Dört
Vale, Bir Onlu
Bu kadar küçük bir rol için fazla iyi olduğunu
düşünüyordu. Daha iyisini hak ettiğinden emindi, ne var ki bu
kadarını bile güçlükle koparabilmişti. Yine de geliştirebileceği
bir şeyler olmalıydı oynarken. Fazladan birkaç cümle, fark edilmesini
sağlayabilirdi belki...
"... Ayrıca bir şeyi daha açıklığa kavuşturalım dostum.
Haydut koyun ahırına kapıdan değil, pencereden giren kişidir.
Kapıdan giren ise koyunların sahibidir. Ve ben gördüğün gibi bu
berbat bara kapıdan girmiş bulunuyorum. Şimdi hangimizin haydut
olduğunu yeniden düşün istersen ve bu arada silahına da davransan
iyi olur..."
BANG, BANG!!!... BANG!!!...
"Tanrı aşkına Jack!.. Topu topu üç cümle söylemen ve
ateş etmeye fırsat bulamadan vurulman gerekiyordu! Sadece yerdeyken
ve elini havaya kaldırarak basacaktın tetiğe! Bu koyun meselesi
de neyin nesi ayrıca? Ve seni lanet olası, hiç olmazsa ölürken
hınzırca gülümsemeni takınmasan olmaz mı? Göğsüne giren kurşuna
rağmen gülebiliyorsan, başka bir yerine kolumun girdiğini düşün
istersen!"
"Hadi ama, hiç de fena olmadı Joe!.. Madem ölüyorum, kitaptan
bir şeyler söylersem iyi olur, sahneye anlam katmış olurum diye
düşündüm."
"Öyle mi parlak çocuk? Bunu mu düşündün gerçekten? Dinle...
Ölerek yeterince anlam katıyorsun zaten sahneye. Daha fazlasına
ihtiyacımız yok şu anda. Bilmem farkında mısın ama burada kovboy
filmi çekiyoruz ve sen geri zekalı bir haydudu oynuyorsun. İnan
bana, hiçbir geri zekalı haydut Hamlet gibi konuşmaz ölürken,
birkaç şey zırvalayıp geberir sadece. Neden bahsettiğimi anlıyor
musun?"
Jack başını salladı, Joe da Jack'e doğru elini.
"Kahretsin! Yeniden çekiyoruz..."
Bu kez şansını zorlamadı. Klişe repliğini söyledi ve silahını
ateşlemeye fırsat bulamadan yere bıraktı kendini. Son bir gayretle
havaya ateş ederken gülümsemeyi ihmal etmedi ama. Joe'nun "STOP!"
derken koltuğunda oturmaya devam ettiğini görünce yeniden çekmeyeceğini
anladı. Yavaşça doğruldu, ayağa kalktı. Setin çıkışına yönelirken
Kent'in yanında durdu. Kent Taylor başroldeydi.
"Benden bu kadar dostum, gerisini kendin halledersin herhalde."
B sınıfı vesternlerle bir yere varamayacağı ortadaydı. Yeni hiçbir
şey yoktu onlarda. Karakterlerin içi bomboştu ve doldurulmasına
da izin verilmiyordu. Geçen yıl 'Uygunsuzlar'da Marilyn'le karşılıklı
birkaç cümle konuşma fırsatını kıl payı kaçırmıştı ve yeni bir
fark edilme şansı yakalayabilmek için daha kaç yıl daha beklemesi
gerekeceğini bilmiyordu.
Üzerini değiştirip arabasına bindi. Yarım saat sonra kaldığı
oteldeki küçük süitindeydi. Gömleğini ve pantolonunu çıkardı,
çoraplarını da. Üzerinde yalnızca donu vardı, hava serindi aslında
ve tavan vantilatörü çalışıyordu ama yine de bunalıyordu odada.
Bardağını doldurup televizyonu açtı, koltuğa kuruldu. Kahretsin!
Sonuna ancak yetişebilmişti. "İyi ki ön koltuğa biletim yoktu"
diye düşündü.
* * *
Süitin telefonu çaldığı sırada başı kadının bacakları arasındaydı.
