|
Her
Şeyin Bir Sebebi Vardır
"Eninde sonunda uyanırız ve anlarız bazı
şeyleri..."
İşte yeniden aynı sokaktayım. Hemen her şey bir yıl önce olduğu
gibi herhalde. Ya da her şeyi en baştan anlatmam gerek belki.
***
Altı koca yılın ardından nihayet üniversite maceram bitti. Artık
mesleğimi sorduklarında iktisatçı diye cevaplayabilirim. Ülkede
iktisatçıdan daha bol herhangi bir şey yok ve benim de diğerlerinden
hiçbir farkım yok. Bazı küçük şeyleri saymazsam tabii.
Beşiktaş'ın arka sokaklarından birindeki evinde teyzemle birlikte
oturuyorum. Biraz ondan bahsedeyim size. Teyzem altmışlarında,
hafif kısık ve çatallaşmış sesiyle sözcükleri uzatarak konuşan,
pembe suratlı, iri cüsseli bir kadın. Yüksek dereceden hakim olan
kocası sekiz yıl önce öldüğünde ona iyi bir maaş ve devlet tahvilinin
yanı sıra, içinde oturduğumuz bu evi ve Kumburgaz taraflarında
bir yazlığı bıraktı. Kurtulmak için ne büyük tazminat!.. Perşembeler
hariç, son beş yılımı teyzemle geçirdim ve onu hala tanımıyorum
aslında. Bütün bildiği, bulduğu her şeyi yemek, televizyon izlemek
ve perşembe günleri evde arkadaşları ile kağıt oynamaktan ibaret
gibi. Başka ne yapıyor, ya da bir şey yapıyor mu, bilmiyorum.
Bu yüksek tavanlı evde, onlarca yıllık mobilyaların içinde oturup
bütün akşam televizyon izliyor, sonra da uyuyoruz...
Bazen çay yapar ve karşılıklı birer sigara içeriz. O durum için
bile standart cümleleri ve soruları var teyzemin. Annemin kendisine
çok hakkı geçtiğini söylüyor durmadan, okulun nasıl gittiğini
soruyor bazen ama cevabı beklemeyip kendi zamanına geri dönüyor
hemen. Eski bir müzik öğretmeni için fazla iddialı şeyler söylüyor
hep. Dönemin maarif vekilinin, sesini dinlemek için teyzemin ders
verdiği kız okuluna gelip gittiğine inanmam güç... Eve hiçbir
arkadaşımı getirmeme izin vermedi, ben de şansımı zorlamadım fazlaca.
Onun oyun günlerinde diğer arkadaşlarımda geceliyorum sadece.
Başlangıçta buna itiraz edip akşamları eve gelmemi istese de,
sonraları sesini çıkarmaz oldu. Cuma günü okul dönüşümde, bir
gün önce yapılmış kek ve pastaları sırf benim için ayrıldılar
diye yeme zorunluluğumu ortadan kaldırmıyor bu ama.
Ve sonunda okuldaki son yılım da bitti, dediğim gibi. İnanması
güç ama mezun oldum. Teyzem yazlığına gitti, çünkü yaz başladı
artık. Tuhaf bir dönem doğrusu. Ev bana kaldı, neredeyse bütün
sokak bana kaldı ve burada son günlerimi geçiriyor olabilirim.
Her şeyin üzerine koyu bir sıcak ve sessizlik çökmüş durumda.
Bütün yılı düşününce bulunmaz bir zaman dilimi olarak görünen
günler, gerçekte kabusa dönüşmeye namzet gibi şimdi. Bütün çocuklar
bir yana dağılmış. Kimisi memleketinde, kimisi yazlığının kumsalında
kızlarla cilveleşiyor, hatta bazıları ilk işlerine başlamış bile.
Bense öylesine bekliyor, teyzemin eski videosunda film izleyip
çavuşu tokatlıyor, arada bir de evdekileri arayıp burada kalışımın
okulla ilgili bir takım projelerden kaynaklandığına dair bir şeyler
zırvalıyorum hala. Yeni mezun üniversitelinin ilk yalanları...
***
Böylece bir ay geride kaldı. Artık bir şeyler yapmak zorunda
hissettim kendimi. Durum değişmeliydi, hala öğrenci değildim zira.
Evden para geliyordu arada ama sıkılmaya da başlamıştım bu durumdan.
İş başvurularına girişmem gerektiğini düşündüm ve tahmin edileceği
üzere gazete almaya karar verdim ilk olarak. Sanki herkesin aradığı
adammışım gibi her yere başvuruyordum, gördüğüm her faks numarasına
yarım sayfalık özgeçmişimi göndererek. Cevap yoktu tabii, ama
her an çağrılacakmışım gibi hazır bekliyordum. Muhtemel sorulara,
mükemmel yanıtlar...
Sonra tempom düşmeye başladı, günde bir-iki ya yolluyor ya da
boş geçiyordum. Görüşmede giyeceğim tek takım elbisem de yeniden
gardırobun arka kısmına ilerlemekteydi ayrıca. Bu ümitsiz durum
beni eksiklerimi sorgulamaya itti bir süre sonra. Pek zorlanmadım
bunu yaparken, bir bütün olarak eksiktim zira. Ama en acil giderilmesi
gerekenden başlamak gerekiyordu mantıken. Yabancı dilim kolej
günlerimden kalma bir seviyede idi ve pek güven vermiyordu bana.
Ani bir silkinişle bu süreyi onu güçlendirmek için kullanmaya
karar verdim.
Evde halamın ölen eşinden kalma onlarca Limasollu Naci plağı
vardı. Bir pikaptan İngilizce öğrenmekle ilgili düşüncelerinizi
tahmin edebiliyorum. Eğer bir Japon değilseniz, hepsini kendinize
saklayın. Her neyse. Sonuçta plaklar hazırdı ama teyzemin muhtemelen
evlendiği günden kalma olan pikabı bozuktu. Çok eskiden insanlar
iki tahta parçası alıyordu evlenirken, ateş yakmak için. Sonra
pikap, daha sonra video alır oldular, aradakileri geçiyorum. Bugünlerde
ses ve görüntü sistemleri alıyorlar. Şimdilik her şey olması gerektiği
gibi gidiyor herhalde, ama bir garantisi de yok bunun. Her neyse,
benim sorunum bu değildi zaten.
Pikap salonun bir köşesinde öylece duruyordu, geldiğimden beri
bozuktu aslında ama bugüne dek kullanma gereği duymadığım için,
ne zamandır bozuk olduğunu ya da arızasının ne olduğunu sormamıştım
teyzeme hiç. Birden bu yaşlı cihazı bunca yıldır görmezden geldiğim,
ona haksızlık yaptığım duygusuna kapıldım. Gereksinimden kaynaklanan
bir şefkatle yanına doğru gittim, usulca elektrik kablosunu kendime
doğru çektim ucunu bulmak için. Ucunda fiş yoktu, yalnızca iki
ince tel sallanıyordu, tahminen beşer santim uzunluğunda. Zor
bir durumdu. Kabloları prize sokmak geçti içimden ama cihaza daha
büyük bir zarar vermekten korktum ya da belki de kendimi elektriğe
kaptırmaktan. İnsanlar çoğu kez korktukları şeyin ne olduğunu
sorgulamak istemezler değil mi? Emin olun öyle. Ancak son çare
haline geldiğinde korkularımızla yüzleşiyoruz. Ben de öyleyim
kuşkusuz.
