bazen telemin başında
şerit ayıklıyor, bazen gelen mektupları ilçe kutularına yerleştiriyor
olurdu yanına gittiğimizde. Yakınlardaki birkaç kasabada şeflik
yaptığı da olmuştu geçici görevle ama genellikle sıradan bir memur
olarak geçmişti vazife hayatı. Hiç müdürlük yapmamış olması, dedeme
ve onun babasına oranla başarısız bir kariyer gibi görünüyordu
belki ama iniş çıkışı da azdı en azından. Tüm vazife hayatı boyunca
yaptığı tek kaide dışı iş, ilçe kutularına benim de mektup dağıtmama
izin vermesiydi muhtemelen...
Sürekli dolaştırırdı beni dayım, sinemaya ve futbol
maçlarına götürürdü sıkça. Ama en çok bilardo salonlarına giderdik
onunla. Müthiş oynardı üç topu, "Gürol Abi geldi"
dediklerini duyardım diğerlerinin, biz salona girdiğimizde. Kaybettiğini
hiç görmemiştim. Bir kez yenilir gibi olmuştu ama sonra müthiş
bir seriyle geriden gelip kazanmayı bilmişti. Parasına oynamazdı
ama hiç dayım. Rakipleri "Gürol Abi yapma, bizden bu"
deseler de, kendi oyununun parasını verirdi her seferinde. Bazen
de kapalı spor salonuna giderdik ve masa tenisi oynardık. Onda
da iyiydi, biraz beni oyaladıktan sonra tanıdığı birileriyle oynar
ve gene kazanırdı. Bazıları böyledir. Onları izlerken, sanki kazanmak
için yaratıldıklarını sanırsınız ama kaybettikleri de olur; hem
de en önemli oyunlarını kaybederler hayatlarının. Her neyse...
Dayımla yaptığımız gezintiler içinde benim için
en değerli olanları gittiğimiz futbol maçları idi. Bir zamanlar
şehrin futbol takımında oynarmış dayım, sağ bek olarak. Maçın
birinde topuğu çıkınca bırakmış ama. Bazen sahaya gittiğimizde
şehrin amatör takımlarının idmanlarına rast gelirdik. Dayımı hemen
tanırlar ve birlikte oynamaya çağırırlardı. Gülerek "sağolun
çocuklar" derdi. Yalnızca bir keresinde, herhalde canı
çok istemişti, üzerindeki gömleği çıkarıp tellere astığını ve
bir forma giyip pantolon ve iskarpinleriyle öylece sahaya girdiğini
hatırlıyorum. Hemen sağ bekteki yerine geçmiş ve hızlı başlamıştı.
Top ayağına geldiğinde bulunduğu taraftan çizgi boyunca göbeğini
hoplatarak ilerliyor, önüne geleni kıvrak bilek hareketleriyle
geçip, topu ceza alanı içindeki takım arkadaşlarına doğru gönderiyordu.
Giderek yoruldu ve son seferinde sıfıra kadar gitmeyip, bulunduğu
noktadan kaleye vurmayı denedi. Gol olmamasına rağmen iyi bir
vuruştu, yerden ve az farkla dışarı gitmişti top. Takım arkadaşları
alkışlarken, o "benden bu kadar" diyerek kenara
yürümüştü. "Ne oldu dayı?" dediğimde "hem
yoruldum, hem de şut atayım derken pantolonum yırtıldı"
diye cevap vermişti apış arasını işaret ederek. Katıla katıla
güldürmüştü beni yine, sonra da tost yemeye gitmiştik...
Sesinin de güzel olduğunu belirtmeliyim herhalde
onun, her ne kadar keyfi yerindeyken sözlerini anlamadığım, ağır
mı ağır sanat müziği şarkıları söylese de. Onu dinlerken sıkıldığımı
gördüğünde annemin "bu şarkıyı söylemek zordur ama"
dediğini unutmamışım bir de. "Demek ki zor bir şey yapıyor
dayım" diye düşünmemi istiyordu muhtemelen. Ama o sıralar
hem zorluk tanımım başkaydı benim, hem de müzik ilgi alanımın
dışındaydı.
Bütün bunları anlattım, sonradan fırsatım olmayacak
çünkü. Dediğim gibi, o yıl Kağan'dan ötürü tatil programım hayli
farklı olacaktı. Diğer bazı şeyler gibi...
* * *
Tatilin ilk günü sakin geçti. Alışkanlıktan olsa
gerek, erken uyandım. Annem Kağan'la ilgilenirken, babamla kahvaltı
ettim, sonra o gitti. Tarım ürünleri ticareti yapıyordu babam.
Köylerden pamuk, susam, tütün, anason, buğday alıyor; büyük tüccarlara
ya da fabrikalara satıyordu. Bazen aldığı ürünü bir süre bekletip,
İzmir'deki borsada sattığı da oluyordu. Ya daha iyi kazanıyordu
böyle yapınca, ya da çok zarar ediyordu. Zarar ettiği zamanlar,
İzmir'den döner dönmez annemi bir kenara çeker, saatlerce konuşurdu
onunla. Beklenmedik bir şey yüzünden fiyatların düştüğünü, aslında
kararının doğru olduğunu anlatmaya çalışırdı. Ama bir tür pişmanlık
sezerdim anlatış şeklinde yine de. Belki de devam etme gücü buluyordu
kendinde o konuşmalar sayesinde; tam bilemiyorum.