Dünyanın en güzel sarışınını yalıyordu muhtemelen ve telefon çalmaya
devam ediyordu... Nerede olduğunu özel danışmanı biliyordu sadece,
bir de kardeşi... Bob'un eşek şakalarından biridir diye düşündü,
oralı olmamayı denedi önce. Sonra diğer olasılıklar geldi aklına.
Bir yerlere bomba atılmış olabilirdi ya da daha kötüsü kendileri
bir yerleri bombalamış olabilirdi. Belki de karısı intihar etmişti
yine. İçinden okkalı bir küfür salladı. Yavaşça doğruldu, kısa
bir süre dudaklarını yaladı, saçlarını düzeltti ve komodinin üzerindeki
telefonu kaldırdı...
Sarışın yattığı yerden izliyordu Jack'i. Sol elini ağzına götürdü,
orta parmağını emmeye koyuldu karşısında. Bir an önce bitirmesini
sağlamaya çalışıyordu. Patlak gözlerinin hafifçe kısıldığını,
yüzüne ve ince dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yayıldığını
gördü.
"Gerçekten mi? İyi iş çıkarmış bizim çocuklar."
"............"
"Uzamasına şaşırmadım. Haber verdiğin için sağ ol."
"............"
"Bak biraz işim var, kapatmam gerekiyor şimdi."
"............"
"Hayır, ortasında değildim, iyi ettin haber vermekle. Ara
ve onları kutladığımı ilet tamam mı?"
"............"
"Bilmiyorum, bir şeyler söyle işte. Başkan öyle sevindi ki,
yarınki programını iptal etti diyebilirsin örneğin. Ki ben de
bunu söylemeyi düşünüyordum sana şimdi. Yarınki programımı iptal
et lütfen, hatta önümüzdeki üç günü boşalt..."
"............"
"Boş ver Teksas'ı, sonra giderim oraya. Pek iyi bir fikir
gibi görünmüyor zaten."
"............"
"Ne bileyim, atabildiğin kadar uzağa at. Hatta gelecek yıla
at mümkünse..."
"............"
Telefonu kapattı. Gözleri yeniden yatağın üzerine odaklandı.
Göğüslerine baktı bir süre. Sarışın pek de umursamaz bir sesle
sordu.
"Bir sorun yok ya?"
Ağzını yayarak gülümsedi yine.
"Hayır, her şey yolunda. Hem de fazlasıyla..."
"Programını iptal ettiğini duydum az önce."
"Bu aralar işler biraz hafifledi gibi. Nikita da duruma hakim
görünüyor. Önümüzdeki üç günü burada geçirelim diyorum. Senin
için de uygun mu?"
"Pek sanmıyorum. Holywood'daki tilkileri de ayarlaman gerekecek
en azından. Dean ile birlikte komediye başlıyoruz."
"Siktir et o ırz düşmanını. Öbürküleri de yarın hallederim,
merak etme."
Üzerine doğru uzanıp, bileklerini kavradı. Boynunu öpmeye başlamıştı
ki, hafifçe inledi sarışın.
"Tatlım daha yeni başlıyorum, devamını gör asıl."
"O değil Jack..."
"Ne o zaman?"
"Çorapların..."
"Ne olmuş çoraplarıma?"
"Batıyorlar..."
İstemeye istemeye doğruldu yeniden. Metal çorap askılarını çözmeye
koyuldu. Sertliğini kaybetmek üzereydi ve canı sıkılmıştı bu duruma.
Ne yapabileceğini düşündü kısa bir süre. Gözü barın üzerindeki
şişeye ilişti...
* * *
Bar kapanmak üzereydi. İnsanlar canı sıkkın yüz ifadeleriyle
birer ikişer dışarı çıkmaktaydılar. Barmenin televizyonu kapatışını
izledi. Birasını bitirdi, bardağı bankonun üstüne koydu. Cebinden
birkaç dolar çıkarıp bahşiş olarak bıraktı yanına. Yavaşça doğruldu.
Kıçı ter içindeydi, oturduğu tabure sırılsıklam olmuştu. Kapıya
doğru yöneldi. Tam çıkarken barmenin kendisine seslendiğini duydu.
"Boş ver, takma kafana Jack..."