Tabii ki bütün bunları düşünmedim o sırada. Kısa bir tereddütten
sonra kabloları prize soktum. Birkaç kıvılcım ve çıtırtı çıktı
elektrik teması sağlanana dek. Ve çalışmadı. Hiçbir hareket yoktu
cihazda. Plaklar yıllar sonra yeniden kullanılacak olmanın heyecanıyla
belki, sabırsızlanıyorlar gibiydi masanın üstünde ama biraz daha
beklemeleri gerekecekti. Saate baktım, beşe yaklaşıyordu ve akşam
olmadan bu sorunu çözmem gerekiyordu. Pikabı koltuk altıma aldım
ve dışarı çıktım. Elektrik kablosu yerde sürünen garip bir cihazla
iki saate yakın dolaştım bir sokaktan öbürüne girerek. Sonunda
buldum onu bir toto bayiinin karşısında.
***
Kapısında eski usul altın yaldızlı ve uzun yazı karakterli harflerle
'Pikap, televizyon ve tıraş makineleriniz tamir edilir' yazıyordu.
Çok yorulmuştum ve içeri girdim, becerebileceğini dahası hemen
onarmayı kabul edeceğini umarak. Dar ve uzunca bir dükkandı, her
iki yanda ikişer sıra raf vardı uzunlamasına ve üstü toz tutmuş
onlarca televizyon; siyah beyazlar, ilk renkliler...
Akşam loşluğu hakimdi içeriye, on beş belki yirmi metre ileride
bir masa lambasının ışığı görünüyordu sadece ve kısık bir müzik
sesi, bir masa radyosu muhtemelen. Tedirgin adımlarla ilerledim,
karşısına gelip durdum. Yetmişlerinde ya da öyle görünen, kalın
gözlüklü, tıknaz bir ihtiyardı. Dudağının üzerinde ince beyaz
bir bıyığı vardı, aynı renkteki saçları briyantinle geriye taranmış,
sakal tıraşı özenle olunmuştu ama bu kırışık ciltte bir sineğin
kaydığı en son günü kestirmek zordu tabii. Elindeki havya ile
eski bir televizyon kartı üzerinde lehim yapmakla meşguldü. Küçük
masanın üzerinde yok yoktu ama ilk dikkatimi çeken, dibinde birkaç
parmak az sulu rakı kalmış ince ve uzun bardak oldu. Başka herhangi
bir yiyecek, meze ya da her neyse yoktu ortada, kül tablasında
yarısına dek kendi kendini içmiş sigara hariç. Bir pikap tamiri
için geldiğim göz önüne alınınca, bu yaşlı adamın aradığım kişi
olması ihtimali yüksekti. Kısa bir süre öylece durdum. Sonunda
gözlüklerinin üzerinden bana baktı:
- Evet?
- Pikap, dedim. Çalışmıyor. Evde denedim, prize soktum,
hiçbir hareket olmadı. Sanki elektrik gelmiyor gibi. Temassızlık
olabilir diye düşündüm. Bir onarımın büyük masraf açmaması
için kullanılan sihirli sözcüktür "temassızlık". Anlamı,
'sorunun büyük olmadığını düşünüyorum, beni becermezsen sevinirim'
demektir ve muhatabına bir şey ifade etmez çoğu kez. Ama denemekten
de bir zarar gelmez tabii.
- Otur, dedi.
Hemen karşısındaki sandalyeye oturdum. Koltukaltımda giderek ağırlaşan
pikabı yorgun olduğumu belli eder bir ifade takınarak yandaki
taburenin üzerine koydum. Birkaç lehim daha yaptı, rakıdan küçük
bir yudum yuvarladı, sigarasından kuvvetli bir nefes alıp küllüğe
bastırdı. Sonra hafifçe gülümsedi... Doğrusu beklemediğim bir
şeydi bu.
- Ver bakalım şunu...
Cihazı yavaşça masanın üzerine koydum. Kendisine doğru çevirdi,
elektrik kablosunu çekerek uçlarını tuttu. Sonra hemen yanındaki
duvarda bulunan prize takılı fişin devamındaki kabloyu kendine
doğru çekti. Onun da uçları açıktı, yine iki tel. Yavaş hareket
ediyordu. İki kabloyu birbirine yaklaştırdı. Önce pikabın ve prize
takılı kablonun ilk tellerini birbirine bağladı. Boştaki iki kablonun
teması halinde olabilecekleri düşünerek gerildim biraz. Oysa ihtiyarın
gösterisi daha bitmemişti!... Diğer iki ucu da eline aldı ve telleri
birbiri üzerine dolayarak bağladı. İnanması güçtü, öylece bakakalmıştım!...
Yaşlı moruk hala hayattaydı, üstelik sağlıklı görünüyordu... Aklımdan
bir sürü şey geçiyordu. Rakının bilmediğim bir faydasına tanık
olmuştum muhtemelen ya da daha kötüsü gizemli bir durumla karşı
karşıya idim!...
Ben bunları düşünürken, ihtiyar pikabın üzerindeki büyükçe yuvarlak
düğmeyi sağa çevirdi ve tabla dönmeye başladı. Cihaz çalışıyordu!..
Kafam iyice karışmıştı.
- Evde çalışmıyordu, nasıl olur, diyebildim ancak.
İhtiyar bir kez daha gülümsedi, sevimli görünüyordu.
- Her şeyin bir sebebi vardır, dedi, gözlüklerinin üzerinden
şaşkın yüzüme bakarak...
Borcumu sordum. Sağ elini avuç içi bana dönük olarak yukarı kaldırmakla
yetindi. Israr etmeye cesaret edemedim, teşekkür ettim. Pikabın
kablosunu sarıp yeniden koltuk altıma sıkıştırdım. Kapı yönüne
doğru birkaç adım atmıştım ki, geri dönme ihtiyacı hissettim.
Çok fazla boşluk kalmıştı.
- Nasıl oldu da elektrik çarpmadı seni amca?
Rakısından dolu bir son yudum alıp, boş bardağı masa lambasının
altına koydu.
- Buraya gel. Bu kez suratı asılmıştı.
Masaya doğru yürüdüm.
- Sana söylemiştim oysa.
Eliyle aşağıyı işaret ediyordu. Masanın üzerine doğru eğilip aşağı
baktım. Ayağının yanı başında, elektrik kablosunun içinden geçtiği,
zayıf kırmızı bir ışık veren küçük anahtarı gördüm.
- Her şeyin bir sebebi vardır, dedim mırıldanarak. Aynı
asık yüz ifadesiyle başını salladı.
Dükkandan çıktım. Akşam oluyordu. İnsanlar hızlı adımlarla birbirlerine
doğru yürüyorlar ama ıskalıyorlardı. Ve evde beni bekleyen onlarca
plak vardı...
***
Sonraki iki hafta tuhaf geçti. Limasollu Naci plakları ile işim
dördüncü gün bitmişti. Kabul ediyorum, pek pratik bir yöntem değildi,
zamanla kolumun ağrısı yabancı dil eksiğimi giderme isteğimi bastırdı.
Pikap işe yaramaya devam etti ama. Teyzemin eşinden kalan sadece
Limasollu Naci plakları değildi anlayacağınız, bir o kadar da
eski kırk beşlik vardı. Özellikle Şükran Ay'lar... Harikaydılar...
Pikap tamircisi ihtiyara benzemeye başlamıştım biraz. Her akşam
bir otuzbeşlik alıyor, sonra kırkbeşlikleri birbiri ardına deviriyordum.
Ne değişim ama!.. 'Çıksam Şu Dağların Yücelerine', 'Gel De İçelim
Şu Dünyanın Kahrına', 'At Kadehi Elinden'... Birkaç kez gaza gelip
attığım da oldu, halıya rastlayıp bin parçaya bölünmedi şansımdan;
bir ikisi kırıldı sadece. İyi tarafından ele alırsak, babamın
sevebileceği bir şeyler yapmaya başlamış gibiydim, ilerlemeye
de eğilimliydim ayrıca! Sadece aşk eksikti bu resimde, onu da
bulmam uzun sürmeyecekti...