Öğleye doğru yine sefer taslarını yüklenip, küçük
bisikletimle yemek götürdüm ona. Tatilin kasabada geçecek olmasının,
yemek kuryeliği görevimin kesintisiz devam edeceği anlamına geldiği
ortadaydı. Babamın arka tarafı büro olan büyük bir deposu vardı
kasabanın göbeğinde. Pamuk balyalarını kamyona yüklemeden önce
tartmalarını izledim bir süre, sonra muhasebecisi ile tavla oynamalarını.
Deponun arka tarafındaki anasonların üzerinde iki saate yakın
uyudum, keskin kokuyu içime çekerek.
Akşamüstüne doğru eve dönerken, Altan'ı gördüm karşı
kaldırımda. Yanında Tural da vardı. Onlara doğru sürüp, yanlarında
durdum. Tural burnunu karıştırırken, Altan sordu;
"Yarın erken kalkacağız, sen gelecek misin bizimle?"
Beklemediğim bir soru olmuştu bu.
"... Nereye gideceksiniz?"
"Muhtar Baki'nin bahçesine... Muşmula çalacağız."
"??. Olmaz. Çalamazsınız..."
Yüzünde tuhaf bir gülümseme belirdi.
"Biz gideceğiz. Sen korkuyorsan, gelme."
Tural'a baktım;
"Söylemedin mi ona?..."
"Neyi?"
"Geçen yaz Muhtar'ın seni yakaladığında nasıl dövdüğünü..."
"Söyledim. Geçen yılın intikamını alacağız işte !.. Hem Altan
'bu sefer ben varım, bir şey olmaz' dedi."
"Yapamazsınız. Sizi parçalar..."
Altan yine gülümsedi. Bu çocuğa ısınamamıştım bir türlü.
"Bu sefer yapacağız... Sen gelme istersen..."
Zor durumdu. Kısa bir süre önüme baktım, sonra da yüzlerine.
"Karakuş geliyor mu?.."
"Sen gelirsen gelir belki," dedi Tural. "Çağıralım
mı?.."
"Ya Nafiz?"
"Babası ile dükkana gitçekmiş erkenden. 'Ben gelemem'
dedi."
On saniye kadar düşündüm.
"... Tamam. Karakuş'u çağırın. Ben geliyorum... Saat kaçta?"
"Erken işte. Salim Abiler'in bahçede buluşuyoruz."
Altan'a şöyle bir baktım, bisikleti eve sürdüm.
Muhtar Baki sokağın başındaki evde oturuyordu. Eskiden
yıllarca mahalle muhtarlığı yapmış; sonra karısı ölmüş, o da bırakmış
muhtarlığı, ama görev olarak bırakmış sadece, unvan olarak değil.
Uzun boylu, şişmanca, kel kafalı, beyaz pala bıyıklı, dev gibi
bir adamdı. Yaşlıydı ama yine de herkes ürküyordu ondan. Hatta
çocuklar aralarında karısını onun öldürdüğünü anlatırlardı birbirlerine.
Bahçesi bizimkilerden daha genişti ve en iri muşmulalar onun ağaçlarında
yetişiyordu. Gözü gibi bakardı ağaçlarına. Salim Abiler'in bahçesi
ile aralarında yalnızca bir bahçe vardı; kullanılmayan bir eve
ait olduğundan boştu ve bakımsızdı o da.
Muhtar Baki'nin muşmulalarını çalmış olmak, o sıralar
en iyi referanstı mahallede. Ben hariç hemen herkes en az bir
kez denemişti ve duyduğum tek başarı hikayesi Mahmut Abi'ninkiydi.
Mahmut Abi'nin o sıralar lise sona gittiğini söylersem, durumun
ümitsizliğini daha iyi kavrarsınız belki...
* * *
Ertesi gün saat dokuz gibi Salim Abiler'in bahçesine
gittiğimde ekip beni bekliyordu. Altan ve Tural yerde buldukları
birer büyük taşa oturmuşlardı. Karakuş ayakta duruyordu, bahçe
duvarına yaslanmıştı ve endişeli görünüyordu. Salim Abi tek katlı
evlerinin taraçasında çömelmiş, annesinin sana yağı sürdüğü ekmeğini
yiyor ve uzaktan bizi izliyordu. Salim Abi ortaokula gidiyordu
ve göbeği daha şimdiden dayımınkini hatırlatıyordu. Elinde sürekli
yiyecek bir şeyler olmasına alışmıştık onun; ama gerçeği söylemek
gerekirse, durumu hiç de iç açıcı görünmüyordu. Altan geldiğimi
görünce bana doğru döndü.
"Kolay olacak, sen gelene kadar biz her şeyi düşündük."
"Ne düşündünüz?"
"Sen ve ben ağaca tırmanacağız, en büyük olana. Tural aşağıda
bizim attıklarımızı toplayıp, torbaları dolduracak."
"Niye en büyüğüne çıkıyoruz? O bahçenin ortasında. Duvara
yakın olana çıksak ya."