Elini gelişigüzel salladı geriye doğru, dışarı çıktı. Meteoroloji
"cehennem sıcağı geliyor" uyarısı yapmıştı ama bu mevsim
için serin sayılırdı hava.
Arabası bir blok ötedeydi. Yürürken düşündü. Hiçbir şey yolunda
gitmiyordu. İnsanlar sentetik çorap giymek istemiyorlardı artık,
mağazalar da almak istemiyordu bu yüzden. Bütün gün şehrin banliyölerini
dolaşmış, tek bir koli bile satamamıştı. Üstelik mevsim itibariyle
iyice düşecekti satışlar gelecek iki-üç ay boyunca. Banka ile
uzatmaları oynuyordu ve seçeneklerin azaldığı ortadaydı.
Yolda giderken bunlar vardı aklında hep. Derken kırmızı ışıkta
durdu ve mini etekli bir kız yanaştı arabaya. Camı tıklattı. Başka
zaman olsa açmazdı muhtemelen ama bu kez açtı nedense.
"Bugün herkesin keyfi kaçık şehirde tatlım. İşler kötü,
damping yaptım. Sana yarı fiyatına. İster misin?"
Kısa bir süre düşündü. Ev boştu, karısı küçük kızını da alarak
kuzeninin düğünü için şehir dışına gitmişti.
"İçeri gel."
Son yılların en iyisiydi, tüm zamanlarda ise rahatlıkla ilk beşte
yer bulurdu kendine bu seferki. Kız banyoda silinirken televizyonu
açtı. Nerdeyse on yıllık bir filmi oynuyordu Marilyn'in, 'Bir
Milyonerle Nasıl Evlenilir'. Hafifçe gülümsedi, sonra boş boş
baktı kısa bir süre ve kapattı televizyonu. Kıza parasını verdi,
taksi ücretini de ayrıca. Hiçbir şey söylemedi kız, çıkarken yanağına
bir öpücük kondurdu sadece.
Pencereden taksiye binişini izledi. Sonra kapıyı açıp, verandaya
çıktı. Derin bir nefes aldı. Bahçeyi geçip, sokağa park ettiği
arabasına doğru yürüdü. Bagajı açtı. Elinde numune çantası ile
eve döndü. Çantayı salondaki masanın üzerine bıraktı. Bir sigara
yaktı. Birkaç nefes çektikten sonra söndürdü. Küllüğü çöpe döküp
yıkadı ve bankonun üzerine kapattı. Yeniden salona döndü. Çantasını
açıp en iyi çoraplarından birini çıkardı içinden. Yatak odasına
yöneldi sonra. Colt çekmecede duruyordu, onu aldı eline. Çorabın
ambalajını açtı, çıkardı ve başına geçirdi, karısı etrafı kirletmesinden
nefret ederdi çünkü. Namlunun ucunu kulağının hemen üstüne yerleştirdi,
horozu kaldırdı ve tetiği çekti...
* * *
Çoğu zaman yolunda gitmiyordu şansı ama bu sefer gidebilirdi
pekala. Colt'un horozunu kaldırdı, tetiğe dokundu, 'klik!' diye
bir ses çıktı. Boştu...
Mekanizmada bir sorun olmadığını anladı. Kurşunları özenle içine
yerleştirdi. Silahı sehpanın üzerine koydu. Canlı televizyon şovu
yarın başlıyordu ve en iyi ihtimalle birkaç günü vardı önünde.
Bu kadar sürede ne yapılabilir diye düşündü. İstediği her şeyi
yapabilirdi belki, ya da bazılarını en azından. Ne var ki, yalnızca
beklemesi gerekiyordu şimdi, oturup sırasını beklemesi. Televizyon
uzaktaydı biraz ve sesi kısıktı, Lauren'ı seçti ama gözleri. Bu
kadın hepsine beş basardı, Marilyn'e bile hatta. Otuz yaşlarında
olmalıydı bu filmde ve harikulade görünüyordu. "Zaman sarışına
çalışıyor şimdi, ama yarın durum değişecek" diye düşündü.
Yarın pek çok şey değişecekti aslında.
Uyumaya hazırlandı, pantolon ve gömleğini çıkarıp pijamalarını
giydi. Çorapları ayağındaydı, onları çıkarmayı sevmezdi pek. Bu
sırada telefon çaldı.