***
Ve telefon çaldı. Telefon eninde sonunda çalar. Burhan'dı, Burhan
Durna, namı diğer 'Burdur', okulda taktığımız ismiyle. Ispartalıydı
ve takma ismini pek sevmezdi okuldayken, ama ne çare, seçme şansı
yoktu onun da.
- Alo? Burhan ben...
- Burhan?
- Evet?
- Burdur. Nerdesin kardeşim sen?
- İyidir bilader, işe girdim çalışıyorum. Sen naapıyorsun?
- Ben de çalışıyorum...
- Haa, nerde?
- Evde şimdilik.
- Yaa, bırak bilader yaa... Akşam geleyim mi sana, konuşuruz.
Teyze de yoktur nasılsa ?
- Yok, gel.
- Bir şey lazım mı, yemek getireyim mi?
- Yemek ye de gel...
- Tamam bilader. Bira alırım. İşten çıkıp gelicem, sekiz gibi
ordayım.
- Olur. Ama dış kapının zili çalmıyor, sokağa gelince köşedeki
kulübeden telefon et, açayım.
- Tamam bilader.
Burdur iyi çocuktu. Okuldayken Sarıyer taraflarında çatısı akan
bir evde otururdu, hala da orada bildiğim kadarıyla. Perşembeleri
bazen onda kalırdık, eğer sınav haftası ise ders çalışırdık. Bize
yemek yapardı her seferinde. Bir de odun sobası vardı hatırladığım,
salonunda. Tavandan damlayan suların kovalara birer ikişer düşerken
çıkardığı seslerin ortasında çok eğlenir, az çalışırdık o dökük
çatı katında.
Sekizi biraz geçe aradığında otuzbeşliği yarılamış, 'Geleceksin
Değil Mi Bir Akşam Vakti'ni dinliyordum!.. Hah!.. Neyse ki geldiğinde
şarkı bitmişti ve plak boşa dönüyordu, zira nahoş bir izlenim
yaratabilirdi bu şarkı Burdur'da.
- Vaaay bilader? Plak işine girmişsin?...
- Otur, televizyon açayım ben sana.
Burdur oturdu. Yedi-sekiz şişe bira almıştı, mutfaktan açacak
getirdim, birini açıp içmeye başladı. Oradan buradan lafladık,
çocuklar ne yapıyor falan onları konuştuk, bildiklerini anlattı.
Sonra beklediğim soruyu sordu:
- İş arıyor musun?
- Yazdım sağa sola ama bir şey yok daha.
- İyi. Dinle beni. Bir yerde çalışıyorum, sevkıyat sorumlusu olarak.
Rusya'ya mal yapıyoruz. Deri, kürk vesaire. Patron orada büyük
bir mağaza açıyor ve beni de başına gönderecek. Yerine adam bul
dedi. Ne dersin bilader? Kıvırırsın bence.
- Kıvırmasına kıvırırım da Burdur... Şartları önemli...
Bir kahkaha attı, ben de gülümsedim. Ertesi gün öğleden sonra
gitmem için Laleli tarafında bir adres verdi. O da orada olacak,
beni patron ile görüştürecekti. Geleceğimi söyledim. Sonra oturup
içtik ve muhabbet ettik, futboldan, evdekilerden, kızlardan. Geç
vakit televizyonda polisiye bir dizi izledik ve çalıştığı işyerine
ait Renault'ya atlayıp gitti.
***
Ertesi gün öğleden sonra ikide verdiği adresteydim. Dört katlı,
büyükçe bir binaydı. Zemin kat perakende satış yapan bir mağazayı
andırıyordu. 'Modellerimiz teşhir içindir' yazısını görene dek
camda ben öyle sanmıştım daha doğrusu. İki cepheye bakan dev vitrinde
kürkler, deri ceketler ve bir sürü Rusça yazı. Gösterişli ama
bayağı bir görünümü vardı binanın. Aslında gösterişli olan her
şey bayağıdır bir bakıma ama neyse. Burdur arka taraftaki girişte
duran görevliye adını vermemi ve asansörle üçüncü kata çıkmamı
istemişti. Söylediğini yaptım. Görevli üçüncü kattaki sekretere
telefon etti.
- Burhan Bey'in misafiri burada.
- ???
- Buyrun, asansörde üçe basın.
Neden tekrar edip duruyorum ki bunları, üçüncü kata çıktım işte
sonuçta. Sekreter otuzlarında, düzgün vücutlu, hafif makyajlı
bir kızıldı. Bozuk Türkçe konuşuyordu fakat kaliteli bir duruşu
vardı. Bana gülümsedi, zoraki olduğunu anladım ama.
- Burhan Bey'in odası sağda en sonda.
Dört ya da beş kapalı kapının önünden geçtim. Kapısı açıktı ve
Burdur içerideydi. Siyah bilgisayar ekranındaki turuncu yazılara
bakarak, elindeki kağıda bir şeyler işaretliyordu. Geldiğimi görünce
hafifçe doğruldu.
- Buyur bilader, hoş geldin, bana iki dakka ver.
- Burdur iyi yere kapak atmışsın, sekreter on numara kardeşim.
Sadece göndermiyor, getiriyorsunuz da galiba Rusya'dan! Sırıttı...
- Dahası da var ama burada Burdur deme bana.
- Tamam Burhan Bey... Ben de sırıttım anlamsızca.
İşaretlemelerini bitirdi, kağıdı alıp yanıma geldi.
- Bak, bunu patrona götürüyorum şimdi. Birazdan geri dönerim,
seni onunla görüştürürüm.
Cevap vermemi beklemeden odadan çıktı, acelesi var gibiydi. Benim
yoktu.
On dakika sonra geri dönüp karşımdaki sandalyeye oturdu.
- Bak bilader, dedi, patron sadece senin hal ve tavrına
bakar ve tahminim öylesine sohbet eder seninle. Ben işi biraz
anlatayım. Eğer fırsatın olursa, sen konuya girer, bilgili olduğunu
göstermeye çalışırsın.
- Nasıl yani? Hiçbir bilgim yok bu işle ilgili benim...
- Dinle o zaman. Malları Tuzla ve İzmir'de fason yaptırıyoruz.
Aşağıda bodrumda depo var. Siparişlerin yüzde kırka yakınını bavulla
gönderiyoruz, diğer büyük bölümü ise karadan, resmi yoldan gidiyor.
Araçlar dönüşte ham deri ve post getirir, buradan verdiğimiz siparişe
uygun özellikte. Bavulla gidenlerin dörtte üçü orada çalıştığımız
tüccarların mallarıdır, götürenler de onların adamları. Bunlar
için sevkıyat onayı genel müdürden gelir. Diğerleri ise mal bedelini
nakit öder, dolar olarak. Bunlar için muhasebe onayı yeterlidir,
malı çıkabilirsin. Ayrıca bütün malların alanda cihazdan geçecek
şekilde standart olarak paketlenmesi, alana taşınması ve uçağa
teslimi de sende. Ama bunlar işin kolay kısmı, asıl hikaye araçla
gönderdiğimiz mallarda. Bunlar oradaki depolarımıza gider, dönüşte
de bildiğin gibi ham malzeme gelir. Eksik belge ya da belge ile
malın uyumsuzluğu gümrükte canımıza okur, büyük masraf açar ve
emin ol senin de canın sıkılır buna. İşte her şey bu bilgisayarda,
buraya işlenir. Buna uygun yapacaksın ve gerisine karışmayacaksın.