"Olmaz. Hem en irileri onda, hem de Muhtar'ı en kızdıracak
olan o."
"Salaksınız siz. Peki, Karakuş?"
"O evin önünde gözcülük yapacak. Muhtar dış kapıya çıktığı
anda bize haber verecek."
"Nasıl verecek, tıslayarak mı? Baksana, şimdiden korkmuş
görünüyor, o durumda hiç ses çıkaramaz !"
"Islık çalar o zaman..."
Karakuş'a baktım.
"Islık çalabiliyor musun sen?"
Başını salladı.
"Çal bakalım o zaman !.."
Diliyle dudaklarının arasından zayıf bir ses çıkardı. Altan atıldı.
"Tamam!.. Duyabiliriz bunu!.."
Plan basitti aslında. Tabii bazı riskler vardı.
Karakuş'un zamanında haber vermesi şarttı bir kere. Muhtarı görür
görmez ıslık çalmalı ve bize ağaçtan inecek zamanı kazandırmalıydı.
Panikleyip koşmaya başlar ve ıslık çalmak ağaca vardıktan sonra
aklına gelirse ya da daha kötüsü seslenerek haber vermeye çalışırsa,
Altan ve ben hapı yutardık muhtemelen... Bir de boş bahçeyi hızla
geçip Salim Abiler'inkine atlamamız gerekiyordu, kim olduğumuzu
anlayamaması için Muhtar'ın. Oraya atlayabildik mi duvarın arkasında
güvende olacak, sonra da ağaçların arasından birer birer taraçaya
tüyecektik. Salim Abi bizi bekleyip muşmula torbalarını içeri
alacak; elimize topu verecekti. Top oynamaya çıkar gibi çıkacaktık
bahçeden ve öğleden sonra buluşmak üzere herkes evine gidecekti.
Plan buydu ve kabul etmeliyim ki Altan zeki bir çocuktu...
Boş bahçeyi hızla geçtik, duvarın üstünden Muhtar'ın
etrafta olup olmadığını kontrol ettik. Salim Abi annesinin pazara
çıkarken kullandığı naylon torbalardan birkaçını vermişti bize
ve torbalar koşarken çok ses çıkarıyordu. İyice dürüp büktük onları
ve Tural'ın tişörtünün içine sokuşturduk. Önde Altan ve ben, arkada
Tural ve Karakuş; Muhtar'ın bahçesine atladık. Yavaş yavaş hedef
ağacımıza doğru ilerledik. Önünde kısa bir süre durduk. Altan,
Karakuş'a eliyle eve doğru gitmesini işaret etti. Karakuş tedirgin
adımlarla ilerledi ve taraçanın tam karşısındaki eski kuyuyu siper
alarak evi gözlemeye başladı. Önce Altan tırmandı ağaca, arkasından
da ben... VAY ANASINI!!! Hayatımda hiç bunlar gibisini görmemiştim
!.. Salim Abiler'inkilerden nerdeyse üç kat daha iriydi bu muşmulalar
!.. Birinin tadına baktım. Şahaneydi !!. Altan'ın sinirli bir
şekilde gözlerini bana diktiğini görünce, çeşniciliği bırakıp
topladıklarımı yere atmam gerektiğini anladım. Bir süre sonra
tek tek koparmak zor geldi, muşmula gruplarını dallarıyla birlikte
koparıp, doğrudan aşağı atıyorduk. Tural aşağıda, ağacın etrafında
daireler çizerek koşuyor; attıklarımızı toplayıp torbalara dolduruyordu
ve yukarıdan hayli eğlenceli görünüyordu bu hali...
On dakika içinde iki torbayı doldurmuş, üçüncüye
başlamıştık ki, Karakuş'un zayıf ıslığı duyuldu. Ben önce anlayamadım,
etraftaki sineklerin vızıltısından ayırmak güçtü çünkü. Altan
hızla aşağı inmeye başlayınca farkına vardım durumun ve birkaç
küçük dalı kırarak alta indikten sonra atlamak zorunda kaldım
toprağın üstüne. Altan dolu torbalardan birini yüklenmiş, Tural'la
birlikte bahçe duvarına doğru koşuyordu. Etrafıma bakındım. Karakuş
on metre kadar gerideydi, paytak koşu stili nedeniyle daha ağaca
varamamıştı. Muhtar'ın sesi duyuldu hemen sonra:
"Köpekleeeeer !.. Hırsız köpekleeer !!. Gebertecem sizi
it oğlu itler !"
Karakuş zar zor yanıma geldiğinde, Muhtar da yolu yarılamıştı
muhtemelen. Duvara doğru koşmaya devam ettik. İkimiz aynı anda,
bir çırpıda boş bahçeye atladık. Bu sırada Muhtar da ağaca ulaşmıştı
anlaşılan;
"Bütün dalları kırmışsınız hergeleler !!. Allah belanızı
versin !!. Bir yakalayayım, göreceksiniz muşmula çalmayı !.."
Boş bahçenin duvarının dibine sinmiştik Karakuş'la birlikte. Karşıya
doğru baktık. Altan ve Tural görünürde yoktu. Salim Abiler'in
bahçeye geçmişlerdi muhtemelen. Ne yapmak gerektiğini düşündüm.