"Nasılsın?"
"Hazırım."
Bir süre bekledi karşıdaki ses.
"Ne yazık ki olmayacak. Ertelememiz gerekti."
"Neden? Ne oldu?"
"Gelmiyor. Beklemek zorundayız, bir yıl belki. Bekleyebilecek
misin?"
"Ya diğeri?"
"Aradım, bekleyecek... Onun için bir şeyler hazırlayacağız
bu sürede, gerekçeleri artıracak bir şeyler. Bir bakıma iyi oldu
aslında."
"Anlıyorum."
"Yalnız daha çok istiyor şimdi ve bir miktar daha peşin ödeme.
Hallederiz bunu. Ya sen?"
"Ben?"
"Bekleyecek misin? Şartları yeniden konuşalım mı ya da?"
"Hayır gerekmez. Bana güvenebileceğini biliyorsun. Buna katkıda
bulunmak her şeyden önemli benim için, biliyorsun."
"Biliyorum."
"Öyleyse bir daha sorma."
"Bak, bizimkiler seni arayacak ve birkaç proje ayarlayacak
konumunu sağlamlaştırmak için. Onları iyi dinle, sonra görüşürüz
yeniden tamam mı?"
"Tamam."
Telefonu kapattı. Şartlar aniden değişmişti. Olumlu bakmayı denedi
önce. Şimdi zamanı vardı artık. Ama yapacak bir şeyi olmadığını
fark etti bu kez. Colt'u geri götürüp çekmeceye yerleştirdi yeniden,
pantolonunun cebinden cüzdanını çıkardı sonra. İçinden kimliğini
aldı ve yanına koydu silahın. Jacob Rubinstein... Bir yıl daha
sabretmesi gerekecekti herkesin kendisinden haberdar olması için.
Yarı açık duran pencereye doğru yürüdü. Ilık ama kuvvetli bir
rüzgar giriyordu içeriye, tül perdenin havalanmasına yetecek kadar.
* * *
İskelede ılık bir yaz esintisi vardı. Masada atletleriyle oturuyorlardı
dördü de ve üçüncü büyüğün sonuna gelmek üzereydiler. Bir saat
içerisinde hava ağaracaktı nerdeyse ve hala oynuyorlardı, Çapacı'nın
teknesinden aldıkları lüküsün ışığı da azalmıştı iyice. Tektaşak
Ruhi, Zop Ömer, Yirmibir Ömer ve Çapacı... Dördü de Gençlikspor'daydı
ve yarın en büyük rakipleri Işıkspor'la idi maçları; hatta ne
yarını, bugün!... Gençlikspor ve Işıkspor şehrin beş takımı içinde
önde gelen ikisiydi. Birinin rengi sarı kırmızı, diğerinin sarı
lacivertti ve yalnızca bu bildik renk tercihleri bile şehri ikiye
bölmeye yetiyordu.
Zop ve Yirmibir forvette birlikte oynuyorlardı. Tek Ruhi gerideydi,
Çapacı ise sağ haf. Bu dörtlü sahada birbirlerinin ne yapıp, ne
yapmayacağını ezbere bilirlerdi; iyi tanırlardı birbirlerini.
Ama anlaşamadıkları birkaç şey de vardı tabii. Mesela Tek; Çapacı'yı
sert oynadığı için azarlardı durmadan, ama Çapacı umursamazdı
pek. Zop'la Yirmibir arasında ise oldum olası bir forma kavgası
sürüp giderdi, on numarayı kimin giyeceği konusunda. Zop Ömer
uzun boyluydu. Yirmibir ise daha teknik bir forvetti ve on numarayı
kendisinin giymesi gerektiğini söyler dururdu ha bire. Ama Zop
iki yaş daha büyüktü ondan ve daha eskiydi takımda; formayı vermeye
yanaşmazdı pek.
Ne yazık ki, şanslı bir gece değildi bu Zop için; bin liraya
yakın kaybetmişti Yirmibir'e. Para derdi yok sayılırdı aslında
onun da, diğerleri gibi. Tek Ruhi'nin pastanesi vardı, Çapacı'nın
teknesi, Yirmibir'in lokantası ve kendisinin de otuz dönüm portakal
bahçesi. Yine de kaybetmek koyuyordu adama, sıkılmıştı Zop'un
canı. Burada bırakmaya karar verdi, sandalyenin arkasındaki gömleğine
uzandı yavaşça.