İş senden çıktıktan sonra bir sorun çıkarsa sana söylenene dek
karışmayacaksın. Ha bilader? Çok da zor değil herhalde...
- Herhalde zor değildir. Bu oda benim mi olacak?
- Hehe. Bir süre sonra bilader, kısa bir süre sonra... Ha, bir
de. Patron odasını pek kullanmaz, ortalarda gezer daha çok. Yukarıda
dolaşırken kızların hiç birisine dikkatli bakma, kötü izlenim
bırakabilirsin.
- Kızlar mı???... Tamam, sorun değil.
- Haydi çıkalım, diğer ayrıntıları sonra anlatırım.
Dördüncü kat her yönüyle farklıydı. Açık ofis şeklinde düzenlenmişti
ve yerlerde gri bir halı vardı. Patronun ve genel müdürün odaları,
üzerinde tavus kuşu resimleri olan buzlu bir camla ayrılmıştı.
Etrafta başka tavus kuşları da vardı!.. Duvar kenarına dizili
masalarda beş-altı civarında kuş, ne kuşu; kuğu oturuyordu ve
şöyle bir göz atınca, evet iyiydiler!.. Herifin neden odasında
durmadığı kolayca anlaşılabiliyordu.
Patron, odasına en yakın masada çalışan kızın masasına tünemiş,
siyah kıvırcık saçlı adam olmalıydı, zira görünürdeki tek erkek
oydu. Bizi görür görmez ayağa kalktı, kollarını iki yana açtı.
- Gel bakalım, gel... Sen Burhan'ın sözünü ettiği arkadaşısın
değil mi? Burhan benim yeğenim gibi oldu artık, çok severiz burada
onu.
Tokalaştık. Diğer eli omzumdaydı ve kulunçlarıma masaj yapar gibi
sıkıyordu. Ellilerinde, uzun boylu, iyi giyimli, esmer bir adamdı.
Sakal ve bıyık yoktu yüzünde, tıraşı günlüktü. Rahatsız edici
bir tarafı vardı ama çözememiştim henüz. Ve nedense sıcak bir
karşılama töreni yapıyordu bana. Masadaki sarışına bakmamak için
zor tutuyordum kendimi yine de.
- Burhan Rusya'ya gidiyor. Süper bir yer yapıyoruz orada. Seni
önerdi yerine. Ne dersin, yapabilecek misin?
- Sanırım efendim.
- Kolaydır. Aklın başka yerde olmazsa tabii. Aklına ne kadar güvenirsin
yeğenim?.. Adamın yeğen ihtiyacı hayli belirgindi.
- Duruma göre değişir efendim.
- Bak hele... Peki dürüst bir çocuk musun?
- ?.. Bu da duruma göre değişir efendim. Adam beklediğimin
dışında sorular soruyordu ve doğrusu çuvallamaya başlamıştım.
- Bak yeğenim; eğer ruhun bayağı ise, yalancılık ve kurnazlıkla
ulaşmak istediğin hedefe daha kolay varabilirsin. Yok değilse,
istemesen de dürüst olursun zaten. Ve şansının dönmesini beklersin.
Senin ruhun bayağı mı yeğenim?
- ??... Sanmıyorum ama bilemiyorum efendim.
Eğer bu bir iş görüşmesi ise, giderek çetrefilleşiyordu, filozof
ile tilmizinin konuşmasını andırır bir diyalog geçiyordu aramızda.
Ama çok da kötü gitmiyordum galiba, yüzü asılmamıştı çünkü hala.
Üzerindeki imajımı güçlendirmem gerekiyordu sadece.
- Ben, dedim, deriden pek anlamam, ama sayılarla aram
fena değildir, bu işi becerebilirim galiba.
- Bundan şüphem yok yeğenim. Burhan'a çok güvenirim ben. Şimdi
çıkıyorum, akşama odanın yemeği var. Burhan seni buradakilerle
tanıştırsın. Gerisini yarın sabah konuşuruz.
Görünüşe göre işi almıştım.
Patron masadaki sarışına bir şeyler söyledi ve kapıya doğru yürüyüp
gitti. Sarışın aşağıya telefon edip, arabanın hazır edilmesini
istedi; sonra bize şöyle bir bakıp, hızlı adımlarla patronun odasına
girdi. Burdur,
- Bu Katya, dedi. Patronun asistanı. Acayip zeki kızdır,
eğer bütün işlerin mali boyutunu patrondan bile fazla bir kişi
biliyorsa, bu odur. Sonra konuşma fırsatın olacak onunla, gel
bakalım şimdi...
Bütün masaları dolaştırdı, kızların hepsiyle tanıştırdı beni.
Kuzeyli kızlar... Güzel görünüyorlardı, soğuk görünüyorlardı ve
mevsim de yazdı nasılsa... Sormak zorunda kaldım:
- Burhan, niye hepsi Rus kardeşim bunların? Niye hiç Türk yok?
- Orada birlikte iş yaptığımız tüccarlar var demiştim sana. Bunların
her biri oradaki bir tüccarla çalışır, onların temsilcisidir yani.
Ayrıca acil durumlarda bavul götürmeleri de gerekir bazen.
İşlerin her yerde bir düzeni vardı. Burada da böyle yürüyordu
demek ki.
***
Masaları dolaşırken diğerlerinden farklı bir tanesine gözüm ilişti.
Daha büyükçe ve üzeri bir sürü kağıt, evrak vesaire ile dolu bir
masaydı ve oturan yoktu. Burdur'a onu sordum,
- Bu Anna'nın masası. Ürün güvenilirliği ona bağlıdır, bir
tür kalite kontrol anlayacağın. Ayrıca dağıtım kanallarımız ve
tahsilat sorunlarımızla da ilgilenir. Şimdi muhtemelen depodadır,
çıkacak siparişleri kontrol ediyordur. Gerek duyduğu her işe müdahale
eder.
- Bana bulaşmasın da.
- Belli olmaz bilader. Bu paspal takım elbise ve kravattan kurtulmazsan
bulaşabilir de...
Burdur mesajı vermişti. Belki de kendime çeki düzen vermeliydim
biraz, bir süredir kalite standardım düşmüştü çünkü. Ama belki
de bunun için fazla vaktim yoktu.
Bize doğru yürürken bir taraftan yanındaki ile konuşuyordu. Söylediklerinin
duyulmasını ister gibiydi.
- Burhan Bey bugün erken çıkamayacak anlaşılan. Çünkü Saşa'nın
malı akşam uçağına yetişir, değil mi?
Kısa boylu adam başıyla onaylarken, Burdur zoraki gülümsedi.
- Hallederiz. Ama bundan sonra beni değil, onu uğraştırırsın
artık böyle. Yeni sevkıyat sorumlusu o... Beni işaret ediyordu
parmağıyla.
- Duydum, aşağıda patron söyledi. Merhaba ben Anna. Ne zaman
başlıyorsun?
Cevap vermedim. Elini uzattı, sıcak değildi eli. Ve gözleri de...
Donuktular. Ama saçları... Uzun, kahverengi, düz, parlak...
***
Bir hafta kadar Burdur'la birlikte çalıştık. Bir sürü paket yaptık,
birkaç kez kızlarla birlikte alana gittik, bir kez de Tuzla'daki
depodan kamyon çıkardık. Sandığım kadar karışık sayılmazdı aslında.
Her parti için sözleşme ve taşıma senedi düzenlemek gerekiyordu.