Karakuş'a baktım. Nefes nefeseydi ve titriyordu. Tam elimle sakin
olmasını işaret etmeye çalışıyordum ki, bir metre önümüze yumruk
büyüklüğünde bir taş düştü !.. Derken bir tane daha ! MUHTAR TOPÇU
ATEŞİNE BAŞLAMIŞTI! Karakuş iyice panikledi, fırlayıp koşmaya
yeltendi ama kolundan tutarak engelledim onu. Boş bahçeyi boydan
boya kat ederken, Muhtar kim olduğumuzu görebilirdi çünkü. Bu
sırada diğerlerinin iki katı iriliğinde bir taş düştü ayaklarımızın
hemen dibine !.. Muhtar'ın sesi de giderek yaklaşıyordu öte yandan.
Birbirimize baktık. Aynı anda yerlerimizden fırladık ve koşmaya
başladık. Arkamıza bakmaksızın koşuyorduk !.. Tam Salim Abiler'in
bahçe duvarına yaklaşmışken, Karakuş'un yanımda olmadığını fark
ettim. Dönüp arkama baktım. Yüzüstü yerde yatıyordu. Sırtının
ortasına irice bir taş isabet etmişti... KARAKUŞ VURULMUŞTU!!.
Biraz debelendikten sonra ayağa kalktı. Yüzünde
acı ve kızgınlık ifadesiyle, yavaş adımlarla yanıma geldi. Muhtar
kendi bahçe duvarından bize bakıyor ve söylenmeye devam ediyordu.
Neyse ki gözleri uzağı seçemediğinden, kim olduğumuzu anlayamamıştı
hala. Boş bahçenin ucunda öylece ayakta duruyorduk. Karakuş omzuma
doğru, iteklemek ister gibi atıldı. Geri çekildim.
"Ka-kaçacaktım ben !.. Tu-tuttun beni !.. Ka-kaçı.. yo-yordum
ne güzel..."
Cevap vermedim.
Duvarın üstünden atlayıp, diğerlerinin yanına gittik.
Bizim gecikmemizden ötürü 'B planı'na geçmişlerdi anlaşılan. Taraçaya
oturmuş, hasılatı mideye indirmekle meşguldüler çünkü... Biz de
oturduk. İki torba muşmulayı bitirinceye kadar yedik bir buçuk
saat boyunca. Salim Abi'den kurtarabildiklerimizi yedik daha doğrusu.
Tabii çıkarken top falan almadık yanımıza, geğirerek ve karınlarımızı
ovuşturarak evlerimize dağıldık...
* * *
Ertesi sabah babam kendisiyle birlikte gelmemde
ısrar etti. Yayla köylerinde ekinler toplanmaya başlanıyordu yakında
ve babam çiftçilerle pazarlık yapmaya gidecekti. Anadol'a atlayıp,
dört ya da beş köy dolaşacaktık herhalde. "Akşama döneriz
ancak" dedi anneme çıkarken. Sanırım onun yükünü azaltmak
için beni evden uzaklaştırmak istiyordu biraz da. Bir gün önceki
hengameyi göz önüne alarak, bir süre ortalıkta görünmemeyi uygun
bulduğumdan, cazip geldi kasaba dışına çıkma fikri; itiraz etmedim
ona.
Öğleden önce bir köye uğradık, uzun kaldık orada.
Epey mahsul aldı babam anladığım kadarıyla; tarlasına baktığı
çiftçilerin tamamına yakını ile el sıkıştı çünkü. Öğleye doğru
bir diğerine geçtik, Dengele idi köyün adı. "Bura çiftçisinin
sağı solu belli olmaz; benimle anlaşır, yarın döner başkasına
satar" diyordu babam arabada ama fena gitmedi orası da.
Üç-dört tarlaya baktık. Onlar pazarlık ederken, ben ekinlerin
içinde yuvarlandım bir süre. Koyu sarı başaklar, tepede güneş,
cırcırböcekleri... Büyük zevkti doğrusu... Sonra köylülerden birinin
evinde öğle yemeği yedik, davar etinden kavurma ve höşmerim peşi
sıra. Sanırım iki-üç duble de içti babam yemekte, diğerleri ile
beraber. Çevredeki birkaç köye daha uğrayacaktık bildiğim kadarıyla
ama babamın yer sofrasından kalkması gecikti ve ancak ikindiye
doğru düşebildik yola yeniden. İki köyü daha dolaştık. Neşelenmişti
birden; konuştuğu herkesle el sıkışıp öpüşüyordu babam. "Demek
ki üç duble içince ticaret de kolaylaşıyor" diye düşündüm
içimden...
Kasabaya geri döndüğümüzde hava kararmış, akşam
olmuştu.
"Vakit geç oldu, evde yemek hazırlatmayalım şimdi annene.
Camız'a gidelim ha?" dedi babam. "Olur"
anlamında başımı salladım.