"Benden bu kadar, eve gidip yatayım biraz. Maçta görüşürüz."
Ayaklandı. Gitmeye hazırlanırken Yirmibir seslendi.
"Zop, gel bir el daha oynayalım."
"Neyle abim, para mı kaldı, aldın hepsini."
"İkimiz bir el daha oynayalım. Kazanırsan üttüğümü geri vereyim
sana."
Yirmibir alay ediyordu düpedüz kendisiyle.
"Sen kazanırsan ben ne vereyim peki, arkamı döneyim ister
misin?"
Sinirlenmişti biraz...
"Yok be Zop. Yarınki maçtan itibaren on numarayı bana
verirsin, olur biter."
Zop ayakta kalakaldı. Korktuğundan fazlasını istemişti Yirmibir.
"Ben olsam oynardım" diye lafa girdi Tektaşak.
Düşünmeye çalıştı. Kazanırsa hem parayı kurtaracaktı, hem de bir
daha forma diye tutturamayacaktı Yirmibir. Ama kaybederse, bu
kadar paranın ardından forma da gidecekti. Doğrusu, zor durumdu.
"Oynayalım anasını satayım!.."
"Ben rakı getireyim" dedi Çapacı ve tekneye doğru
yürüdü.
Tektaşak yedili ve sekizlileri ayırdı, desteyi karıştırdı ve
dağıtmaya başladı kartları. Yirmibir'in ağzında yayvan bir gülümseme
vardı bir saattir ve Zop sevmiyordu onun bu gülüşünü. Maç sırasında
pas vermeyip kendisi gittiğinde de böyle bir gülümseme belirirdi
Yirmibir'in yüzünde ve deli ederdi Zop'u bu hali. Kartların tamamının
dağıtılmasını bekledi. Hepsini birlikte eline aldı, çevirip bakmadan
önce tekneden çıkmakta olan Çapacı'ya seslendi.
"Çabuk ol biraz Çapa, formayı kaptırıyoruz burada!.."
Çapa koşarcasına geldi masaya ve bardakları doldurmaya başladı.
Yavaşça ön yüzlerini çevirdi kartların ve köşelerinden açarak
bakmaya başladı. Manzara fena görünmedi gözüne, dört vale ve bir
onlu... Hepsi birlikte oynuyor olsalar, yüzünü ekşitir; kenti
zorluyor ya da döper gelmiş de ful arıyor izlenimi vermeyi denerdi
muhtemelen ve onluyu masaya bırakıp kart isterdi. Ama Yirmibir'le
ikisi oynuyordu şimdi ve ellerini açacaklardı oyunun sonunda,
kart çekmenin gereği yoktu. Onluyu tuttu elinde sıkıca ve seslendi
Tek'e doğru.
"İstemez!.."
* * *
Bütün bunlar aynı gün ve hemen hemen aynı saatlerde oldu. 1962
yılıydı, finalin yedinci maçıydı. Selvy son şutu sokamadı ve uzatmaya
gitti. Russell ve diğerleri Lakers'ın defterini dürüverdi sonra;
107-110. Doğrusu, her bakımdan önemli bir geceydi...
- o -
Okuyucu İçin Dipnot: Bu öyküde anlatılanların
büyük bölümü hayal mahsulü olabilir.
'DÖRT VALE, BİR ONLU' , Öykü: Anlamayan Adam
anlamayanadam@hotmail.com
Anlamayan Adam'ın Notu: Artık bir sezon daha geride
kaldı yanılmıyorsam. Şampiyon takımı idarecisinden oyuncusuna,
altıncı adamından çaycısına dek cân-ı gönülden kutlayayım ben
de. Her şey aynı olursa, gelecek sezonda da aranızda olurum herhalde.
Başta, bunca araya rağmen köşeye kilit vurmayan Batuğ olmak üzere,
sitedeki herkese, okuyanlara, olumlu/olumsuz eleştiri yazanlara
teşekkür. Eyv.
|