Özellikle taşıma senedi önemliydi, çünkü sözleşmeye konu olan
eylemin kanıtı niteliğindeydi. Gönderilen malla ilgili bütün ayrıntılar
ve daha bir çok şey eksiksiz olarak yazılıp, iki nüsha olarak
imzalanıyor; biri şoföre verilip malla birlikte gidiyor, diğeri
bizde kalıyordu. Eksik ya da hatalı kayıt durumunda sorumluluk
gönderene ait olduğundan dikkatli olmak zorundaydık. Üstelik,
güzergah ve varış süresi gibi konularda uyarı yapınca sinsice
sırıtan şoförler pek güven vermiyordu bana. Burdur taşıyıcı firma
ile uzun zamandır çalıştıklarını, şoförlerin de bu güzergahın
kurdu haline geldiklerini söylüyordu. Kurttan çok sırtlana benzeyen
bu adamlara alışmam gerekiyordu anlaşılan...
Ofiste de her şey yolunda gibiydi. Kapıdaki kızılla selamlaşmaya
başlamıştık örneğin, hatta bir defasında "nasılsınız"
diye sordu, çok da umurundaymış gibi. Nadiren üst kata çıkabiliyordum,
belki günde bir kez o da kısa süreliğine. Zeminin altındaki iki
kattan biri yemekhaneydi, neredeyse bir restoran gibiydi ve yemekler
de iyiydi üstelik. Kızları daha ziyade orada görüyordum. Birkaçı
cana yakındı, Elena ve Saşa mesela. Elena biraz balık etiydi,
Saşa da tam tersi ince ve uzun. Pek konuşkan olmadığım dikkatlerinden
kaçmamıştı ama bu onları fazla etkilememişti anlaşılan. Burdur'la
yemek yerken gelip yanımıza oturuyorlar ve aralarında Rusça bir
şeyler konuştuktan sonra garip sorular soruyorlardı. Nerede oturduğumu,
neden bu kadar çok yoğurt yediğimi, kız arkadaşım olup olmadığını(!),
saçlarımı neden kenardan ayırdığımı, akşamları ne yaptığımı...
Niyetlerini anlıyordum tabii ama daha havamı bulamamıştım, uyum
sürecindeydim hala. Bu yüzden Burdur cevaplıyordu soruların çoğunu.
Patronla iki kez karşılaştık yalnızca; o da, "nasıl gidiyor"
gibisinden birkaç sorusuna "iyi sayılır" şeklinde
cevap vermemden öteye gitmedi. Burdur genel müdürle de tanıştırdı;
ama adam tuhaftı, neredeyse hiç konuşmadı benimle. Odasından çıktığını
görmek mümkün değildi pek. Bütün işi Katya ile idare ediyor gibiydi;
ne zaman yukarı çıksak, Katya'yı ya odasına girerken, ya da çıkarken
görüyorduk ve kapı aralığından bezgin yüzünü bir de. Burdur onunla
aylardır konuşmadığını, talimat ve onayların Katya tarafından
yazılıp ona imzalatıldığını söylüyordu. Bu gözlüklü ve kel kafalı
adamı Katya'ya sormayı denedim birkaç kez, ama o da çok ketumdu
doğrusu. "Tahsin Bey biraz yoğun bu aralar" deyip
geçiyordu. Kısa boylu sarışının ağzından sözcük almak zordu doğrusu.
Anna'ya gelince. Hiç konuşmadık onunla da, benden uzak duruyor
gibiydi sanki. Birkaç kez yukarı çıktığımda göz göze geldik; birinde
hafifçe gülümsedi de, ama biraz alaycı bir gülümseme gibi geldi
bana. Sade giyiniyordu, yüzüne makyaj yapmıyordu ve çok güzeldi
bu haliyle. Ayrıca benden küçük olmalıydı yaşça. Ama nedense konuştuğu
kim olursa olsun, sert bir tarzı vardı. Kısa ve kesin cümleler
kullanıyor, emir vermeyi iyi biliyordu. Emir alırken bile emir
verir gibi görünmeyi becerebilenlerdendi. Onun gibileri sevmem
aslında, belki de bu nedenle, diğerlerinin iş disiplini olarak
yorumladığı sertliği bana yeni yetme küstahlığı gibi görünüyordu.
Belki de benim iş disiplini hakkında bir fikrimin olmaması böyle
düşünmeme neden oluyordu, kim bilir.
***
Sonra Burdur gitti. İçinde neredeyse bütün üniversite hayatımızın
geçtiği evi boşalttı. Eşyaların bazılarını alabileceğimi söyledi
ama teyzemin evinde pek yer olmadığı için formika çalışma masası
ve şezlongu almakla yetindim. Geri kalanları bir kamyonete doldurduk
ve kullanılmış eşya dükkanlarından birine sattık. Giderken çok
heyecanlıydı Burdur. Ölmeden cennete gidiyormuş gibi hissediyordu
kendisini neredeyse. "Çok iyi olacak bilader bu benim
için. Çok iyi olacak..." Böyle diyordu durmadan. Ben
ise, insanların umdukları ile bulduklarının pek birbirine uymadığını
fark edecek kadar yaşamıştım sanırım. Başımı sallayarak gülümsüyordum
o bunları söylerken.
Hayat fazla değişmedi Burdur gittikten sonra. Hayır, aslında
çok değişti. Bilirsiniz, ara sıra birileri girer hayatınıza. Baş
role soyunmaz onlar; ama orada olduklarını bilmek sizin kendinizi
iyi hissetmenizi sağlar. 'İyi ki var' dersiniz içinizden; başınız
dara girdiğinde yardıma geleceğini düşünürsünüz çünkü. Belki hiç
gelmeleri gerekmez orada oldukları sürece, ama yok oldular mıydı
gerekir aksi gibi. Ben bunu hissettim işte Burdur gittiğinde,
ama hissettirmedim ona tabii. Tamam... Sözün özü, Burdur'un marjinal
değerinin farkına vardım gittiğinde; yeterince bilimsel bir itiraf
oldu mu bu ha?..
Haftada bir ya da iki kamyon gönderiyordum. Hemen her gün valiz
paketliyordum. Anna bir kattan öbürüne koşturup duruyordu ve ben
sevkıyat zamanları dışında, bir de öğle yemeği tabii, odamdan
dışarı çıkmıyordum. Elena ve Saşa çoktan ilgilenmeyi bırakmışlardı,
pek bir numaram olmadığını anlamışlardı muhtemelen. Evdekilerin
keyfi yerindeydi, bir işte çalışıyor olmam bile yeterliydi demek
ki onlar için ve teyzem de çiçeklerini sulayıp sulamadığımı öğrenmek
için arıyordu sadece. Böylece iki ay geride kaldı.
Sonunda karşılaştım onunla. Sabahtan iki sevkıyat vardı alanda
ve öğle yemeğinin sonuna yetişmiştim ancak. Birkaç kişi vardı
içeride ve o da... Yemeği aldım ve gidip masada karşısına oturdum.
Neden yaptığımı sormayın, yaptım işte. Sonlarına gelmişti, kafasını
kaldırıp bana baktı.
- Yoksun pek ortada.
- Sen de. Konuşmazsak daha iyi anlaşabileceğimiz hissi uyandırıyordu
bende.
- Benim çok işim var bugünlerde.
- Ben yapmam gerekeni yapmaya çalışıyorum sadece.
- Yapman gerekeni mi? Yeterince anlamamıştı. Yapman gereken
ne?
- Diğerleri. Yapmaman gerekenlerden arta kalanlar... Kafası
daha da karışmıştı, ben de pek farklı değildim aslında.
- Seni anlamıyorum ben, ama değişik konuşuyorsun hep.
- Sen de değişiksin.
- Ben değilim. Ama değişik bir rüya görüyorum son günlerde, onu
anlatayım mı sana? Belki bir şey söylersin.
- ...