Camız'ın kasabanın içinde iskeleye yakın bir lokantası
vardı. 'Camızın Yeri'... Turistler giderdi çoğunlukla. Tabelasında
'Restaurant' ibaresi bulunan tek lokantaydı kasabada. Camız hayatımda
gördüğüm en şişman adamdı. Hem yüzü, hem de şişmanlığıyla artizlerden
tek tük çıkan Necdet Tosun'a benzetirdim onu. İnce bıyığının altında
hep bir kürdan olurdu ve sıkılıyormuş izlenimi veren bir yüz ifadesiyle
dolaşırdı ortalıkta. Nedense biz vardığımızda neşesi yerine gelir,
masaya oturup babamla şakalaşmaya, ona takılmaya başlardı. Hatta
yaptığı bir şakaya gülmediği zaman "şak!" diye
babamın sırtına vurduğu olurdu ara sıra. Böyle durumlarda babam
elindeki bardağı masaya bırakır, yavaşça yüzünü Camız'a dönerdi:
"Şşş, Camıııız !.. Rakı içiyoruz burda, karışmam sonra
haaa !.."
İskeleye yakın bir masaya oturttu bizi Camız. Babam
ızgara söyledi rakının yanında, bir de salata. Ben iskender istedim,
onu seviyordum en çok. Yemekler gelene dek babam ilk dublesini
bitirmişti salatayla birlikte. Derken Camız geldi elinde rakısıyla;
babamın yanına oturdu. Kendine de ızgara söylemişti, kadeh tokuşturmaya
başladılar. Sağdan soldan konuşuyorlardı. Zaman ilerledikçe Camız'ın
iyice çenesi düşmeye başladı. Babama yan masada yemek yiyen turist
kızları gösteriyor, kendi karısının duba gibi olduğunu anlatıyordu.
Babam lafa girip, "Camız sen aynaya bakmıyor musun hiç?"
diyordu arada, ama duymuyordu bunları. Konudan konuya atlıyordu.
Evinin çatısına yaptığı çiçekliği ve çiçeklerini anlattı bir süre.
Sonra lafı ilkokul sona giden oğluna getirdi. Çok akıllı ve başarılı
olduğunu, öğretmeninin sınavları kazanmasına kesin gözle baktığını
falan anlattı. Çocuğu tanıyordum. Dış görünümü küçük Camız gibi
olsa da, gerçekten akıllı bir çocuktu; okul birincisiydi. Ama
babama dokunmuştu anlaşılan Camız'ın oğlunu övmesi; durduk yerde
araya girdi, hem de ne giriş...
"O..." dedi beni göstererek. "O da çok
başarılıdır !.. Bir oturuşta yaşı kadar bira içebilir..."
Çatalımla tabaktaki pide parçalarını kurcalarken masadaki sarhoş
dalaşına dahil olmak üzereydim. Kulak kesildim doğal olarak. Camız
sesli bir kahkaha attı, bütün masalar bize doğru baktı bir anda.
Sonra babamın sırtına bir şaplak indirdi.
"Amma yaptın be abi !!. Nasıl içsin altı-yedi şişe birayı
çocuk?.."
"Ağustos'ta sekiz oluyorum ben..."
Galiba konuşmaya katılmak için yanlış anı seçmiştim!.. Ne yapayım,
o zamanlar hassas olduğum bir konuydu bu...
"Sekize iki ay var daha, yedisin sen şimdi,
kurcalama fazla" dedi babam ve Camız'a dönüp ekledi;
"yedi şişe içer, nesine giriyorsun iddiaya?.."
"Valla abi, içsin yedi şişe birayı, bu ve bir dahaki yemekler
benden!.. Ama içemezse..." Kısa bir süre düşündü...
"İki hafta sonra küçük baldız evleniyor. Bir gömlek, bir
de pantolon alırsın artık bana... Biraları yazmam hesaba ama,
söz!.."
Babam bana baktı. Yüreklendirmek istemiyordum onu aslında, ama
yapamayacağımı düşünmesi daha ağırıma gidecek gibi görünüyordu
bana. Pide parçaları ile oynamayı bırakıp, gelişmeleri gözlemeye
başladım. Babam dubledeki son yudumu çekip, bardağı masaya yavaşça
koydu.
"Kabul!..."
İşte şimdi ayvayı yemiştim. Babam ilk kez benim üzerime bahis
oynuyordu bir konuda. Ne var ki en azından zamanlama hatası yapıyordu;
on yıl daha beklese iyi olurdu.
Ve ilk şişe geldi masaya... Neyse ki küçük şişe
vardı lokantada. Aslında yabancısı olduğum bir içki değildi bira
benim. Hep birlikte dışarıda yemek yediğimiz zamanlarda, iki-üç
kez bir şişeye izin vermişti babam; hatta kendisi ısmarlamıştı
garsona. Çok lezzetli bulduğum söylenemezdi ama zorlanmamıştım
içerken. Meğer bugüne hazırlıkmış onlar babamın gözünde... Birinci
şişeyi on dakikada bitirdim. Babam ve Camız tek tük de olsa bir
şeyler konuştular bu sırada. Babam havanın çok sıcak olduğundan
bahsetti, Camız "beni nem mahvediyor abi" dedi.
Haklıydı, suratından ve gömleğinden fışkırıyordu ter adeta. İkinci
şişeyi biraz daha yavaş içtim, onbeş ya da yirmi dakikada; ilki
kadar rahat gitmiyordu. Sonlarına doğru tamamen bana yönelmişti
bakışları. Yan masalarda oturan turistlerden destek verenler oldu
ya da gülerek laf atanlar. Anlamışlardı iddiayı muhtemelen. Üçüncü
bira geldiğinde, başlamadan önce derin bir nefes alma ihtiyacı
hissettim. Bu da dahil beş tane daha içmem gerekiyordu ve durum
pek iç açıcı görünmüyordu bana. Yine de hızlı başladım şişeye
ve neredeyse üçte birini ilk dikişte içtim. İşte o anda midemde
bir hareketlenme başladı!. Sesli bir geğirti ile ilk taarruzu
atlattım. Tempomu düşürerek devam ettim. Kimseden çıt çıkmıyordu.
Etraftaki tek ses, karnımdan gelen gurultu idi, bir de ara sıra
becerebildiğim ve beni hayli rahatlatan geğirtiler tabii. Ne var
ki zaman yaklaşıyordu!... Tereyağlı iskenderin üstüne gelen üçüncü
bira içeriyi allak bullak etmeye yetmiş de artmıştı bile. Son
yudumu çekmemle, "ben tuvalete gidiyorum" deyip
masadan fırlamam bir oldu. Güçlükle yetiştim alaturka helaya ve
bir güzel kustum. Tepedeki sifonun ipini çekip, döner parçalarının
delikten gidişini izledim. Tekrar ayağa dikildiğimde mide arızasının
yerini baş dönmesine bıraktığını fark ettim. Yine de kendimi daha
iyi hissediyordum, genzimdeki hafif yanma dışında.
Masaya geri döndüğümde babamın yüzünün asık olduğunu
gördüm. Bırakacağımı düşünüyordu. Garsona "bira!"
diye seslendim. İddia konusu kaç şişe içeceğim idi, kaç kere kusacağım
değil!.. Babam gülümsedi, Camız'ın sırtına "şak!"
diye vurdu. "İhtiyaç molası sona erdi!.." deyip
bir kahkaha attı. Dördüncü bira rahat gitti ama etrafa bakmaya
başlamıştım içerken. Masaya baktığım zaman başımın dönmesi şiddetleniyordu
çünkü. Üstelik etraftaki yüzler de uzamaya başlamıştı hafiften,
konuşmaları zaten seçemez olmuştum çoktan... Beşinci geldiğinde
masayı tutmaya başlamıştım artık, devrilmemek için. Yine de devam
ettim. Hiç kimseyi görmüyordum etrafta ve içtiğim şeyin tadı da
gelmiyordu ağzıma. Sadece dudaklarıma kadar götürüp aşağı döküyordum
o kadar. Ve o da bitti... Altıncı için fazla bir şey söyleyemiyorum.
Sonlarına doğru ağzımı bulamayıp bir kısmını üstüme döktüğümü
hatırlıyorum yalnızca, dibinde biraz kalmışken "tamam
bu!" deyip diğerini istediğimi bir de... Ama ne yazık
ki yedinci birayı göremedim geldiyse bile. Başım dönüyordu, uykum
gelmişti, kollarımı masanın üzerinde kavuşturdum ve...
Ertesi gün gözümü açtığımda vakit öğleye yaklaşmıştı
muhtemelen. Salondaki divanda yatıyordum, üzerimde bir battaniye
vardı ve terden sırılsıklam olmuştum. Annem yerde Kağan'ın altını
değiştiriyordu, babam işe gitmemişti hala ve karşı koltukta oturuyordu.
Kafamı yastıktan kaldırıp, doğrulmaya çalıştım ama olmadı. Gözlerim
yarı açık, kısık bir sesle sordum ona.
"Kaybettik değil mi ?.."
Gülümseyerek yanıtladı.
"Kaybettik."
Arkamı döndüm, uyumaya devam ettim.
Uyku bazen her şeyin yerine geçer, bazen hiçbir
şeyin. Uyumadan önce neye ihtiyacınız olduğuna bağlıdır bu...
Benim sadece uyumaya ihtiyacım vardı; o gün, o yaşta...
* * *
Bütün gün kendime gelemedim bir türlü. Akşam babam
geldiğinde hala yatıyordum ama artık gözlerim açıktı en azından.
Son iki saattir tam karşımdaki duvar halısını inceliyordum. Bir
adam gitar çalıyor ve kızlı erkekli bir grup dans ediyordu halıda.
Biri de duvara dayanmış öylesine duruyordu. Kendimi hangisinin
yerine koydum dersiniz ?..
Ertesi gün herkesten önce kalktım. Yapacak pek bir
şey yoktu o saatte. Artizleri yeniden saydım, tam tamına beş yüz
üç tane ve yeniden istifledim tabii. Sabah kahvaltısını herkesle
birlikte yaptım ama zor yutabiliyordum yediklerimi. Sonra dışarı
çıktım, bahçenin alçak duvarına oturdum ve öğleye kadar sokağı
seyrettim öylece. Öğle vakti yokuşun üzerindeki caddede küçük
bir otobüs durdu. İki kişi indi içinden; bir valiz, üç-dört pazar
çantası ve küçük bir kümes... Yokuş aşağı bizim eve doğru yürümeye
başladılar, anneannemle dayım geliyordu uzaktan...