- Bak şimdi; caddede yürüyorum, Cadde'ye benziyor sanki. Elimde
alışveriş torbaları var, çok alışveriş yapmışım. Ama cadde bomboş...
Bütün dükkanlar da kapalı... Ben tek başıma yürüyorum. Ne demek
bu sence?
- Bilmiyorum...
- Hadi !.. Bir şey olmalı bu...
- Bir keresinde rüyamda yerden on santim kadar havalandığımı ve
istediğim yöne doğru dönüp, adım atmadan gidebildiğimi görmüştüm.
Sonra uyandığımda denedim. Başaramadım...
- Nasıl yani ?..
- Rahat ol. Caddedeki dükkanlar kapanmayacak en azından...
- Sen anlamadın benim ne anlattığımı.
- Orası kesin... Sen de ama...
***
Hepsi bu.
Devam edeceğimi ve size bir tür aşk hikayesi anlatacağımı mı
sandınız gerçekten?.. Aslında anlattım sayılır, tamamını değilse
de... Ya da başka bir hikaye anlattım belki, bilmiyorum tam olarak.
En azından bir hikaye anlattım ama, onu biliyorum.
***
İhtiyar sağ eliyle omzumu dürterken, sol elindeki sigaranın dumanı
burnuma, oradan da beynime tecavüz etmekteydi. Uyandım birden.
- Evlat, uyan artık. Ben eve gidiyorum. Tıraş makinesinin bütün
güç devresini değiştirmek zorunda kaldım. Bundan sonra adaptörle
çalıştırman gerekecek...
- Hı? Tamam...
- Güzel kız senin daldığını görünce, yandaki spor mağazasına gitti.
Sana eşofman alacakmış. "Uyanınca söylersiniz ona,"
dedi.
- Neden?.. Ben eşofman giymem ki...
- O da öyle dedi. Uzun uzadıya anlattı seni. Yaz-kış şortla dolaşıyormuşsun
evde, gelenler yadırgıyormuş falan filan... Bu kış eşofman giyeceksin
galiba evlat...
- Hah...
Tamir ücretini ödedim. Fiş kısmına bantla adaptör eklenmiş tıraş
makinemi aldım ve çıktım. Parayı verirken masanın üzerinden ayaklarının
dibine baktığımda ne gördüğümü söylemeyeceğim... Dşarıda beni
bekliyordu, elinde bir poşet vardı ve gülümsüyordu. Gülümsedim.
***
Altı-yedi ay sonra eski Fischer bozuldu. Başka kime onartacaktım
ki
"Her Şeyin Bir Sebebi Vardır" - Uyku Öyküleri, Anlamayan
Adam
irtibat: anlamayanadam@hotmail.com
Rüyamda
Onu Gördüm
Sıkıntılı bir akşamdı. Hava çok sıcak ve nemliydi. Bunalıyordum.
Televizyonu açtım. Newman ve Woodward'lı "The Long, Hot Summer"
oynuyordu. Joanne hatırladığımın aksine ablak suratlıydı ve Paul
yangın sahnesinde gözüme köpek yavrusu gibi göründü. Filmin konu
olarak duruma bir katkısının olmayacağı açıktı. Kanalı değiştirdim.
Memeleri, kalçaları ve dudaklarının bir kısmı yapay malzeme ile
güçlendirilmiş bir kız, "Artık müziğimle bir yere gelmek
istiyorum" diyordu. "Oyum senin" dedim ve cihazı
kapatıp evden çıktım.
Bir kilometre kadar yürüdüm. Cadde kalabalıktı. Önceden anlaşmış
gibi, kimsenin yüzüne bakmadım ve kimse de benim yüzüme bakmadı.
Bir büfenin önünde durdum. İçeride üç genç Jackie Chan filmi seyrediyor
ve birbirlerine el şakası yapıyorlardı. Bankoya yakın oturana
doğru seslendim. Susamıştım ve dostça bir alışveriş olsun istiyordum.
- Abim, ordan bi fantatropik ver bakayım.
- Hıı? O ne ya?
- Boşver abim.
Serin bir kafe bulup oturmayı düşünüyordum. Birkaç tanesinin
önünden geçtim. Çok kalabalıktılar. İçeri girmek istemedim. Bu
akşam benim akşamım değildi. Eve dönmeye karar verdim.
Yolu geri yürüdüm. Basamakları çıktım ve bitkin bir halde içeri
girdim. Dolaptan bir bira çıkarıp, bardağa boşalttım. İçine iki
parça buz atıp içtim ve yatağa uzandım. Sağa sola rahatsız dönüşler
yaparken uyumuşum.
VE ORADAYDI. Parlak bir ışık demetinin tam ortasında, boşlukta
duruyordu. Kalın gözlüklerinin arkasında, kurbağayı andıran gözlerini
iyice kısmış, öylece bana bakıyordu. Parlak aydınlıkta güçlükle
seçilebilen küçük kanatları vardı. Sağ elinde tuttuğu, ince ve
uzun ağızlığa takılı sigarasından derin bir nefes aldı.
- Senin için buradayım. Bu fırsatı kaçırmamalısın. Yarın senin
günün olacak. Düşünme, sadece yap. BU FIRSATI KAÇIRMA!
Kalın, güven veren bir ses tonuyla, tane tane konuşuyordu. Ne
demek istediğini anlamamıştım. Bir şeyler sormam gerektiğini biliyor
ama konuşamıyordum. Uyandım. Henüz gece yarısıydı. Terlemiştim.
İki bardak limonata içip bir sigara yaktım. Spor kanalında eski
bir Becker-Courier maçı vardı. Becker servis voleleriyle daha
etkiliydi ama Courier yeryüzünün en iyi "forehand"lerini
vuruyordu. İki albinodan Clark Kent'e benzeyeniydi benim favorim.
***
Her zamanki gibi bir gündü. Tek iyi tarafı, Cumartesi, yani tatil
günü olmasıydı. Gördüğüm rüyanın etkisiyle uzun süre uyuyamamış,
sabaha karşı dalmıştım. Yataktan kalktığımda saat on ikiydi. Kahve
yaptım. Sigara yakıp, elimde fincan ve bir önceki günün gazetesiyle
banyoya girdim. Bilenler bilir, sabah en zor olanıdır. Bir önceki
gece ile yakından ilişkilidir. Ne ektiysen, onu biçersin. Ayrıca
beklentini iyi belirlemen gerekir. Bazen her şey yolunda gider,
ki bu iyi bir gün olacağının habercisidir. O gün diğer her şey
hakkında daha berrak düşünebilir, şanslıysan insanlık için önemli
bir keşif bile yapabilirsin. Sıklıkla da problem çıkar. Ya konsantrasyon
eksiktir, ya azim yetersizdir. Ya çok ses vardır etrafta, ya hiç
yoktur. Büyük blok en kötüsüdür, kendini aşman gerekir. Bu tür
durumlarda çözüm üretmek şarttır. Ben balonla uçuş yöntemini tercih
ederim, sırayla safraları atarım. Önce kahveyi bırakırım, olmazsa
sigarayı söndürürüm. En son gazeteyi gözden çıkarırım, ki genelde
ona gerek kalmaz. Benim sıralamam böyledir. Bazen hiçbir şey sonuç
vermeyebilir. Böyle durumlarda sakin olmak, sahayı sportmence
terk etmeyi bilmek gerekir.
Ama öyle olmadı. Tatminkar bir "grande" oldu.
İzleyen iki saat boyunca geceki rüyanın esrarını çözmeye çalıştım.
Bu bana gönderilmiş bir işaret olmalıydı ve ben de bu işareti
değerlendirmeliydim. Hayal gücümü sonuna dek zorladım. Ve loto
oynamaya karar verdim. Dün geceki rüyadan sonra 49 sayıdan 6'sını
bilmek, benim için herkesten daha kolay olmalıydı. Bugüne dek
hiç denememiştim ama gün bugündü. YAZACAKTIM VE BİTECEKTİ. Hatta,
sağlıklı düşününce, bir kolondan fazla oynamak bile gereksizdi.
Rakamları belirlemeye başladım. İlkokul arkadaşım Doğan'ın okul
numarası 16, uğurlu sayım 19, ilk milli maça çıktığım yaş 21,
ağzımdaki diş adedi 29, Beefeater'ın alkol derecesi 40 ve... Altıncı
sayıyı bulamıyordum. Arkama yaslanıp, gözlerimi kapattım. Aklıma
gelmiyordu. Büyük bir fiyaskoya doğru ilerliyordum. Hayatımın
fırsatını bir sayı yüzünden kaçıracaktım. Gözüm duvardaki rafta
duran tütsü paketine ilişti. "Welcome Means Swagatam"
yazısının altında, aynı büyüklükte ve aynı harf karakteriyle "30"
yazıyordu. Bu çöpleri saymak hiç aklıma gelmemişti, oysa Hintliler
yıllardır benim için çalışıyordu. Gelecek yıl çıkacağım dünya
turunda bu adamları bulup yanaklarından öpmeye karar verdim. Artık
muhteşem dizi tamamdı. Koşarak loto bayiine gittim. Numaraları
bir çırpıda yazdım, sıraya girdim ve keçi sakallı adama verdim.
Makine çalıştı ve içinden yeni bir kupon çıktı. OLDU, SİSTEMDEYDİM!
Sıradan çıkarken, benden sonraki adama gülümseyerek küçük bir
baş selamı verdim; ne de olsa benim için çalışıyordu.
Artık yapmam gereken tek şey beklemekti. Saate baktım. Daha beş
saat vardı. Böyle durumlarda beklemek tehlikeli olabilir. Abartılı
harcama planları yapıp kendini kaybedebilirsin. Ya da daha kötüsü,
fazla hayalci olduğunu düşünüp durumu sorgulayabilirsin. İkisine
de fırsat vermemek gerekir. Ben de böyle düşündüm ve ofise takılmaya
karar verdim. Oyalanacak bir şeyler bulabilirdim belki, hem belki
de bu oraya son gidişim olacaktı. Arabaya atladım ve olabildiğince
yavaş sürmeye dikkat ettim.
Ofiste temizlik günüydü. Temizlik yapan kadınlar beni karşılarında
görünce şaşırdılar, muhtemelen ilk kez karşılaşıyorduk çünkü.
Odama çıktım, bir süre koltuğumda öylece oturdum. Bir iki sigara
içtim. Evrak havuzum yarıya kadar doluydu, yazışmalar vesaire.
Asla tam dolu ya da boş olmamasına dikkat ederdim. Birinde hiçbir
iş yapmadığın, öbüründe yapacak hiç işin kalmadığı anlaşılırdı.
Birkaç tanesine baktım, sonra aynen yerlerine koydum. Queen'den
ince hamurlu ve bol malzemeli pizza söyledim. Son dilimlerinde
zorlanarak yedim ve sanırım yarım saat kadar kestirdim.
Eve vardığımda, çekilişe bir buçuk saat kalmıştı. Temiz ve kısa
bir grandeden sonra, buzlu bir bira hazırlayıp televizyonun karşısına
oturdum. Bir süre öylece oturdum, sonra sıkılıp kanal değiştirmeye
başladım. Bir saat boyunca kanal değiştirdim, ama baktığım hiçbir
şeyi görmüyordum. Sonunda. ÇEKİLİŞ ZAMANI! Toplar büyükçe bir
kürenin içinde çatır çutur sesler çıkararak, zıplayıp durdular.
İşin ucunda para olmasa, komik bir manzaraydı. Derken, uzunca
bir tüp, topları sırayla ve uzay filmlerini andıran bir varyasyonla,
cam küreden çıkarmaya başladı. Görülecek şeydi. Küreden çıkan
toplar, önüne set konmuş, eğikçe bir düzlemde yan yana diziliyorlardı.
OLMADI. Bir tanesi hariç, hiçbiri benim sayılarım değildi. Beefeater
tutturmuştu, ama diğerleri hikaye. Çöküş!.. Belki de kategorileri
karıştırmamalıydım, yalnızca içkilerden yazmalıydım diye düşündüm.
Bir yerde yanlış yapmıştım ve bunun ne olduğunu en iyi ihtimalle
bu gece öğrenebilecektim. Dişlerimi yeniden saydım. Tütsü paketine
30 çöp koyan Hintlilere küfrettim ve Doğan'ı ilkokul kaydına götüren
babasına da.
***
Kaybetmenin hüzünlü sükunetini sevmem. On iki kat merdiven çıkıp,
yanlış binaya girdiğini fark etmek gibi bir şeydir. Bir an, hiçbir
şey duymak istemezsin. Bu haldeyken yapabileceğin en iyi şey uyumaktır.
Uyumayı düşünürken telefon çaldı. Saat on bire geliyordu. Arayan
Cabir'di. On yıl önceye kadar her gün birlikte olan iyi arkadaşlardık.
Sonra araya uzun bir boşluk girdi. İş nedeniyle birkaç ay önce
yeniden görüşmeye başladık ve o zamandan beri hemen her hafta
bir kez birlikte takılıyorduk.
- Ne yapıyorsun?
- Hiç.
- Babaman'ın lobisine gelsene. İsmet Abi de burda. Yanımızda üç
tane balık gibi hatun var.
İsmet Abi'yi, Cabir'le takıldığımız akşamlardan birinde görmüş,
ayak üstü konuşmuştuk. Pek hazzettiğim söylenemezdi. Ellili yaşlarda,
sürekli kendini öven, kafasının iki yanında kalmış bir tutam saçını
boyatıp üstten dolaştıran ve neyse ki para harcamayı seven bir
tipti.
- Gelmem şart mı?
- Gelsen iyi olur. Kızlarla bir yerlere gidelim diyoruz. İsmet
Abi de "gelsin" diyor. Eğleniriz.
- Olur.
Hayal kırıklığını atlatmak için değişiklik iyi olur diye düşündüm.
Arabaya atladım. Yirmi dakika sonra Babaman'ın otoparkındaydım.
Onları lobide otururken bulmam zor olmadı. İsmet Abi'nin sesi
giriş kapısından duyuluyordu. Yanlarında frapan giyimli üç kadın
vardı. Otuzlarındaydılar. Siyaha boyanmış düz saçlar, koyu renk
dudak boyaları. Kolayca tahmin edilebileceği gibi, içlerinden
en kötüsü bana ayrılmıştı. Diğer ikisi fena değildiler ama benimkine
balık diyebilmek için, balinanın memeli olduğunu bilmemek gerekiyordu.
Hah! Yine de biraz oturabilirdim, belki eğlenceli bile olabilirdi.
Bir saat kadar lafladık, sıkıcı şeylerden söz ettik, ya da bana
sıkıcı geldi. On iki civarında kızların isteğiyle gece kulübüne
geçtik. İçerisi kalabalıktı. Gürültülü bir müzik eşliğinde, nefis
bir fıstık "benim aşkım yalan değil, senin sevdan az gelir,
lay lay lay" gibi bir şeyler söylüyordu. Çoğunluk, masalarının
çevresinde dans ediyordu. İsmet Abi'nin stili oturmak üzerine
kurulu olduğu için biz de oturmayı tercih ettik. Fena da olmadı
doğrusu. Beş dakika sonra, İsmet Abi içtiği birayı masadan düşürdü.