Dayım daireden bir günlüğüne izin almış, anneannemi
getirmişti; aynı gün geri dönmesi gerekiyordu. "Sana Gökmen'in
formasından getirdim" dedi bana. Sarı kırmızılı formanın
arkasına bezle diktiği numarada '10' yazıyordu. Gökmen 9 giyiyordu
ama bir şey söylemedim ona. Aynı takımı tutmuyorduk dayımla, o
Beşiktaş'lı idi.
Öğleden sonra geri dönen otobüsle gitti dayım. Anneannem
Kağan'la ilgilendi bir süre, sonra annemi karşısına alıp, epeyce
konuştular çocuk bakımı hakkında. Akşama doğru getirdiği patlıcanlarla
'karnıyarık' yapmaya başlamıştı bile. Eve hareket getirmişti anneannem,
tavukları da bahçeye...
Birkaç gün gayet olağan geçti. Nafiz'den otuz artiz
daha üttüm, bir kez de Tural'la dağa çıktım dolaşmaya. Yukarıdaki
Kayagöz mahallesi ile maç yaptık okulun bahçesinde, kazandık ve
dört gol attım, Altan'dan bir fazla. Tatil iyi gidiyor gibiydi
şimdilik. Ama ertesi gün yeni bir sorun çıkacaktı çözmem gereken...
Sabah uyanıp yüzümü yıkadım. Bahçeye çıktığımda
anneannemi anneme dert yanarken buldum. Sesi telaşlıydı her zamanki
gibi.
"Deli olcem deliii!.. İyilerdi, hiç bi şeyleri yoktu!..
Hava değişikliği bozdu bunları, hava değişikliğiii!.."
Annem onayladığını belirtir şekilde başını sallıyor ama anneannemin
yakınmaları bitmek bilmiyordu. Onları bir süre daha dinledikten
sonra durumu kavradım:
ANNEANNEMİN TAVUKLARI YUMURTLAMIYORLARDI!
Ertesi sabahı bekledim, nerdeyse bütün gün tavukları
izleyerek. Son derece normal görünüyorlardı. Bahçede oradan oraya
volta atıyorlar, anneannemin serptiği yemi iştahlı bir şekilde
yemeye devam ediyorlardı ama yumurtlamıyorlardı işte... Görünüşe
göre tek sebep vardı, o da anneannemin seyahat amaçlı kümesini
yumurtlamaya elverişli bulmamalarıydı. Ben bu sonuca varmıştım
yani. Öğleye doğru bu fikrimi ona söyledim, tavuklara yem verirken.
Yüzüme şöyle bir baktı.
"Sen çok akıllı olmuşsun görmeyeli! Ama ondan değil...
Evde bile gelip bu kümese yumurtlardı bunlar!.."
Yaşlıları ikna etmek güçtü ve ısrar etmenin de bir anlamı yoktu.
Sonuç olarak ortada bütün gün zırlayan bir yaşlı kadınla, yumurtlamayan
beş tavuk vardı ve bu soruna bir çözüm üretmem gerekiyordu.
Fikir aklıma akşamüstü geldi. Hatta tam önünden
geçiyordum fikrin. Sokağın öbür ucunda Güllü Teyze ile gelini
Fatma'nın evleri vardı, birbirine bitişik. Güllü Teyze annemden
daha yaşlıydı ve kocası yoktu, boşamıştı onu galiba. Bahçeleri
genişti onların da, bütün gün basmadan dikilmiş şalvarları ile
dolaşır dururlardı içinde. Ama bana ilham veren şey başkaydı bahçede.
Belki on beş tane tavuk ve geniş bir kümes...
Koşarak Karakuş'un yanına gittim. Evlerinin bahçesindeki
bir ağacın altında kestiriyordu, ayağımla kıçını dürterek uyandırdım.
Hızla toparlandı, üzerindeki yaprakları silkeledi. Uyku sersemi
gibiydi, bir süre ayılmasını bekledim. Sonra durumu kısaca özetledim.
Yarın sabahtan itibaren işbaşı yapmam gerekiyordu ve geçmiş deneyiminden
ötürü Karakuş'un gözcülüğüne ihtiyacım vardı. Bu görevde iki kişi
olacaktık sadece.
Her sabah erkenden girip dört yumurta alacaktık
Güllü Teyze'nin kümesinden ve getirip anneanneminkine bırakacaktık.
İki ben, iki o. Ama Karakuş ikna olmuyordu bu kez. Türlü gerekçeler
ileri sürüyordu. "Uyanamam o saatte" dedi önce,
sonra "taze yumurta kolay kırılır, taşıması zor"
gibi bilgece bir karşı görüş öne sürdü kekeleyerek. Çabucak derdini
anladım ama. Yumurtaların birini ona vermeyi teklif ettim ve kabul
etti hemen. Annesi sorarsa bizim kümesten aldığını, hatta anneannemin
verdiğini söylemesini tembihledim bir de. Sabah altı civarında
buluşmak üzere ayrıldık.
***
Uyandığımda bütün ev uykudaydı daha. Parmak uçlarıma
basarak hole geldim, ayakkabılarımı alıp yavaşça sokak kapısını
açtım. Dışarı çıkmadan önce salon penceresinin açık olduğunu kontrol
ettim, kapıyı usulca kapatıp çıktım. Karakuş'un evinin önünde
beş dakika kadar bekledim. Derken uykulu gözlerle ve sekerek çıktı
evden. Duvar kenarlarından yürüyerek Güllü Teyze'nin evine vardık.
Bahçe kapısı aralıktı, içeri süzüldük. Meyve ağaçlarının arasından
kümese doğru ilerledik. Yavaşça kapıyı açtık. Ortalıkta yumurta
falan görünmüyordu !.. Kümesin içinde Karakuş'la birbirimize bakıyorduk
!.. Sonra Karakuş ani bir hareketle oturan tavuklardan birini
kıçından dürttü. Tavuk "gıt!" diye bir ses çıkardı
ve ayağa kalkıp bir iki adım attı. EVET! YUMURTA ALTINDAYDI!..
Üç tavuğu daha kaldırdık yerinden ve ellerimizde yumurtalarla
ayrıldık yeni çiftliğimizden... Karakuş bizim bahçeye gelmedi,
kendi yumurtasını alıp gitti. Ben diğer üçünü tişörtümün eteğine
yerleştirip, dikkat ve itinayla bahçeye getirdim ve küçük kümesteki
folluklara yerleştirdim. Anneannemin tavukları biraz şaşırmışlar
gibiydi ama bu fedakarlığı biraz da onlar için yaptığımı anladıklarından
olsa gerek, pek ses çıkarmadılar. Salon penceresinden içeri girdim,
anneannem tıslayarak uyuyordu hala. Önce tuvalete, sonra da oradan
geliyormuş numarası yaparak odama gittim. Şimdi ben de biraz uyuyabilirdim...
Bir-iki saat sonra anneannemin sevinç çığlıkları
ile uyandım. Taraçaya çıktığımda kümesin yanında elindeki taze
yumurtayı okşamakla meşguldü. Annem, hatta babam bile taraçadan
onu izliyordu. "Biliyordum, yumurtlayacaklarını biliyordum!.."
diyordu anneannem durmadan. Anneme ne olup bittiğini sordum.
"Bugün üç tane yumurtlamışlar."
"Sadece üçü mü yumurtlamış yani?!."
"Yavaş yavaş başlar bunlar yumurtlamaya. Hava değişikliğini
ancak üstlerinden atıyorlar."
Gülümseyerek başımı salladım. Büyüklerin söylediklerini ihtiyatla
karşılamak gerektiği bir kez daha anlaşılıyordu böylece. İnanmak
istedikleri şeyin doğru olduğunu kanıtlamakta bizden de maharetliydiler
onlar...
Karakuş'la mesaimiz dört gün daha sürdü. Anneannemin
tavukları üç yumurta sınırını bir türlü aşamadılar ama keyfi yerindeydi
yine de. Öte yandan sabahları değişen bir şey yoktu, sistem işlemeye
devam ediyordu. Hatta giderek uzmanlaşmaya başlamıştık. Buluştuğumuzda
birbirimize "günaydın" bile demeden doğrudan
Güllü Teyze'nin bahçesine gidiyor; hiç konuşmadan işimizi bitirip
dağılıyorduk. Tavuklar bile alışmaya başlamışlardı bu duruma,
hem Güllü Teyzeninkileri, hem de anneanneminkileri kastediyorum.
Biz kümese girince bir tür görev bilinciyle yerlerinden kalkıp
iki adım atıyorlar, taze yumurtaları kendileri vermek istiyorlardı
adeta. Anneanneminkiler de öyle, her sabah yumurta gelecek diye
dört gözle bekliyorlardı, sanki onlara getiriyormuşum gibi. Biraz
fazla mı abarttım dersiniz?.. Ama emin olun, buna yakındı tavırları...
Ve altıncı gün yakalandık Güllü Teyze'ye... Başarısızlıklarını
anlatmayı pek sevmez insan, o yüzden nasıl olduğuna girmeyeceğim
ben de. Bir eliyle Karakuş'un, diğeriyle benim kulaklarımızdan
tutarak, eve kadar götürdü sabahın köründe. Benimkini bırakıp
kapıyı çaldığında tüymeyi düşündüm bir ara ama Karakuş'un kulağı
Güllü Teyze'ye kaptırmış halde, bana doğru küfreder gibi bir yüz
ifadesiyle baktığını görünce gülmek geldi içimden ve vazgeçtim.
En çok anneannem bozuldu bu işe; büyük yıkım oldu
onun için. Ve sinirini tavuklardan çıkardı. Akşam yemeğinde masaya
pilav üzeri tavuk konduğunda, babamla göz göze geldik. Gülmemek
için kendisini zor tuttuğunu fark ettim. Rahatladım, sırtına bir
şaplak indirdim ve anneme doğru seslendim.
"Garson... Bira bana!"
Duvar saati sekize iki kalayı gösteriyordu, bütün kasaba bir sonraki
günü bekliyordu ve Manank marka radyomuzda Bedia Akartürk bir
Antalya türküsü söylüyordu. "Yumurtanın kulpu yok, gözlerimde
uyku yok..."
- o -
"Sekize İki Kala", anı-öykü: Anlamayan Adam
irtibat:
anlamayanadam@hotmail.com
|