Bardak kırıldı ve çiş kıvamındaki sıvı köpürerek diğer masalara
doğru ilerlemeye başladı. Paspas bitene kadar geçen beş dakika
süresince, çevredeki dört masa ayaklarını havaya kaldırmak zorunda
kaldı. Birkaç kadın bize doğru acıyan gözlerle baktı. Herhalde
birkaç erkek de küfretti. Zaman ilerledikçe, iyice sıkıldığımı
düşünmeye başladım. Zorlu bir gün geçirmiştim ve nasıl biteceği
belli bir gece için enerji harcamaya devam etmem gerekiyordu.
Üstelik ödülümün beni yutma tehlikesi vardı! Kendimden beklemediğim
kadar ani bir kararla izin istedim, masadakilere iyi geceler dileyip,
Cabir'e elimle "telefonla görüşürüz" işareti yaparak
kalktım ve arkama bakmadan kapıya yöneldim.
Otopark ıssız ve karanlıktı. Etraftaki tek aydınlatma, bahçe
kaldırımlarına cam tuğlalarla gömülmüş olan sarı ışıklardı. Arabamı
güçlükle buldum. Kapıyı açıp koltuğa oturdum, kapıyı kapattım.
Yorgundum. Başımı arkalığa yasladım. Birkaç dakika öyle kalmışım.
Çok yakından gelen seslerle gözümü açtım. Daha çok hırıltıyı andıran,
alçalıp yükselen bir şeydi duyduğum. Kısa bir duraklamadan sonra
pencereden çevreyi süzmeye başladım. Fazla uzun sürmedi. BELA
YANIBAŞIMDAYDI. Sağ camdan bir buçuk araç genişliği kadar ileride,
koyu renkli jumbo bir Mercedes duruyordu. Sürücü kapısı açıktı
ve aşağıda, arabanın yanında bir adam yatıyordu. Başını ve omuzlarını
kapının köşesine yaslamıştı. Şişmancaydı. Göğsü şiddetli, fakat
düzensiz inip kalkıyordu. Bir metre kadar yan tarafında fırlayıp
yan yatmış, büyükçe bir çanta duruyordu. Arada araç olmadığı için
rahatça görebiliyordum. Birden ayak sesleri işittim. Başımı arka
cama doğru çevirdim, iki adam, on metre kadar uzakta, bu tarafa
doğru yürüyorlardı. Mercedes'in yanında yatan adamın başında durdular.
Buruşuk, koyu renkli takım elbiseleri vardı. Kravatsızdılar. Bel
seviyesinde yere doğru sabit tuttukları silahlarını, yerde yatan
adama doğrulttular ve birer kez ateş ettiler. Maytap fırlatırken
çıkan sese benzer bir ses çıktı. Donmuş ve ön koltuklara iyice
uzanmış bir halde, sadece bir gözümü sağ cama dayayarak bakabiliyordum.
Yerdeki adamın göğsü hareketsizdi. Diğer ikisi etrafa bakındı,
kısa boylu olanı kenarda duran çantayı aldı, içine göz atıp, koltukaltında
sıkıca kavradı. Dış kapıya doğru uzaklaştılar.
Bir iki dakika hareketsiz kaldım. Sonra yavaşça doğrulup, kapıyı
açtım, arabadan indim. Etrafı kolaçan ederek, arabanın arkasından
dolaştım, Mercedes'e doğru ilerledim. Adamın gözleri yarı aralıktı,
nefes almıyordu. Üzerinde kana bulanmış, çizgili bir tişört vardı.
Göğsünden tahminen beş ya da altı kurşun girmişti. Yapılacak bir
şey yok gibiydi, yapılmayacak tek şey ise orada durup beklemekti.
Hızlı adımlarla arabama döndüm, motoru çalıştırdım. Geri vitese
alıp, cepten çıkmaya başladım. Dikkat çekmemek için ayağımı gaz
pedalına hafifçe dayıyordum. Sağa doğru bir geri manevra ile park
cebinden dar yola çıkmıştım ki, bir şey dikkatimi çekti. TAM ÇIKTIĞIM
CEPTE BİR ÇANTA! Durumu hemen kavradım. Adamda iki çanta vardı,
ilk kurşunlarla yere düşerken elinden fırlamış olmalıydılar. Bir
tanesi kayarak, benim arabanın altına kadar gelmişti ve buruşuk
elbiseli salaklar onu görmemişlerdi. On beş yirmi saniye kadar
süren ama bana yarım saat gibi gelen bir tereddüt hali yaşadım.
Ne yapacaktım? Tüymek en kolayı idi, ne var ki çantaya bakmaktan
kendimi alamıyordum. Geceki rüyayı hatırladım. "BU FIRSATI
KAÇIRMAMALISIN!". Parlak kurbağanın bir bildiği olmalıydı.
Bütün gün belki bu an için yaşanmıştı. Arabadan indim, koşarak
çantayı aldım, yan koltuğa fırlattım ve basıp gittim. Eve varana
kadar hiçbir şey düşünmedim.
***
Sadece masa lambalarını açtım. İstemsiz bir panik durumu yaşıyordum.
Televizyonun düğmesine bastım, kanalı önemsemedim. Hızla normale
dönmem gerekiyordu. Hiçbir kötü olasılığı düşünmemeliydim. Biraz
sakinleşince çantayı açmaya karar verdim. Kilidi kırmam gerekti
ve EVET!.. Kırmızı başlıklı kızlar karşımdaydı. Kurbağa, ya da
her neyse, haklı çıkmıştı. Sadece desteleri saydım, tam tamına
elli tane!... Şimdi bir duş iyi gelebilirdi ve tabii bol köpük.
Televizyonun sesini duyabileceğim kadar açtım. Kendimi suyun akışına
bıraktım.
"... Bayındırlık Bakanlığı'nda sürdürülmekte olan Semiz
Manda Operasyonu kapsamında aranmakta olan müteahhit Cemal Maraz,
beş yıldızlı bir otelin otoparkında ölü bulundu. Maraz'ın iki
kişinin saldırısına uğradığı ve vücudundan aldığı altı kurşun
yarası sonucu hayatını kaybettiği belirtildi. Emniyet Müdürlüğü'nden
yapılan açıklamada Maraz'ın aracılık işinden kalan bir alacağını
tahsil için gittiği otelden çıkışında saldırıya uğradığı kaydedildi.
Cemal Maraz'ın arabasında polis tarafından yapılan aramada paraya
rastlanmadı. Polis paranın saldırganlar tarafından alınmış olabileceği
ihtimali üzerinde duruyor. ........"
Ne çok şey oluyordu hayatta, bildiğimiz ve bilmediğimiz. Aslında
yaşam ve ölüm arasındaki fark, doğru ve yanlış arasındakine eşitti.
Tek sorun, her yanlışın sonunda ölüm, her doğrunun sonunda yaşam
olmamasıydı. İnsanları anlamak mümkün değildi. Her neyse. Güzel
bir Pazar sabahı başlıyordu. Fisher'a bir plak koydum ve yatağa
uzandım. Paul Stanley şefkatli bir sesle Beth'i söylüyordu. "...
me and the boys're playing, all night..."
Okuyucuya Dipnot:
"Rüyada yavşak (bit yavrusu) görmek: Bulunduğunuz iş ve memuriyette
durmadan ilerleyerek, en üstün mevkiler elde edeceğinize ve elinize
bolca para geçeceğine işarettir."
Modern Rüya Tabirleri. Yazan: Enver Bolayır. Bolayır Yayınevi,
İstanbul-1960.
"Rüyamda Onu Gördüm" - Öykü: Anlamayan Adam. 2001-09
irtibat:
anlamayanadam@hotmail.com
|